
2021'in En İyileri: Kitap, Dizi, Film, Podcast
24 Aralık 2021 · 46 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölüm 2021 yılında okuduğum, izlediğimi dinlediğim şeyleri sizlerle paylaşıyorum. Geri dönüp koca bir sene boyu neler tükettiğime baktığımız bu bölümde kitaplar, diziler, filmler ve podcastler bize eşlik ediyor. Yeni yılda hepimize bol bol güzel yeni keşifler diliyorum.
*******
EMAİL: genelsesler@gmail.com
INSTAGRAM: genelseslerpodcast
Transkript
Altyazı M.K.
Genel Sesler Podcast'inden herkese merhaba.
Bugün oldukça farklı bir yerden, daha önce hiç podcast kaydı almadığım bir yerden bölümü çekiyorum.
O yüzden eğer ses birazcık yankılı gelirse ya da arkadan tuhaf sesler gelirse lütfen kusura bakmayın.
Elimden geldiğince kaydı en iyi şekilde almaya çalışacağım.
Bugün 2021'de keşfettiğim, okuduğum, izlediğim, dinlediğim en iyi şeyleri sizlerle paylaşacağım.
Sene bitmeden böyle bir bölümün yapılması gerektiğini düşündüm.
Çünkü ben doymak bilmez bir şekilde dizi, film, kitap, podcast keşfetmeye bayılıyorum.
Özellikle de kitaplar.
Fakat daha öncesinde hiç bu tip listeler çıkarmadığım için yani işte o senenin en iyileri nelerdi gibisinden çok zorlandım.
Hatta şaşırdım.
Bu kadar zor olacağını hiç düşünmemiştim.
Çünkü ayıklamak...
Hangisi daha iyiydi, hangisi daha kötüydü karar vermeye çalışmak.
Sonuçta hepsinde emek var.
Hepsi güzel şeyler aslında.
Ama bazıları diğerlerinden daha güzel.
Buna karar vermek benim için şahsen bir challenge oldu.
Fakat başardığımı düşünüyorum.
Umarım siz de beğenirsiniz.
Film kısmında çoğunluğu 2021'de çıkan filmler.
Bir iki tane eskiden çıkan filmleri ekledim.
Zaten daha öncesinde çıkan iyi filmleri genel olarak herkes biliyor.
Ben hani sizin belki daha izlemediğiniz, izlemek isteyeceğiniz, keşfedebileceğiniz filmler olsun istediğim listede.
Dizi kısmında ise fark ettim ki ben bu sene sadece bir tane güzel dizi izlemişim.
Onun dışında güzel bir dizi izlememişim.
Aslında bu sene başlarken heyecanla beklediğim çok fazla dizi vardı.
The Foundation vakıf serisinin dizisi gibi.
Aynı şekilde Zaman Çarkı'nın da...
Dizisini çok böyle hevesle beklemiştim fakat hepsi hayal kırıklığı oldu benim için.
İzleyemedim bile yani. O yüzden dizi kısmında sadece bir tane var.
Tabi ki kitaplar ve bir de podcastler var.
Çünkü ben podcast dinlemeyi çok seviyorum.
Buna şaşırdık mı? Hayır.
Hadi başlayalım. 2021'in en iyileri benim için nelerdi?
Listeye tabi ki de kitaplarla başlıyorum.
Neden? Çünkü en çok kitapları seviyorum o yüzden.
Bu liste hani böyle şey değil yalnız.
İşte başlıyorum, en iyisi bu, işte en son en kötüsü ya da en başta söylediğim en kötüydü, en son söylediğim en iyiydi gibi değil.
Tamamen karışık bir liste.
Kurgu dışı olanlardan başlayacağım.
Başarının sırrı nedir?
İsimli bölümde de bol bol konuştuğum Angela Duckworth'ın Azim isimli kitabı okuduğum yeni kitaplardan biriydi.
Angela Duckworth bir psikolog.
Aynı zamanda kendisi pozitif psikolojinin kurucusu Martin Seligman'ın da öğrencisi.
Kitabında başarıya giden yolda azimin, çabanın, çalışmanın, verilen emeğin ne kadar önemli olduğunu anlatıyor.
Başarı dediğimiz şeyin bir sırrı var ve bu sırrı daha iyi anlamak istiyorsanız bu kitaba kesinlikle bakın.
Bilimsel temellere dayandırılarak yazılmış uzun süren bir çalışmanın ürünü ve bence insanı hem unut hem de...
Bazı noktalarda başarıya dair algınıza çok olumlu katkılar yapıyor.
İsterseniz önce başarının sırrı nedir bölümünü dinleyip daha sonra da bu kitaba da bakabilirsiniz.
İkinci olarak kurgu dışı okuduğum en iyi kitap Joe Baller'ın Sınırsız Zihin isimli kitabıydı.
Bundan da nöroplastiste ve beynin kendini geliştirme gücü isimli bölümde bol bol bahsetmiştim.
Tamamen öğrenmek, zihnimizin gücü, beynin nöroplastistesi üzerine yazılmış.
Harika bir kitap. Koç Üniversitesi yayınlarından çıkıyordu yanılmıyorsam.
Bu sene Koç Üniversitesi yayınlarından çok fazla kitap okudum.
Mükemmel bir yayın evi olduğunu düşünüyorum.
Harika kitaplar çıkarıyorlar.
Hani vaktim olsa çıkardıkları bütün kitapları okumak isterdim.
Ama öyle bir vaktim maalesef ki yok.
Fakat elimden geldiğince yayınladıkları kitapları, yeni çıkan kitaplarını takip ediyorum.
Sınırsız Zihin kesinlikle bakmanızı tavsiye ettiğim.
Hayata karşı bakışınızı değiştirecek.
Kendinize ve kendi zihninize, kapasitenize, yeteneklerinize dair bakış açınızı değiştirecek bir kitap.
Hatta böyle azimle, sınırsız zihin paket şeklinde hediye edilebilir.
Bu iki kitap hayat değiştirebilir bence.
Hele ki böyle daha öğrenci olan ya da hayatta yeni bir adım atmayı düşünen, yeni başlangıçlar yapmayı planlayan biriyseniz kesinlikle okuyun.
Lütfen okuyun. Üçüncü...
Kurgu dışı en iyi kitap Hikaye Anlatıcılığının Bilimi yazarı Will Storr.
Bu kitap benim için çok çok kıymetli.
Podcast'ın Senin Hikayen Ne isimli bölümü de zaten tamamen bu kitap üzerine kuruluydu diyebilirim.
Hikayelerin bizim üzerimizdeki bilimsel etkilerini, gücünü, insanın hikayelere nasıl anlamlar yüklediğini anlatıyor.
Gerçekten müthiş bir kitap.
Neden bu kadar çok mesela dizi izliyoruz, film izliyoruz, kitaplar, romanlar okuyoruz, birbirimizle konuşuyoruz, dedikodu yapıyoruz.
Hayatımızın bu kadar çok ortasında olan ve aslında düşünce şeklimizi dahi değiştiren, yönlendiren hikayelerin gücünü daha öncesinde bence adam akıllı hiç düşünmemişizdir.
En azından ben düşünmemiştim.
Hani burada bir genelleme yapmayayım.
Fakat bu kitabı okuduktan sonra hikaye anlatıcılığına ve hikayelere karşı olan bakışım tamamen değişti.
Dördüncü kitap ise Robert Greene'in Ustalık isimli kitabı.
Robert Greene aslında en çok iktidar güç sahibi olmanın 49 yasasıydı yanılmıyorsam.
O kitapla bilinir.
Fakat... Ben Ustalık kitabını daha çok beğendim.
Aslında bu kitap pek fazla beğenilmemiş.
Neden beğendiğimi bu kadar çok bilmiyorum ama kendini geliştirmek üzerine bir kitap yani kişisel gelişim kitabı diyebiliriz bir nevi.
Fakat Robert Greene'in böyle çok güzel bir tarzı var.
Hikayelerden, geçmişteki kişiliklerden örnekler veriyor, yaşanmış olayları anlatıyor ve...
Onların üzerinden, onların ilerleme şekillerinden size de farklı yollar, farklı alternatifler bir konuda nasıl ustalaşabileceğinize dair hem deneyimleri sunduğu hem de bilgi verdiği, tavsiyeler
verdiği bir kitap. Kendinize o kitabın içerisinden rol modeller bulabilirsiniz.
İlerlemek istediğiniz, derinleşmek istediğiniz konularda nasıl daha iyi olabileceğinize dair ipuçları bulabilirsiniz.
Bence okumaya değer bir kitap.
Bu sene okuduğum en güzel kitaplardan birisiydi.
Son kurgu dışı kitabım ise Matt Hagen The Comfort Book isimli kitabı.
Bu kitap böyle çok edebi ya da ağır bir kitap değil.
Herhangi bir şekilde bir kişisel gelişim kitabı da bence değil.
Adı üzerinde The Comfort Book.
Yani içerisinde yazan denemeler, Matt Hagen anlattıkları, kaleminden dökülenler sizi rahatlatıyor.
Böyle kalbinizi ısıtıyor, yumuşacık yapıyor.
Bu kitabı okumak bana Friends izlemek ya da Hawaii Metro Mother'ı izlemek gibi hissettirmişti.
Sizi rahatlatacak, gününüzü güzelleştirecek, sakinleştirecek bir şeyler okumak isterseniz çok tavsiye ederim.
Türkçesi yok ama bence çevrilir gibi geliyor Türkçeye.
Genel olarak çünkü Türkiye'de de Matt Haig oldukça sevilerek okunan bir yazar.
Ama eğer merak ediyorsanız e-kitap olarak kolaylıkla İngilizcesini bulabilirsiniz zaten.
Kurgu dışı olan eserler buraya kadardı.
Fakat bir tane otobiyografi eserimiz var.
Bu seneki listede. O da Mina Urga'nın Bir Dinozor'un Anıları.
Ya mükemmel bir kitap.
Okurken yer yer Mina Urga'nın hayatına özeniyorsunuz.
Diyorsunuz ki ben de böyle bir hayat yaşamak istiyorum.
Yaşlanmayı merak ediyorsunuz.
Mina Urga'nın yaşlanmaya dair bakış açısı, yaşanmışlıkları, hayatı yaşayış şekli sizi derinden etkiliyor.
Kalemi çok güçlü, o anlattığı arkadaş olduğu portreler, yazarlar, ressamlar, müzisyenler, dönemin önemli insanları, çocukken Atatürk'le olan anıları, annesi, Türkiye
'nin siyasetine dair görüşleri zaten...
Yani neredeyse 100 yıl yaşamış bir insan Minorgan ve bence anlattığı her şey çok kıymetli.
Ben çok etkilenmiştim.
Sonrasında kız kardeşim okudu ve hani o da benimle aynı tepkiyi verdi.
Dedi ki böyle bir hayat yaşayabilir miyiz?
Bu şekilde dolu dolu güzel ve mutlu bir hayat.
Ben şahsen Minorgan'ın bu kitabından hem Türkiye'ye dair hem de yaşamaya dair çok fazla ders çıkardım.
Kitabın adı bir dinozorun anıları değil de hayat nasıl yaşanır ya da hayatı nasıl bakmalıyız tarzı bir kitapta olabilirmiş.
Çünkü yaşama bakışımız...
hayatı, yaşayışımızı tamamen etkiliyor.
Yüzde yüz etkiliyor. Ve Mineurga'nın bizim kötü gördüğümüz, yaşlanmak gibi ya da çok zengin olmamak, hatta bir noktada fakir olmak, yeteri kadar parası olmamak gibi konulara bakış açısını gördükçe,
hayatta değer verdiği asıl şeyleri gördükçe sizin de zihniniz değişiyor.
Ve diyorsunuz ki evet, bazı şeyler hayatta daha önemlidir.
Önemli sandığımız her şey sandığımız gibi olmayabilir.
Biraz burada kafa karıştırıcı konuşmuş olabilirim ama eğer okursanız ya da okuduysanız ne dediğimi çok iyi anlayacaksınız.
Son kitabımız ise bir kurgu roman.
İzan'ın şarkısı.
Yazarın adı umarım böyle okunuyordur ben.
Okuduğum şekliyle söylüyorum.
Magda Zabo. Böyle mi okunuyor acaba?
Hiç bakmadım. İzan'ın şarkısı bu sene okuduğum en iyi romandı.
Kesinlikle. Çok etkilendim duygulara, empatiye, anlamaya, anlaşılmaya, iyi insan olmaya dair çok derinlikler içeriyordu.
İza benim şimdiye kadar okuduğum roman karakterleri arasında hem en çok bağ kurduğum hem de hiç bağ kuramadığım kişilerden biri oldu.
Bu kitabı çok sevmemin sebeplerinden biri de Elena Ferrante'nin Napoli Romanları serisine çok benzetmem.
Aslında aynı değil.
Kesinlikle aynı değil. Hikaye farklı, kurgu farklı, üslup farklı.
Fakat bir şekilde sanki değdiği nokta aynı.
Bunu size tam olarak yansıtamıyorum, anlatamıyorum.
Çünkü bence okundukça, iki kitapta okunduktan sonra belki anlaşılacak bir durum.
Fakat İzan'ın şarkısı insanı sarsan, çarpan, düşündüren ilişkilere, hayata, bakışınızı bir noktada değiştirebilecek bir kitap.
Eğer ki romanları seviyorsanız...
Okuduğunuz kurgu karakterleri gerçek bir insanmışçasına anlamaya ve onların davranışlarını çözmeye çalışıyorsanız bu kitaptan müthiş şeyler çıkarabilirsiniz.
Ben yazarı listeme ekledim.
Yani mümkün olursa bütün kitaplarını okumak istiyorum.
Hatta Kapı isimli kitabı şu an kütüphanemde mevcut.
Bu sene içerisinde okuyacağım.
Bir de bu sene aldığım bir karar şu oldu.
Zaman Çarkı...
serisini okumak istiyorum.
Kitapları. Dizi çok büyük ayak kırıklığı olduğu için kitaplarını okumaya karar verdim ama çok fazla kitap var.
Galiba 20'ye yakın kitabı var.
Ve her kitapta biner sayfa, 900 sayfa civarı.
Ve ben bu sene gerçekten çok doluyum.
Diğer senelerden daha farklı bir programım var bu sene.
Nasıl okuyacağım, yanlış bir işe mi girişti mi hiçbir fikrim yok.
Ama okumayı çok istiyorum. Eğer aranızda Zaman Çarkı serisini okuyan varsa ve kesinlikle okumaya değer diyorsanız bana yazın, birazcık gaz verin.
Çünkü gerçekten okumayı çok istiyorum.
Güzel romanları, özellikle fantastik romanları çok seviyorum.
Umarım seneye 2022'nin en iyileri isimli yine bir bölüm çekerim.
Ve o zaman da oraya Zaman Çarkı'nı koyarım.
Bunu da burada eklemiş olayım.
Kitaplarımız bu kadardı.
Bu senelikte her zamanki kadar kitap okumuşum.
110 kitap falan inanmıyorsam.
Ama içlerinden bunları seçtim.
Gerçekten bana dokunan, beni en çok etkileyen kitaplar bunlar oldu.
Bazılarına göre 110 çok büyük bir rakam gelebilir.
Bazılarına göre ise çok az gelebilir.
İnsanlar yılda 1000 tane, 500 tane kitap okuduklarını söylüyorlar.
Bilmiyorum nasıl yapıyorlar gerçekten.
Kimileri ise hiç okuyamıyor.
Belki hiç vakti yok. Bilemiyorum.
Ben bu sene biraz boştum.
Boştan kastım vakit olarak zamanım vardı yani.
Ve okuyabildim. Umarım seneye yine böyle performans gösterebilirim.
Fakat okuduğum kitapların arasında beni çok hayal kırıklığını uğratan, keşke vaktimi vermeseydim dediğim kitaplar da oldu.
O yüzden bu tip listelere çok önem veriyorum.
Ben de başka insanları dinliyorum.
Özellikle böyle... sevdiğim, değer verdiğim, görüşlerine önem verdiğim insanların tavsiye ettiği kitapları okuyorum ve genellikle de hiç hayal kırıklığına uğramıyorum.
Belki siz de bu podcasti ve anlattıklarımı seviyorsanız bu kitaplardan da benim aldığım faydayı alırsınız diye düşündüğüm için bu listeyi paylaşmak istedim.
Her bir kitabı özenle seçtim.
Eğer okursanız beğeneceğinizi düşünüyorum.
Ama yine de söz vermiyorum. Pekala, gelelim filmlere.
Bu sene film konusunda...
Çok hevesli olduğum bir sene oldu.
Özellikle böyle yıl kapanırken güzel filmler vizyona girdi.
Dune gibi, Spencer gibi, Ranch Dispatch gibi.
Bu filmlerin çoğunu sinemada izledim.
İzleyemediğim Steven Spielberg'ün West Side Story isimli müzikali oldu.
Çünkü yaşadığım şehirde gerçekten tek bir salonda vizyona girdi film.
Salonda yani bir 10 koltuk falan var herhalde toplamda mini minnacık.
Bir kişinin ekranı kadar bir ekrandan sinema perdesinde film izlemek istemedim ve gitmedim.
Gitse miydim, gitmese miydim hiçbir fikrim yok ama filmi çok merak ediyorum ve büyük ihtimalle bu listede olacaktı eğer izleseydim.
Ama yok çünkü izlemedim.
Bir de Matrix 4 geliyor biliyorsunuz.
Ben Matrix'in büyük hayranıyım.
Kim değil. Onu da henüz izleyemedim.
Bu kaydı aldığım şu günlerde.
Ama umuyorum bu listeye girecek kadar iyidir.
Aşırı derecede heyecanlıyım.
Aklımı yitiriyorum yani gitmek için filme.
Yapacak bir şey yok.
Henüz izlenmediği için listeye alınamadım.
Bu sene izlediğim en iyi film Dune'du.
Şaşırdık mı? Instagram'dan takip ediyorsanız orada paylaşmıştım.
Dune'u ben beş kere izledim.
Hem de sinemada. Bilmiyorum bu...
Çok mu az mı bir rakam ama daha öncesinde yani hayatım boyunca hiçbir film, ikinci kez gidip sinemada izlemedim.
Öyle bir şeyim yok.
Fakat Dune beni öyle etkiledi, öyle mükemmel bir filmdi ki.
Zaten yönetmeni Deni Villeneuve, benim çok beğendiğim bir yönetmen.
Gerek Arrival olsun, gerek Blade Runner'ın ikinci filmi olsun.
Çok çok sevdiğim işlerden.
Ve film beni hiç hayal karakterine uğratmadı.
Tam aksine bayıldım, aklımı yitirdim falan yani.
Oyunculuklar, atmosfer...
Bir de elbette ki benim Dune'un kitaplarını daha önceden okumam ve serinin bir hayranı olmam da bunda çok etkili.
Film izledikten sonra kitapları yeniden okumaya başladım ve yeniden aşık oldum.
Hatta böyle kitaplardan bazı alıntıları dövme yaptırmayı falan planlıyorum.
O kadar. Bugüne kadar hiç dövme yaptırmayı planlamamış biri olarak bunu planlarımın arasına koydum.
Kardeşim... Tamamen saçmaladığımı düşünüyor ama benim aklımda böyle bir fikir var.
Eğer bir şeyin dövmesini yaptıracak olsaydım o da büyük ihtimal Dune'daki sevdiğim alıntıların ya da alıntılardan birinin ya da birkaçının dövmesi olurdu.
O kadar çok serinin ve kitapların hayranıyım.
Ve bu filmle birlikte benim seviyeye olan sevgim, hayranlık duygum 2-3 kasına çıktı.
Gerek Hans Zimmer'ın müzikleri olsun.
Gerek çekimleri olsun, gerek oyunculukları olsun.
Mükemmel bir filmdi.
Sadece bir bilim kurgu olmanın da ötesinde.
Benim için bu kitaplar aslında bir kişisel gelişim kitabıydı.
Hayata dair, kendime dair, çevreme dair, inançlara, siyasete dair o kadar çok çıkarımlarda bulundum ki.
Bence dikkatli okuyan gözler için.
Bu kitaplar hayat değiştirir.
Hem edebiyata olan bakışınızı değiştirir.
Hem de yaşama olan bakışınızı değiştirir.
Herkes beğenmiyor. Okuyanların çoğu hatta anlayamayabiliyor.
Film izleyenler arasından da sıkıldığını söyleyenler, uyuduğunu söyleyenler benim çevremde de çok oldu.
Çünkü bunun sebebi orada yaratılan evrenin çok boyutlu olması.
Frank Herbert'in kitapları yazarken Orta Doğu'dan ve özellikle işte Yahudilikten, İslamiyet'ten ve başka dinlerden de esinlenerek Çok fazla terimler kullanması, çok farklı deneysel bir
dünya oluşturması. Fakat bu dünyanın içerisinde öyle büyük bir hayal gücü, öyle büyük bir anlayış, o kadar büyük bir bence akıl var ki bu beni çok etkiliyor.
Ben böyle bayağı övüyorum burada şu an kitapları ama.
Gözünüzde çok büyütüp sonra beğenmezseniz beni suçlamayın.
Fakat Dune'un Yüzüklerin Efendisi'nden sonra yazılmış en iyi kitap olduğunu ben değil Arthur C.
Clarke söylüyor. Arthur C.
Clarke da çok önemli bir bilim kurgu yazarıdır.
Bu arada kendisinin kitaplarından birini yine Dune'un yönetmeni Denis Villeneuve filme çekecekmiş haberlerde okudum geçen de.
Umarım doğrudur. Umarım bu gerçektir.
Aklımı yitiririm. Çünkü Arthur C.
Clarke'ı da aşırı derecesiz beğeniyorum.
Hazır böyle kitap değil film bölümünde olmamıza rağmen Arthur C.
Clarke'ın Çocukluğun Sonu isimli kitabını da tavsiye etmiş olayım buradan.
Çok çok güzel bir kitaptır.
Öyle araya kaynadı bu da.
Dune'ı yeterince övdüysem, yeterince hayranlığımı belli ettiysem ikinci izlediğim en iyi filme geçiyorum.
Bu arada hani yine sıralama yok geri kalanlarda.
Dune birinci sıradaydı.
Hiçbir şey önüne geçemedi.
Fakat geri kalan filmleri tamamen karışık olarak söyleyeceğim.
Bir diğer güzel film bu sene izlediğim Tick Tick Boom.
Bu bir müzikal.
Kardeşime göre bu sene izlediği en iyi film.
Bana göre ise en iyi izlediğim filmlerden biri.
Başrolünde Spider-Man filmlerinden de hatırlayacağımız Andrew Garfield oynuyor.
Ben Andrew Garfield'ın çok böyle hayranı değildim.
Spider-Man'in de çok hayranı değilim.
İzlemedim yani. Filmlerinin çoğunu izlemedim hatta.
Sadece bir tanesini izlemiştim.
Onu da çok beğenmemiştim. Umarım bunu söylediğim için bana kızmazsınız.
Çünkü herkes çok hayran Spider-Man'e.
Bilmiyorum benim tek sevemediğim böyle bağ kuramadığım süper kahraman olabilir.
Tüm insanların tersine.
Fakat Tick Tick Boom'da Andrew Garfield muhteşem bir performans sergilemiş.
Kendisine... Ve tamamen radarıma girmiş bulunmakta.
Filmin konusu çok güzel.
Gerçek bir hayat hikayesi.
35 yaşında ölen besteci, söz yazarı Jonathan Larson'ın hayat hikayesini anlatıyor.
Ve onun hayata tutunmasını, hayallerine gitmesini, hayallerine doğru koşarken çektiği acıları ve daha da beteri yazdığı müzikalle Pulitzer, Tony Awards
gibi ödülleri kazandığı halde bunları hiç göremeyişini.
anlatıyor. Jonathan Larson 35 yaşında öldüğünde henüz yazdığı müzikal oynanmaya başlamamış.
Kendisi 23 Ocak'ta ölüyor ve yanılmıyorsam aynı öldüğü sene Nisan ayında yazdığı müzikal gösterime giriyor Broadway'de.
Bir sürü ödül alıyor.
Çok çok ünlü bir Söz yazarına dönüşüyor fakat yaşamıyor.
O zamana kadarsa garsonluk yaparak, farklı farklı işlerde çalışarak sevdiği işe yasırım yapmaya, hayallerinin peşinden koşmaya devam ediyor.
Beni çok duygulandıran, böyle kalbimi bir yandan ısıtan, bir yandan da beni ağlatan bir film oldu.
Adı da farkındaysanız Tik Tik Boom.
Orada bir geri sayım var ve bir gün patlayacak, bir gün bitecek, hayat bitecek, her şey bitecek.
Bu arada size spoiler vermedim öldüğünü söyleyerek falan.
Filmin başında direkt Jonathan Larson'ın genç yaşında öldüğünü söylüyorlar.
Hani onu merak etmeyin. Gizlenen bir şey değildi bu.
Zaten kendisi yaşamış gerçek bir şahsiyet.
Filmde onun yakın arkadaşlarının, kız arkadaşının ve çevresindeki diğer insanların hayatlarına devam ederken işte para kazanmak için ya da daha iyi bir hayata kavuşmak için hayallerinden vazgeçerken
onun inatla vazgeçme işini 30 yaşına geldiği halde bir garson olarak gerekirse çalışmaya devam edip hayalindeki işi yapmak için o besteci O söz
yazarı kimliğini koruyabilmek için verdiği mücadeleye şahit oluyorsunuz.
Çok genç bir yaşta öldü.
Belki de başarılarının hiçbirini göremedi, şahit olamadı.
Fakat hayatı gerçek bir ilham.
Daha öncesinde benim Jonathan Larson'dan haberim yoktu.
Bu filmle birlikte haberim oldu.
Ve izlerken nedense aklıma hep Angela Duckworth'ın bahsettiğim Azim kitabı geldi.
Hayatımda gördüğüm en azimli insanlardan birisi.
Yaşasaydı 35 yaşında başarıyı bulacaktı.
Fakat hayat ona bu kadar müddet tanımış.
Ne söyleyebilirim ki? Hepimizin hayatı gidiyor.
Tik tik tik tik.
Saat sürekli çalışıyor.
Ve bir gün biz de öleceğiz. Yaşadığınız hayatı sorgulamak, ne yaptığınızı, ne için yaptığınızı düşünmek istiyorsanız bu filmi izleyin.
Sizi gerçekten derin sorulara garip edecektir.
Ama bir o kadar da sinematografisiyle, müzikleriyle, oyunculuklarıyla, sanatçı olarak çok tatmin edecek bir film.
Netflix'te şimdiye kadar izlediğim en iyi işlerden birisi.
Bence yıl bitmeden filmine kesinlikle bakın.
Bir diğer filmimiz Wes Anderson'dan French Dispatch filmi.
Ben Wes Anderson'ı çok seviyorum.
Moonrise Kingdom, Grand Budapest Hotel gibi filmlerini izleyip bayılmıştım.
Zaten daha öncesinde bu filmlerini izlemediyseniz French Dispatch ile başlamayın derim.
Çünkü yine çok güzel bir film French Dispatch.
Yani bu sene izlediğim en iyilerden biri.
Zaten direkt çıktığı gün ilk seansında izledim.
Sinemaya gidip koşa koşa.
Fakat şöyle bir durum var.
Normalde zaten Wes Anderson'ın bu görselleştirmesi hikayeyi anlatılan şeyin birazcık böyle önüne geçebiliyordu.
Fakat bence bu filmde bu bir tık daha fazlaydı.
Renkler efsaneviydi.
Filmin yarısı siyah beyazdı bu arada.
O biraz beni üzdü.
Onun dışındaki renkler işte kompozisyonlar klasik Wes Anderson.
Anlatılan hikaye de bence güzeldi.
Bir derginin sayfaları arasında geziniyoruz.
Kısaca öyle söyleyeyim. Ve o derginin içerisindeki hikayeleri tek tek izleyip şahit oluyoruz.
Eğer Wes Anderson'ı seviyorsanız sinematografik açıdan hayal kırıklığına çok uğramazsınız.
Belki siyah beyaz sahneler sizi birazcık üzebilir.
Klasik Wes Anderson diyorum filme.
Filmde beni en çok etkileyen oyuncu Tilda Swinton oldu.
Bence tamamen damgasını vurmuştu filme.
Çok beğendim. Fakat oyuncuların hepsi çok iyi.
Mükemmel oyuncular hatta.
Ama oynadıkları partlar kısa kısa.
Çünkü çok fazla oyuncu var.
Çok fazla hikaye var işin içerisinde.
Ve geçişler de birazcık hızlı.
Bazı yerlerde hani böyle...
Ne olduğunu tam kestiremedim.
Şahsi olarak Wes Anderson'ın filmlerin atmosferini sevdiğim ve o atmosfere girmeyi sevdiğim için filmi çok beğendim.
Fakat hikaye açısından çok güçlü bulamadım.
Bunu belirteyim. Ve daha öncesinde de Wes Anderson'ı izlemediyseniz bence bununla başlamayın.
Diğer filmlerine bakıp ondan sonra bunu izleyin derim.
Çok beğenemeyebilirsiniz.
Ama tabii ki de yine sizin tercihinize kalmış bir diğer bu senenin en iyi filmi Last Night in Soho.
Bu filmi biraz şans eseri izledim ben.
İzlemeyecektim yani. Bu arada bahsettiklerimin hepsi 2021'de çıkmış filmler.
Onu belirteyim. Last Night in Soho bu sene çok konuşuldu.
Ben de aslında izlemeyi planlamıyordum fakat oyuncusu Anya Tyler-Joy biliyorsunuz Queen's Gambit'in baş rolü ve Queen's Gambit izlediğim en iyi dizilerden biri.
Geçen sene izlemiştim. Çıkar çıkmaz ve çok çok iyi bir yapım.
Anya Tyler-Joy için filmi açtım.
Psikolojik korku filmi olarak geçiyor.
Fakat beni etkileyen asıl noktası kostümler, eski 60'ların Londra'sı, müzikler ve tamamen atmosferi ortamıydı.
Özellikle filmin ilk yarısında bol bol müzikler dinleyeceksiniz.
Eski müzikleri, kostümleri, zaten baş karakterimiz bir moda öğrencisi.
Kendisi zamanda yolculuk edip 1960'larda Anya Tyler-Joy'un oynadığı bir şarkıcıya dönüşüyor ya da dönüşüyor da demeyeyim de sanki onu izliyor gibi bir şey.
İzleyince daha iyi anlarsınız bahsettiğim şeyi.
Hikaye de güzeldi aslında.
Güzel böyle dönüşleri, farklı noktaları vardı.
Fakat ben psikolojik gerilim noktasından daha çok kıyafetleri, müzikleri ve ortamı için film izlemeye devam ettim.
Garip bir şekilde sizi kendine bağlıyor ama.
Onu söyleyeyim. Bu noktada hikaye anlatıcılığı güzel.
Sürükleyici. İzlemek istiyorsunuz, devam etmek istiyorsunuz.
Ne olduğunu merak ediyorsunuz.
Sonunda da şaşırıyorsunuz.
Sonda oturup böyle bir ders çıkaracağınız, şimdi bu neydi falan diyeceğiniz tarzda bir film olmaktan daha çok izlerken zevk alacağınız ve beğeneceğiniz bir film bence.
2021'de çıkan ve beni en çok tatmin eden filmler bunlardı.
Fakat iki film daha var bu yıl içerisinde yine izlediğim.
2021'de çıkmamış, çok beğendiğim.
Bir tanesi Promising Young Woman.
Bu film geçen sene senaryo kategorisinde en iyi Oscar ödülünü almış.
Ben de o yüzden açıp izledim zaten.
Yoksa izlemeye planlamıyordum.
Başrolünde Carey Mulligan oynuyor.
Bilendiğiniz varsa çok iyi bir oyuncudur.
Ben çok beğeniyorum şahsen.
Promising Young Woman neden bu listede?
Nasıl söyleyebilirim ki?
Muhteşem işte teknik çekimler, harika bir film diyemiyorum ama vermeye çalıştığım mesaj, böyle o parlak, cafcaflı, pes pembe renklerin altında gizlenen o karanlık,
toplumun içine gizlenen o ataerkillik ve ne kadar seküler ya da ne kadar ileri seviyede olduğu söylense bile haladır çoğu toplumun içindeki kadınların
metalaştırılma, düşük görülme, duygusunun aşılamadığını gösteren bence müthiş bir film.
Bunu bir intikam filmi olarak yansıtıyorlar.
Fakat bence öyle değil. Asla intikam filmi değil.
Başrolün yaptığı şey izlediğinizi anlayacaksınız bence intikam almak asla değil.
Daha çok bir uyandırmak karşısındaki insanları.
Ben kadın olduğum için de böyle hissetmiş olabilirim ama kadın erkek fark etmez.
Duyguları ve anlayışı olan herkesin çok etkileneceğini düşünüyorum.
Bazı yönlerde eksik kalmış.
Belki senaryosunda da bazı boşluklar görülebilir.
Fakat izlemeye değer.
Bu film bana şey düşündürdü.
Bazen biz Türkiye'de yakınıyoruz ya hani Orta Doğu'dayız.
Orta Doğu'da kadın olmak çok zor.
Türkiye'de kadın olmak çok zor.
Gerçekten de öyle bu arada.
Asla yalanlamıyorum ama kadın olmak her yerde zor.
Ne derseniz deyin. Yani burada mağdur edebiyat yapmak istemiyorum ama gerçek bu.
Ve bunun için çalışmalıyız.
Bunun için mücadele etmeye devam etmeliyiz.
Başka da hiçbir şey söylemiyorum. Çünkü bu bölümün konusu bu değil.
İkinci filmse Whiplash.
Diyeceksiniz ki bu filmi yeni mi izledin sevgili Bilge?
Evet yeni izledim. La La Land'ın yönetmeni tarafından çekilmiş.
Hatta kendisini galiba ilk uzun metraj filmi.
Tam emin değilim ama bu bilgiden.
Gerçekten bilmiyordum. La La Land'ı çok seven birisi olarak.
Neden Whiplash'ı bugüne kadar izlemedim?
Hiçbir fikrim yok. Müzik ile ilgili bir film.
Fakat bir müzikal değil.
Filmi anlamak için müzik bilmenize gerek yok.
Caz üzerinden gidiyor hikaye.
Fakat cazı sevmenize gerek yok.
Müthiş bir psikolojik gerilim filmi.
Şahsen Last Night in Soho'dan daha çok geren, korku üreleri barındırmamasına rağmen sizi gerim gerim geren, çok rahatsız eden sert bir film.
Filmin içerisinde iki ayrı soruya bence yanıt arıyorsunuz.
Başarılı olmak için katı, acımasız bir eğitime ya da standartlara mı ihtiyacımız var?
Ölecek gibi mi çalışmalıyız?
Yoksa daha şefkatli adımlarla, daha güzel geri dönüşlerle, daha pozitif?
Bir bakış açısıyla da ilerleme sağlanabilir mi?
Fakat buradaki başarıdan kastım öyle sıradan başarı değil.
Yaptığınız alanda dünyanın en iyisi olmanızdan bahsediyorum.
Bu filmde bunun üzerine dünyanın en iyi müzik okullarından birini de okuyan hatta belki de dünyanın en iyi müzik okulunda okuyan bir çocuğun dünyanın en iyi caz müzisyenlerinden biri olma çabasını ve
onu eğiten hocasıyla iletişimini görüyorsunuz.
Listenize ekleyin derim.
Film kategorisi bu kadar.
Ve geldik sırada bu sene izlediğim en iyi diziye.
Bir tanecik bu en iyi dizi.
O da Midnight Mass.
Mike Flanagan'ı bilenleriniz vardır.
Kendisi Haunting of Hill House ve Haunting of Bly Manor isimli dizilerin yaratıcısı Netflix'teki.
Korku türünde ürünler veriyor Flanagan.
Fakat Haunting of Hill House korkutucuydu.
Bly Manor... O da korkutucu sayılırdı.
Ama Midnight Mass bence kesinlikle korku türünde bir dizi değil.
Çok daha farklı bir şey anlatıyor.
Ben aşırı derecede beğendim.
Çok çok güzeldi.
Bundan öncesindeki o Haunting serisini de çok sevmiştim.
Zaten Mike Flanagan'ın yaptığını duyduğum an direkt atlayarak diziyi izledim.
Herkesin çok beğeneceğini düşünmüyorum.
Herkes bu diziyi izlemeyebilir.
Çünkü yavaş ilerleyen, uzun diyaloglar barındıran ve birazcık anlamak için çaba sarf etmeniz gereken bir dizi.
Yorgun bir zihinle, bunalmış bir şekilde, kafa dağıtmak için izleyebileceğiniz bir şey değil.
Fakat gerek diyalogları olsun, gerek anlatmaya çalıştığı şey olsun, gerek içerisinde barındırdığı öğeler, verdiği referanslar açısından olsun.
Muhteşem bir diziydi.
Böyle durdurup durdurup not almak istediğim replikler çok oldu fakat yapamadım.
Çünkü kardeşimle izledik ve tahmin edersiniz ki başka birisinin izleme keyfini bozmak o kadar da hoş bir şey değil.
Evet bir Haunting of Hill House değil.
Hill House'daki o daha aksiyon, daha korkutucu öğelerin hiçbirini barındırmıyor.
Fakat başka bir açıdan da ondan hiç geri kalır bir yanı yok.
Eksik kalır bir yanı yok.
Çok çok çok beğendim.
Bir kez daha Mark Flanagan'ı tebrik ediyorum buradan.
Ne yaparsa izlerim. O kadar yani.
Bence Midnight Mass'e bir şans verin derim.
Çok güzel bir dizi olduğunu düşünüyorum.
Daha ne kadar övebilirim.
Ve gelelim son kategoriye.
Podcastler. Evet.
Ben Instagram'da 2021'de sizin en sevdiğiniz şeyler nelerdi diye bir soru sordum.
İşte kitap, film, dizi herhangi bir kategoride.
Çok güzel tavsiyeler gelmiş bu arada.
Onların çoğunu not ettim. Podcast kategorisinde de...
Dinledikleri en iyi podcastın ben olduğunu söyleyenler de olmuş.
Onlara buradan çok teşekkür ediyorum.
Elbette ki tutup da kendi podcastımı en iyiler kategorime koymayacağım.
Çünkü size bir şey itiraf edeyim.
Ben çektiğim bölümleri editliyorum tabii ki de ama böyle oturup baştan sona dinlemeye son 2-3 bölümden...
Son 2-3 bölümde falan başladım.
Hatta bir şey gördüm. Baştan sona kadar oturup dinlemediğim için diğer bölümlerde hatalar yapmışım büyük ihtimalle.
Kaçırmışım mesela editlerken bazı yerleri.
Neden böyle bir şey yapıyordum? Çünkü kendimi dinlemeye katlanamıyordum.
İnsanın kendi sesini duyması gerçekten çok zor.
Hadi mecburen edit diyorsunuz.
Ama tutup da çektiğim bölümü baştan sona kadar asla dinleyemiyordum.
İnsanın kendisini dinlemesi, kendini tahammül etmesi çok zor.
O yüzden... Büyük ihtimal podcast'imi benden daha sıkı dinleyenler sizlersiniz.
Yine de beni seven, beni en iyileri arasına koyan herkese çok teşekkür ediyorum tekrardan.
En iyileri arasına koymayanlara da teşekkür ediyorum.
Dinlemeniz de yeterli.
Daha doğrusu severek dinlemeniz de yeterli.
Podcast'ler listemde baya bir şeyler var fakat...
Dinlediğim podcastlerin pek çoğu İngilizce, aralarında Türkçe olan çok beğendiklerim de var.
O yüzden hepsini size söyleyeceğim.
Eğer İngilizceniz varsa bu bahsettiklerimi de kesinlikle dinleyin.
Muhteşem işler çünkü. Türkçe olanlarla başlayacağım.
Bu sene en çok dinlediğim Türkçe podcast Yeni Medya 451.
Can Öz ve Ümit Alan yapıyor.
Çok güzel bir podcast.
Geçen sene yanılmıyorsam onlar başladı bu işi yapmaya.
Başladıklarından beri de hiçbir bölümlerini kaçırmadan dinliyorum.
Hem eğitici hem hiç sıkılmıyorsunuz hem de güncere dair yeni medyaya dair yani o kadar çok şey öğreniyorsunuz ki hiç bilmediğim şeyleri öğrendim ve bunu hiç sıkmadan...
Hatta bir noktada eğlendirerek size veriyorlar.
Muhteşem bir diyalog var aralarında.
Çok zırh anlaşıyorlar. Hem ümit alanı hem de can özü gördüğüm kadarıyla işte yazılarından yaptıkları işlerden ikisini de çok beğeniyorum.
Çok kaliteli insanlar olduklarını düşünüyorum.
Yeni Medya 451'de tam olarak böyle bir iş.
Eğer dinlemediyseniz... Podcast listenizi eklemenizi ısrarla tavsiye ederim.
Hani böyle aman ben bu konulara ilgi duymuyorum deseniz bile dinlediğinizde sizi içine çeken bir şey var.
Hatta bazen ben onu yaşıyordum.
Mesela bölümün başlığını görüyorum ve diyorum ki kendi kendime yani çok da ilgilendiğim bir konu değil bu.
Ama her neyse bir dinleyeyim bakayım.
Beğenmezsem geçerim diyorum ve bir anda aa bu neymiş bir merak sarıyor dinlerken.
Böyle bölümün sonuna kadar gidiyorum ve inanamıyorum ya ne kadar çok şey öğrendim oluyorum.
Bence bu sene dinlediğim en iyi Türkçe podcastı.
Yeni medya 451. İkinci olansa İbrahim Selim ve Storytel'in birlikte yaptıkları Bunu Ben de Yaparım podcast serisi.
Aşırı derecede eğlenceli.
Özellikle kurgusu, ses kullanımı falan beni hep büyüledi.
Onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum kendimce.
Mutsuz zamanlarınızı açıp dinleyin.
Canınız sıkıldığında açıp dinleyin.
Sıkıcı bir iş yaparken anı neşelendirmek için açıp dinleyin.
Çok çok güzel. Kısaca size şöyle söyleyeyim.
Zor bir günü kolaylaştırmak ve güzelleştirmek istiyorsanız bunu ben de yaparım podcastlerine.
Kulak atabilirsiniz.
Kulak atmak ne ya? Hani göz atmak var ya oradan kulak atmaya çevirmeye çalıştım ama olmadı.
Yani iğrenç bir şeye dönüştü.
Burayı et desen aslında silebilirim.
Silmezsem de bu konuştuğum kısımda silmem.
Öyle söyleyeyim. Üçüncü ve son Türkçe podcastımız ise Nereden Başlasam, Can Kazanoğlu ve Mirgün Cabas'ın birlikte yaptıkları ve her bölüm.
Farklı bir konuyu ele alıp o konunun uzmanı bir insanı çağırdıkları bir podcast.
Mesela Roma tarihi, kuantum fiziği, K-pop.
Farkındaysanız hepsi ayrı ayrı şeyler bunlar birbirinden.
Fakat her bir konuyla ilgili işte Boğaziçi'nden bir akademisyen, alanında iyi bir yazar, o işi yapan yıllardan beri ona zamanını, hayatını vermiş birisini çağırıyorlar.
Ve şu soruyu soruyorlar.
Nereden başlayalım biz bunu öğrenmeye?
Çok fazla şey öğrendim ben bu podcast'ten.
Her bölümün sonunda o gün konuştukları konuya dair kitap tavsiyeleri, kaynaklı belgesel tavsiyeleri alıyorlar.
Konuk ettikleri uzman kişiden.
Podcast sayesinde ben harika insanlarla tanıştım.
Ülkemizde mükemmel işler yapan mükemmel insanlar varmış.
30-40 dakika dahi olsa.
onların bilgilerinden faydalanmak, Can Kozanoğlu ve Mirgün Cabas'ın o kaliteli sunumları, yaptıkları röportajın güzelliği çok seviyorum.
Bu podcast serisini gerçekten çok seviyorum.
Hem öğrenmek için hem de farklı insanları keşfetmek, bilmediğiniz konularda bilgi sahibi olmak için çok çok iyi bir seri.
Hatta şöyle söyleyeyim yani, bence sadece bir podcast dinleyerek bile bayağı bir kültürlenebilirsiniz.
Hiç böyle bilmediğiniz konularda rahat rahat ortamlarda konuşabilirsiniz.
Geniş açıda her şeyden birazcık bileyim, her şeyden azıcık fikrim olsun diyorsanız nereden başlasam podcastine bakmanızı tavsiye ederim.
Bundan sonrası ise İngilizce podcastler.
İngilizcemin iyi olduğunu söylediğim bir iki podcast bölümü vardı.
O bölümlerden sonra bana şöyle mesajlar gelmeye başladı.
İşte hani ben de çok istiyorum İngilizcemin iyi olması, ne yapabilirim, ne tavsiye edersiniz falan diye.
Yani ne tavsiye edebilirim ben de bilmiyorum ama podcast dinleyebilirsiniz.
Şimdi bu sıradaki podcast özellikle İngilizcesini geliştirmek isteyen.
henüz başlangıç seviyesi, orta seviyemsi gibi olanları tavsiye edeceğim.
Bilgi içerikli şey podcast değil ama eğlenceli.
Anything Goes with Emma Chamberlain adı.
Emma Chamberlain aslında bir YouTuber.
Kendisi vlog çekiyor.
Ben şahsen çok tatlı buluyorum kendisini.
Hatta ara ara açıp canım sıkılınca videolarını falan da izlerim.
İnsanı rahatlatan bir yapısı var videolarının.
Anything Goes da onun podcastı.
Böyle hani rahatlamak için, sakinlemek için, kafa dağıtmak için, arkadaşını muhabbet eder gibi dinlenebilecek bir şey.
Size çok şey katar mı? Hayır katmaz.
Ama İngilizcenizi geliştirmek için çok şey katabilir.
Çünkü gerçekten çok basit konuşuyor.
Hatta şimdi ne kadar dinlediğim en basit konuşulan podcast bu.
O yüzden tavsiye etmek istedim.
Bununla başlayabilirsiniz.
Kendinizi geliştirmek için. Hem de eğlenceli, sohbet muhabbet tarzı bir şey.
Eğlenirsiniz hem de İngilizceniz gelişir.
Bu bana soranlara gelsin İngilizcem nasıl gelişir diye öyle ufak bir tavsiye.
Bundan sonraki podcast tavsiyelerimiz de Anything Goes'dan bir tık daha dili zor olabilir.
Daha orta seviyeseniz ya da bir tık daha ileri seviyedeyseniz daha rahat anlayacağınız podcastler olduğunu düşünüyorum.
Ama kesin edinemenizi tavsiye ederim.
Yani böyle şey gibi bunlar. Hem kitap okurken edineceğiniz bilgileri ediniyorsunuz.
Hem bir arkadaşınızla konuşurken elde ettiğiniz o eğlenceyi ve zevki elde ediyorsunuz.
Her şey bir arada yani. Hem bilgi hem muhabbet.
Bilmiyorum. Yolda izle, trafikte temizlik yaparken falan iyi ki podcastler var.
Öyle değil mi? Ben de o yüzden podcast yapıyorum ya.
Bunlardan birincisi benim en sevdiğim NPR'ın yaptığı Invisibility'a.
Muhteşem bir podcast. Sadece bu kadar diyorum.
Çok fazla bir şey konuşmayacağım hakkında.
İnsan davranışları üzerine göremediğimiz...
Gizlide kalan bazı özelliklerimiz, anlamlandıramadığımız yönlerimiz üzerine, hikaye eleştirilen, çok üzerinde araştırmalarla yapılmış, çok emek verilmiş, harika bir podcast serisi.
İnsan olmaya dair farklı şeyleri öğreniyorsunuz.
Yani diyorsunuz ki, wow, inanamıyorum.
İki tane bölümü vardır benim çok sevdiğim.
Bir tanesi Poop Friends.
Bunu çevirmeyeceğim burada ama bölümü dinleyin.
Gerçekten ilginç bir bölüm.
Diğeri ise yanılmıyorsam Batman miydi?
Öyle bir şey ama hemen bakacağım.
Bir dakika, bir dakika bekleyin. Evet, bölümü buldum.
Adı How to Become Batman'miş.
Birkaç kere üst üste dinlenebilecek, çok çok fazla çıkarım yapılabilecek kitap gibi bir bölümdü.
Hatta burada anlatılan konu üzerinde keşke biz de bir bölüm konuşsak değil mi?
Ben bunu not edeyim 2022 takvimine.
Burada anlatılan...
Konu üzerinden biz de bir bölümde konuşalım kesinlikle.
Bir diğer bu yıl çok severek dinlediğim podcast ise Hidden Brain.
Aslında ben bu podcastı bu sene dinlemeye başlamadım ama bu sene de dinlemeye devam ettim.
Bence konusu yine indizi bileye benziyor.
Hikayeyi eleştirerek insan davranışları üzerine bilim temelli çok güzel bir podcast serisi.
Bu konu hakkında söyleyeceklerim bu kadar.
Fakat benim tamamen bu yıl keşfettiğim ve...
neredeyse bütün bölümlerini dinlediğim ve bayağı fanı olduğum 3 tane podcast var.
Çok fazla şey öğrendim bunlardan.
Kitaplardan öğrendiğim gibi aynı şeyler öğrendim.
Bunlardan birincisi Huberman Lab.
Bu podcast Andrew Huberman tarafından sunuluyor.
Kendisi Stanford'da nörobilim üzerine çalışıyor olması gerek.
Şöyle söyleyeyim bu podcast hakkında.
Daha bilimsel temelli olan, terimleri kullanarak, normalde anlayamayacağımız, Zor konuları, hormonlar, sinirlerimiz, nöronlarımız, biyolojimiz üzerine zor konuları çok
anlaşılır bir dille size sunuyor.
Performansınızı ve motivasyonunuzu etkileyen biyolojik durumlarınızın farkına varmanızı sağlıyor.
Eğer bağımlılık, tatmin, motivasyon, depresyon, stres, hormonlar, odağınızı arttırmak gibi konular üzerine bilimsel temelli.
Gerçekten bu işin uzmanı birisinden bilgi almak istiyorsanız bu podcast'ı dinlemenizi tavsiye ediyorum.
Diğer bu sene keşfettiğim ve bayıldığım bir podcast, Brené Brown'un Dare to Lead isimli podcast'tı.
Brené Brown'u çok seviyorum.
Kitapların çoğunu okudum ve okumadıklarımı da okuyacağım.
Dare to Lead de Spotify'ya özel yaptığı bir podcast ve son çıkan kitabı mıydı acaba bilmiyorum.
Yani yeni çıkan bir kitabının adı bu.
Liderlik etmeye, cesaret etmek.
O kitabın adı üzerinden bu konsepte uygun bir podcast yapmaya başlamış.
Brené Brown'un bir tane daha podcastı var.
Unlocking Us with Brené Brown diye.
O podcast çok güzel ama ben Dare to Lead'i daha çok beğendim.
Çağırdığı gerek insanlar olsun.
Zaten her bölümde birisini ağırlıyor.
İşlediği konular olsun.
Beni çok etkiliyor. Üretkenlik, alışkanlıklar, yaşam tarzı, başarı, motivasyon.
Bu tip konularda daha çok kişisel gelişim üzerine.
Ama yine. İşinin uzmanı insanlardan.
Tavsiyeler dinleyebileceğiniz harika bir iş.
Brianna Brown zaten hiç tanışmadıysanız gidin TED konuşmasını dinleyin önce.
Kitaplarını okumanızı çok tavsiye ederim.
Fakat sakın Türkçelerini almayın.
Lütfen çevirilir.
Çok kötü. Anlayamıyorsunuz.
Bu Day to Lead'in Türkçesine hiç bakmadım.
Fakat bundan önce iki tane kitabı vardı.
Kuvvetli ayağa kalkmak ve acımasız dünyada hayatta kalmak.
diye çevirilmiş denilmiyorsam çok çok kötüydü çeviriler.
Yani okumak istemeyeceğiniz şekilde kötüydü.
Onları alıp da kitaplardan soyabilirsiniz.
Okumayın. İngilizcesini okumanızı tavsiye ederim.
Bu arada bundan önce çok defa söyledim.
İngilizce kitapları Library Genesis üzerinden ücretsiz bir şekilde bilgisayarınıza ya da e-kitap okuyucunuza indirebilirsiniz.
İngilizce kitaplara ulaşmak gerçekten hiç zor değil.
Bunu da yeniden buraya eklemiş olayım.
Çünkü ben çok fazla kullanıyorum.
Leibniz'in Genesis'i ve Gutenberg'de var aynı şekilde.
Ondan da indirebilirsiniz. Ve bunlar bildiğim kadarıyla illegal siteler değiller.
Umarım değillerdir he.
Burada böyle söylüyorum ama.
Son podcastımız ise bugün bahsedeceğim.
Philosophize This isimli podcast.
Bu podcast'ta tamamen felsefi konular konuşuluyor.
Mesela şu an size birkaç tane bölüm başlığından bahsedeyim.
Demiş ki The Creation of Meaning.
Anlamın yaratılışı gibi bir şey.
Çevirisi ya da ne bileyim Pragmatism and Truth.
Frankfurt Okulu'ndan bahsettiği bölümler var.
Marx Weber'den bahsettiği bölümler var.
Felsefe Tarihi üzerine bilgi alabileceğiniz bence oldukça eğlenceli ve akıcı bir podcast serisi.
Felsefe ile ilgili başka podcastlar da var.
Hatta bir tanesini dinlemiştim ama tam olarak adını hatırlamıyorum.
Ama aralarında en çok bunu sevdim ve bunun çoğu bölümünü dinledim diyebilirim.
O yüzden rahatlıkla tavsiye ediyorum.
Bir de ben üç tane demiştim ama bu senekliler için.
Son bir tane daha ekleyeyim.
O da How to Fail isimli podcast.
Bu podcast'ta da her bölüm çok böyle önemli diyebileceğimiz başarılı insanları ağırlıyorlar.
İşte Nobel ödüllü bir yazarı, Pulitzer ödüllü bir gazeteci gibi kişiler diyeyim.
Ve bu insanların başarısızlık hikayelerini.
Bu noktaya gelmeden önce nasıl da başarısız oldukları üzerine konuşuyorlar.
Çok güzel bir podcast.
Hatta ben Instagram'da tavsiye etmiştim.
Aşırı derece severek dinliyorum.
Bilmiyorum belki de şimdiye kadar başarısızlığı çok fazla tattığım için.
Böyle iyi yerlere gelmiş, hayallerini gerçekleştirmiş insanların da müthiş başarısızlık hikayeleri olduğunu duymak bana iyi geliyor.
Umut veriyor. Size de tavsiye ederim.
Başarısızlık hayatın bir parçası.
Ondan kaçmanın hiçbir anlamı yok.
En başarılı insanlar da ondan.
Kaçırmamışlar. Tamamen bunun da kanıtı niteliğinde bir podcast serisi.
Yeniden adımı söyleyeyim.
How to fail yani nasıl başarısız olunur gibi çevrilebilir.
Bugünlük benden bu kadar.
Evet 2021'in en iyileri benim için bunlardı.
Başka eklemek istediğim bir şey var mı diye düşünüyorum.
Bir yandan da kitap listeme yeniden bakıyorum.
Acaba kaçırdığım bir şey var mı diye.
Bu sene yine okumaya başladığım fakat bitiremediğim çok iyi kitaplar var.
Onları listeye eklemedim.
Çünkü henüz bitirmediğim için.
Eğer bitirirsem zaten sene içerisinde ara ara ben onlardan bahsederim.
Bu bölüm bu kadar olsun. Zaten yeterince uzattım.
2022 için de şimdiden kendime bol bol güzel kitaplar okumayı, güzel filmler, diziler izlemeyi ve güzel podcastler dinlemeyi diliyorum.
Böyle şeyler beni hayatı daha çok bağlıyor.
Hayatımı daha yaşanılır kılıyor.
İyi ki varlar. İyi ki kitaplar, filmler, müzikler, podcastler var.
İyi ki insanlar üretmeye devam ediyor.
Başka türlü bir dünya düşünemiyorum.
Siz de eğer, Bilgeciğim, şunu izle, şunu dinle, şunu oku dediğiniz şeyler olursa bana her zaman yazın.
Tavsiyelerinizin hepsini not ediyorum.
Pek çoğundan faydalanıyorum.
Kendi beğendiğiniz şeylerden beni mahrum bırakmayın.
Artık bölümü kapatayım.
Umarım 2021 bitmeden bir bölüm daha yayına koyacağım.
Umarım, söz vermiyorum.
Çünkü şu an çok dolu bir hayatım var.
Ama 2021 bitmeden bir kez daha görüşmek üzere diyeyim.
Kendinize iyi bakın. Kitapla, filmle, müzikle ama en çok da podcastlerde kalın.
Hoşçakalın. Fikrinizden
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
