
Zaman mı bizi yönetiyor yoksa biz mi zamanı? | Hakan Akben
16 Haziran 2021 · 46 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Pazarlama uzmanı Hakan Akben ile zaman yönetimi çerçevesinde üretkenlik, dijital minimalizm, yaratıcılık ve aklımız ile zamanımızı doğru kullanabileceğimiz araçlar üzerine konuştuk. Kendi tecrübelerimizden ve hiç bir şey yapmamanın güzelliğinden de bol bol bahsetmeyi unutmadık.
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Merhabalar, Gelişigüzel Hayaller'e.
Hoş geldiniz. Bugün muhtesem bir konuğumuz var.
Konuğumuz Hakan Akben.
Ve Hakan burada olunca ben böyle moderasyonu sana verip Hakan'cım al sen yönet demek istiyorum.
Süper. Merhaba Emine.
Hoş buldum. Çok teşekkür ederim beni konuk aldığın için programına.
Clubhouse yayınlarımızdan zaten ben sizin yayınlara geliyordum.
Siz benim yayınlara geliyordunuz Ayça ile birlikte.
Oradan bir komşuculuk durumumuz vardı.
Şimdi de senin podcastinde bir konuk olarak yanında olmaktan büyük keyif alıyorum.
Çok teşekkür ederim beni davet ettiğin için.
Ben teşekkür ederim asıl kabul ettiğin için bu güzel zamanda ayırdığın için.
Zaman diyorum bugün zaman yönetiminden konuşacağız.
Zaman mı bizi yönetir biz mi zamanı yönetiriz ne dersin?
Valla çok kazık bir sorudan başlamış olduk Emine.
Zaman mı bizi yönetiyor biz mi zamanı yönetiyoruz?
Ya zaman dediğimiz kavram aslında çok evrensel bir kavram ve zaman aslında evrensel olarak hepimiz için işleyen bir zaman.
ve takvim var. Mesela bir yıl 365 gün, bir gün 24 saat.
Dolayısıyla hepimiz için 24 saat aslında baktığınız zaman.
Evrensel bir tarafı var zamanın.
Bir de zamanın göreceli bir tarafı var.
Bu zamanın 24 saatini hepimiz aynı şekilde mi yaşıyoruz acaba?
Aynı şekilde yaşamıyoruz.
Aynı verimlilikle yaşamıyoruz.
Aynı üretkenlikle yaşamıyoruz.
Hatta yaşadığımız ömrü düşün.
Ortalama insan ömrünün 75-80 yıl olduğunu düşünelim.
Bu 75-80 yıllık zaman diliminin Her yılı eşit oranda mı faydalı, verimli ya da üretken geçirebiliyoruz?
Hayır. Tabii ki öyle değil.
Zaman göreceli bir kavram oluyor bu durumda.
Ne oluyor? Belki gençlik yıllarımızda daha hızlı öğrenebiliyoruz.
Bir takım deneyimler elde ediyoruz ama orta yaşlılık döneminde belki daha yavaşlıyoruz.
Ama tecrübeyle, geçmişteki deneyimlerimiz ve sahibi olduğumuz bilgilerle bir yılda...
20'li yaşlarımızda bir yılda edinmiş olduğumuz mesafeyi ya da 5 yılda edinmiş olduğumuz bir mesafeyi bir yılda 40'lı yaşlarda belki edinebiliyoruz.
Sahip olduğumuz network ile zaman içerisinde sahip olduğumuz bir takım değerleri kullanarak.
Dolayısıyla zaman mı bizi yönetiyor, biz mi zamanı yönetiyoruz noktasının sorusunun cevabına baktığımız zaman bunun çift yönlü olduğunu zaman zaman...
Hatta çoğu zaman zamanın bizi yönettiğini, bazı durumlarda da zamanın yönetiminin bize geçtiğine dair bir takım hissiyatlar ediniyoruz.
Ama hiçbir zaman aslında zamanın yönetiminin tamamen bize geçtiğini düşünemem.
Yani bu bir ilüzyon olur diye düşünüyorum.
Pandemi sürecindeki zamanı nasıl değerlendirdiğini soracağım.
Çünkü ben dışarıdan bir göz olarak çok iyi değerlendirdiğini düşünüyorum.
Ama az önce şöyle bir şey söyledim ya zaman evremseldir diye.
Şimdi ben yüksek lisans yaparken bir tane hocam vardı.
Ondan çok güzel bir ders alıyordum.
Biraz daha böyle sosyoloji ağırlıklı bir dersti.
Orada bize bir kitap önermişti.
Edward T. Hall diye bir adamın Hidden Dimensions diye bir kitabı var.
Saklı boyutlu. Bu kitap şeyden bahsediyor.
Zaman kavramının...
her kültüre göre farklı olduğunu.
Mesela Kuzey Avrupa'da bir insana bir şey sorduğun zaman sana biraz sonra derse o biraz sonra işte ne zaman geleceksin biraz sonra.
O biraz sonra 3-5 dakika içinde olur.
Edward T. Hall burada şunu anlatıyor.
Bunu Güney Amerika'daki bir insana sorduğunda örnekler veriyor.
Türkiye'de ya da İtalya'da o biraz sonra mı?
Ucu o kadar açık ki o biraz sonra bir ömür bile olabilir.
Bunun gibi çok güzel böyle çalışmaları, sosyal deneyleri var ve onu anlatıyor.
Zamanın aslında kültürlere göre ve bizim yaşam şeklimize göre çok farklı olduğu.
O yüzden aklıma o geldi sen evrensel dediğinde.
Vallahi aynı yerden bakmışız.
Çok da hoşuma gitti şimdi böyle bir değerli bir hocanın kitabında böyle bir şeyden bahsetmesi.
benim imece usulü bir düşünme tarzıyla benim de benzer bir neticeye varmam çok hoşuma gitti.
Kendi adıma çok mutluyum şu anda.
Evet mutlu olmalısın.
Mutlu olmalısın.
Onu hatırlattı bana ki çok çok güzel bir yazar.
Dinleyicilerde mutlaka okumalarımı tavsiye ederim.
Bu tarz konularda ilgileri varsa.
Bu bizim zaten iletişim problemlerimizin ya da zamanla alakalı problemlerin birçoğu da o zaman algımızdan çıkıyor ama bir derin noktaya daha girmemek üzere ben sana pandemide zamanı nasıl değerlendirdiğini
soracağım. Çünkü şuradan çıktı o da.
İlk pandemi olduğunda işte herkes böyle evden çalışıyor, inanılmaz vaktimiz var.
O zaman içerisinde...
Zamansızlık oluşmaya başladı.
Çünkü vaktimiz olduğu için meditasyon da yapayım, eğitime de katılayım, yoga da yapayım, şunu da yapayım, bunu da yapayım derken biz rahatlamaktan ziyade kendimize ekstra
yük koymaya başladık.
Bu tabii ki herkes için böyle olmayabilir ama ben ve çevremdeki insanları gözlediğim kadarıyla söylüyorum.
Böyle olunca onun bir ucu kaçtı gibi sanki Hakan.
Ondan sonra da bir şeylik geldi.
Biraz daha yayılıp oturma.
Çünkü farklı bir kitlede de şu oldu.
Hiç kimse bir şey yapmıyor.
Ben ne yaptım hiçbir şey.
O şekilde yakınan bir kitle de var.
Hani sen bu arada çok güzel şeyler yaptın.
Birincisi o Clubhouse'daki zaten o muhteşem toplanmalar.
Bunun dışında da nasıl yönettin?
Hani hem gündüz çalışıp her gün...
Dedike bir şekilde o programları yapmak, onun dışında bu kadar çok içerik üretmek ve kendine vakit ayırmak, gitarda çalıyorsun, farklı şeyler de yapıyorsun.
Bunları nasıl yönetiyorsun?
Ya çok güzel bir soru ama bu soru aslında pandemin...
Ve benim pandemiyle olan ilişkimi biraz geçersiz bir ilişki.
Ben zaten son 5-6 yıldır kurumsal hayattan çıkıp kendi hayatımı, kendi şirketimi kurup, danışmanlık, eğitim, ondan sonra dijital pazarlama, içerik
işleri falan yaparak gelirlerimi kazanıyordum.
Hayatımı kazanır bir hale gelmiştim.
Ve kendi zamanımı yönetmeye zaten başlamıştım.
Ve kendi evimden çalışıyordum çoğu zaman ya da müşterilerin mekanlarına gidiyordum.
Dolayısıyla ben zaten pandemik bir hayat yaşıyordum baktığın zaman.
Dolayısıyla hani yani evde kendi başıma, ondan sonra işte çalışma odam var, ondan sonra çalışıyorum.
İşte steril bir ortamda zaten evden, kafelerden, oradan buradan çalışan bir düzene geçmiştim son 5 yılda.
Pandemi dünyası...
açıkçası insanları benim dünyama yakınlamış oldu.
Dolayısıyla insanlar benim dünyama doğru gelmiş oldular.
Bu bağlamda ne oldu?
Tabii ki pandeminin psikolojisinden de etkilendik.
Neydi? Sokağa çıkma yasakları ciddi anlamda bir psikolojik buhrana itiyor bizi.
Yani şu anda da yine bir sokağa çıkma kısıtlamasındayız.
İşte bayram arifesinde evlere kapanmış durumdayız.
Burada tabii sıkılıyor insanlar.
Ve sıkıldıkları zaman zihinlerini meşgul edecek şeylerin peşinden gidiyorlar.
Ben de böyle yaptım. Sürekli kendini geliştirme felsefesiyle yaşadığım için zaten.
Onu okuyalım, bunu izleyelim, şunu edelim, bunu edelim.
Ama bir noktadan sonra şöyle bir durum da oluyor.
Her şeyi yapmaya çalışmak, sürekli bir içerikle mücadele etmek, sürekli bir içeriği beynine yerleştirmeye çalışmak, sürekli öğrenmeye çalışmak da ters tepe biliyor.
Dolayısıyla öğrenme meselesi birazcık elastikiyet gerektiriyor.
Yani bir dönem zihnini kasacaksın, öğreneceksin.
Sonra biraz da bırakacaksın.
Boş boş şeyler yapacaksın, duvara bakacaksın, yürüyeceksin, gitar çalacaksın, arkadaşlarla geyik muhabbeti yapacaksın.
Sonra gücü tekrar toplayacaksın, irade gücünü, zihin gücünü.
Tekrar oturacaksın, yoğun bir çalışacaksın.
Sonra tekrar... Rahatlama moduna geçeceksin.
Yani insan makine değil ki.
Sürekli deli gibi öğreneyim mi öğreneyim.
Dolayısıyla şu an bence insanlara pandemi döneminde hep şu tavsiye edilirdi.
İşte kurslara girin.
Kendinizi geliştirin. O neydin?
Bu neydin? Benim kendime tavsiyem şu.
Pandeminin birinci yılı için eyvallah.
Eksik olduğumuzu düşündüğümüz konularda hepimiz kendimizi geliştirmeye, eğitimler almaya çalıştık.
Ama ikinci yılda...
Bence biraz demlenme yılı gibi düşünmek gerekiyor.
Yani biraz da demlenelim ya.
Hani edinmiş olduğumuz bilgileri deneyimleyelim.
O informasyonu harekete geçirelim.
Uygulayalım. Onları içselleştirmeye çalışalım.
Biraz ellerimizi çalıştıralım.
Birazcık işte el işi yapalım.
Ben mesela tamirata falan merak saldım.
Tamir kiti aldım. Bir şeyleri tamir etmeye çalışıyorum evde falan.
Bir tamircilik kültürü diye bir şey varmış dünyada.
Onlara baktım.
Dolayısıyla... Birazcık şey olmamız gerekiyor.
İnsan olduğumuzu bilincinde olarak bunu hatırlayarak sadece zihnimizi değil biraz zihnimizi boşaltıp bedenimizle de bir şeyler yapmak.
Elimizden geldiğince imkanlarla tamirat işte müzik falan filan hani gerekli olduğunu düşünüyorum.
Hatta şöyle söyleyeyim.
Bu şey döneminde şeyi de fark ettim.
Hastalık gibi bir şey olmuş bende.
Hepimizde oldu herhalde.
Sürekli bir içerik tüketmek istiyorum.
Sizde de oluyor mu bilmiyorum. Yani podcast dinleyeyim, müzik dinleyeyim, işte televizyondan YouTube izleyeyim.
İzlediğimiz şeyler de bir noktadan sonra abuk sabuk şeyler oluyor.
Yani saçma sapan iki tane adamın muhabbetini dinlerken buluyorsun kendini.
Yani kendimizi şey yaparken buluyoruz böyle sürekli bir içerik müptelası.
O yüzden şu mindfulness meselesi var ya senin de uzman olduğun.
Hani birazcık televizyonu, telefonu bilmem ne onu bunu bırakıp Böyle bir hiçbir şey yapmamak, bir şey okumamak, biraz kendimizce kalmak, öyle duvara bakmak, ne bileyim işte
kedileri izlemek, ağaçları izlemek falan bunu yapmamız gerektiğini çok düşünüyorum.
Ve hatta bütün elektronikleri, her şeyleri kapatıp anneme babama da haber vereceğim.
Anne beni aramayın arkadaşlarla falan.
Hiçbir şey yapmadan geçirebilecek miyim bir test edeceğim yani.
En azından işte ne bileyim birkaç saati.
Burada bir yorum gelecek herhalde.
Mükemmel. Burada bir yorum gelecek.
Evet mükemmel.
Hepsini böyle biriktirdim biriktirdim.
Şimdi sana bir şey daha söyleyeceğim.
Bu hiçbir şey yapmadan ya da beynimizi doldurmamaya çalışmaktan bahsettim ya.
Bununla alakalı da bir çalışma var.
Brené Brown diye bir araştırmacı var.
Bir kitabında şöyle söylüyor.
Diyor ki playfulness yani hiçbir şey yapma sürekli üretken olmak zorunda değilsin.
Sürekli dünyayı kurtarmak zorunda değilsin.
Sürekli bir şeyler üretmek ya da sürekli işte bir şeyler öğrenmek zorunda değilsin.
O yüzden gün içinde belli saatleriniz olsun amaçsız bir şey yapmak.
Hani bir şeyi işte bu bana iyi gelecek bu benim kişisel gelişime fayda sağlayacak bu işte bilmem ne kişiye fayda sağlayacak değil de.
Gerçekten o kafayı boşaltmak için amaçsız bir şey yapın diyor.
Ve dedin ki benim iPhone'unuz hayatıma girdikten sonra bu hiçbir şey yapmamanın işte o dolce farniente diyor ya İtalyanlar.
Bunun böyle keyfini almaya başladıkça insan şey diyor.
Aa evet bir de en aslında yaratıcı fikirler ya da gerçekten seni böyle tatmin eden düşünceler hiçbir şey yapmadığın zaman geliyor.
Hani hala daha içten içe o çok güçlü bir dürtü bir şey yapmayınca.
Ulan oluyorsun ama dedin ya hani bütün gün kapatacağım yarın bayram.
Geçtiğimiz haftalarda bu iş değişiklikten dolayı telefonum yoktu, bilgisayarım hiçbir şeyim yok.
Normalde ben de podcast dinliyorum yürürken vesaire.
Yürüyüşe çıkıyorum Hakan.
Sadece doğayla iç içe.
Şu an zaten çok pastoral bir hayat sürdüğüm için köyün ortasında İrlanda'da.
Sana anlatamam ne kadar huzurlu olduğunu.
Yani böyle bakıyorum ağaçların işte yaprakların renklerine bakıyorum.
Bu yaprak bundan farklıymış, şu çiçek bundan farklıymış.
Böyle hesaplıyorum şu an kaç tane farklı kuş ötüyor acaba diye.
Sürekli böyle beynimi doldurmaya çalışmaktansa bu beni inanılmaz rahatlattı onu fark ettim.
O yüzden telefonum gelince de yürüyüşe çıkarken telefonumu almamaya başladım.
Çok güzel bir kafa. Benim de öyle projelerim var.
Telefonu hiç yanıma almadan uzun yürüyüşlere çıkmak, bir not defteriyle falan.
Çok değişik tecrübeler onlarda.
Yani ben mesela telefonsuz bir hafta deneyi yaptım kendime.
Telefon hiç kullanmadan bir hafta.
Sadece e-mail, tabii sosyal medya vesaire falan sadece bilgisayardan kullanma.
Onun da bir takım kazanımları oldu.
Hatta onunla ilgili bir yazı yazdım.
Dijital Minimalizm diye aratırsanız.
Dijital Minimalizm Hakan Akben diye Google'dan.
Mutlaka o yazı da çıkacaktır.
O tecrübemi paylaşmaya çalıştım.
Yani şöyle bir durum söz konusu.
Bu follow hikayesi var ya bir şeyleri kaçırıyoruz.
Fear of missing out diye bildiğimiz bir şeyleri kaçırma dürtüsü.
O dürtü bize çok yön vermeye başladı.
Tabii haklıyız da o dürtünün bize çok yön vermesinde.
Çünkü haberler, sosyal medya hep şöyle bir şey hissiyat veriyor bize.
Her yer, dünyada inanılmaz şeyler oluyor.
Bir sürü fırsatlar var.
Bitcoin yükseldi. Ethereum bilmem ne oldu.
O oldu. Bu oldu. İşte şu şunlar bunlar.
İşte sen bu işin neresindesin?
Sen neredesin? Ve bu beraberinde insanları bir felakete de sürükleyebiliyor.
Bir şey yapmam lazım. Bir şey yapmam lazım.
Bir şey yapmam lazım. Ne yapacağım?
Gidiyorsun alışveriş sitesinde buluyorsun kendini.
Bir şey satın alırken buluyorsun. Ve rahatlıyorsun.
Bir şey yaptım. Satın aldım.
Hani bir şey yaptım.
Dolayısıyla bu bir şey yapmamız lazım mı?
Evet lazım. Ama ne yapmamızın gerekli olduğunun farkına varabilmemiz için önce hiçbir şey yapmadan bir düşünmemiz lazım.
Dolayısıyla her şeyi yapmak, her cephede bir sürü cephe açıp...
Her cephede savaşıp her cepheyi kazanmaya çalışmak kendimize yaptığımız en büyük haksızlık bence.
O yüzden bence akıllılık yapmamız lazım.
Santuzu'nun söylediği gibi işte savaş üstadı, strateji üstadı.
Santuzu diyor ki ya diyor her cephede savaşı kazanamazsın.
Her savaşa girmek mantıklı değildir.
Hangi savaşa girmen gerektiğini bilmek bilgeliktir diyor.
Dolayısıyla bizim de bilmemiz gereken şey şu.
Ya kardeşim ben hangi cephelerde savaşmalıyım?
İşte kariyer cephesinde mi savaşmalıyım?
Bu arada bazı cepheler var.
Hepimizin fiks savaş halinde olması gereken.
Onlardan bir tanesi sağlık cephesi mesela.
Sağlık cephesinde hepimiz savaş vermeliyiz.
Çünkü bu beden sağlıklı olduğu sürece biz hayattayız.
Yoksa film bitiyor. Bir başka cephede şu.
Nedir? Kariyer cephesi.
Önemli bir cephe. Yaşamımızı devam ettirebilmek, orman kanunları hala geçerli.
Hayatımızı devam ettirebilmek için avlanmayı biliyor olmamız lazım.
Avlanmak ne demek bugünün şartlarında?
Para kazanmayı bilmek demek.
Para kazanmayı bilmek demek ne demek?
Kariyer yapmak demek.
Bir yetkinlik bulup, bir yetkinlik geliştirip, o yetkinliği bir hizmet olarak sunup insanlara...
Onun karşılığında bir gelir elde edip mama almak, yemek almak, barınacak bir yer bulmak demek.
Dolayısıyla bu da önemli bir cephe.
Bir başka cephede entelektüel varoluş cephesi.
Bu cephe biraz daha gerilerde kalıyor.
Belli bir yaştan sonra bu gereksinim ortaya çıkıyor.
Entelektüel varoluşçuluk cephesinin de temellerinde şu var.
Kritik düşünceyi öğrenmemiz lazım.
Kritik düşünce ne demek?
Yani rasyonel zihin nasıl çalışıyor?
Bir konuyu değerlendirirken hangi verilere bakarız?
O verileri nasıl yorumlamamız gerekir?
Nasıl anlam çıkartırız?
Kritik düşüncenin temellerini bilmek çok önemli.
Bunun için 150 IQ'lu birisi olmamıza gerek yok.
Hatta dünyanın en zengin abilerinden bir tanesi Charlie Munger'ın çok güzel bir lafı var.
Diyor ki 120 IQ yeterli diyor.
120'den daha fazla bir IQ'ya ihtiyacımız yok insan olarak da.
Tabii fizik doktorası yapan bir adamsan ya da bir kadınsan o zaman işte gerekli 150-160 IQ belki.
Ama zengin olmak için, ondan sonra iyi bir hayat yaşamak için, sağlıklı olmak için, düzgün bir yaşam yaşayabilmek için ortalama bir zeka...
Üstüne inşa edilmiş olan bir takım kritik düşünce becerileri, ondan sonra yaratıcı düşünce becerileri, ondan sonra temel bir takım iletişim becerileri.
Bunları inşa ettiğimiz zaman o zaman biz bu orman, modern ormanın içerisinde avlanma becerilerimizi geliştirmeye başlamış oluyoruz.
Çünkü ne bileyim iyi iletişim yapabilme becerisi çok önemli bir silah.
Taş devrindeki mızrak gibi mesela tamam mı iyi iletişim kurabilmek.
Ondan sonra ne bileyim iyi analiz edebilmek, iyi plan yapabilmek, iyi düşünebilmek.
Taş devrindeki şey gibi pusu kurabilme becerisi, strateji becerisi gibi beceriler.
Dolayısıyla mesela bunlar bizlerin kesinlikle kaçınılmaz olarak açmamız gereken cepheler.
Bu cephelerde yer almalıyız.
Bir de bunun üzerine böyle saçma sapan cepheler açmaya çalışırsak, oralarda da var olmaya çalışırsak saçma oluyor.
Ne var mesela işte o cephelerde?
Kısa yoldan zenginlik cephesi.
O cepheye gidip savaşıp ölen çok adam oluyor.
Öyle durumlar da var.
Yani hani bunları da göz ardı etmemek gerekiyor diye düşünüyorum.
Doğru düşünüyorsun. Bir de bu dediğin senin o yaşamsal cephelerin hepsi aslında zamanla doğru orantılı.
Çünkü bunları doğru yapabilirsen zamanını da doğru kullanabilirsin.
Yani hani zamanı karşına değil ama arkana alırsın gibi bir...
Düşünce oluşturdu benden.
Zaman göreceli bir kavram.
Az önce de söylediğim gibi. Ve bir yandan da evrensel bir kavram.
Kısa zamanda çok şey yapmaya çalıştığınız zaman bazen zaman sizin karşınıza geçiyor.
Ve diyor ki hayır diyor yani olmaz diyor.
Siz o kısa zamanda çok şey yapmaya çalışıp kendinizi zorladığınızda işte bu yabancıların burnout dediği bir meseleyle karşı karşıya kalıyorsunuz.
Yani işte bütün imkanları seferber ettiniz.
Kendinizi paraladınız ama istediğiniz sonuca o kısa zamanda varamadınız.
İşte ne bileyim.
Sonra tükendiniz. Mesela bunun örneklerini borsada şurada burada işte kriptoda falan görüyoruz.
İşte çok kısa zamanda zengin olma çabasıyla zamanı Karşısına alaraktan, büyük riskleri alaraktan perperişan olan bir sürü hikayeler görüyoruz, duyuyoruz.
Bir de ikinci bir yol var.
O da şu. Bırak zaman aksın.
Zamanı bazı şeyleri yay ki zaman senin karşında durmasın.
Öyle bir durumla karşılaştığında yani zamanı kullanma becerisini geliştirmeye başladığında o zaman zaman senin karşında durmuyor, arkanda duruyor ve seni ittiriyor.
Buna şöyle örnek vermek istiyorum.
Bu dünyadaki en büyük değerler, en büyük kazançlara sahip olan zenginler, maddi zenginlikler, arkadaş zenginlikleri, sevgi zenginlikleri hep zaman içerisinde yayılmış olan
şeyler. Yani şöyle söyleyeyim.
Sizi 10 yıldır tanıyan bir arkadaşınızla paylaşacağınız, gideceğiniz bir tatil mi daha keyiflidir?
Daha dün tanıştığınız birisiyle çıkacağınız bir tatil mi keyiflidir?
Elbette ki 10 yıl. Sizi tanıyan birisi de daha keyifli olur.
Çünkü o 10 yıllık arkadaşlık çok büyük bir değer katmıştır.
Keza finansal sistemler için de aynı şey geçerli.
Mesela 1 yılda çok zengin olamazsınız.
Deli gibi para yatırarak falan.
Ama 10 yıl içerisinde işte bileşik faizin etkisini kullanaraktan işte sürekli şey yaparaktan servetinizi katlayabilirsiniz.
Ve bütün zenginler öyle yapmış zaten.
Çünkü zaman öyle bir şekilde çalışıyor ki.
Belli bir yıldan sonra logaritmik artıyor zamanın size kazandırdığı değerler.
Dolayısıyla zamanı o şekilde kullanabilme becerisine sahip olan insanlar hayatlarında daha mutlu, daha başarılı, daha çok dosta sahip olan, hayatlarında daha çok sevgiye sahip olan insanlar
haline dönüşebiliyor diye söyleyebilirim.
Umarım iyi ifade edebilmişimdir.
Çok güzel ifade ettin Hakan.
Hatta sen bunu söylerken, bu her şeyi zamanla bir şekilde inşa oluyor ya, taş taş üstüne koyuyorsun.
Arkadaşlıklarda böyle, mesleklerde böyle, bu bilişik faiz vs.
dedin ya, bununla alakalı bir hikaye anlatmak istiyorum.
Hemen sen de az önce Varım Bakut'tan örnek verdin, ona da değineceğim.
Biz şimdi geçtiğimiz aylarda işte Taner Akçok'la böyle konuşuyoruz Zoom üzerinden.
Taner Akçok'u da tanımayanlar varsa Forbes 30 Under 30'ye giren çok başarılı bir iş adamı kendisi, bir girişimci.
Şimdi biz tabii Taner şu an fintech dediğimiz finansal teknolojinin içinde.
Taner'e şey sorduk, dedik ki, yahu dedik ki Taner bize şeyden bahseder misin?
Borsada neye yatırım yapalım?
Kriptolar bilmem ne.
Taner bize Warren Buffett'la Tiger Woods'un bir hikayesini anlattı.
Bunu ne kadar doğru anlatacağım bilmiyorum ama bu hikaye benim içime çok yer etti.
Warren Buffett diyor ki işte bir yere bağış istiyor.
Buraya en çok bağış yapan mı diyor.
Oturup yemek yiyeceğim. Ona bir tavsiye vereceğim.
Güzel işte vakit geçireceğiz.
Bu da Tiger Woods. Tiger Woods'la yemek yiyorlar öğle yemeği.
Tiger Woods diyor ki ne yapalım hani diyor.
Nereye yatırım yapalım diyor.
Buna mı yapayım şuna mı yapayım?
Warren Buffett soruyor.
Şu an sen ne iş yapıyorsun?
Ne iş yapıyorsan en iyisini yapmaya çalış.
Adam diyor ki ya ben zaten en iyisiyim ben Tiger Woods'um.
Daha iyi yapmaya çalış.
Daha çok kendini ver.
Tiger Woods şey demiyor.
Aman bu da saçmalıyor demiyor.
Adamın cidden hani bayağı böyle ciddiye alıyor.
Üzerine çalışıyor. Hani oynayışını en iyi şekilde oynuyor ya.
Onu bir şova dönüştürüyor ve o sene Tiger Woods'un aldığı sponsorlukların o servetini katladığı kısmın haddi hesabı yok.
Yani bunu nereye bağlayacağım?
Aslında zamanımızı bir şeye yatırırken yaptığımız şey de iyi olmaya, oradan oraya sıçramak...
Yerine senin de az önce bahsettiğin yaptığımız şeyde iyi olmaya ama orada da biraz daha böyle sabırlı olmaya çalışmamız gerekiyor bence.
Çünkü özellikle bizim kuşak, yek kuşağı için konuşuyorum.
Biz hemen olsun istiyoruz.
Yani şu an düşündük ve hemen elimizde olsun istiyoruz.
Ama öyle bir şey yok. Teknoloji o kadar gelişmedi.
Ne kadar gelişecek bilmiyorum. Bir şey okudum bir gazetede seneler önce işte 70'li yıllarda 2000 yılına geldiğimizde fırın olmayacak çünkü kekler 30 saniyede pişecek diye yazıyormuş.
Şimdi 2021 yılındayız.
Hala da bir havuçlu kek için bir saat bekliyorum o fırının başından.
Eskiden daha çok bekleniyormuş belki de.
Ya evet o zaman meselesi çok önemli.
Zamanın katlayan bir etkisi var, gücü var.
Onu keşfedebilmek için...
Zamanı karşımıza almak yani kısa zamanda çok şey yapmaya çabalamak her zaman geçer akça olmayabiliyor.
Yani burada da şu da yanlış anlaşılmasın.
Kısa zamanda çok şey yapmaya çalışmak kötü bir şey değil.
Evet bunu yapmaya çalışmamız gerekiyor ama şunu da göz ardı etmememiz gerekiyor.
Kısa zamanda çok şey yapacağız noktasına giderken de hani ne derler midyata giderken 52 bulgurdan olmamak meselesi.
Yani şey konusunda bir... Tekrar bir geri dönmek istiyorum sen de izin verirsen.
Bu hiçbir şey yapmama hikayesi var ya, hiçbir şey yapmama konusunun aslında ne kadar önemli bir şey olduğu.
Çok süper bir kitap önerisi.
Yaratma Cesareti diye bir kitap.
Rollamay diye bir yazarın kitabı.
Rollamay'de çok önemli bir psikoterapist, çok önemli bir insan vefat etmiş gerçi.
Ama çağdaşımız sayılır sanırım 80'li yılların başının ortasına kadar yaşamış.
O Yaratma Cesareti kitabında şundan bahsediyor.
Yaratıcılık diyor bir buluşma anıdır diyor.
Bu buluşma bilinç dışıyla bilincimizin buluştuğu andır diyor.
Bu buluşma anları ender karşılaşılır bu buluşma anlarıyla diyor.
Çünkü bilinç dışıyla bilincimizin buluşabilmesi için gerekli olan şart kolay kolay sağlanmaz diyor.
Bu şart da şu aslında. Hiçbir şey yapmadığımız zamanlarda kendimizi...
En rahat hissettiğimiz zamanlarda mesela örnek veriyorum.
Banyo yaparken müthiş fikirler gelir.
Sesimiz de harika çıkar.
Şarkı söylerken.
Besteler, müzikler işte o fikirler bu fikirler.
Niye? Çünkü o modda rahatlama modundayız.
En iyi fikirler o zaman geliyor.
Mesela Einstein bütün iyi fikirlerinin tıraş olurken geldiğini söylüyor.
Çünkü buluşma anları.
Ve bu sistem şöyle çalışıyor.
Siz bir konu üzerine çalışıyorsunuz, çalışıyorsunuz, çalışıyorsunuz.
Birikim elde ediyorsunuz.
Bir şeyler elde, bir bilgi ediniyorsunuz.
Edinmiş olduğunuz o bilgi bir şekilde bilinç altında iteleniyor.
Sonra kendiniz böyle boşta kaldınız, iyi oldunuz işte yolda yürürken herhangi başka bir zamanda üst bilincinizden bir şey çağrışım yapıyor ve bir buluşma anı yaşanıyor ve size bir
fikir geliyor. Aa şöyle bir podcast mı yapsaydım acaba?
Aa şöyle bir eğitim mi yapsaydım acaba?
Falan gibi. Ve Rollamey bu yaratıcılığın tetiklenebilmesi için şunu tavsiye ediyor.
Sahip olduğumuz bu teknolojik cihazlar, bu içerikler, sürekli içerik tüketme arzusu aslında bizim gerçek kimliğimizle kendimiz arasında bir duvar ördüğünü söylüyor.
Çünkü insanlar kendi kendilerinden uzaklaşıyorlar diyor.
Aslında hepimiz kendimizden uzaklaşmaya çalışıyoruz.
Kendimizde baş başa gerçek anlamda vakit geçirmekten endişe ediyoruz.
Çoğu insan geçiremiyor bile.
Ve o yüzden şunu öneriyor.
Sıkılmak iyidir diyor. Kendinize sıkacak aktiviteler yapın.
Mesela Emine ben sana sorayım ya.
En son sen ne zaman sıkıldığını hissettin?
Ben çok uzun zamandan beri sıkılmadım.
Çünkü sürekli YouTube var, Spotify var, o var bu var.
Bu kötü bir şey aslında bakarsan.
Sıkılmayı unutmak. Sen ne durumdasın?
Bana da şu an zor bir soruyla geldin.
Yani şöyle YouTube var, Spotify var.
Evet haklısın o sıkılma işi.
En kötüsü benim elimde Kindle var.
Hiçbir şey yapmasam sürekli kitap okuyorum.
Ama düşünüyorum en son ne zaman sıkıldım?
Çok uzun zaman içinde değil.
Çünkü burada ben baya...
taş devri şartlarında yaşıyorum şu anki bulunduğum yerde.
Ama çocukken çok sıkılırdık.
Mesela ben çok hatırlıyorum.
Ben çocukken sürekli sıkıldığımı hatırlarım.
Yani bilmiyor musun? İşte bu çok ilginç.
Yani mesela çocukken sürekli sıkılırdık.
İşte imkanlar daha mı kısıtlıydı?
Evet. Yani teknoloji yoktu.
O yoktu. Bu yoktu. İşte okul döneminde her istediğimde dışarı çıkamazdım.
Arkadaşlarımla oynayamazdım.
Evde yalnız başıma bir vakit geçirme zorunluluğu var ve bu vakit hep var.
O zamanlarda da yaratıcı bir şeyler yapmaya çalışırdı işte.
Dessim yapardı kimse, yazı yazardı.
Hiçbir şey yapamayan giderdi Atlas'ta ben mesela Atlas'ı açardım böyle elimle işte dünyayı gezerdim falan.
Bir dakika, bir dakika burada duracağım, burada duracağım.
Burada çok ortak bir yönümüz var.
Aynı şeyi yapıyormuşuz.
İnanılmaz sıkılan bir çocuktum.
Yani size dedim hayat bu olamaz ya.
Artık içim çıkıyordu sıkılmaktan ve bir atlasım vardı dediğin gibi.
Annem bana almıştı daha okula başlamadan.
Gidip açıp böyle...
Oradan yer seçiyordum. Buraya gezeceğim.
Buraya gezeceğim. Şunu da dünyaya gezeceğim.
Bu dünyayı gezme manyaklığım da oradan o zamanlardan hatta çıktı.
Çok güzel ya. Valla şimdi de arada ne yapıyorum biliyor musun?
Google Maps'te daha önceden gezdiğim yerlere haritayla gidiyorum.
Bir de üstüne üstlük o 360 derece görüntüye çeviriyorum onu.
Sokakları geziyorum. Google Earth'te daha güzel oluyor bu arada o.
Google Earth'te mesela geçenlerde şeye gittim.
Parka gittim Amsterdam'da mesela.
Gezdim Wolden Park'ı tekrar.
Kuğular mumular. Oranın kafesinde oturdum.
İşte o kafe şeyinde.
Şimdi böyle enteresan şeyler de oluyor.
Yani hani biraz bu tür şeylere de kapı açmak, kapı aralamak gerekiyor.
Çünkü günün sonunda şöyle bir durum söz konusu.
Söylemeye çalıştığım şey şu. Kendini geliştirmek kelimesi o kadar altı boşaltıldı ki dijital bu ortamda ve pandemi içerisinde.
Ya ben YouTube videosu izliyorum bilmem ne ile ilgili kendimi geliştiriyorum.
Efendim ben işte sesli kitap dinliyorum kendimi geliştiriyorum.
Ya kendini geliştirmek öyle olmuyor arkadaşlar.
Kendini geliştirmek o kontenti dinliyorsun ya izliyorsun ya ya da okuyorsun ya.
O okuduğun şeyi o bilgiyi harekete geçirdiğin zaman oluyor.
Yani bir bilgi edindin onu kullandığın zaman oluyor.
Bir şey ediniyorsun hemen onu kullanman lazım.
Yani dolayısıyla.
kendimizi geliştirebilmek için aksiyona dökebileceğimiz bilginin peşinde olmamız bizim için en hayırlısı olur diye düşünüyorum.
Hayırlısı falan gibi bir bağlamayla da cümleyi noktaladım ama hadi hayırlısı olsun.
Şöyle bir şey yaptım ben bu pandemi boyunca kitap okurken.
Evernote diye bir hesap var.
Onu bir de clippings.io diye bir hesap var.
Kindle'dan okurken Hakan altını çizdiğim yerlere kendi yorumumla not alıyorum.
Parafrez ediyorum kendimce ki aklımda kalsın diye.
Sonra onları otomatik olarak bu bağlantı o app'in içine koyuyor.
Ve ben belli aralıklarla geri dönüp ona bakıyorum.
Ve bu benim okuduğum kitaplarda inanılmaz verimimi artırıyor.
Aklımda kalıyor. Çünkü mesela bir şey oluyor.
Ya ben bu kitabı çok beğenmiştim ama neyini beğendim?
Olmuyor, kafa gidiyor.
O yüzden zamanını daha doğru kullanmanı da sağlıyor.
Hani zamanla geri dönecek olursam.
Zaman konusunda zaman dönmeden sözünü balla kestim.
Az önce söyledin ya not alma meselesi.
O çok önemli bir konu.
Onunla ilgili ben bir teknik taktik bir şey paylaşmak istiyorum.
Dinleyenlerin faydasına olacağına inandığımdan dolayı.
Şimdi ne dedik?
Edilinen bilgi bir aksiyonla dönüşmüyorsa.
Uçup gidiyor dedik değil mi? Şimdi mesela sen notlar tuttuğundan bahsettin.
Benim de Evernote'da yıllardır kullandığım bir not sistemim var.
Ve sürekli geliştiriyorum.
Şimdi ona Notion'da entegre oldu falan filan.
Hatta bununla ilgili de bir bilgi mimarisi oluşturma üzerine de hatta bir eğitim tasarlıyorum.
Onun da müjdesini vereyim.
Dinleyenlerin ilgisini çekerse araya onları sıkıştırmış olayım.
Orada şöyle bir şey var. Progressive Summary diye bir kavram var.
Progressive Summary şu. Özet geliştirme şeklinde düşünebilirsin.
Mesela örnek veriyorum. Nasıl oluyor?
Süreci anlatayım. Sen Kindle'da bir şeyi okudun, altını çizdin.
Ya da ben geyneksel samankağıtta okudum, altını çizdim.
Fotoğrafını çektim ve Evernote'uma attım.
Evernote dediğim bir not sistemi bu arada.
Herhangi bir not sistemine ben o notları yerleştirdim.
O not sisteminde yerleştirdiğim o notları ben sonra dönüyorum.
Ve okuyorum güzel notlarmış diyorum ve arşivliyorum.
Bu yanlış. Not olarak gördüğün o şeyi üzerine yeni bir cümle bir şey eklemen lazım.
Okudun ya mesela bir paragraf.
Kendin bir yorum yazmışsın ya.
O yorumun üzerine bir ekstra yorum daha katman.
Üzerine bir kere daha düşünüp ekstra bir yorum daha katman.
Ne bileyim belki yazdığın cümleyi editlemek.
Ya da işte bir paragrafın fotoğrafını çekip koymuşsun.
O paragrafı bir daha okuyup o paragrafı kendi cümlenle Bir cümlede özetlemek mesela.
Çünkü o zaman zihnini çalıştırıyorsun.
O zaman bir ilerleme kaydediyorsun.
O zaman o nota ekstra bir değer daha katmış oluyorsun.
Aradan zaman geçiyor.
Tekrar o notlarına baktığında o notu bir daha gördüğünde bir kere daha bu benzeri bir şey yaptığında artık o bilgi senin için daha içselleştirilmiş bir bilgi haline dönüyor.
Dolayısıyla sağdan soldan edindiğimiz notları onları bunları işte ekliyoruz.
Ekledim bu güzel notmuş.
Bunu da şimdi şu klasörüme ekleyeyim yapmadan önce o notun üzerine bir değer daha ekleyeyim.
Bir katman daha ekleyeyim.
Zihninizi yorarak bir şey daha ortaya koyun ki o bilgi aksiyona dönüşmüş olsun.
Kullanılmış olsun. Tekrar zihin süzgecinden geçsin ki o not tutmak için harcadığınız mesaiden en yüksek seviyede verim elde etmiş olun diyeceğim.
Ona da ekstra bir mesai harcıyoruz ya o zaman onun karşılığını en yüksek seviyede verim.
Şimdi zaman konusundan bahsedip zamanı doğru kullanamamak durumunda kalmak istemiyorum.
Ama ve lakin bulmuşken senin de az önce bahsettiğin şeylerden.
Şimdi iki tane şey değinmek istiyorum kapatmadan önce Hakan.
Çünkü hani bu dijital minimalizmle alakalı bir yazı yazdım demiştin ya.
platformlarda harcadığımız zaman inanılmaz büyük bir zaman.
Ve bunun bize maliyeti çok fazla.
Hani bununla alakalı ne yapabiliriz?
Çünkü artık tabii akıllı telefonlar var.
Şey görebiliyoruz ne kadar vakit harcamışız.
Ama her zaman bakmıyoruz.
Ya da telefona bakmasak da işte bilgisayarda.
Bu çok büyük bir maliyet bence.
Hani buradan nasıl kurtulabiliriz?
Bir de sen rolü meydan bahsederken çok yaratıcılık üzerine durdun ya.
Şimdi yaratıcılıkla ilgili de bir hikayem var ama orayı atlamadan önce senin dijital minimalizmine gelelim.
Tamam peki süper. Ya şimdi oradaki yaklaşım şu, yıllar içerisinde bir sürü yaklaşım oluyor.
İşte şey yapıyorsunuz, çok fazla app'in var.
Bu app'leri yönetebilmek için yeni bir app daha indiriyorsun mesela tamam mı?
Onu da yönetebilmek için bir app daha falan.
Böyle bir sonsuz bir döngünün içerisinde bilgisayarların, telefonların hafızalarını dolduruyoruz.
Bir kere şunu biliyor olmamız lazım.
Bu cihazlar, bu sosyal medya platformları bedava değil.
Yani bedavaya biz bunları kullanıyoruz yani işte ücretsiz Instagram falan filan.
Hayır biz ödemeyi yaşamamızla yapıyoruz.
Zamanımızla yapıyoruz bu ödemeleri.
Çünkü bizim ilgimiz o uygulamaların üzerinde olduğu sürece bu uygulamaların sahipleri bizim ilgimizi pazarlayarak reklamlarla para kazanıyor, gelir elde ediyor.
Bizim ilgimizin de buralarda daim tutabilmek için algoritmalar çalışıyor, hoşumuza giden içerikleri sürekli bize pompalıyor.
Dolayısıyla biz ödemeyi yaşamımızla yapıyoruz, zamanımızla yapıyoruz.
Justin Timberlake'in çok enteresan zamanla ilgili bir filmi vardı.
Hatırlar mısınız, bilir misiniz?
İnsanların kollarında böyle bir şey var.
Derisinin altında böyle bir zaman gösteren bir saat gibi bir şey var.
Ve herkesin bir ömrü var.
Fakirlerin ömrü az. Zenginlerin ömrü yüzlerce yıl, binlerce yıl.
Ve ömürler para transferi gibi birbirleri arasında yapılabiliyor kişiler arasında.
Çok enteresan bir şey. In Time mı öyle bir şeydi filmin adı?
Bunu izleyin bence. Çok fituristik ve aslında yaptığı gönderme müthiş.
Gönderme o kadar müthiş ki şöyle söyleyeyim.
Zengin insanlar, onlar da belki 80 sene yaşıyor, 70 sene yaşıyor.
Ama o kişiler zamanlarını, kontrollerini parada sahibi oldukları için kendi ellerinde tuttuklarından dolayı o zamanla istediğini yapıyor.
İsterse eğleniyor, şey yapıyor, yavaş yavaş yürüyor.
Daha fakir olan insanlar, zamanı az olan insanlar Sürekli bir telaş içerisinde ve bu insanlar zonlara bölünmüş.
Böyle farklı zonlarda yaşıyorlar böyle.
Zaman yönetimi konusuyla ilgili daha taktiksel bir yaklaşımla ilgili de şunu söyleyeyim.
Ya ben telefonumu dışarı çıkarken yanıma almıyorum.
Yanıma almadan yürüyüşlere çıktığım oluyor.
Sosyal medya uygulamalarını telefonumda az kullanıyorum.
Zaten biraz yaşlar ilerlemeye başlayınca da...
Küçük ekranlara bakıp oralardan sosyal medya kullanmak, oralara bir şeyler yazmaya çalışmak dolma parmaklarımızla acı verici bir deneyime dönüşüyor.
Dolayısıyla ben şunu yaptım.
Üretkenliğime de faydası oldu.
Bilgisayarım üzerinden ben sosyal medyayı kullanıyorum.
Instagram dahil. Yani bilgisayarım üzerinden yazıyorum.
Çünkü bilgisayarda Instagram'da yorum yazmak, cevap yazmak çok daha basit.
10 parmak klavye çıtır çıtır yapıyorsun.
Öteki türlü böyle böyle.
Bir de... Şey meselesini kesinlikle tavsiye ederim.
Telefonu almadan birkaç kez dışarı çıktığınız zaman kendi bağımlılığınızı keşfediyorsunuz.
Sürekli eliniz cebinize gidiyor.
Sürekli cebinize gidiyor. Bazen böyle yana yakıla ah keşke telefonum olsa şurada bir bilgi var onu search etsem diyorsunuz.
Bazen diyorsunuz ki keşke diyorsunuz bir fotoğraf makinemle şunu çekseydim falan.
O durumlar için ben yanıma not defteri alıyorum.
Düşüncelerimle ve etrafımdaki insanları gözlemleyerek notlar alıyorum mesela.
Ve beni inanılmaz mutlu ediyor bu yaklaşım.
Bir kere şöyle şeyler de oluyor.
Oturduğum kafede not alıyorum.
Mesela yurt dışında çok başıma gelirdi.
Bara giderdim. Tanıdığım kimse yok.
Not defterimi çıkartır, notlar yazardım.
Etrafında gördüklerimi yazardım.
Bir sürü insan yanıma gelirdi.
Siz yazar mısınız? Nesiniz?
Ondan sonra ne güzel yazınız var bilmem.
Ben hiç kimselerle muhabbet etmiyorum.
Orada bir şeyler içiyorum. Not tutuyorum falan.
İnsanlarla muhabbet etmek, insanları gözlemlemek için birer fırsata dönüşüyor.
Cep telefonsuz çıkılan deneyimler, yolculuklar şeyler.
Bunu birkaç kez öneririm.
Benim yazıyı okurlar. Sonra daha detaylı bilgiler var.
İnsan gözlemleme olayını çok seviyorum.
Herhalde pandemi sürecinde en çok özlediğim şeylerden bir tanesi bir böyle kafeye, bara gidip, bir restoranda tek başıma oturup insan gözlemlemek.
Babam da çok sever bu aktiviteyi.
Beraber çok yaparız.
Ve şeyi bu arada baktınca, Smith & Blake'in filminin adı İnsaymış.
Gerçekten ben şimdi burayı kapatınca bir senin yazına bakacağım, iki bu akşam bunu izleyeceğim.
Yaratıcılıkla ilgili bir şey söyleyeceğim dedim ama uzatmayayım.
Şöyle kısaca söyleyeyim. Yaratıcı, hani yaratıcılık şeylerinde bizim genelde şöyle bir şeyimiz var.
Hani ben mesela bir insan olarak ben ne yapıyorum?
Şarkı söyleme yeteneğim yok.
Resim yapamıyorum. Müzik çalamıyorum.
Ben yaratıcı değilim diye uzun yıllar düşündüm.
Halbuki öyle bir şey değil.
Hani yaratıcı düşünce yaptığın her en ufak bir şeye bile bir yaratıcılık katabilirsin.
Şey örneği veriyordu işte bir ev hanımının Aldığım psikoloji derslerinden bir tanesini de veriyordu bu örneği.
Bir ev hanımının işte karşılaştığı problem yemek yaparken karşılaştığı problemi yönetme biçimi bile yaratıcı olabilir diye.
Ve yaratıcı bireylerde bulunan ortak bazı özellikler var.
Hani bunu da çok hoşuma gittiği için paylaşmak istiyorum.
Çünkü o kendimize zaman ayırdığımızda sürekli o zamanı harcadığımız yerden çıkıp kendimize zaman ayırdığımızda bunları fark edebiliriz.
Bir tanesi çok böyle bağımsız olan bireyler.
Hani biraz daha şey gibi başkalarının görüş ve kanaatlerine uymak zorunda hissetmeme, daha özel düşünüp davranma eğilimi taşıma, yeni deneyimlere açık olma, risk alabilme,
ondan sonra basit ya da kolay şeylerin yerine daha karmaşık şeylerle uğraşmayı deneme ya da belirsiz durumlarda böyle...
Toleransının daha yüksek olması, daha duyarlı kimseler olması.
Bir de aynı zamanda yaratıcı bireylerin aynı zamanda birçok farklı alandan beslenmesi.
Böyle oyun ve mizaha eğilimli oldukları çok böyle bilinen özellikler arasındaymış.
Bir de böyle merak ve kurcalama güdüleri.
Hani sen demiştin ya böyle tamir seti aldım vesaire.
Hani biraz daha böyle yaratıcı bir iş çünkü senin dediğinde.
Brene Brown'un kitabında onu da söylüyordu.
Yaratıcı bir şey yapın. İlla bir fayda sağlamak zorunda değil ama bir resim yapın, bir şey yazın, el işiyle uğraşacak şeyler yapın.
Bunlara zaman ayırın.
Asıl bunlara zaman ayırarak kendinizi keşfetmeye de zaman yaratabilirsiniz.
Ya da hayattaki farklı şeylere zaman yaratabilirsiniz diyordu.
Ben de bunun üzerinde belki şöyle bir ek yapabilirim.
Yaratıcılık bir problem çözebilme becerisi aslına bakarsan.
Yaratıcı insanlar problemleri severler.
Ve aslında bir de şöyle bir güzellik vardır.
Bu hayatta problemlerin, dertlerin peşinden giden insanlar yaşamın onlara sağlayacağı güzelliklerle de sürekli karşılaşırlar.
Yani şunu diyeceğim özetle. Dert bulup dert çözen hayatta aç kalmaz.
Dertlerin ve problemlerin peşinden giden insanlardan olmamız gerekiyor.
Aksi takdirde bize ihtiyaç kalmıyor.
O yüzden yaratıcılık meselesi bir problem çözme meselesi gibi görüyorum ben.
Bu problem her şey olabilir.
Resim yapmak istiyorsun, nasıl yapacağını bilmiyorsun.
O bir problem, onu çözmeye çalışmak.
Ondan sonra ne bileyim müzik bir şey çözmek, tasarımla bir problem çözmek falan.
Problem çözme noktasında da...
Bir taktik vereyim. Onunla da son olsun.
Konuştukça konuşuyoruz. Zamanı yönetemedik ama.
Muhabbet sevgisi zaman yönetiminin önüne geçti.
Sevgili dinleyenler. Böyle bir durum oldu.
Zaman mı bizi yönetir, biz mi zamanı yönetiriz?
Bugün bizi zaman yönetti bu podcast'te.
Öyle bir durum oldu.
Şimdi burada şöyle bir şey var.
Problem çözmeyle ilgili bir taktik paylaşacağım.
Stratejik bir yaklaşım paylaşacağım.
Bunu da Atatürk'ten bir örnek vererek paylaşayım istiyorum.
Bir gün Amerikalı bir gazeteci Atatürk'le sohbete geliyor.
Yani işte röportaja geliyor ve şöyle bir şey söylüyor.
Diyor ki işte Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdunuz.
Bu Türk halkı işte savaş kazandı oldu bu oldu.
Çok başarılısınız falan diyor.
Yani milletçe çok başarılı oldunuz.
Sizin başarı formülünüz nedir diye bir soru soruyor.
Atatürk de şöyle diyor, ben diyor bir işe bir problemle karşılaştığımda başarılı olup olmamayı düşünmem diyor.
Yani bir hedefe başlarken başarılı mı olacağım, başarısız mı olacağım, o mu olacağım, bu mu olacağım düşünmüyorum diyor.
Hedefime bakarım, hedefimin önündeki engellere bakarım sonra diyor.
O engelleri teker teker ortadan kaldırdığımda hedefime yürür ve başarılı olurum diyor.
Dolayısıyla sizler yaşamanızda, bizi dinleyen arkadaşlara söz sesleniyorum.
Yaşamanızda hedef olarak belirlediğiniz şey ne?
O hedefi gerçekleştirmenin önünde gördüğünüz büyük engel ne?
O engeli ortadan kaldırmaya çalışın.
Bakın o zaman nasıl başarılı oluyorsunuz?
Bu her şey olabilir.
Yani hayatın herhangi bir alanında bu yöntemi rahatlıkla kullanabilirsiniz.
İş dünyasında, ikili ilişkilerde, seyahat hazırlarken ya da ne bileyim finansal meselelerle ilgilenirken hedefinize bakın.
Sonra hedefin önündeki engelleri tanımlayın.
Sonra düşünün hangi engeli kaldırırsam hedefime rahat yürürüm.
O hedefi kaldırmaya çalışacak araçlar, taktikler olarak da hangi araçları kullanacağınıza karar vereceksiniz.
Onlar da sizin. taktiğiniz olacak, taktiksel yaklaşımınız olacak.
Amaç strateji taktik bağlamında bunu bu şekilde de bir örnek olarak paylaşayım.
Aksi taktirde zaten oturup böyle şey yapıyorsun Hakan.
Kurban modeline giriyorsun.
Hep benim başıma geliyor. Hep beni buluyor.
Nereden başlayacağını bilemiyorsun.
Nasıl çıkacağını bilemiyorsun. Sonra onu bırakıyorsun.
Başka bir şeye geçiyorsun falan. Şimdi biz buraya girersek tabii ki bunun da üzerine bir saat daha konuşabileceğimiz için zamanı kullanamadığımız zaman yönetimi podcastimizin sonuna gelerek biz dinlediğiniz için eğer hala dinliyorsanız Teşekkür
ederiz. Sosyal medyadan Hakan Akben'e ulaşabilirsiniz.
Muhteşem yazılarını da zaten Hakan Akben diye aratarak herhalde Google'da bulabilirsiniz.
Başka yayınladığın yer var mı Hakan?
İşte Google'dan Hakan Akben yazdığınız zaman yazılar da çıkıyor.
Her şey çıkıyor. Benimle ilgili olumsuz, olumlu, ekşi söz yorumları da çıkar.
Onlara aldırış etmeyin.
Clubhouse yayınlarımız var.
Salı, Perşembe, Pazar 21.00'da canlı Clubhouse'da konularla, konuklarla bir arada fikirleri ve insanları buluşturuyoruz.
platformda bir şeyler yapıyoruz. Ama herhalde bu platformlar arasında en ısınamadığım, en sevemediğim, en kendimi bulamadığım yer Instagram oldu diye düşünüyorum.
Oralardan aratırsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz.
Onu da söyleyeyim.
Hep bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz ve bu güzel sohbetin için sana da çok teşekkür ediyorum Hakan'cığım.
İyi ki geldin, iyi ki böyle konuştuk.
Nice bir saatlere, nice diğer podcastlere diyorum.
Çok teşekkür ederim. Ben de çok mutlu oldum beni yayınla konuk aldığın için.
Bu keyifli serinin devamını dilerim.
Diğer konuklarla yaptığın söyleşileri de ben de dinlemeye devam edeceğim.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
