
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Depresif ruh halinden aşırı düşünmeye, gündelik hayatın sıkıcılığından kendimle yaptığım iç sıkıcı konuşmalara kadar akıl sağlığımı tehdit ettiğini düşündüğüm ne varsa bu bölüm de masaya yatırıyoruz. Ve hepsine kendimce bulduğum çözümleri konuşuyoruz. Şimdiden keyifli dinlemeler :)Kitap Kulübüne Katıl: https://superpeer.com/dashboard/collections/list/scheduled ******* Bana yazın: genelsesler@gmail.comBahsettiğim makale: https://psyche.co/guides/how-to-live-free-and-in-harmonious-ease-with-confucian-ritualYoutube videosu: https://youtu.be/ISjRSek5Xbs?si=14tW_QCSKlHp94TQ
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Ben Bilge. Nasılsınız?
Umarım hepiniz çok iyisinizdir.
Eğer iyi değilseniz de belki de bu bölümü dinledikten sonra öğreneceğiniz birkaç şey hayatınızı daha iyi hale getirmek için size yardımcı olabilir.
Bölümün başlığını bilerek akıl sağlığımı nasıl koruyorum olarak belirledim.
Birazcık böyle sansasyonel bir isim gibi gelmiş olabilir size ama Hayatın içerisinde o kadar çok şeyle karşılaşıyoruz ve bazen hiçbir şeyle karşılaşmasak dahi kendi zihnimizin içerisinde,
kendi duygu dünyamız ve kendi kendimizle yaşadıklarımız dahi akıl sağlığımızı bence tehdit edebiliyor.
Her insanın hayatta daha sağlıklı bir duruş sergileyebilmesi, daha iyi kararlar verebilmesi ve yaşantısından memnun olabilmesi için kendi akıl sağlığını koruyacak yöntemleri olması gerekiyor bence.
Bu bölümü yapmaktaki amacım aslında şu.
Herkesin kendine özgü ve kendince bazı problemleri ve sıkıntıları var.
Belki de bu bölümü dinledikten sonra kendi problemlerinize karşı kendi öznel çözümlerinizi oluşturabilir ve akıl sağlığınızı...
korumak için daha iyi adımlar atabilirsiniz.
Yaşadığımız çağın da etkisiyle birlikte aslında hepimiz çok hızlı hayatlar yaşıyoruz.
Bir yandan FOMO'dan yani Fear of Missing Out bir şeyleri kaçırma korkusundan muzdaripken diğer yandan da sakince dinlenebildiğimiz ve kendi kendimize kalabildiğimiz zamanların özlemini çekiyoruz.
Her şeyin iyi olmasını, mükemmel olmasını bekliyoruz.
Ama mükemmellik bir yanılsamadan başka bir şey değil elbette.
Sıkıcı hayatlarımızın değişmesini, sürekli aynı şeyleri yapmaktan kurtulmayı umuyoruz.
Ama hayatımıza farklı şeyler dahil olduğunda onlardan da yorulabiliyoruz.
Aslında ne yapsak belki de kendimizce mutsuz olmak için bir neden bulabiliyoruz.
Fakat... Tam tersi şekilde düşünüldüğünde yani ne olursa olsun kendimizce memnun olabilecek, mutlu olabilecek çözümleri de bulabileceğimizi fark ettiğimizde, yaşadığımız her olayda, her şeyin
içerisinde insan kendini bir anda daha da iyi hissetmeye başlıyor.
Tabii ki de bu bölümde bol bol kendi öznel deneyimlerimden bahsedeceğim size.
Belki bazıları ile bağ kuracaksınız, belki de bazıları ile kuramayacaksınız ama yine de sizlerle paylaşmak istiyorum.
Gün içerisinde çok sık kendimle baş başa kalıyorum.
Sürekli düşünmek, kendi kendime konuşmak, kendimce zihninde bir şeyler tasarlamak bir yerden sonra beni köreltmeye ve bunaltmaya da başlayabiliyor.
Ya da kendi içimde zihinsel çarpıtmaların çok fazla kurbanı olabiliyorum.
Ve ne yapacağımı bilemez bir halde kendimi bulabiliyorum.
Çok fazla düşünme tuzağına düşmek.
Sürekli ruminasyon yapmak, bu nedenle aksiyetelere kapılmak, geceleri uyuyamamak ya da insanların davranışları üzerine uzun uzun düşünüp sonunda genellikle yanlış sonuçlara varmak gibi hatalara düşebiliyorum.
Böyle zamanlarda...
kendi akıl sağlığımı tehdit ettiğimi, kendi bedenimi ve kendi ruhumu aslında zorladığımı görüyorum.
Çünkü bu tip bunalımsal şeyler hepimizde anksiyeti, panik hata veyahut da depresyonu tetikleyebiliyor ve bizi daha farklı uçlara sürükleyebiliyor.
Sanırım bu kadar çok psikoloji, felsefe ve kendine yardımla ilgilenmemin sebebi de bu.
Kendi içimde düzeltmem gereken o kadar çok şey var ve hayatta bazı şeyler beni o kadar zorluyor ki bunlarla ilgilenmezsem büyük ihtimal hayata tutunmam benim için.
oldukça zor olabilirdim.
Akıl sağlığımı tehdit ettiğini düşündüğüm şeylerin öncelikli olarak bir listesini yaptım.
Önce tehditleri yazdım yanlarına da kendimce bulduğum çözümleri yazdım.
İlki sanırım beni en çok zorlayan şey yaşamın tek düzeliği.
Günlük yaşamlarımız sıkıcı, tek düze ve bazen iç karartıcı olabiliyor.
Hele benim gibi herhangi bir iş yerine gitmiyorsanız her sabah kalkıp Aynı şeyleri tekrar etmek, yatak odasından oturma odasına geçmek ve sonra çalışan masasına oturmak, gün boyu orada bir şeyler yapmaya çalışıp,
akşam olduğunda akşam yemeği hazırlamak için mutfağa girmek, akşam yedikten sonra birkaç bölüm dizi izlemek, belki kitap okumak.
yatmak veyahut da arada bir sosyalleşmek ve sonra yeniden aynı döngüyü tekrarlamak.
Benim gibi evden çalışmıyorsanız belki siz de bunu iş hayatlarınıza deneyimliyorsunuz.
Her sabah kalkmak, kalabalık metrobüslere, otobüslere binmek veyahut da arabanızla trafiğe takılmak.
Sonra belki de mobbinge maruz kaldığınız veyahut da sizi beslemeyen son derece sıkıcı bulduğunuz bir işte gün boyu çalışmak.
Akşam yorgun argın eve gelmek ve bu böyle uzar gider.
Geçenlerde bir öğrencim derse oldukça bunalmış bir şekilde girdim.
Bu direkt dikkatim... Çekti tabii ki de enerjisinin düşüklüğü, bir memnuniyetsizliği çok belli oluyordu.
Ona neden canının sıkkın olduğunu sordum.
O da bana hayatında uzun süredir yeni bir şey olmadığını ve hayatını çok sıkıcı bulduğunu söyledi.
Şurada bir şeyin altını çizmek istiyorum.
Bu çocuk henüz 12 yaşında.
12 yaşındayken nedir seni bu kadar hayattan bunu atan şey dediğimde?
Farklı bir şeyler beklediğini, uzun zamandan beri sadece okula gidip gelmeyi onu bunalttığını, işte özel derse giriyorum, okula gidip geliyorum, eve geliyorum, ders çalışıyorum ve yaşantımı çok sıkıcı buluyorum
dedim. Aslında hayatta hepimiz, aynı benim öğrencim gibi, sürekli başımıza yeni bir şeyler gelmesini, sürekli heyecanlanmayı bekliyoruz belki de.
Ama bu elbette ki mümkün değil.
Hayatlarımız arada yaşadığımız küçük heyecanlar, mutluluklar ve üzüntüler dışında genel olarak tek düzedir.
Sabah kalkarız ve yapılması gereken işler orada bizi bekler.
Hazırlanırız, kahvaltı yaparız, işe gideriz.
Herkesin kendine özgü bir yaşamı ve rutini vardır.
Ve aynı şeyi her gün tekrar ederiz.
Ne kadar da sıkıcı.
Peki gündelik yaşama dair bakış açımızı değiştirsek ne olurdu?
Her gün yaptığımız şeyler aslında hayatlarımızın temel taşıdır.
Onlardan bunalmak, hayatımızın neredeyse tamamından soğumak demek olabilir.
Oysa yaşam montainde dediği gibi başlı başına bir iştir.
Bizim hayatta gerçek anlamda tek bir görevimiz var.
Yaşamak. Kendime bunu sürekli hatırlatıyorum.
Gündelik rutinlerimizi birer kutsal ritüele çevirmek, hislerimizde ve belki de bakış açımızda bir farklılık yaratabilir.
Eğer benim gibi sürekli o tek düzeliğin ve sıkıcılığın içerisinde bunalmış hissediyorsanız hemen bu noktada yardımınıza eski Çin felsefesinin adını en çok duyduğumuz filozoflarından biri Confucius
yetişebilir. Confucius'un öğretisinin merkezinde Çince Li denen ve ritüel olarak çevrilen bir anlayış var.
Bunu ilk okuduğumda kendimi çok iyi hissettim.
Bir makalede okumuştum hatta ve o makalenin linkini açıklamalar kısmına bırakacağım.
Oradan bakıp siz de tamamını okuyabilirsiniz.
Gerçekten çok ufuk açıcı bir makale olduğunu düşünüyorum.
Confucius günlük eylemlerin kutsal birer etkinliğe dönüşmesini savunuyor.
Her şeyden önce kendimize bir yaşam ritüeli yaratmalıyız diyor.
Bu şekilde dünyanın resmiyle uyumlu, çabasız ve akışta bir hayat yaşayabiliriz.
Genelde ritüel dediğimizde aklımıza kutsallık, ayinler, ibadetler geliyor.
Mesela bizim coğrafyamızda yaygın inanış olan İslamiyet'in de namaz diye bir ibadeti vardır ve günde beş kez bu namaz kılınır.
Bu da aslında bir ritüeldir.
Veyahut da Ramazan ayında tutulan oruç da bir ritüeldir.
Ritüelin özelliği nedir peki?
Kendi içerisinde kuralları vardır, belli zamanlarda yapılırlar ve o süreçte sadece o ritüele dikkat edilir.
Eğer namazınızı kılıyorsanız sadece namazınızı kılarsınız.
Eğer meditasyon ritüeliniz varsa meditasyona oturduğunuzda sadece meditasyon yaparsınız.
Okuduğum makalenin yazarı hayatını ritüelleştirmenin onda şöyle bir fark yarattığını söylüyor.
Mesela diyor, üniversitede ders verirken hiçbir şekilde telefonuma bakmam.
Çünkü ders vermek de aslında bir ritüeldir ve telefonuna bakmanın yeri ders saati değildir.
Orada sadece öğrencilerime ders anlatırım.
Bunu gündelik yaşamımı uyguladığımda, mesela araba kullanmak da kendi içerisinde bir ritüel olsaydı, Orada da bu ritüeli bozmamak için telefona asla bakmamam gerekirdi.
Veyahut da çocuğunuzla geçirdiğiniz vakit eğer sizin için bir ritüelse sadece o ritüele odaklanırsınız ve onun dışında daha farklı bir şey yapmazsınız.
Aslında ritüelin anlamı biraz da farkındalığı geliştirmek.
Aynı anda tek bir şeye odaklanmak.
Ve düzenli olarak bir şeyleri tekrar edip ona kutsalca bir bakış açısı geliştirmek demek.
Mesela ben bunu kendi hayatıma nasıl uyguladım?
Sabahları uyandığımda her sabah uyanmanın sıkıcı ve boğucu bir eylem olduğunu düşünmektense onu kendimce bir ritüelleştirmeye denemeye karar verdim.
Mesela bunun için her gün aynı saatte uyanmayı denemek harika bir başlangıç olabilir.
Diyelim ki sabah 7.30'da uyanıyorsunuz.
Ben öyle yapmaya çalışıyorum.
Sabah 7.30'da uyandıktan sonra benim kalkıp kahvemi demlemem veyahut da kitabımı okumam, meditasyona oturmam.
Bunların hepsi hayatımdaki ritüellerinin bir parçası.
Fakat daha da önemli olan, bu anlayışın hayatıma kattığı şey, çalışma yaşantımla ilgili olan oldu.
Çalışmak da artık benim için ritüel ve kutsal bir şey.
Peki bunu nasıl dönüştürdüm hayatımda?
Şöyle. Çalıştığım yerleri sadece çalışma alanı olarak etiketledim.
Mesela çalışmak için sürekli gittiğim bir kafe var ve burası benim çalışma ritüelimi gerçekleştirdiğim yer.
Çalışma masam sadece çalışma ritüelim için olan bir yer.
Çalışma masamda yemek yemiyorum veyahut da farklı bir şey yapmıyorum.
Ve çalışırken...
benim gözümde artık bir kutsallığa da sahip olduğu için çalışma dışında herhangi bir şey yapmam benim için hoş değil.
Bütün hayatımı daha da doğrusu gündelik yaşamımdaki düzenli yaptığım görece sıkıcı ve birbirini tekrar eden eylemleri bir ritüel olarak görmeye başlamak ve onlara
daha belki de kutsal bir yerden bakmayı deneyimlemek benim için gerçekten dönüştürücü ve farklı bir bakış açısı oldu.
İşte bu noktada bence yaşamı iş edinmek devreye giriyor.
Hayat öylesine genel geçer yaşanacak bir şey değil.
Sadece bir defa bu hayata geleceğiz ve elimizdeki her şeyi en güzel şekilde değerlendirmeye çalışmak anın içerisinde onu en iyi şekilde deneyimlemeye çalışmak gerekiyor diye düşünüyorum.
Fakat bu noktada birden mükemmelliyetçilik ve performans kaygısı tuzağına düşebiliriz.
İşte akıl sağlığımı en çok zorlayan ikinci şey.
Mükemmelliyetçilik ve performans kaygısı.
Çoğumuz hayatta en iyisini hedefliyoruz.
Az önce ben de söyledim ya size en iyi şekilde yaşamaya çalışmak diye.
Aslında belki de onu değiştirmem gerekiyor.
Son zamanlarda edindiğim yeni bir moto var kendime.
Onu söylemek istiyorum.
En iyisi değil. Yeterince iyi.
Her ne kadar tam olarak dilime yerleşmemiş olsa da yavaş yavaş yerleştirmeye ve alışmaya çalışıyorum buna.
Özellikle sosyal medyada gördüğümüz hayatlar, çevremizde bize pompalanan başarı hikayeleri ve diğer pek çok şey bizim mükemmeliyetçiliğimizi besliyor.
Hele ki talepkar birer ebeveyn tarafından yetiştirildiysek ve sürekli olarak bizden en iyisini yapmamız, daha da başarılı olmamız beklendiyse zaman içerisinde o ebeveynlerimiz...
sesini içselleştirip ne kadar büyüsek ve onlardan ne kadar ayrışsak bile aynı onlar gibi kendimize davranmaya devam edebiliyoruz.
Onlar nasıl bizi zorluyorlarsa talepleriyle bizler de kendi kendimizi kendi taleplerimizle zorluyoruz.
Bir boş vakitte arkadaşlarımızla geçirdiğimiz iyi bir anda bile o anın en iyi şekilde değerlendirilmesini istiyoruz.
Sürekli olarak en iyisini en mükemmeli hedefliyoruz.
Peki bu gerçekçi mi?
Evet de ki değil. Çünkü Hayatta hiçbir şey mükemmeldir.
Her şey kusurlarla dolu.
her insan. En sevdiğim şeylerden bir tanesi biyografi okumaktır.
Ve ne zaman biyografi okusam görüyorum ki o hayatlarına hayran kaldığım, başarılarına imrendiğim insanların da aslında pek çok kusuru ve kendi içlerinde pek çok problemi var.
Ve insan bence hem kendi kusurlarını hem de karşısındakinin kusurlarını kabul ettiğinde çok daha mutlu birer varlığa dönüşebiliyor.
Bu podcast yayınında biliyorsunuz ki elimden geldiğince sizinle her şeyi şeffaf bir şekilde paylaşmaya çalışıyorum.
Çünkü Çünkü ben de aynı sizler gibi asla kusursuz bir varlık değilim.
Her türlü hatam, yanlış seçimlerim, bazen içerisinden çıkamadığım karanlık düşünce kuyularım olabiliyor.
Ama yine de ayağa kalkmaya çalışıyorum.
Denemeye, hayatta kalmaya, devam etmeye çabalıyorum.
Ve asıl önemli olan şey de bu.
Yine de benim gibi mükemmeliyetçi yanları çok yüksek olan insanlara şöyle küçük bir tavsiye vermek istiyorum.
Eğer akıl sağlığınızı korumak istiyorsanız...
Bu durumdan kesinlikle kurtulmanız gerekiyor ve belki de bununla ilgili yapabileceğiniz en iyi şey kendi kusurlarınızla yüzleşmeyi göze almak.
Mükemmeliyetçi insanlar genelde kendi eksik yönleriyle yüzleşmekte zorlanırlar.
Belki de o egomuzu ve kendimizi en iyi şekilde sunma çabamızı birazcık azaltmak ve dışarıya...
eksik, kusurlu, hatalı yönlerimizi de gösterebilmek gerekiyor.
Bunun için dediğim gibi önce kendi kusurlu taraflarınızla yüzleşmelisiniz.
Ve belki de onları görüp onları kabul etmeye çalışmalısınız.
Bu mükemmeliyetçilikle verdiğim savaşta en çok yaparken zorlandığım fakat beni en geliştiren şey şu oldu.
Yaptığım bir işi sunarken bu bir podcast olabilir, arkadaşlarımla birlikte vakit geçirmek için düzenlediğim bir organizasyon olabilir veyahut da yaptığım bir toplantıda geçirdiğim görüş mü
olabilir? Bu tip şeyleri hazırlanırken gözüme ne kadar mükemmel gelmese de yeterince iyi olduğuna inandığım bir şeyi ortaya koymak oldu.
Diyelim ki bir podcast hazırladım ve bu yeterince iyi.
Belki mükemmel değil, belki bunu değiştirmem gerekiyor.
Fakat yeterince iyi olduğunu düşünüyorsam o bölümü yayınlamak için kendimi zorladım.
Ve bazen bunu yaparken acı çektim.
Bir toplantıya hazırlanırken yeterince iyi hazırlandığımı düşünüyorsam orada bıraktım ve o toplantıya girdiğimde önce bir eksiklik hissi üzerime geldi, ne yapacağımı bilemedim.
Fakat sonrasında aslında her şeyin ne kadar da güzel aktığını ve iyi gittiğini fark ettim.
Zaten mükemmellik bir yanılsama olduğu için ve mükemmele hiçbir zaman ulaşamayacağımız için.
Bundan da öte, mükemmel olduğunu düşündüğümüz şeyler asla mükemmel olmadığı için yeterince iyi mottosuyla hareket edebilmek gerçekten çok iyi geliyor insanlara.
sana. Kendi hatalarımızla, kusurlarımızla.
Belki de gölge yanımızla yüzleşebilmek.
bizim de eksik varlıklar olduğumuzu aynı herkes gibi kabullenebilmek ve yeterince iyi olan şeyleri bu dünyaya sunabilmek kendimiz için yapabileceğimiz en rahatlatıcı şeylerden
bir tanesi. Akıl sağlığımı tehdit eden üçüncü madde, susmayan beynim.
Benim beynim gerçekten hiç susmuyor.
Yani bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum.
Hiçbir arkadaşım olmasa, hiçbir sosyal çevrem olmasa kendim kendime yetiyorum.
Geceleri yatakta, gündüzleri çalışırken, yürüyüş yaparken her saniye sürekli bir şeyler düşünüyorum.
Ve genelde çevreyi gözlemlemeyi seven bir insan olduğum için çevrede farkına vardığım şeyler üzerine de çok fazla düşünüyorum.
Ya da öğrendiğim yeni bir şey üzerine, bir arkadaşımla konuştuktan sonra onunla yaptığım o konuşma üzerine, tahmin edebileceğiniz her şey üzerine sürekli düşünüyorum ve bir yerden sonra beynimin gerçekten çok yorulduğunu
hissediyorum. Özellikle benim gibi ruminasyona yani sürekli olarak aşırı düşünmeyi yatkın olan zihinler çok fazla çarpıtma yapabiliyor ve kendi kendisini kandırabiliyor.
Bazen böyle bir noktaya geliyor ki kendimizi yorgun hissediyoruz.
Hele ki bir de iş olarak bilgi işçiliği yapıyorsanız yani bilgi işçiliğinden kastım şu bilgisayar başında Bilgi üzerinden ilerleyen işler yapıyorsanız zihniniz hepten yorulabiliyor.
Böyle durumlarda benim kendime geliştirdiğim harika bir metot var.
Elimle yaptığım işlerle ilgilenmek.
Nedir elimle yaptığım işler peki?
Yemek yapmak, temizlik yapmak, spor yapmak, yürüyüşe çıkmak, resim çizmek, yazı yazmak.
Belki yazı yazmak birazcık daha şey olabilir hani böyle bir kompozisyon ya da amaçlı bir yazı değil de.
Rastgele sadece zihninizden akanları yazdığınız bir şeyler yazmak ve hatta bunun gibi ne düşünebiliyorsanız.
Yani beyninizi kullanmak yerine vücudunuzu kullandığınız işler yapabilmek.
Bu marangozluk olabilir, belki bir el sanatlarıyla ilgilendiğiniz herhangi bir şey olabilir.
Aklınıza her ne geliyorsa evinizi boyamak dahi olabilir.
Genelde bedenimizi kullanarak yaptığımız bu işler artık bütün enerjimiz bedenimize yöneldiği için zihnimizi rahatlatıyor ve o düşünme şeyinden kurtuluyoruz.
Ben özellikle temizlik yapmayı ve yemek yapmayı evde çok seviyorum.
Hatta temizliğin zihnimi ne kadar rahatlattığını fark ettikten sonra böyle düzenli bir şekilde farklı farklı temizlik yapma yerleri icat etmeye başladım kendime evin içinde.
Ne bileyim bir gün balkonu temizliyorum.
Bir gün cam bardakları parlatıyorum.
Bir gün çerçeveler veya dekoratif eşyaların tozlarını tek tek alıp onları parlatıyorum gibi gibi.
Kendimce bir şeyler oluşturuyorum.
Ya da yemek yapıyorum.
İnanır mısınız mesela işte turşu kurmak, konserve hazırlamak gibi daha uzun süreli emek isteyen işler de yapmaya başladım.
Çünkü bunların hepsinin zihnimi ne kadar rahatlattığını ve elimle bir şey yaptıktan sonra onun sonucunu görmenin beni ne kadar mutlu ettiğini fark ettim.
Bence burada şöyle bir etki de...
oluyor. Bir yemek pişirdiğinizde O yemek işte bir iki saat sonra elinizde bir tencere yemek oluyor ya da bir tepsi yemek oluyor.
Yani yaptığınız şeyin, harcadığınız eforun direkt olarak karşılığını görüyorsunuz.
Ve bence bu bizi mutlu ediyor.
Bize anlık bir haz veriyor.
Dopamin salgılatıyor büyük ihtimalle diye düşünüyorum.
Diğer elle yaptığımız işlerde de bu geçerli.
Mesela işte bir resim çizdiğimizde veyahut da sanatsal bir faaliyette bulunduğumuzda bir yeri boyadığımızda onun sonucunu genelde hemen görüyoruz.
Ya da spor yaptığımızda zaten bedenimiz direkt...
olarak mutluluk hormonunu salgılamaya başlıyor.
Düşünsenize hem zihniniz rahatlıyor, hem aşırı düşünme tuzağından kurtuluyorsunuz, hem de bir şeyleri üretmenin, bir şeyler yapmanın hazdını yaşıyorsunuz.
O yüzden böyle eğer hantalı bir hayat yaşadığınızı veyahut da bedeninizi kullanarak, ellerinizi kullanarak yeterince aktivitede bulunmadığınızı düşünüyorsanız hayatınıza sizi mutlu edecek, sizin ilginizi
çekecek böyle şeyler katmayı deneyebilirsiniz.
Ve bence kesinlikle eğer yaparsanız Çok mutlu olacaksınız.
Akıl sağlığımı tehdit ettiğini düşündüğüm diğer madde.
Depresyon. Şimdi depresyon deyince genelde bu çok fazla kullanılan bir kelime olmaya başladı ve ayaklara düştü.
Hani insanlar birazcık mutsuz olduklarında veyahut da hayata karşı ilgilerini kaybettiklerinde kendilerini depresyonda zannetmeye başlıyorlar.
Fakat benim gibi kimi insanlar?
Havanın değişiminden veyahut da başlarına gelen herhangi bir şeyden çok fazla etkilenip hızlı bir şekilde depresyon belirtileri göstermeye başlayabiliyor.
Eğer siz de benim gibiyseniz yani bu tip şeylere dayanıklılığınız birazcık düşükse ve sürekli olarak depresif ruh hal tarafından kuşatıldığınızı hissediyorsanız, hava durumu gibi basit şeylerin bile sizi mutsuz
ettiğini, depresyona sürüklediğini fark ediyorsanız size tavsiye edebileceğim en temel iki şey var.
Gerçekten bu ikisi bence hayatınızı büyük bir ölçüde iyileştirebilir.
Birincisi doğa yürüyüşü.
Johan Hari, Kaybolan Bağlar isimli kitabında depresyonun gerçek nedenlerini inceliyor ve buna gerçek çözümler sunmaya çalışıyor.
Çözümlerinden bir tanesi de doğayla yeniden bağ kurmak.
Aslında bizler... Doğaya aitiz.
Yani şehirleşmenin ve sanayileşmenin tarihi zaten çok kısa.
Bundan öncesine kadar genelde doğayla iç içe olduğumuz, toprağı, yeşili, ağacı ellediğimiz, belki de diğer hayvanlarla daha fazla bağ kurduğumuz bir hayat yaşıyorduk.
Fakat şimdilerde küçücük betonerme evlerde, ağaçlardan ve o gökyüzünün sonsuzluğundan uzak, su sesi dahi duymadan yaşıyoruz.
Mesela şu an bu kaydı sizlere oturma odamda yapıyorum ve pencerem...
Karşı binaya bakıyor. Herhangi bir şekilde doğal hiçbir şey göremiyorum.
Ve bunların hepsi bizim içimizde bir kısıtlanmışlık hissi, bir sıkışmışlık hissi yaratıyor.
Aslında bizler o koskocaman geniş çayırlara, ormana, ağaca ve o sonsuz gökyüzüne aitiz.
Gerçekten aslında benliğimizin özlediği yerler orası.
Yine Johan Hari. Kaybolan Bağlar isimli kitabında şöyle söylüyor.
Eskiden kendimi doğadan nefret eden tamamen şehre ait bir insan zannederdim.
Fakat sonrasında düzenli olarak doğa yürüyüşleri yapmaya başladıktan ve tırmanışlar yapmaya başladıktan sonra fark ettim ki doğa içimde bir sonsuzluk hissi yaratıyor.
O sıkışmışlık hissinden beni kurtarıyor.
Kendimi daha umutlu bir geleceğe yakın hissetmemi sağlıyor.
Bir şekilde parkta, bahçede doğal bir ortamda yaptığımız yürüyüş bizlerdeki mutluluk hormonunu arttırırken kendimize olan güvenimizi ve inancımızı da arttırıyor.
O yüzden sevmediğinizi düşünüyorsanız bile kendinizi biraz zorlayın.
Ve düzenli olarak bir doğa yürüyüşü yapma pratiği ekleyin hayatınıza.
Bu bir park da olabilir.
Daha böyle büyük bir bahçe gibi bir yerde de yapabilirsiniz.
Veyahut da yakınlarınızda bir kent ormanı tarzı bir yer varsa oraları değerlendirebilirsiniz.
İkinci tavsiyem ise şu.
Kaliteli sosyallik. Bizler bu gezegenin en sosyal hayvanlarıyız.
Ve diğer insanlarla, diğer varlıklarla bağ kurmadan hayatta kalamıyoruz.
Onlara mecburuz yaşamak için.
Benim için kaliteli sosyalliğin içerisine hayvanlarla geçirdiği vakitte dahil.
Mesela evcil hayvanım Lila.
Onunla geçirdiğim vakit, onunla oyun oynadığım zamanlar bana harika hissettiriyor.
Onun dışında gerçekten olduğunuz gibi kabul gördüğünüz, sizi seven insanlarla vakit geçirmek, onlarla sohbet etmek, mutluluk hormonlarınızda ciddi bir artış sağlıyor.
Mutluluk hormonu dediğim şey oksitosin.
Yani bize daha böyle anda hissettiren, daha kendimizi güvende hissettiren, mutlu hissettiren bir hormon.
Oksitosin genelde elimizle yaptığımız işler, yani işte dediğim gibi spor yapmak, sanat yapmak gibi zamanlarda ve sevdiğimiz insanlarla sosyalleştiğimiz zamanlarda, daha doğrusu sevildiğimizi
hissettiğimiz zamanlarda salgılanıyor.
Bu partnerimizle geçirdiğimiz kaliteli bir zaman olabilir.
Ailenizle veyahut da...
Dostlarınızla geçirdiğiniz zaman olabilir.
Evcil hayvanınızla geçirdiğiniz zaman olabilir.
Her ne kısımdan size uyuyorsa.
Kaliteli sosyallik ve doğada geçirilen vakit depresif ruh halinizde büyük değişimler yaratacaktır.
Ve akıl sağlığınızı korumanıza da büyük bir etkisi olacaktır.
Bir diğer ve son maddem.
Akıl sağlığımı tetteden son unsur.
Acıyla baş etmekte zorlanmam.
Küçükken büyüdüğümüzde hepimiz bir şekilde bence mutlu olacağımızı ve iyi bir hayatımız olacağını zannediyoruz.
En azından benim için öyleydi.
Fakat büyüdükçe bir şey görüyoruz ki mükemmel hayat, çok iyi hayat diye bir şey zaten yok.
İyi bir hayata sahip olabilmek için düzenli olarak çalışmamız, hem para kazanmak için çalışmamız hem de kendi üzerimizde, kendi akıl sağlığımızı, mental sağlığımız için çalışmamız gerekiyor.
Ve hayat doğası gereği acıyla iç içe.
Nerede bir sorun yaşayabiliyoruz?
Sevdiğimiz birini kaybedebiliyoruz.
Zor bir karar vermemiz gerekebiliyor.
Taşınıyoruz, boşanıyoruz.
Sevdiğimiz bir işten belki de kovuluyoruz.
Ve ekleyebileceğiniz bir sürü şey.
Bununla ilgili Matt Hagen çok güzel bir cümlesi var.
Sizinle onu paylaşmak istiyorum öncelikli olarak.
Diyor ki acıya karşı bağışıklık kazanmamızı sağlayacak bir yaşam tarzı olmadığını anlasak her şey çok daha kolay olurdu.
Mutluluğun doğasında...
acının da olduğunu, biri olmadan öbürünün olamayacağını bilmeliyiz.
Ve bence de tam olarak böyle.
Hayatta acı ve mutluluk hepsi iç içe.
Fakat acıya karşı bakış açımızı değiştirmek belki de bizi çok daha güçlü biri yapabilir.
Belki de çektiğimiz acılar, bu acı ruhsal bir sıkıntı da olabilir.
Belki ağır bir depresyonun acısı, belki de sevdiğimiz bir varlığın kaybının acısı, belki de Kaybedilen bir sevgilinin acısı.
Bilmiyorum her neyse.
Belki de bu acıyı daha güçlü olmak ve daha iyi bir halimize dönüşmek için kullanabiliriz.
Bununla ilgili çok güzel bir kelime var.
Anti-fragility. İngilizcesi bu.
Türkçe'ye antik kırılganlık olarak çevirebiliyoruz.
Nasim Talep tarafından ortaya atılan bir kelime ve aslında şunu savunuyor Nasim Talep bu kelimeyle birlikte.
Şoklara ve hatalara maruz kaldıktan sonra sistemlerin daha güçlü bir hale geldiği fikrini açıklayan bir kelime bu.
Fakat biz burada sistemlerden daha çok insanlar üzerinden bunu inceleyeceğiz.
Bunu da yine... Big Think isimli bir web sitesinde, okumayı çok sevdiğim bir web sitesi, orada bir makalede okudum.
Hatta bununla ilgili güzel bir YouTube videoları da var.
Bu kavramı açıklayan o YouTube videosunun linkini de aynı şekilde açıklamalar kısmında bulabilirsiniz.
Biz insanlar için de aslında benzer bir durum geçerli.
Her ne kadar acı çekmek kendi başına iyi olmasa da, stres ve zorlukları deneyimlemek ve üstesinden gelmek bizi uzun vadede çok daha güçlü bir insan yapar.
Belki de... Acıyla baş etmekte benim gibi zorlanıyor olabilirsiniz.
Bütün bunlar size çok ağır geliyor olabilir.
Bundan kaçınmak için daha farklı ve yanlış baş etme yöntemleri geliştirmeye meyilli olabilirsiniz.
Fakat başınıza gelen...
hoş olmayan durumlara, çektiğiniz o acıya sizi daha ileriye götürecek, sizi daha iyi bir insan haline getirecek birer araç olarak bakarsanız belki de oradan büyük bir deneyim elde
ederek çıkabilirsiniz. Yani çektiğiniz o acı, yaşadığınız o kayıp veyahut da içinden geçtiğiniz o karamsar ruh hali bir sonraki adımda yani onu atlattığınızda
sizi daha önce olmadığınız bir insana çevirebilir.
Çok daha resiliyans.
yani ruhsal olarak dayanıklı, hayata karşı daha bilge bakan bir insana dönüşebilirsiniz.
Zaten Matt Haig'in de dediği gibi, acının olmadığı bir hayat mümkün değil.
Acı da, mutluluk da iç içe ve bundan kaçış yok.
Eğer bundan kaçış yoksa neden acının beni tüketmesine izin vereyim?
Ve neden ona karşı çok dayanıksızım, acı çekmek istemiyorum diye ağlanayım?
Bunun yerine... Başıma gelenleri kucaklamak, yaşadığım zorlu deneyimleri daha önce hiç olmadığım bir insana dönüşmek için kullanmak belki de bize çok daha farklı kapılar açabilir, çok daha
görüşümüzü genişletebilir.
Belki de yaşadığınız o şeylerin sonucunda öğrendikleriniz ve kavuştuğunuz yeni haliniz size çok daha farklı bir şeyler yapmak konusunda motivasyon da sağlayabilir.
Deneyimleriniz, bilgeliğiniz bir sonraki nesiller için veyahut da çevrenizdeki insanlar için.
Işık dahi olabilir. Artık ben de hayatımda başıma gelen üzücü olaylara veyahut da çektiğim acılara bu açıdan bakmaya çalışıyorum.
Ve böyle baktığımda aslında akıl sağlığımı da büyük ölçüde koruduğumu fark ediyorum.
Bu bölümü kaydetmek benim için biraz farklı bir deneyim oldu.
Bilmiyorum hani diğer bölümlere benzettiğiniz mi bu bölümün akışını veyahut da size farklı gelen şeyler oldu mu?
Ancak benim için içte bir yerde yani derinimde bir yerde birazcık daha farklı bir bölümdü.
Tam bu noktada sizinle bir şey daha...
paylaşmak istiyorum. Podcast'ın açıklamasını değiştirdim.
Belki görmüşsünüzdür.
Ve bunun da ötesinde artık birazcık daha yeni konular katmaya podcast'e ve daha farklı bir anlatım tarzına doğru ilerlemeye çabalıyorum.
Bunu kötü bir şey olarak lütfen düşünmeyin.
Çünkü Genel Sesler Podcast neredeyse iki yıldan beri yayın hayatında ve her zaman düzenli olamasam bile bir sürü bölüm paylaştım sizlerle.
Ve artık birazcık daha ufaktan yenilenmeye ve daha farklı şeyleri de buraya katmaya ihtiyaç duyduğumu fark ediyorum.
Bunu da ilerleyen bölümlerde daha çok fark edeceksiniz büyük ihtimalle.
Bu süreçte sizin yorumlarınız, sizin görüşleriniz benim için çok önemli.
Çünkü bu mikrofonu elime alıp konuşuyorsam ve sizlerle bir şeyleri bu şekilde paylaşıyorsam beni dinlediğiniz içindir.
Eğer siz olmasaydınız...
Bu podcast da olmazdı.
O yüzden hem bu bölümle ilgili görüşlerinizi hem de bundan sonra Genel Sesler Podcast'ta neleri görmek istersiniz, neleri duymak istersiniz daha doğrusu.
Bunları benimle paylaşmanızı çok isterim.
Bildiğiniz üzere etgenelseslerpodcast ismiyle Instagram üzerinden bana her zaman ulaşabilirsiniz.
Yazdıklarınızın hepsini okuyorum ve genelsesler.gmail.com üzerinden de mail atabilirsiniz.
Yazdığınız her şeyin çok kıymetli olduğunu sakın unutmayın.
Seviyorsanız sevdiklerinizle paylaşmanız beni çok mutlu eder.
Bu kitle büyüdükçe ben daha da mutlu oluyorum.
Hepiniz iyi ki varsınız.
İyi ki bu bölümü dinlediniz.
Genel Sesler Podcast'inin bir bölümünün daha sonuna geldik.
Bir dahaki bölümde görüşmek üzere.
O zamana kadar kendinize çok iyi bakın.
Akıl sağlığınıza sahip çıkmayı sakın unutmayın.
Hoşçakalın. Bir
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
