
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Psikolog C.R Snyder ve Erich Fromm ile bu hafta umut kavramından bahsettim. Umudun hayatı yaşama tonumuz, hayat kalitemize olan etkisiyle beraber umutlu olmak ve optimist olmak arasındaki fark nedir? Hayatımızın en büyük alanını kaplayan ilişkilerde umut nerede duruyor? Daha umutlu olmak için neler yapabiliriz? Sorularına bilimsel kaynaklarla cevap aradım.
Keyifli dinlemeler.
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e.
Hoş geldiniz, ben Emine.
Bu kanalda psikoloji, felsefe, bilim ve farkındalık çerçevesinde Hayatı daha yaşanılabilir kılmak için hayatı dair sorgulamalarımı, düşüncelerimi, okuduklarımı ve öğrendiklerimi
paylaşıyorum. Ek olarak her çarşamba günü podcastta bahsettiğim konuya ilişkin kaynaklar, kitap önerileri ve kendimizi daha iyi tanımak adına bir soru ile e-bülten gönderiyorum.
Eğer ilginizi çeker ve benim de mail kutuma düşsün bunlar derseniz emineyesitmen.com slash podcast adresinden kayıt olabilirsiniz.
Eğer benimle birebir çalışmak isterseniz de yine aynı adresten koçluk başlığına tıklayıp bilgi ve ücretsiz ön görüşme randevusu alabilir ya da bana LinkedIn profilimden ulaşabilirsiniz.
Geçtiğimiz haftalarda Brenna Brown'un Ableton'de önerdiğim kuvvetle ayağa kalkmak kitabını okuyordum ve şöyle bir cümle dikkatimi çekti.
Diyordu ki umut bir duygu değildir, bilinçsel bir süreçtir.
Ben bunu hep bir duygu zannediyordum.
Yani umutlu olmak, umut beslemek gibi.
Ve onu okuyunca aklıma yıllar önce böyle kendimden, işimden, hayattan, her şeyden umudumu kestiğim bir zamanda babamla sohbet ederken bana söylediği şey geldi.
Demişti ki, kızım umudunu kaybedersen her şeyini kaybedersin.
Babamın böyle çok kilit anlarda çok kilit sözleri vardır.
Yani her gün konuşmayız biz onunla belki ama gerçekten en ihtiyacım olduğu zaman da duymaya en ihtiyacım olan şeyi söyler.
Hatta Dostoyevski'nin de bir sözü var.
Umutsuz yaşamak yaşamaya son vermektir diye.
Bu umut kavramı üzerine daha fazla düşünmeye ve sorgulamaya başladım açıkçası.
Ve kitapta Brené Brown umut üzerine araştırmalar yapan Profesör C.R.
Snyder'dan örnekler veriyordu.
Onun çalışmalarına referans veriyordu.
Ben tabii durur muyum? Hemen araştırmaya başladım ve Snyder'ın The Cyclology of Hope isimli kitabını indirdim.
Ve böylece bu haftanın bölümü vuku bulmuş oldu.
Türkçesi var mı inanın bilmiyorum ama bunu e-büttene koyarım.
Şimdi konu derin, benim de sorguladığım noktalar var, üzerine düşündüğüm noktalar var.
O yüzden bugün biraz daha böyle umut, hayatı, yaşamı, tonumuzu, hayat kalitemizi nasıl etkiliyor deyinmekle beraber umutlu olmak ve optimist olmak arasındaki fark nedir?
Hayatımızın en büyük alanını kaplayan ilişkilerde umut nerede duruyor?
Ve tabii bir insanın umudunu etkileyen faktörler nelerdir?
Ve madem bu bilişsel bir süreç hayatımızda umuda daha fazla nasıl yer açabiliriz?
Bunu da ele almak istiyorum. Görünen o ki konuşacak çok konumuz var.
Hazırsanız başlayalım. Öncelikle umut deyince aklınıza gelen ilk şey nedir?
Burada yayını bir durdurup düşünebilirsiniz de ben böyle seviyorum sürekli kullandığımız kelimeleri tekrar düşünmeyi.
Çünkü bazen otomatik pilotta kullanıyoruz ya aklımıza ilk ne geldiği, bizim için ne çağrıştırdığını bilmiyoruz.
O yüzden ben de şöyle bir durdum düşündüm bölümden önce.
Böyle umut deyince benim yüzüme hep bir gülümseme yerleşiyor.
Bir şeyler mümkünmüş gibi geliyor.
Tabi umut kavramı da birçok kavram gibi literatürde farklı görüşleri barındırmış bir kavram.
Mesela Shakespeare'in The Rape of Lucreys eserinde şöyle bir cümle geçer.
Ve böylece daha fazla umut ederek daha azına sahip oldular.
Ya da Nietzsche de diyor ya umut insanın azaplarını uzatan en kötü şeydir diye.
Ama filozof Gabriel Marcel'a baktığımızda o da diyor ki umut insanda varoluş duygusunu oluşturur, kişinin yabancılaşmasını engeller ve kendini gerçekleştirme yönündeki kararlılığına yol açar.
Eric Erickson'a göre de umut kişinin isteklerini elde edebileceğine ilişkin kalıcı bir inançtır.
Stouts'a göre istekler ve beklentiler arasındaki etkileşimdir.
Kant, Hume gibi filozoflar böyle umudu biraz daha insan doğasına var olan bir duygu olarak ele alıyor.
Ya da Eric Fromm'a bakalım.
O da diyor ki umut istemek, istekleri gerçekleştirmek için yeni yollar bulmak ve vazgeçmemektir.
Bu nedenle yaşamda karşılaşılan güçlüklerle baş etmede, olumsuz koşulları iyileştirmede ve hayalleri gerçek kılmada umutlu olmak çok önemlidir.
Ve umudun doğasının yanlış anlaşıldığından da dem vuruyor.
Diyor ki umudun bir nesnesi olmadığı zaman, o umudun gittiği yer daha çok dolu dolu bir yaşam sürmek, daha büyük bir canlılık içinde olmak, sıkkınlıktan kurtulmak ya da din bilimsel açıdan günahlardan
arınma, siyasal açıdan devrime kavuşma gibi anlamları olduğunda böyle anlamlar yüklediğimizde gerçekten umut etmiş oluyor muyuz?
Hayır olmuyoruz. Bence de olmuyoruz.
Aslında bu türden beklentiler...
Umut etmek anlamını yansıtıyor belki ama o beklentide bir edilgenlik varsa umut el etek çekmeye sebep olabilir, teslimiyetçiliğin bir bahanesi olabilir.
İşte Snyder'ın da umut ve iyimserlik arasındaki ayrımı tam olarak burada devreye giriyor ve kitapta şöyle ifade etmişti onu da.
Her ne kadar birbirlerine benzeseler de...
Plan olmadan yapılan iyimserliğin yani plan olmadan vuku bulan iyimserliğin boş bir vaat olabileceğinin altını çiziyor tüm kitap boyunca.
Bence Nietzsche'nin umuttan kastı da buradaki bu optimistlik.
Ben öyle yorumluyorum kendimce.
Çünkü iyimserliğin yani optimistliğin polyanlacılığa giden bir tarafı da var.
Sorunlara çözüm aramak yerine sürekli bardağın doğu tarafını görmeye çalışmak toksik pozitifliğe kadar giden bir şey sonuçta değil mi?
Öğrenilmiş iyimserlik yaklaşımı mevcut ve potansiyel başarısızlıkların etkisini azaltmak için zihinsel bahaneler üretmek diyor psikolog Snyder.
Şimdi bunu da neden böyle söylüyor?
Oraya da bakalım birazcık. Çok yüksek derecede iyimser olan biri kötü sonuçları 3 tane kritik boyutta düşünüyormuş.
Birincisi olumsuz bir şey olduğu zaman O olumsuzu kendi dışındaki faktörlere yüklemek.
Haliyle böyle düşünen biri bir şeyler istediği gibi gitmediğinde o durumu ya da kendini değiştirmek için sorumluluk almaz ya da adım atmaz.
Benimle alakalı değil der başka şeyleri yıkar değil mi?
İkincisi ilimsel bir başarısızlık veya sorunun ilerisini göremez ya da görmek istemez diyor.
Geçici bir şey olduğuna inanır ve geçici bir şey olduğuna inandığı için yine sürdürülebilir bir çözüm bulmaya çalışmaz.
Örneğin hata yaptığın zaman tamam olur bir kere dersin ama sonra o hataya bir daha düşmemek için bir şeyler yaparsın ya önlem alırsın.
İşte iyimserler bu noktada biraz daha adım atamayacak durumda kalır.
Bir önlem almaz. Üçüncüsü de buna bağlı olarak hatalarından ders çıkarmayan bir insan içinde bulunduğu durumu ya da kendisini Olduğu gibi kabullenip aslında değiştirebileceği bir şey
için adım atmadan o döngü içinde kalır diyor.
Şimdi ben bu kanalda genel olarak hep kabul, kendini kabul, durumu kabul üzerine konuşuyorum ya.
Burada bahsettiğim kabul o kabul değil arkadaşlar.
Yani değiştiremeyeceğin bir şeyi kabullenmek de ufak bir adımla büyük bir etki yaratabileceğin konuyu olduğu gibi kabullenmek arasında fark var.
Bu aradaki ayrımı yapayım isterim.
Çünkü bu durum uzun vadede insanı aynı döngü içinde bıraktığı zaman bu sefer hayal kırıklığı ve umutsuzluğa da yol açabiliyor.
O yüzden de umut pozitif psikolojide edilgen bir anlama değil de daha aktif, harekete geçiren bir anlama sahip.
Snyder'ı da bunun üzerine formüze ediyor zaten teorisine ve Eric Fromm'un az önce bahsettiğim umuda yaklaşım tarzına çok benziyor.
En kısa haliyle anlatacağım.
Kavramlar çok karışıyor çünkü.
Diyor ki umutlu bir bireyin Bir hedefi vardır, bir amacı vardır nihai ulaşmak istediği ve o amaca yönelik içeriden gelen bir motivasyonu vardır.
Bu motivasyonu da aksiyona dökebilir, yol haritası çıkarabilir kapasitededir.
Bu yol haritası her zaman doğruyu göstermediğinde ya da bulunan çözümler işe yaramadığında yüksek umutlu insanlar alternatif çözüm üretebilme ve problem çözme yetisine sahiptir diyor Snyder ve bunun
da Kişinin öz yeterliliğini, öz saygısını, hayattan aldığı doyumu etkilediğini vurguluyor.
Yani aslında umutlu olmak sadece bir amaca ulaşabilmek değil, aynı zamanda bir insanın kendisiyle olan ilişkisinin de sağlıklı bir şekilde kurulabilmesine vesile
oluyor. Peki Emine buraya kadar anladık.
Umut çok güzel, çok hoş bir şeymiş ama bende yok.
Ve umudu belirleyen faktörlerden bahsedecektim.
Hani nerede derseniz size şimdi şaşırmayacağınız bir şey söyleyeceğim arkadaşlar.
Hayattaki umudumuzu belirleyen faktörlerin başında tabii ki de çocukluğumuz geliyor.
Çocuklukta ailemizle olan ilişkimiz, ailemizin bize karşı tutumu, hayata karşı tutumu ve bağlanma şeklimiz.
Güvenli bağlanan çocuklar hayata daha umutlu bakıyormuş ve psikanalist Eric Erickson da diyor ki bir bebeğin Cevaplamaya çalıştığı sorun şudur.
Bu dünya güvenilir bir yer mi yoksa değil mi?
Buna da tabii ki nasıl karar veriyor?
Bakım verenlerinin ona karşı olan ilgisiyle, ihtiyaçlarını duygusal ve fiziksel olarak, ihtiyaçlarını doğru bir şekilde karşılamasıyla ya da karşılamamasıyla çocuk dünyayı güvenli bir yer olarak görüyor ya da görmüyor.
Ericsson'a göre umut çocuğun bu kritik aşamada güven duygusu benimsemesiyle ortaya çıkıyor.
Bakım verene güvenli bağlanan çocukların hayata da daha umutla baktığı, daha hedef odaklı hedeflerini gerçekleştiren çocuklar olduğuna dair çalışmalar var.
Bağlanma yine geldi, dolaştı, önümüze çıktı.
Bu konuyla da alakalı bir bölüm çekmiştim bağlanma teorisini anlattığım yetişkinler için.
O da 2023'ün en çok dinlenen bölümü olmuş Spotify istatistiklerine göre.
Bakmak isterseniz onu da tavsiye ederim.
Konumuza geri dönelim. Bu 0-2 yaş aralığı çok önemli ya.
Umut genel hatlarıyla yeni doğmuş bebeğin daha yürümeye bile başlamadan önce geçirdiği sürede oluşuyormuş işte.
Bu oradan geliyor. Yani doğumdan 12 aylık olana kadar duyguların tanımlanması ve algılama...
olaylar arası bağ kurma, amaçlar belirleme aşamalı olarak gelişiyor.
12. aydan sonra bebeğin kendini tanıma süreci 24.
aya kadar sürüyor ve 30.
ayın sonunda da hedef belirleme, hedefi elde etmeyi isteme, hedefe ulaşmak için kendisindeki gücün farkına varma olgunlaşıyor.
Ve tabii ki bu noktada Bakım verenlerimizin bize karşı olan tutumu çok önemli.
Şimdi kitaptan altını çizdiğim iki tane örnek vereceğim.
Bir tanesini çok içim acıdı okurken anlatınca anlayacaksınız ne demek istediğimi.
İki tane farklı zaman diliminde yazarın gözlemlediği aile tipi var.
İyi ki iki yaşlarında bir kız çocuğu annesiyle beraber uçağa ilk defa biniyor.
Yazar diyor ki böyle baktığında annesinin ona yaklaşımından, göz teması kurmasından, beden dilinden zaten olumlu bir ilişkisi olduğunu anlıyorsun.
Ama böyle uçağa oturuyorlar.
Kızcağız hep böyle sorular soruyor.
Anne bu ne, anne şu ne, şöyle mi, böyle mi?
Annesi sabırla cevap veriyor.
Ondan sonra anlatıyor. Bak şimdi kemerimizi takacağız, kalkacağız, gideceğiz işte.
Ama korkma olur mu? Bir şey olursa annen yanında diyor.
Ve uçak zaten bir süre sonra tribülansa giriyor.
Kız böyle korkuyor. Annesi ona sarılıyor.
Diyor ki sakin ol ben buradayım.
Elini tutuyor. Ondan sonra hatta uçak böyle tribülansan çıkınca beraber kalkıyorlar, yürüyorlar koridorda.
Kız böyle bıcır bıcır konuşuyor.
Böyle güzel bir ilişkileri var.
Zaten diyor ki yazar belli ki sağlıklı, güvenli bağlanan bir ilişkileri var gibi görünüyor buradan.
İkincisi de yine aynı yaşlarda bir erkek çocuğu annesiyle beraber uçağa biniyor.
Anne oturur oturmaz koltuğa diyor ki anne şimdi uyuyacak sesin çıkmasın burada otur böyle.
Anında gözle göz maskesini takıyor ve dünyayla ilişkisini kesiyor.
Yazar şey diye anlatıyor çocuğu.
Uçak kalkarken çok korktu garibim diyor.
Böyle korkulu gözlerle etrafına bakmış, elleri titremiş, ağlamaklı olmuş.
Ama anne yok yani fiziksel olarak orada ama duygusal olarak yok ya.
Ne yapacağını bilememiş.
Ama anne sus demiş yani sessiz ol demiş bir şey de yapamıyor.
İtaat de ediyor bir yandan.
Ama o çocuk için dünya güvenilir bir yer değil.
Burada bir bilinmezlik içinde.
Yani yazar öyle tasvir etmişti ki çok içim acıdı.
Tabii ki bir anne çocuk ilişkisini bu minicik örnekten değerlendirip bunu genele yayamayız.
Ama varsayalım ki bu genel tavrı olsun kadının çocuğa karşı.
İşte bu noktada siz düşünün hangisi hayata umutsuz bakar?
Hangisi daha umutsuz bakar?
Çok net değil mi zaten? Bu hikaye bana biraz da duygusal ihmali hatırlattı.
Yani duygusal ihmale uğrayan çocukların da ben hayata çok umutla bakabileceğini düşünmüyorum bu parçaları birleştirdiğim zaman.
Onunla da alakalı bir bölümüm var.
Hatta web sitesinde duygusal ihmalle sebep olan 12 ebeveyn tipi bununla alakalı test detaylı yazı da var.
İsterseniz oralara da bakabilirsiniz.
Bunun dışında zor bir çocukluk dönemi geçirmek, maddi olarak ya da manevi olarak, duygusal ya da fiziksel şiddete maruz kalmak, istismara uğramak, Anne babanın boşanması, sevilen birinin kaybı
ya da ebeveynlerin kaybı ya da herhangi bir hayvanınızın kaybı da olabilir.
Bunlar da yine daha az umut beslemeye yol açan, hayata daha az umutla bakmaya yol açan tecrübeler olarak adlandırılıyor.
Çocuklukta ya da yetiştiğimiz kültürde azınlıktaysanız ve bu yüzden zorbalığa uğradıysanız ya da ayrımcılığa uğradıysanız çok erken yaşta umudunuzu törplemeyi öğreniyorsunuz
zaten. Bununla alakalı bayağı yapılan araştırmalar var.
Ve benim bu araştırmalardan çıkardığım sonuç şu.
Beyazların hakim olduğu patriyark sistemi içerisine dahil olmayan herhangi bir azınlık grubu hayata daha az umutta bakıyor.
Yani sizde eğer bulunduğunuz yerde bir azınlık gruptaysanız etnisiteniz farklı olabilir, cinsel yöneliminiz farklı olabilir, kadın olabilirsiniz, her şey olabilir.
Bunlar da umudu etkileyen faktörler arasında.
Bu arada ben şunu düşünüyorum.
İlla bir azınlık olmaya da gerek yok.
Toplumun alışılmış kalıpları dışında yaşayan birisiyseniz eğer ister istemez toplumun dışına itildiğiniz için yine umudunuzu kaybetmiş olabilirsiniz de.
Şimdi burada bir duralım mı?
Bir durup düşünelim istiyorum. Eğer içtince hayatta şanssız olduğunuzu düşünüyorsanız.
Diğerlerinin gerisinde olduğunuzu hissediyorsanız ya da sevilmediğiniz, değersiz olduğunuzu hissediyorsanız, kendinize inanmadığınız durumlar varsa, bir şeyleri yapabileceğiniz olan inancınız eksikse, kısacası
hayata dair umudunuz daha azsa ya da böyle çalkalanıyorsa, bir inip bir çıkıyorsa bu bahsettiklerimle alakası olabilir mi?
Eğer alakası varsa da ne tarafında var?
Yani belki ihtiyacınız olan şey...
Biraz daha o içinizdeki çocukla hemhal olup onu iyileştirmektir.
O noktada bir terapiste görünmek iyi bir fikir olabilir.
Ya da ben buraları geçtim.
Benim soyut ya da somut bir hedefim var.
Bu kariyer değişikliği de olabilir.
Hayatta ne istediğini bulmak da olur.
Stresi yönetmekle, mükemmeliyetçilikle başa çıkmakla her şey olabilir.
Bir hedefim var ve bu hedefe dair artık bir aksiyon almak istiyorum.
Bir çözüm bulmak istiyorum ve bunu yapmaya hazırım diyorsanız.
Bir yol haritasına ihtiyacım var.
Nereden başlayacağımı bileyim diyorsanız.
Koçluk ya da mentorluk da alabilirsiniz.
Ya da ben motive olmakta zorlanıyorum.
Bir başlasam gerisi gelecek ama bir şey beni tutuyor.
Bilmiyorum neyin tutun diyorsanız.
Koçluk sizin için uygun olabilir.
Bunları söylüyorum çünkü son zamanlarda koçluğa artan yoğun bir talep var.
Çok teşekkür ederim bunun için.
Ve anladığım kadarıyla bir boşluk da var.
Koçluk kavramı hayatımıza son birkaç senede girmiş bir kavram zaten.
O yüzden de nedir, ne değildir, ben nasıl çalışıyorum birazcık buna değinmek istedim.
Biliyorsunuz iletişim bilgilerim her zaman açıklamalarda.
Bana dilediğiniz zaman ulaşabilirsiniz.
Detaylar için de mutlaka web sitesini inceleyin.
Ve referanslara da bakın kimlerle hangi konularda çalışmışım ve ne sonuçlar elde etmişim.
Bence bunlar önemli. Şimdi ben bunları neden söyledim?
Çünkü bir sonuç için adım atmak, destek alabilmek, bir şekilde çözüm üretebilmek yine yüksek umutlu insanların özelliklerinden.
Ters psikoloji de yapabiliriz.
Ne yapabiliriz? Bir adım atarız, düşük umutluyuzdur ve bu bizi yüksek umutlu bir kişi olmaya doğru itebilir.
Bunları bu yüzden söyledim. Çünkü sadece çocukluk döneminde değil yetişkinlik döneminde yaşadığımız travmalarda, zorlu tecrübelerde bu birini kaybetmek olur, ayrılık olur, işini kaybetmek olur, iflas etmek
olur, ne bileyim maddi olarak zorluk yaşamaktan tutunca ciddi bir hastalık geçirmeye kadar bunlar da umudumuzu etkileyen faktörler.
Yani hayata umutlu başlayıp böyle tecrübeler sonucunda umudumuzu kaybetmiş de olabiliriz.
Ama hatırlayın en başta ne demiştim?
Umut bilişsel bir süreç.
Yani üzerine çalışarak ihtiyacınız olan şekilde çalışarak zihninizi eğiterek elde edebileceğiniz bir şey tekrardan.
Emine iyi hoş diyorsun ama niye bununla uğraşayım?
Böyle gelmiş bir daha neden bunu değiştirmek için çabalıyım?
Çok uzun iş diyorsanız. Benim kendi nedenim şu.
Bu hayata bir kere geliyoruz ve...
Bence yaşayabileceğimiz en güzel şekilde yaşamak hepimizin hakkı arkadaşlar.
Benim çok basit bir nedenim var o da bu.
Evet bence yavaştan umut...
Umudumuzu nasıl yaşartabiliriz?
Bunlara da bakalım. Yani hangi uygulamalar umutlu olma konusunda bize yardımcı olur?
Bunlara da bakalım isterim. Gerçi bölümü boyunca zaten anlamışsınızdır.
Ama şöyle bir toparlamakta fayda var.
Şimdi kitapta umutlu insanların ortak özellikleri diye uzun bir liste var.
Bu liste bana en basit haliyle growth mindset'i yani gelişen zihin yapısını hatırlattı.
Bu kanalda onunla alakalı da çok güzel bir bölüm var.
Dinlemek isteyenler varsa oraya da bakabilir.
Ben de bu bölümde daha bilindik bir örnek de üzerinden geçmek istiyorum.
Böyle şunu yapın bunu yapmayın gibi madde madde bir liste vermek ya da okumak gibi bir amacım yok.
Ve bu konuya cuk oturan bir filmden mini bir analiz yapacağım.
Tahmin edin hangisi?
Umudunu kaybetme.
Şimdi çok bilindik biliyorum çok da klişe ama gelin beraber...
Bir de umut gözünden ve hayattaki bu hedef ve ulaşma gözünden bakalım.
Şimdi filmi izleyenleriniz hatırlar.
Gerçek hayattan uyarlanan bir hikaye bu değil mi?
Kendi babasını 28 yaşında tanımış ve kendine bir söz vermiş bir adamın benim çocuğum olursa bir babanın ne demek olduğunu bilerek büyüyecek diye söz veren bir adamın hikayesi bu.
Yani buradaki hedef ne amaç ne?
Çocuğuna iyi bir baba olmaya çalışan, ailesine iyi konforlu bir hayat sağlamaya çalışan bir birey var.
karşımızda. Bakın hedefi belli.
Bir hedef, bir amaç sahibi olmak da umudun ilk bileşeniydi değil mi?
Hatırlayın en başta dediğimi.
Ama burada önemli olan bu amacınızın size ait özdeğerlerle uyuşması.
Chris'in buradaki özdeğeri aile.
Yani özdeğerlerinden bir tanesi.
Filmin başlarında şöyle bir sahne var.
Ana karakterin Chris'in yolda yürürken bir adamın böyle kırmızı son model spor bir arabadan indiğini görüyor ya böyle gözleri parlıyor.
Adama dönüp direkt şunu diyor.
Sana iki sorun var.
Birincisi ne yapıyorsun?
İkincisi nasıl yapıyorsun?
Adam da diyor ki borsacıyım.
Hatta sahnenin devamında o borsa binasından çıkan insanlara bakıyor.
Diyor ki herkes bana çok mutlu göründü ve düşündüm ben neden onlardan biri olmayayım ki dedim diyor.
Yani bir vizyon var orada.
Sonrasında borsa hakkında hiçbir fikri yok bu adamın.
Peki ne yapacak? Nereden başlayacak?
Gidiyor araştırıyor. Neye sahip olman lazım?
Bir numaralarla aranın iyi olması lazım.
İkincisi de insanlarla aranın iyi olması lazım.
İnsan ilişkilerinin iyi olması lazım.
E ben bu ikisini de yaparım. Ben bu ikisinde de iyiyim diyor zaten.
Ve hiçbir tecrübesi olmadığı için normalde farklı bir işi var.
Gidiyor 6 aylık ücretsiz bir staj programı buluyor.
Bu staj programına kabul edilmek için öyle başvurup bırakmıyor.
Başvurduktan sonra gidiyor CV'sini E'den veriyor oradaki müdürlerden bir tanesine.
Adam böyle çok ilgilenmiyor ama o müdürün peşini bırakmıyor.
Çıkışta bekliyor konuşmaya çalışıyor.
Bir şekilde kendini kabul ettiriyor.
istediği şeyin peşinden koşarken aynı zamanda alternatif çözüm üretiyor.
Bu da yüksek umutlu insanların en belirgin özelliklerinden bir tanesi.
Bir şey olmuyorsa eğer olmuyor deyip bırakmak yerine ona alternatif çözüm bulmak, etrafında dolaşarak farklı şekilde o problemi çözmeye çalışmak.
Ve bu konuda heyecanlı inanıyor da kendine.
Yani oraya girmek istiyor, kabul alıyor.
Eşine heyecanlı bundan bahsediyor.
Ama eşi onunla aynı heyecanı paylaşmıyor.
O çok mutsuz diyor ki yani adam gibi bir iş bulsana bu ne böyle?
Şimdi burada bir tane parantez açmak istiyorum.
Kitapta ilişkilerle ilgili altını çizdiğim şeylerden bir tanesi de şuydu.
Eğer partnerinizle ortak bir hayat görüşünüz ve ortak beklentileriniz yoksa o ilişkide umut yoktur.
Şimdi ben buna neden katıldığımı söyleyeceğim.
Eğer ki siz ya da partneriniz bir ilişki içerisinde Karşı tarafı mutlu etmek için bir şeylere evet diyorsanız ya da huzurunuz kaçmasın aman şimdi gerginlik olmasın diye normalde
sizin hedef çerçeveniz içerisinde size hizmet etmeyen şeylere evet diyorsanız ya da belki de sevilmeyi sevdiğiniz için o sevgiyi çekeceğini düşünüyorsunuz karşı tarafın.
O yüzden hayır demek istediğiniz bir şeye evet diyorsanız.
Böyle bu evet dediğiniz şeyler ufak tefek de olabilir.
Evlilik, çocuk, beraber ev alma gibi büyük istekler de olabilir.
Ama sonrasında bir şekilde bir yerden patlıyorsa ve gerginlik yaşıyorsanız işte orada durup düşünülmesi gereken bir şey vardır.
O şey de ne? Bizim hayata dair.
Ortak beklentilerimiz, hedeflerimiz ya da benzer bakış açılarımız var mı?
Çünkü yoksa o ilişkiyi sürdürmek de bir azap haline girebilir.
Çünkü ne oluyor biliyor musunuz? Bir noktada sürekli istemediğimiz şeylere, bize hizmet etmeyen şeylere evet diyerek kendi benliğimizden de vazgeçiyoruz.
Belki kendimize yüzleşmek istemiyoruz, belki orada çeliştiğimizin farkındayız ama onun cevabını duymak daha ağır geldiği için bir şeyleri halının altına süpürüyoruz ama işte orada kendi benliğimizin kırıntılığı var.
Ama işte böyle durumların sonucu hep daha sancılı oluyor, hep daha dramatik oluyor ve umudumuzu kaybetmemize de yol açıyor.
Hatırlayın umut sadece çocukluk tecrübelerimizden değil yetişkinken yaşadığımız tecrübelerle de pekişen ya da pekişmeyen bir şey.
Filme geride önce konursak bu bahsettiğim çiftin de ortak bir hedefleri yok ki zaten filmin ilerleyen sahnelerinde Linda eşi adamı terk ediyor ve bu adam film boyunca Eşsiz kalıyor, işsiz kalıyor,
parasız kalıyor, evsiz kalıyor, her şeysiz kalıyor.
Ama filmin zaten ana mesajı bir hedefin olsun ve ona ulaşmak için elinden geleni yap.
Asla pes etme, asla vazgeçme olduğu için günün sonunda Chris hedefine ulaşıyor.
Şimdi bütün filmi tabii ki burada anlatmayacağım saatler sürmesin diye.
Ama şöyle bir toparlayacak olursam bu Snyder'ın da diğer kaynaklardan okuduğum da bu filmden de ve diğer şeylerden de çıkardığım sonuç şu.
Eğer ki umudunuzu yeşertmek istiyorsanız birincisi kendi değerlerinizle uygun bir hedefinizin bir amacınızın olması ve bu hedefe giden yolda minik minik hedefler oluşturmanız,
bebek adımlarıyla ilerlemeniz yani birden sıçramayı beklemek yerine ufak ufak hedefler koymanız onun dışında da tek bir hedef değil de hayatınızın farklı alanlarında farklı hedefleriniz olsun
diyorsun Haydar. Yani bu ilişkilerle ilgili olur, işle ilgili olur.
Ondan sonra belki ailenizle ilgili olur, kendi kişisel gelişiminizle ilgili olur.
Olur da bu hedefe ulaşamazsanız yerle bir olmayın.
Hayatınızı tek bir şeye bağlamayın.
Gelin birden farklı hedefiniz olsun.
Onları başardıkça yine bu tatmin duygusunu elde edin diyor.
Diğer üzerinde durulan konulardan bir tanesi de Kendine iyi bakma kavramı üzerine.
Bunun da sebebi mental enerjimizi yüksek tutabilmek.
Çünkü mental enerjimizi yüksek tuttuğumuz sürece bir amacımız, hedefimiz olur ve buna ulaşmak için çaba sarf ederiz diyor.
O noktada da her bölümde bahsettiğim gibi kendimi tekrarlıyormuş gibi hissediyorum artık ama düzenli egzersiz, vücudumuzdaki dopamin, serotonin ve endorfin...
hormonlarını arttırmak için ve mental sağlığımızı desteklemesi için.
Onun dışında ruhumuzu besleyen aktivitelerde bulunmak, Dua etmek olur, meditasyon yapmak olur ya da belki bir kediniz köpeğiniz vardır onlarla vakit geçirmek bile olabilir.
Ve tabii ki de doğru bir şekilde beslenmek, size enerji veren, enerjinizi tüketen değil ama sizi mental olarak da destekleyecek yiyecekler tüketmek.
Araştırmalar bu şekilde yaşayan insanların daha umutsuz olduğuna dair birçok veri sunuyor.
Tabii şunu da atlamak istemem.
Biz bu bölümde umudu bir hedef çerçevesi üzerinden değerlendirdik ya teoriler bu şekildeydi zaten.
Burada hedefimizin olması ve geleceğe yönelik o hedefimiz için çalışma demek anın tadını çıkarmayacağımız anlamına gelmiyor.
Çünkü sürekli o gelecekteki hedefe odaklanırsak o bizde endişe de yaratabilir.
Aynı şekilde geçmişte olan biten şeylerin üzerine fazla düşünürsek o bizde depresyon da yaratabilir.
O yüzden anın içinde kalmayı, içinde bulunduğumuz andan, süreçten keyif almayı da mutlaka eklemek isterim.
Ek olarak da Snyder diyor ki özellikle kış aylarında kendinizi gün ışığına maruz bırakmaya çalışın.
Çünkü gözünüze giren gün ışığı güneş ne kadar artarsa depresif olma oranınız da o kadar azalıyor.
Onun için de böyle dışarıya çıkıp bir oksijen alma bir güneş olmasa bile o gün ışığı ışık almayı kesinlikle tavsiye ediyor.
Uyku kalitesi yine mental enerjiyi korumak için en önemli şeylerden bir tanesi ve Güzel arkadaşlıklar, güldüğün, eğlendiğin, mizahı hayatına dahil ettiğin, arkadaş ortamları, bir şeyler
paylaştığın, sürekli oturup bir şeylere sövdüğün değil ama çözüm ürettiğin, çözüm bulduğun, birbirinizin hayatınıza katkı sağladığınız arkadaşlıklar olsun diyor.
Bunlarla ilgili de bir sürü bölüm var.
Bu bahsettiğim her şeyle ilgili detaylı bölümlerim var.
O yüzden çok daha fazla buraya girmek istemiyorum.
Ve son olarak Einstein'ın bir sözüyle kapatmak istiyorum.
bölümü özetliyor. Diyor ki kendisi dünden ders çıkar, bugünü yaşa, yarın için umut et.
Evet tam olarak böyle.
Size bol umutlu haftalar diliyorum.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
