
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Dikkat dikkat! Bu bölüm başlıkta sorduğum soruya kendimce yanıt aradığım, hazırlıksız kaydettiğim ve bol bol muhabbet içeren bir bölümdür. Benim zihnimin içine dalmak ve bir dostunuzla konuşuyormuş gibi hissetmek isterseniz bu bölümde aradığınızı bulabilirsiniz. Şimdiden keyifli dinlemeler :)
*******
Bana yazın: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba, ben Bilge.
Bu bölüm tamamen hesapta olmayan, Hatta daha 10 dakika öncesine kadar kaydetmeyi planlamadığım, düşünmediğim bir bölüm.
Yayınlayacak mıyım gerçekten bilmiyorum.
Eğer yayınlarsam podcastin ve kendi kişisel tarihimin bir ilki olacak ve ben ilk defa bu kadar hazırlıksız yani sıfır hazırlıkla bir bölüm yayınlamış olacağım.
Bu bölümü dinlenme kaygısı olmadan yayınladığımı aslında söylemek istiyorum.
Çünkü bir süreden beri yalnızım.
Sevdiğim insanlardan uzaktayım.
Yeni bir şehre taşındım, yeni bir okula başladım ve yeni arkadaşlar edinme sürecindeyim.
Gerçekten samimi ilişki kurabildiğim, karşılıklı oturup da bütün içtenliğimle konuşabildiğim kimse yok.
O yüzden böyle 5 dakika önce gerçekten tam olarak 5 dakika önce evimin alt katında bir kafe var.
O kafeden gelen sesleri dinliyordum.
Ve şey düşündüm. İnsanlar birbirleriyle muhabbet ediyorlar, konuşuyorlar.
Ne kadar güzel. Ve ben de aslında bunu yapmayı ne kadar çok özledim.
Bu arada yanlış anlaşılmasın. Muhabbet ettiğim, konuştuğum arkadaşlarım tabii ki de var burada.
Yeni arkadaşlarla edindim.
Önceden doğan arkadaşlarım.
oturan burada arkadaşlarım vardı ama tam anlamıyla içten samimi sohbet edebildiğim Gerçekten böyle kendim olabildiğim, maalesef ki şu an kimse yok.
Neyi kastettiğimi bence çok iyi anladınız siz.
Sonra kendi kendime dedim ki, burada 5 dakika öncesine geri dönüyorum.
Neden ben mikrofonumu alıp da podcast kaydetmiyorum?
Benim aslında bir sürü samimi olduğum, muhabbet edebileceğim arkadaşım var.
Ve böyle bir anda kutusundan mikrofonu çıkardım.
İlk defa yeni evimde bu podcast mekanımı kurdum ve...
Bu kaydı almaya başladım.
Büyük ihtimal aşağıdaki kafeden sesler şu an geliyor mikrofona.
Ettesin aslında bunu temizleyebilecek miyim bilmiyorum.
Eğer temizleyemezsem de lütfen bir ambiyans sesi gibi düşünün.
Bu bölümde aslında bir konu üzerinde gitmektense daha çok böyle dağınık düşüncelerimden bahsedeceğim.
Ama yine de bir konu olacak.
Bu konu aidiyet ve özgürlük hissi.
Olsun istiyorum. Sanki böyle birbirine zıtmış gibi duran, sürekli beni düşündüren.
Acaba hangisini tercih etmeliyiz?
Bir yere ait olmayı mı?
Yoksa özgür olmayı mı?
Ait olduğumuz halde özgür olabilir miyiz?
İkisi bir arada mevcut olur mu?
Yoksa insan kendini hiç bir yere ait hissedebilir mi?
Bu da ayrı bir soru yani. Böyle bir yeteneğimiz, böyle bir durum var mı?
Gerçekten olduğumuz yerde mutlu olmak, ait hissetmek ve o ait diyetin içerisinde aynı zamanda özgürlüğü deneyimlemek mümkün mü?
Temel olarak bunun üzerinden gideceğim.
Ama dediğim gibi konu büyük ihtimal çok dağılacak.
Çünkü hiç hazırlıklı değilim.
Tamamen böyle bir muhabbet ediyormuşum gibi düşünün lütfen.
Bilmeyenler için Instagram'da aktifim sürekli orada paylaşıyorum ama tabii ki de podcast üzerinden hiç paylaşmadım bunu.
Bir 10 gün önce falan başka bir şehre taşındım.
Bunu uzun zamandan beri aslında istiyordum.
Başka bir şehre taşındım ve yeni bir okula başladım.
Taşındığım şehre daha önce hiç gelmemiştim.
Yani bir kere bile gelmemiştim.
Bir ev tutacağım zaman evimi görmek için geldim.
Bir de işte yerleşmek için ikincisiye geldim ve buradayım.
Çok güzel bir şehir. Kendimi çok rahat hissettiğim 10 günden beri burada yaşıyor olmama rağmen gerçekten sokaklarında kendimi iyi hissettiğim, rahat hissettiğim hatta böyle benim yurt dışı planlarımı bile bir süre erteletebilecek.
Burası ne kadar da iyiymiş ya belki yurt dışına çıkmama gerek bile yoktur dedirten bir şehir oldu burası.
Ama dediğim gibi henüz burada çok içten bağlar kurduğum yakın arkadaşlıklar geliştiremedim.
Bu tarz bağlar zaten zamanla ve emekle kurulan bağlar oldukları için de bunu garipsemiyorum.
Ama yine de böyle işte konuşmaya ihtiyacı duyuyorum.
Gerçekten çok şanslıyım.
Podcast'ım olduğu için, benim gibi konuşmayı seven, içini dökmeyi seven bir insana bu hayattaki en büyük güzelliklerden biri bence podcast yapmak.
Aslında soracak olursanız taşındıktan sonra o kaldığım yalnızlığın içerisinde çok fazla düşünme fırsatım da oldu.
Çok şey üzerine düşündüm ama en çok da üzerine durmak istediğim ana konu olan aidiyet ve özgürlük üzerine düşündüm.
Ailemle yaşarken...
Kendimi sıkışmış, olmak istemediğim bir yerde yaşıyormuş gibi hissediyordum.
Özgür hissetmiyordum.
Oraya ait olmadığımı düşünüyordum.
Başka bir yerde yaşamam gerektiğine inanıyordum.
Tek başıma yaşamam gerektiğine inanıyordum ve hala böyle düşünüyorum.
Bu fikrim değişmedi. Hani burada aidiyet şu, ailemin bir parçası gibi hissetmemek değil.
Yanlış anlaşılmasın o.
Daha çok orada kendim gibi olamamaktan yakınıyordum ve daha özgür hissedebileceğim bir yere ihtiyacım vardı.
Taşındıktan sonra ise ilk geldiğim gün, müthiş bir özgürlük hissi oldu.
Gerçekten böyle onu damarlarımda hissettim.
Ama sonraki günlerde yavaş yavaş bir şeylerin eksik kaldığını ve buraya da tam olarak aslında ait olamayacağımı fark etmeye başladım.
Tam o sırada aklıma zamanında okuduğum kitaptan bir alıntı geldi.
Şimdi size de o alıntıyı okuyacağım.
Heidegger'e göre insan olmanın bir vasfı da kendimizi hiçbir zaman evimizde yerimizde, yurdumuzda hissedemeyecek olmamızdır.
Bu konuda yapılacak pek bir şey yoktur.
Çünkü hayat her şeyden önce belirsiz, Tekinsiz ve bilinmezdir.
Okuduğum pasajda diyor ya hayat her şeyden önce belirsiz, tekinsiz ve bilinmezdir.
Bence insanın özgür olmasının önündeki ve özgür hissetmesinin önündeki en büyük engel hayatın bilinmezliğine karşı olan dayanıksızlığı.
Ailemin evindeyken hayatım bilinirdi.
Yani şöyle bilinirdi.
Tabii ki başımda bir şey gelebilir, ailenin başına bir şey gelebilirdi.
Ama sonuçta orada belli bir yaşantım vardı.
Bir şekilde ekonomik olarak...
Herhangi bir sorumluluğum yoktu.
Kendi geleceğimden bile kendim sorumlu değildim neredeyse biliyor musunuz?
Çünkü babam bana bakıyordu.
Eğer evlenmeye karar versem beni o evlendirecekti.
Başka bir şey yapmaya karar versem o yapacaktı.
Bir şekilde bana bakması gereken biri vardı.
Ama evden ayrıldığımda bunu kaybettim.
Neden kaybettiğimse o tamamen tabii ki de farklı bir konu.
Normalde elbette ki herkes evinden ayrılıp kendi evine çıktığında bu tarz bir desteği kaybetmiyor.
Ama ben bu desteği kaybettim maalesef ki ve bunu da bilerek, isteyerek yaptım.
Kaybedeceğimi bile bile yaptım yani.
Taşındıktan sonra gelen bir özgürlük anksiyetesi oldu bende.
Bu özgürlük anksiyetesi hayatın bilinmezliğine ve tekinsizliğine karşı bence benim vücudumun.
Ve ruhumun verdiği bir tepkiydi.
Tam işte bu noktada aklıma şöyle bir şey düştü.
Özgür hissederken ait hissedemeyiz.
Güvenli alanlara sahip olduğumuz müddetçe ki bence bu çok güzel.
Bir şekilde özgürlüğümüz elimizden alınıyor.
İyi bir evliliğe sahip olduğumuzda da bence bu böyle oluyor.
İyi veya kötü bir aileye sahip olduğumuzda da bu böyle oluyor.
Köklerimizin olması, bir yere ayaklarımızın basması hoşumuza gidiyor olabilir.
Ve bu... Çoğu insan için çok güzel bir şey.
Ama benim gibi birazcık ne derler ona?
Çıkık ruhlu diyeceğim de bu kelimeyi nereden uydurdum şu an?
Gerçekten hiçbir fikrim yok.
Kendince hayatta farklı şeyler arayan, başka bir şeyleri deneyimlemenin arzusuyla yanıp tutuşan insanlar için o aidiyet, o his gerçekten eziyete dönüşebiliyor.
Ama onu kaybettiğimizde de onu kaybetmenin acısını yaşıyoruz.
Yani bunu anlatabiliyor muyum bilmiyorum şu an gerçekten.
Böyle çok saçma bir şey söylüyor gibi gelmiş olabilirim ve gerçekten anlattığım şeyler saçma da olabilir.
Ben de bilmiyorum sadece içimden geçenleri anlatıyorum.
Ama köksüzleşmenin ve yalnız kalmanın getirdiği o savrulma, o iyi hisler, baş dönmesi yani hepsi bir arada şu an üzerimde ve bunların hepsi o kadar yoğun
hisler ve her şeyi o kadar derinden hissediyorum ki çok zorlanıyorum.
Kendi evimin bakımını üstlenmem gerekiyor, okula gitmem gerekiyor, para kazanmak için çalışmam gerekiyor.
Gerçekten çalışmam gerekiyor.
Yoksa evin kirasını ödeyemem.
Ve kalacak bir yerim olmaz. Bir şekilde kendime bir yandan bakmam gerekiyor.
Ve tüm bunların içerisinde sakin kalamıyorum.
Zihnimi toplayamıyorum.
Onu fark ettim. Çünkü bir yere ait olmadığımdan dolayı.
Yani şu an istediğim her şeyi yapabileceğimden dolayı.
Gerçekten. İstediğim her şeyi yapabilirim.
Ve bu bende bir ansiyeti oluşturdu.
Çok böyle garip de gelmiş olabilir size.
Tanıdık da gelmiş olabilir. Şey gibi oldu, ailemin yanındayken istediğim her şeyi yapamıyor muydum?
Evet, istediğim her şeyi tabii ki de yapamıyordum.
Çünkü sonuçta orası ailenizin evi.
Bunu herkes söyler. Eğer evlendiyseniz ya da işte bir şekilde kendiniz evinize çıktıysanız, öğrenci olarak başka bir şehre taşındıysanız, bu histaz buçuk biliyorsunuzdur.
Yani sonuç orası annenizin, babanızın evi ve sizin hükmünüz pek geçmiyor.
Bu bir gerçek. Çünkü onların evi orası.
Ve o kurallara göre yaşamanız gerekiyor.
Bugün sizden birini kendi evimle misafir etsem ne olacak?
Siz de bu evde benim kurallarıma göre yaşamanız gerekecek.
Yani o bardağı ben nereye koyduysam oraya koymanız lazım.
Ya da ben nasıl bu evi temizlikle bakım veriyorsam ona uygun bir şey yapmanız lazım.
Bu arada misafirlere temizlik yaptırmam da.
Böyle uzun süreli kalsanız öyle söyleyeyim.
Bu arada gecede baya ilerleyen saatlerdeyiz şu an.
Saat 12'ye doğru falan geliyor.
Bu kafedeki insanlar gece 1'e kadar buradalar.
Asla ölmüyor burası.
Benim gibi emekli, ruha sahip bir insan için gece hayatının bitmediği bir yere taşınmak tam bir ızdırap oldu.
Bana böyle bir tavsiye ettiğin arkadaşım şey demişti.
Aa burası harika bir yer.
İşte hayat hiç sönmüyor.
Çok eğleneceksin falan.
Ben saat 10'da yatağa giriyorum ve dışarıdaki sesten uyuyamadığım için kendisine baya bir söyleniyorum her akşam.
Erken yatan biriyseniz eğer şehrin daha merkezinde değil de dış taraflarında bir yer tutmanızı tavsiye ederim.
Eğer herhangi bir yere taşıma planınız varsa.
Neyse konuyu dağıtmadan geri dönmek istiyorum yeniden.
Yine böyle kendi kendime düşünürken bu konuları.
Bu arada ben bu düşünceleri ne zaman yaşıyorum biliyor musunuz?
Yani her saniye yalnız olduğum için şu an.
Evde yemek yaparken bunu düşünüyorum, dişimi kurçalarken bunu düşünüyorum, tramvaya yürürken bunu düşünüyorum, markete giderken bunu düşünüyorum.
Bayağı bir düşündüm yani.
Anlayacağınız bu konuyu.
Ve şuna karar verdim.
Haydi gelin dediğim gibi belirsizlik ve bilinmezlik, belirsizlik ve tekinsizlik bizi mahvediyor.
Yani en azından beni mahvediyor.
Ve bu özgürlükten kaçmamızın bence en temel sebeplerinden biri.
Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler romanını okudunuz mu bilmiyorum.
Ama eğer okumadıysanız bence dünya tarihinde yazılmış en iyi kitaplardan biri.
Muhteşem bir kitap. Özellikle ama bir şeyleri sorgulayan, bir arayışta olan...
İnsanlar için bence anlaşılabilecek bir kitap.
Bir derdiniz olmadan o kitabı okursanız çok da bir şey anlayamayabilirsiniz diye düşünüyorum.
Kitapta özgürlük üzerine konuştuğu bir bölüm vardı.
O bölümde İsa yeniden diriliyor ve dünyaya geri geliyor ve kiliseye gidiyor.
Kilisenin başındaki rahipler de İsa'yı hapse atıyorlar ve diyorlar ki sen niye geldin?
Bakıldığında bu biraz çarpık bir durum.
Öyle değil mi? Sonuçta İsa'nın Hristiyanlıktaki yer belli.
Kendisi Bizant, bu dinin kurucusu, peygamberi.
Fakat neden rahipler İsa dünyaya dirilip geri geldiğinde onu hapse atıyor?
Çünkü diyorlar ki sen bu insanlara özgürlük vermek istiyorsun.
Ama biz bu kiliseyi kurarak, bu tip dini bir kurum icat ederek onların özgürlüklerini ellerinden aldık ama onlara bir aidiyet hissi verdik anlamında bir konuşma yapıyor.
Hiç unutmuyorum yani kitap şu an yanımda değil.
Gerçekten... Şu an kitaplarımın çoğu yanımda değil ve bu beni çok üzüyor.
O yüzden aklımda kaldığı kadarıyla konuşuyorum.
Yanlış bir şey söylüyorsam uyarın, mesaj atın.
Ve diyor ki orada Rahip İsa'ya insanların en çok korktukları şey özgür olmaktır.
Onları bundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur.
İnsanlara ekmek ver, su ver, bir ev ver.
mensup olmaları gereken bir din ver ve onları istediğin gibi yönet, manipüle et, insanlar buna karşı çıkmazlar.
Ama eğer onlara özgürlük verirsen bunun nasıl baş edebileceklerini bilmedikleri için isyan çıkarırlar, yoldan çıkarlar, kontrol edilemez olurlar ve bu onları sonsuz bir mutsuza ve depresyona sürükler.
Kelimesi kelimesini tabii böyle demiyordu da ben aklımda kalanları söylüyorum.
Dediğim gibi tekrardan. Ben o bölümü hiç unutmadım arkadaşlar biliyor musunuz?
Dostoyevski'nin çoğu konuda müthiş bir gözlemci ve gözlemcinin de ötesinde bir filozof belki psikolog olduğunu düşünüyorum.
İnsan ruhunu muhteşem anlayan ve analiz eden biri.
Ama özellikle özgürlük üzerine yazdığı o bölümde tabii orada daha çok dini olarak bu noktayı bence ele alıyordu ama ben bütün hayata bunu uyguladığımda görebiliyorum.
Korkuyoruz. Çevrende...
Altyazı M.K.
Mutsuz evliliği olan bir sürü insan var mesela boşanmıyorlar.
Ailesiyle anlaşamayan insanlar var ayrılıp kendi hayatlarını kuramıyorlar.
Ve inanın maddi özgürlüğü olup da yani çalışıp kendi parasını kazanıp da bunu yapmayan bir sürü insan var.
Hani sadece mesele para değil.
Mesela benim ekonomik olarak hayatta kalmam büyük bir sıkıntıydı ki bu arada hala sıkıntı.
Öyle düzenli muhteşem geliri olan bir insan değilim.
Bir şekilde işte 3-5 oradan buradan kazandığımla kendimi hayatımda...
da tutmaya çalışıyorum. Tabii bunu da getirdiği o belirsizlik ansiyetesi var.
Ama düşündüğümde özgürlüğün yani kendi ayaklarının üzerinde durup da kendi hayatını yaşamanın kendi kurallarına göre yaşayabilmenin bir ücreti var.
Ve bu ücreti ödemeye gönüllü olanlar zaten bir şekilde hayatlarını istedikleri gibi yaşayabiliyorlar.
Ama burada yaşam korkusu diye bir şeyden bahsetmek istiyorum size.
Daha önce bahsetmiş miydim bölümlerde hiç bilmiyorum.
Ferhat Jack İçöz'ün Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği isimli kitabında karşılaşmıştım bu kavramla.
Hatta hemen okumak istiyorum.
Bu arada bu kitap da yanımda değil de telefonumdan sevdiğim alıntıların resimlerini çekmiştim.
Oradan okuyorum.
Yani kitaplarımın olmaması gerçekten kalbimi çok kırıyor.
Umarım en yakın zamanda onlarla kavuşuruz.
Hemen alıntıyı okuyacağım. Yaşama dair korkularımız hayatımızı nasıl sürdüreceğimiz hakkında en güzel rehberlerden biri olabilir.
Ölüm korkunuza değil yaşam korkunuza odaklanın.
Ne eksik. Neyi istemezdiniz?
Neyden daha fazla olsun isterdiniz?
Artık kendimle daha fazla baş başa vakit geçirebildiğim ve düşünmek için daha çok alanım olduğundan dolayı neyi istediğim ya da neyi istemediğim, neyin eksik olduğu üzerine düşünmeye
daha yatkınım sanırım.
Ve bunları düşündükçe içimdeki yaşam korkusunu da fark ediyorum.
Kendi kozamdan çıkmadan önce yani hayal ettiğim gibi taşınıp tek başıma yani...
Gerçekten burada tek başıma sıfırdan bir hayata başlamadan önce yaşamaktan korktuğumu düşünürdüm.
Herkesin böyle şeyler yaptığını, benim neyimin eksik olduğunu, yaşamaktan kaçınmakla hep kendimi suçlardım.
Ama şimdi şunu fark ediyorum.
Ben yaşamaktan değil.
Yaşamdan korkuyorum.
İçimde gerçekten herkeste olan yaşam korkusu var.
İşte o yaşam korkusu bizi özgür olmaktan da engelliyor.
Azıcık özgür olsak anksiyeteye de sürükülüyor.
Hayata bakışımızı da değiştiriyor.
Hareketlerimizi de değiştiriyor.
Yanlış seçimler yapmamıza da sebebiyet veriyor.
Neden yaşamdan korkuyoruz?
İşte yine burada bence nokta belirsizliğe geliyor.
Heidegger'in söylediği ve aidiyetsizlik işte böyle başlıyor.
Zamanında terapistimle belirsizlik üzerine böyle konuşuyordum bir seans.
Bana demişti ki hayatta neyi biliyorsun peki?
Evet her şey belirsiz ama ne belirli?
Yani şu an seni tutan belirleyici bir şey var mı?
Buradan dışarı çıktığında, bu seanstan dışarıya çıktığımda bir araba çarpabilir ve ölebilirim.
Kardeşimin başına bir şey gelebilir, sevdiğim birini kaybedebilirim.
Bir anda bir telefon alırım ve hiç hoşlanmadığım bir haber duyabilirim.
Her şey olabilir.
Ama bana olmayacağını düşürdüğüm, dürten şey ne?
Çünkü bir rutinim var.
bilindik bir alanın içerisindeyim.
Kendimce zihnim onu bilindik zannediyor.
Benim zihnim artık ona alışmış.
Evin var, bir hayatım var, ben bu şehirde yaşıyorum, bir yuvam var ve bu düzenin içerisindeyken benim başıma bir şey gelmez zannediyor ve her şey belirli, düzgün gidecek zannediyor.
Ama aslında bu bir yanılsama.
Gerçekte olan şu, yeni bir şehre taşınıp, yeni bir hayata başladığımızda karşımıza çıkması olası belirsizliklerle aslında normal hayatımızı yaşadığımızdaki belirsizliklerin oranı Aynı.
Sadece beynimiz bizi kandırıyor.
Hatta Gündüz Vassaf'ın katıldığı bir podcast dinlemiştim.
Beyhan Budak'ın yanılmıyorsam bir podcastinde konuk olmuştu.
Bu arada Gündüz Vassaf'ı duydunuz mu bilmiyorum.
Kendisinin Cehenneme Övgü isimli muhteşem bir kitabı var.
Hatta hemen not alın bu kitabı okumak için derim.
Orada diyordu ki eğer artık bir yaşam bana tanıdık geliyorsa, bana bilindik geliyorsa onu bırakmanın zamanı geldiğini anlıyordum.
Gençken'den bahsediyor şu an kendisi de.
Tabii çok daha yaşlı olduğu için sanmıyorum oradan oraya seyahat ettiğini sürekli ya da hayat değiştirdiğini.
Ama eğer sıkıcı bir rutinin içine hapis olduğumu ve artık her şeyin bilindik olduğunu düşündüğüm bir noktaya geldiysem o şehri değiştirmemin, çevremdeki insanları değiştirmemin zamanı geldiğini anlıyordum.
Çünkü büyümek, gelişmek, özgürleşmek bunlarla geliyor.
Yeni şeyleri deneyinemek de bunlarla geliyor.
Aslında beynimizin biliyorsunuz bir nöroplastistesi var.
Ne demek nöroplastist?
beynimiz şekil değiştiriyor.
Belli yollar, belli nöral ağlar oluşuyor ve biz hep o nöral ağların üzerinden düşünüyoruz.
Ama yeni bir şeyle karşılaştığımızda, daha önce hiç tanıdık olmadığımız bir olayla karşılaştığımızda bir anda zihnimizde farklı nöral yollar ateşlenmeye başlıyor.
Ve bu beynimiz değiştiriyor.
Çok mucizevi ve çok...
Muhteşem bir şey. Hatta ben bu podcast'ı ilk yapmaya başladığımda bununla ilgili bir bölüm de yaptım.
Onu da dinleyebilirsiniz. Neuroplastiste ve beynin kendini değiştirme gücü ismi de bölümün.
Orada bundan daha iyi bahsediyorum.
Beynimizi ne kadar çok farklı şekillerde kullanırsak, ne kadar farklı insanla tanışırsak, ne kadar farklı olaya maruz kalırsak o kadar çok farklı nöronumuz çalışıyor.
Yeni yollar oluşturuyoruz.
Daha öncesinde tanıdık olmadığımız korkutucu gelen şeyleri beynimiz öğrenmeye başlıyor.
Bu da ne demek oluyor? Daha çok deneyim, daha çok tecrübe ve daha çok yaşamak.
Yaşam böyle bir şey zaten.
Günümüzde deneyimin fetişleştirilmesi gibi bir durum var maalesef.
Her yerde biliyorsunuz, görüyorsunuzdur işte.
Kıyafet almayın, deneyim alın.
Şunu almayın, deneyim alın gibi.
Bence güzel de bir tavsiye ama sürekli bir deneyim çılgınlığına girmemize de gerek yok.
Deneyim demek illa balonla uçmak, farklı bir ülkeye gitmek demek de değil.
Gerçekten alışılmışın dışına çıkmak.
İnsan olabilir, mekan olabilir, iş olabilir, ev olabilir bilmiyorum.
Alışılmışın dışında şeylere maruz kalmak hatta daha önce hiç okumadığımız tarzda bir kitap okumak da olabilir.
Tüm bunlar işte...
bizim beynimizi ve olduğumuz kişiyi değiştiriyor.
Aidiyet ve özgürlükten buraya nasıl geldim?
Kendi aidiyet sorunumu da aslında böyle çözdüm.
Şunu düşündüm. Evet, bende de herkes kadar bir yaşam korkusu var.
Özgürlük aksiyetesi de var.
Bunlar herkeste var. Ama benim hayata geliş amacım ne?
Bunu daha öncesinde söylemişimdir.
Ben herhangi bir amaç verilerek, yani bize bahşedilerek bir amacın bu dünyaya geldiğimizi düşünmüyorum.
Amacı da, anlamı da kendimiz buluyoruz, kendimiz oluşturuyoruz.
Benim için yaşamımın anlamı gerçekten olabileceğim bütün versiyonları deneyimlemek.
Kim olabilirim?
Neler yapabilirim?
Şu an asla yapmam dediğim ya da yapamam, beceremem dediğim neleri becerebilirim?
Neleri yapabilirim?
Benim sınırlarım neler?
Yani bilge olmanın, ben olmanın bir noktası var mı?
Bir sınır var mı?
Bu sınır varsa o nerede?
Tüm bunları o kadar çok merak ediyorum ki.
O kadar çok olabileceğim farklı versiyonları, yaşayabileceğim farklı hayatları merak ediyorum ki.
Ve tüm bunlar için o özgürlüğe o kadar çok ihtiyacım var ki.
Sanırım ait olamamanın o acısıyla Ve belki de bir noktadan sonra hiçbir yere tam anlamıyla ait hissetmeyecek olmamın gerçeğiyle
bir kabulleniş yaşadım.
Bunu kabul ettim. Ben deneyimlemek, var olmak, kendiliğimin sınırlarını keşfetmek, yeni hayat amaçları belirlemek, yeni yollar çizmek, konuşmak ve yazmak
istiyorum. Bol bol yazıyorum zaten.
Kendim için yazıyorum. Ve hem kendim için hem de sizler için de konuşuyorum.
Sanırım yaşam korkumu da ve geri kalan her şeyi de bu düşünce aşmama yardımcı oluyor.
Hani diyecek olursanız sevgili Bilge, kendini çok rahat hissediyor musun artık?
Çok iyi hissediyor musun? Mükemmel misin?
Alakası bile yok. İnanın alakası bile yok.
Ama sonuçta bu hayata gelmemin amacının kendimi yaşamak olduğunu biliyorum.
Yani benim kendime atadığım amaç bu.
Kendimi yaşamak ve beni yaşamak için de...
İnsan denen varlık yani bu sadece benim için geçerli değil.
Bir yere hapsolup da bir yere, bir kişiye, bir insana, bir noktaya, bir eve hapsolup da bunların hepsini yapamaz.
En azından ben öyle düşünüyorum.
Belki de bir süreliğine böyle bir şeye ihtiyacım vardır.
Bir zamandan sonra sakinleşmek artık yeterince kendimi deneyimlediğimi düşünüp de oturduğum yerde oturmak da isteyebilirim.
Ya da... Tam tersi olabilir hayatım boyunca hep yeni şeylerin peşinde de koşabilirim.
Ne yapacağımı ben de bilmiyorum.
Henüz çok gencim işte bak bilinmezlik gördüğünüz gibi her yerde karşımıza çıkıyor.
Ama yine de kendimin neye dönüşeceğini ve neler yapacağını çok merak ediyorum.
Bu nedenle görebileceğim her şeyi görebilmek, yapabileceğim her şeyi yapabilmek istiyorum.
Bu arada bunlar hani kendimi zorladığım, yapmak zorundayım, deneyimlemek zorundayım dediğim şeyler değil.
Hayatımı bu şekilde yönlendirmek istiyorum.
Kendime bütün dünyayı gezmek, bütün insanlarla tanışmak ve imkanlı olabilen bütün hayatları yaşayabilmek gibi bir misyon yüklemedim.
Sadece gerçekten kişisel yolculuğumu Tamamlamak istiyorum galiba eğer mümkünse.
Ve bu kişisel yolculuk üzerine de aslında biraz düşündüm biliyor musunuz?
Bakın konu gittikçe dağılıyor.
Umarım şu noktaya kadar podcast'ı dinlemeye devam etmişsinizdir.
Bu kişisel yolculuk olayı bütün dinlerde, ruhani topluluklarda görebileceğimiz bir şey.
Kişisel yolculuk olgusu.
Geçen işte bunun üzerine düşünürken fark ettim aslında.
Mesela İslamiyet'te tasavvuf var değil mi?
Hiç duydunuz mu bilmiyorum. Seyri sülük denen bir şey var.
Yani Allah'a varmak.
Aslında Allah'a varmak ne demek?
Bence orada o bir benzetme.
Kendine varmak. Neden dervişler?
Kendilerini yıllarca bir medreseye kapatıyorlar.
Bir şekilde çile hayatı yaşıyorlar.
Çünkü onlar da bir şey keşfetmek.
Bir noktaya varabilmek istiyorlar.
Seyri sülüklerini tamamlayabilmek.
Bence özlerinde kendilerini olabilecekleri en iyi versiyonu deneyimlemek istiyorlar.
Ya da mesela Budistlere baktığımızda Nirvana'ya ulaşmak istiyorlar.
Bu da olmak istiyorlar.
Şimdi aklıma bu iki örnek geldi ama bunun dışında diğer işte bütün o ruhani topluluklara, tarikatlara ya da dinlerin özüne bakarsanız...
hepsinde aslında insanın bir kendini bulma yolculuğu olduğunu görebilirsiniz.
Bahsettiğim şey bu arada bence dinlerin daha ruhani kısmıyla ilgilenen taraflar için geçerli.
Mesela İslamiyet'te tasavvuf bu böyle oluyor.
Onun dışında dinlerin tamamen siyasileşen ve farklı amaçlar için kullanılan mesela Orta Çağ'daki kilise ya da günümüzde...
Bunun örneğini vermeyeceğim.
Artık siz doldurun nokta nokta gibi.
Gereksiz mi gülüyorum ben arkadaşlar?
Geçen biri şey yazmış.
Gülüşünü çok seviyorum.
Teşekkür ederim. Ben de seni seviyorum.
Konuyu yine dağıttım farkındayım.
o kendini tamamlama, kendin olma olayına geri dönmek istiyorum.
İşte bu kişisel yolculuğunu yapma, ruhani bir yolculuk deyin, kendini keşfetmek deyin, ne derseniz deyin.
Bir şekilde kendini deneyimlemek, kendini öğrenmek isteyen her insanın peşinde koştuğu bir şey.
Ve kolay bir yol değil, zor bir yol.
Zorlu duygular içeriyor.
Hele yani benim hayatımda tabii farklı şeyler de var.
Yaşamım böyle çok perfect gitmiyor.
Mesela ailem bu durumu asla desteklemiyor şu an içinde olduğum bu durumu.
Hatta daha farklı şekillerde beni zorluyorlar diyebilirim.
Ve tüm bunlarla boş etmem gerekiyor.
hayatta güzel olan hiçbir şey kolaylıklarla gelmiyor.
Bu nedenle içimdeki bütün bu zorlayıcı duygular, işte bölüm boyu bahsettiğim yaşam korkusu olsun, aidiyetsizlik olsun, özgürlük anksiyetesi olsun bir şekilde baş edilebilir
hale geliyor. Kendi zihnimde yaşam amacımı belirlediğimde ve yapmak istediğim, olmak istediğim şeyin farkına vardığımda daha ayaklarımın yere bastığını hissediyorum.
Hatta bak şimdi aklıma şey geldi.
Belki bu bir yere ait olmak değil de Kendine ait olmak olabilir.
Evet, bakın bu şimdi konuşurken aklıma geldi.
Belki ben bu şekilde kendime ait olmayı öğreniyorumdur.
Herhangi birine, bir insana, bir topluluğa ya da bir yere değil.
Sadece kendime.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bu bölümle ilgili görüşlerinizi bana yazabilirsiniz.
Gerçekten çok merak ediyorum.
Bu şekilde hazırlıksız olarak mikrofonuma sarılıp konuşabildiğim, içimi sizlere dökebildiğim ve bunun karşılığında da iyi yorumlar alabileceğimi bildiğim için sizlere çok teşekkür ederim.
İyi ki varsınız. İyi ki bana bu alanı tanıdınız.
İyi ki beni dinliyorsunuz. Bana yazıyorsunuz.
Bana yorumlarınızı bildiriyorsunuz.
Hepinizle yakın arkadaş olduğumu bilin.
Yüzüyle tanışmamış olsak bile.
Hiç kimseyle yapamadığım şu konuşmayı burada sizlerle yaptım.
Kendinize çok iyi bakın. Bir dahaki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
