
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Tutku sandığımız ya da abartıldığı kadar iyi bir şey mi?Tutkunu bul, işini tutkuyla yap klişelerinin altının boş olmasından yakınan tek miyim?Bu bölümde tutku kavramını biyolojik, psikolojik ve tarihsel açıdan enine boyuna masaya yatırdım. İnsanın hayatına anlam katabileceği gibi nasıl insanın hayatına mal olabileceğinden bahsettim keyifli dinlemeler.
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e.
Hoş geldiniz, ben Emine.
Bu kanalda psikoloji, felsefe, bilim ve farkındalık çerçevesinde Hayatı daha yaşanabilir kılmak için düşüncelerimi ve olmak istediğimiz benliğimize ulaşmak için de günlük hayatta uygulanabilir
pratik yöntemler paylaşıyorum.
Ek olarak her çarşamba günü podcastta bahsettiğim konuya ilişkin kaynaklar, kitap önerileri ve bir de kişisel farkındalığımızı arttırmak için bir soru ile e-biltten gönderiyorum.
Eğer ilginizi çeker ve benim de mail kutuma düşsün bunlar derseniz evineisitmen.com slash podcast adresinden kayıt olabilirsiniz.
Eğer benimle birebir çalışmak isterseniz de yine aynı adresten koçluk başlığına tıklayıp bilgi alabilir ve bana LinkedIn profilimden ulaşabilirsiniz.
Bundan önceki birkaç bölümde tiyatro sanatçılığından, müzisyenliğe, porselen tasarımından, komünite kurup kültürü yaşatmaya kadar farklı uğraşları, ilgi alanları, tırnak içinde tutkuları olan birbirinden
değerli konuklarım vardı. Ben şahsım adına hepsinin hayat yolculuğundan çok kıymetli çıkarımlar yaptım.
Umarım sizler için de öyle olmuştur dinleme fırsatınız olduysa.
O yüzden de bugün biraz daha tutku diye adlandırdığımız duygunun üzerine gitmek istiyorum.
Biraz da ilgi alanlarımızdan bahsetmek istiyorum.
Tutkuyu da özellikle az önce tırnak içerisinde kullandım.
Çünkü bugün bu bölümde bahsedeceklerim biraz daha...
Bizim kendi farkındalığımız ve tutkularımızı bulmakla alakalı ama tutkularının peşinden koş gibi bir romantize etme çabasında değilim açıkçası.
Amacım o değil. Zira tutku insanı hayatta tutup yaşama renk attığı gibi yaşamamızı zorlaştırıp hayatımıza bile mal olabilecek bir duygu.
O yüzden... Bugün ben biraz daha tutkunun biyolojisini, psikolojisini, tutku sandığımız obsesyonları, olumlu olumsuz etkileriyle dengeli bir ilgi alanı nasıl bulunur ve hayatımıza nasıl
ilgi alanlarımızı katabiliriz bunu biraz daha konuşmak istiyorum.
Çünkü tutku doğuştan gelir, zaten tutkulu olduğun şeyi bilirsin gibi bir ezberden gelen inanış benim tarafımda çok karşılık bulmuyor açıkçası.
Bazen insanlar...
Benim bir tutkum bile yok diye kendini kötü hissedebiliyor hatta.
Kendini işe yaramaz hissedebiliyor.
Ama merak etmeyin o kısma da değineceğiz.
Yani eğer benim ihtiyacım olan şey zaten tırnak içinde tutkumu, ilgi alanımı bulmak emin ediyorsanız ona da yer var bu bölümde.
Ama dediğim gibi biraz daha tutkunun karanlık taraflarını ve nasıl aydınlığa çıkarırız bunları da konuşmak istiyorum.
Bugün yine kişisel hayatlardan örnekleri olan kitap, film, belgesel önerili bir bölüm olacak.
Hazırsanız başlayalım. Öncelikle tutku kelimesinin kökenine bakalım çünkü çok köklü bir evrimi var.
Tutkunun latincesi passio.
Günümüzdeki kullanımı ile İngilizce passion, İspanyolca passion, İtalyanca passione.
Tarihteki kullanımına baktığımızda tarihin büyük bir kısmında acı çekmek anlamına geliyor passio kelimesi.
Acı çekmek, sefalet, öfke ve hatta başlangıçta tutkunun ima ettiği ıstırap da dar.
Yani belirli bir kişiyi ve belirli bir ıstırap örneğini tanımlamak için kullanılıyordu.
Nedir o ıstırap örneği ve belirli kişi kimdir derseniz de İsa Mesih'in çarmıha gerilmesi sırasında maruz kaldığı aralıksız işkenceyi belirtmek için kullanılan bir kelime aslında en
başlarda. Case Western Reserve Üniversitesi'nde dini araştırmalar bölümü başkanı olan Prof.
Timothy K. Beale şöyle açıklıyor.
Söz, Mesih'le benzersiz bir şekilde ilişkiydi ve tamamen onun çektiği acıyla bağlantılıydı.
Bazıları Mesih'in ölümünü trajik olarak gördü, diğerleri ise bunun arkasında derin bir amaç olduğuna inanıyordu.
Her iki durumda da yaklaşık bin yıl boyunca Pasio yalnızca...
Mesih'in acısını anlatmaya adandı.
Herhangi birine tutku dileyemek veya tutkusunun peşinden koşmak gerektiğini söylemek, bırakın destekleyici, ilham verici bir anlama gelmeyi zehirli, böyle zararlı bir anlamda kullanıyormuş.
Ancak zamanla birçok kelimede de olduğu gibi pasyonun tanımı genişledi.
11. yüzyılda pasyo dinin dışına yayıldı.
Kullanıma artık hem fiziksel hem de psikolojik tüm acı ve acılara ve tüm insanlara atıfta bulunur oldu.
Tutku'nun günümüzdeki kullanımından hala çok daha farklı olsa da tanımı artık Mesih'e bağlı değildi.
Birkaç yüzyıl sonra Avrupa karanlık çağlardan çıkarken de Tutku da karanlık anlamlarından çıkmaya başladı ve Avrupa Rönesansı'nın kelimenin tam anlamıyla pasyodan, pasyona
ve ardından passiona yani Tutku'ya dönüşmesi de çok uzun sürmedi zaten.
Her dönüşte kelime yeni anlamlar özümsüyor tabi haliyle acıdan öfkeye, aşka ve nihayet ezici arzuya geçiş yapıyor.
Bu geçişinde The Canterbury Tales adlı destansı öykü koleksiyonunda acıyı değil, daha genelleştirilmiş, kontrolsüz bir duyguyu belirtmek için tutkuyu kullanan Jeffrey Chaucer ile başladığı
düşünülüyor bazı kaynaklara göre.
Diğer yazarlar da sonrasında kendisi gibi kullanmaya başlıyor.
Bunun başında da kim var? Tabii ki Shakespeare var.
1588'de olumsuz bir duyguyu değil ama çok aranan bir duyguyu tanımlamak için bu duyguyu kullanıyor.
Yani bu kelimeyi kullanıyor Shakespeare.
Titus Andronicus olması gerekiyor draması.
Aynen bu dramada Shakespeare romantik şehvet ve arzuyu belirtmek için tutku kelimesini seçiyor.
Ve yavaş yavaş bugünkü kullanımına doğru gelmeye başlasa da tam anlamıyla değil.
Sadece başka bir kişi için değil aynı zamanda bir tür arayış ve faaliyet için duyulan aşk ve arzuyu da temsil ediyor tutku.
Shakespeare'in bu kullanımıyla.
Bu tutkularınızın peşinden koşun gibi ifadelerde 1970'lerin ortalarına kadar aslında yaygın olarak kullanılan ifade.
Ama işte 70'lerde baby boomerların reşit olması, 2.
Dünya Savaşı'nın üstünden vakit geçmesiyle bununla beraber insanlar hayatta kalma modundan çıkıp artık kendini gerçekleştirmeye başlıyor.
Ve hayatı sorgulamalar da çoğalıyor haklı olarak ve tutku biraz daha şimdiki anlamına evrilmeye başlıyor.
Hatta Bon Jovi sever misiniz bilmiyorum ama ben çok severim.
Bir söyleşisinde Bon Jovi şöyle diyor.
Günümüzde tutkunun en iyi ve üretken bir yaşam sürmenin anahtarı olduğunu belirterek tutkunuzu bulmak ve takip etmek için ne gerekiyorsa yapın.
kariyerlerimizin, ilişkilerimizin, hobilerimizin tutkuyla beslenirse daha iyi olacağını söylüyor.
İyi, hoş diyor, evet.
Hatta bunu besleyen bilimsel çalışmalar da var.
Hemen minik bir bilgi vereyim oradan.
Discovery'nin yaptığı bir araştırmaya göre her 10 kişiden 9'u bir tutkuya sahip olmanın günlük yaşamın stresiyle daha kolay başa çıkmamıza yardımcı olduğuna inanıyormuş.
İnsanların %89'u en çok tutkularının peşinden gittiklerinde kendileri gibi hissettiğini söylüyor.
Araştırma tutku sahibi kişilerin karar verirken kendilerine güvenlerinin %43 oranında daha yüksek olduğunu da ortaya koymuş.
Soyutlanmışlık ve yalnızlık duygularıyla mücadeleye yardımcı oluyormuş bir tutkuya sahip olmak ve aynı zamanda başkalarıyla iletişimimizi de kolaylaştırıyormuş.
Ve çok ilginç bir bilgi yine aynı araştırmaya göre insanların %73'ü Tutkularının kendilerine aidiyet hissi verdiğine inanıyor.
Bakın burası önemli. Birazdan bunun üzerinde duracağım çünkü.
Türkiye'de de katılımcıların %82'si tutkularının kendilerine aidiyet hissi verdiğini belirtiyormuş.
Peki tutkularımızı neler belirliyor?
Yani nedir motivasyon kaynağımız?
Neyden etkileniyoruz? Emine derseniz bu araştırma şöyle söylüyor.
Birinci sırada ebeveynlerimiz.
İkinci sırada televizyon.
Televizyonun gücüne bakar mısınız?
Üçüncü sırada da arkadaşlarımız var.
Çevremiz yani arkadaş etkisi ki bununla alakalı çevremiz bizi nasıl etkiliyor bölümünde de detaylıca bahsetmiştim.
İsterseniz oradan da dinleyebilirsiniz.
Tutkuların karanlık yanlarına gelmeden önce faydalarını kabaca toparlayacak olursam 1.
Kontrolün bizde olduğu duygusunu veriyor.
2. Hayata karşı daha iyi misal olmamıza yardımcı oluyor.
3. Özgüven veriyor.
4. Tatmin sağlıyor.
5. Başkalarıyla etkileşim içinde hissetmemizi sağlıyor.
Obsesif bir tutku olmadığı sürece bu faydaları görüyoruz.
Bunu tekrar altına çizmek isterim.
Az önce bahsettiğim gibi kelimenin asıl anlamını bu kadar çabuk silip atamayız.
Çünkü birçok yönden tutku ve ıstırap hala birbirine bağlı.
Bu arada bu araştırmayı ben Selin Yetimoğlu'nun, canım arkadaşım Selin'in bir postundan aldım.
Kendisine de buradan teşekkür ederim.
Hatta onunla da sevdiğin işi yapmak mümkün mü diye bir bölüm çekmiştik.
O da çok güzel, çok beslendiğim bir bölüm olmuştu.
Merak ederseniz oradan da bakabilirsiniz.
Şimdi gelelim tutkunun biyolojisine.
Eğer hayatınızda zamanı unuttuğunuz, Mihal Çiksen Mihal'in deyişiyle...
Akışta olduğunuz ve kendinize ait hissettiğiniz belli aktiviteler varsa ya da benzer hikayeler dinlediyseniz ya da belki biyografiler izlemişsinizdir.
Bu tutkulu yaklaşımı besleyen şey dopamindir arkadaşlar.
Dopamin bizi motive eder, dikkatimizi üzerinde çalıştığımız şeye odaklayarak bizi heyecanlandırır ve harekete geçirir.
Sevdiğimiz, keyif aldığımız bir şeyi yaparken de o şeyle ilerleyişimize şahit olurken de O dopamin etkisi altında kendimizi canlı hissederiz değil mi?
Belki de bazen yaşadığımızı hissederiz.
Sonuçta bir ilerleme kaydediyoruz.
Yaptığımız bir şeyin sonucunu görüyoruz.
Peki tam olarak nasıl işliyor bu süreç Emine diye soracak olursanız.
Dopamin beynimizde ilkel bölgelerden daha yakın zamanda evrimleşmiş alanlara doğru yol alıyor.
Yani bizi bir hedefe doğru iten ve Yakında bir ödülün geleceği beklentisini yaratan bir dizi nöron reaksiyon başlatıyor.
Mesela şöyle örnek vereyim.
Tutkunuz yazmaksa ve bir kitap yazıyorsanız o kitabı bitirdiğinizde daha iyi hissedeceğinizi düşünürsünüz.
Çünkü... Başarmanın tatmini o dopamin sayesinde olur.
Ya da bir üreticiyseniz yeni bir ürün piyasaya sürdüğümde tatmin olacağım diye düşünebilirsiniz.
Sonuçta insanlar bir aktiviteye başlarken bir şekilde aksiyon alırken onun sonucunda nasıl hissedeceğine odaklanarak yapıyor değil mi?
Ya da tutkunuz bir kişi ise o kişiyle birlikte olabilirsem daha mutlu olacağım diye de düşünebilirsiniz.
Buraya kadar tamam bunlar tutkunun büyüsü ve biz tutkunun büyüsü altındayken peşinden koştuğumuz ödül aslında bir yanılsama.
Genellikle bir çeşit memnuniyet ya da doygunluk getiriyor bize.
Peki biz o doygunluğa ulaşınca sonrasında ne oluyor?
Boşluk. İşte burada önemli bir ayrım var çünkü biz çoğu zaman insan olarak başarıyla ilgili duyguya değil kovalamacayla ilgili duyguya takılıp kalıyoruz.
Bu bitmeyen özlemin biyolojik bir temeli var.
Bir hedefe ulaştıktan sonra salınan diğer iyi hissettiren nöro kimyasalların aksine çok daha güçlü olan dopamin daha önce takip sırasında salınıyor.
Bu zamanlamanın önemli bir evrimsel amacı var eski zamanlarda.
Avcı toplayıcı atalarımız acil beslenme ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmiyor.
Tabii ki kaçınılmaz kıtlık zamanlarında bunları daha hazırlıklı olmak için yiyecek biriktirmeye devam etmeleri gerekiyor değil mi?
Yani yiyecek biriktiriyorlar ve sonuç olarak türümüz güçlü bir nörokimyasal olan dopaminin yoğun arzu duygularına yol açacağı ve genellikle bizi mutlu ve tatmin hissettiren diğer nörokimyasalları bastıracak
şekilde Evrimleşti diyor bilim insanları.
Peki dopamin arzu ve motivasyonun molekülü ise basit ama güçlü bir biyolojik gerçek olarak şunu söyleyebiliriz.
Dün insan türünün hayatta kalmasından günümüzün çığır açan bilimsel keşiflerine kadar tarihin en büyük başarılarının bazılarının sorumlusu daha doğrusu vesile olmasının kaynağı dopamindir.
Bu aslında doğru bir yaklaşım olabilir evet ama Burada dopamin ve tutku ilişkisini biraz daha somutlaştırmak için bir örnek vermek istiyorum.
Bu bölümü hazırlarken Passion Paradox diye bir kitap okumuştum.
Türkçe çevirisini bulamadım ama İngilizce versiyonunu Newsletter'a eklerim.
Kitapta tutku ile bağımlılığın nörolojik anlamda ne kadar benzer olduğundan bahsediyor ve hatta işlerini tutku ile yapan sporcuların, sanatçıların ya da aklınıza
kim gelirse artık emekliye ayrıldıktan sonra madde bağımlısı olmalarını da bu benzerlik çerçevesinde açıklıyor.
Neden? Çünkü birisi bir aktiviteyi ne kadar çok tekrar ederse özellikle de dışsal motivasyon içeren bir ödül, örneğin altın madalya kazanmak, terfi almak ya da işte romantik partneri cezbetmek
ya da para kazanmak gibi. olumlu geri bildirimler veren aktivitelerden bahsediyorum.
Beden dopamine o kadar çok ihtiyaç duyuyor.
Bu tür çabaları her sürdürdüğümüzde uyarılma, dikkat ve motivasyonumuzu arttıran dopamin salınıyor ve zamanla diğer bağımlılık yapan maddelere benzer bir süreçte beynimiz dopamine karşı daha
az duyarlı hale geliyor.
Yani kendimizi iyi hissetmek için daha fazlasına ihtiyacımız var.
Daha fazla dopamin salgılamak için daha fazla şey yapmak istiyoruz.
Hani bir aralar böyle dopamin detoksu falan modaydı ya bir sürü kaynaklarda şeyler okumuştuk dinlemiştik falan.
Bu da oradan geliyor. Şimdi ilginç bir bilgi vereyim.
Tutku olarak deneyimlediğimiz şeyin bir kısımda genetik kodumuzdan kaynaklanıyormuş.
Ben bunu okuduğumda çok şaşırmıştım.
Ve nöro kimyamız tarafından da güçlendiriliyormuş.
Bazılarımız mesela daha ısrarcı bir eğilimle de olsa da yine de hepimiz anlamlı etkinliklerin tekrarına bağımlı olabilecek kapasitedeyiz.
Bu ister bir maraton koşmak olsun, ister gitar çalmak olsun, ister bir şirket kurmak olsun ya da bir kişinin kariyerinde hızlanmak, isterse romantik bir ilişkinin derinliklerine düşmek olsun bir şeyin
ya da birinin peşinden koşmak için yoğun bir dürtü hissettiğimizde dopamin beynimize akarak o anda kendimizi iyi hissetmemize ve gelecekte daha fazlası için geri gelme isteği duymamıza sebep
oluyor. Şimdi buraya kadar tutkunun biyolojisini anlatabildiğimi düşünüyorum.
Yani tutkunun biyolojisinin arkasındaki en büyük etmen dopamin.
Peki tutku sadece biyolojiden mi oluşuyor?
Tabii ki değil. Bunun arkasında psikoloji de var.
Ve burada size bir örnek vermek istiyorum.
Beni çok etkiledi bu örnek.
Siri Lindley isimli Amerikan bir triatlon atleti kitapta vardı az önce bahsettiğim kitapta.
26 yaşında triatlon ile tanışıyor.
Gecesi gündüzü her şeyi antrenman.
Triatlon en büyük tutkusu ve tüm hayatı triatlon çerçevesinde dönüyor.
Mesleğinin zirvesindeyken hayatının yarışlarından birinde Siri birdenbire koşu parkurunda duruyor ve yürüyerek parkuru terk ediyor.
Ve en büyük tutkusu olan Triathlon'a bir daha, yarışlarına bir daha katılmıyor ve orada mesleği bırakıyor.
Sizce neden böyle bir şey yapmış olabilir?
Neden bir insan kendisini yaşama bağlayan en büyük tutkusundan böyle bu şekilde vazgeçer?
Gelin kendi kalemiyle ele aldığı anılarından dinleyelim.
Kendime olan inancımı geliştirirken korkularımı ortadan kaldırmak Triathlon'da harika şeyler başarmanı sağladı.
Ama... Artık özdeğerimi sporda aramama gerek kalmadı diyor.
Bakın ne kadar önemli. Triatlon'a ilk kez kelimenin tam anlamıyla benliğinin parçalarından kaçmak için girmiş bir insan ve buna rağmen tüm benliğini daha dürüst bir şekilde ifade etme
güvenini spor aracılığıyla geliştirdiğini ve Triatlon'u bırakabilmenin de büyük bir kısmının bir kişi olarak kim olduğumu kabul etmekten geçtiğini söylüyor.
Şimdi tabi ben bunu okuyunca Sireline'yi araştırdım.
Şöyle biraz baktım, geçmişine baktım.
Zor bir çocukluğu varmış.
Değer görmediği, yok sayıldığı bir yerden başlamış hayata.
Yani ailesiyle ilişkileri, içinde bulunduğu hayat ilişkileri zormuş.
Ve bu sadece tutkunun psikolojisine dair örneklerden bir tanesi.
Araştırmalar diyor ki, öznel mücadele veya travma duygusu üretken tutkulara kanalize edilebilir.
Tutkulu arayışlar genellikle psikolojik sığınaklar haline gelir ve hayatınızda eksik olabilecek alanlardan saklanmanıza olanak tanır.
Bakın burası çok önemli. Bir şeylerden kaçmak, tutkuyla onları belki sıvamak da diyebiliriz buna.
Bu bazı durumlarda sizi yıkıcı davranışlara yönetmekten alıkoyar.
Evet ama bazen de zamanla zarar verici olabilir.
Bunun sebeplerinden biri de temel sorunlarla yüzleşmenizi engellediğinden dolayıdır diyorlar.
İşte bu yüzden bence terapi çok kıymetli.
Yani illa bir sorununuz olmasına gerek olmasa da ben herkesin terapi alması gerektiğini düşünüyorum.
Ki zaten orada yaşanan farkındalık sizi bir şekilde çözüme de yönlendiriyor.
Benim danışanlarımın birçoğu şöyle geliyor.
Ben terapi aldım.
Evet burada bir farkındalığım oluştu.
Ama ben şu an bu farkındalığımı nasıl aksiyona dökeceğim?
Yani bu farkındalıkla ne yapacağım?
İşte o noktada zaten koşluk da devreye giriyor.
Ben böyle her görüşmeye girdiğimde o günün konusunu, hedefini belirliyoruz ama o görüşmenin sonuna doğru o hedefin altından öyle farklı bir motivasyon çıkıyor ki inanılmaz güzel aydınlamalar yaşıyoruz.
Hem ben hem de danışanlarım yani sadece danışanlar değil benim açımdan da çok aydınlatıcı oluyor.
O aydınlanmaların ışığında bir şeyi oldurmak, aksiyona dökmek, çözüm bulmak gerçekten bunun bir parçası olmak bence en güzel duygulardan bir tanesi.
Bu arada hazır koçluk demişken bu konuda benimle çalışmak isterseniz ücretsiz ön görüşme randevusu oluşturmadan önceki her zaman ekliyorum açıklamalara.
Bundan önce mutlaka web sitesinde referansları okuyun isterim.
Yani kimlerle çalışmışım, o insanların aldığı verim nedir, o süreç nasıl geçmiş, nereden nereye gelmelerine destek olmuş.
Mutlaka bunlara bakın isterim.
Hem sizin için de bir fikir olur.
Ana sayfada ve koçluk tabinin altında aşağıya kaydırarak bulabilirsiniz bu referansları.
Şimdi konumuza geri dönecek olursak da bu obsesif tutkuyu biraz daha açmak istiyorum.
Çünkü Kübük Üniversitesi Psikoloji Profesörü Robert Miller'a göre her tutku obsesif olabilir.
Tüm tutkular obsesif duygulara yol açabilse de Valerian'ın obsesif tutku dediği şey içsel tatminden çok başarı sonuçlanıyor.
ve dış ödüllerle motive olan tutkuları ifade ediyor.
Kısaca birisi aktivitenin kendisini yapmaktan çok bir aktivitenin getirebileceği ödüller konusunda daha tutkulu olduğunda ortaya çıkan bir durum bu.
Yeri gelmişken bu konuda Daniel Pink'in Drives'in kitabını da önermek isterim.
Buna da bir tane bölüm gelecek ama içsel ve dışsal motivasyonu, arkasındaki bilimi, bunun açıklamalarını ve örneklerini özellikle örnekler beni çok motive ediyor.
Görmek isterseniz de bir kitap önerisi olarak kalsın burada.
Şimdi size şöyle bir sorum var.
Eğer hayatınızda uğruna ailenizi, işinizi, arkadaşlarınızı, sağlığınızı feda ettiğiniz, obsesyona varan bir uğraşınız varsa ve bunu tutku olarak adlandırıyorsanız
orada bir durup kendinize dışarıdan bir gözle bakın isterim.
Bu işte uğraşta tam olarak neyin boşluğunu dolduruyorum?
Ya da bu iş...
Beni nasıl tatmin ediyor?
Ben bu yaptığım şeyde ne buluyorum?
İlla bir şeyin boşunu doldurmaya gerek yok bu arada ama ben bunda ne buluyorum?
Yani burada nereyi tatmin ediyorum?
Bunu bir sormakta fayda var.
Obsesif bir şekilde tutkulu olduğunuzda benlik duygunuz işinizin dışsal sonuçlarıyla o kadar kaynaşır ki hiçbir başarı yeterli olmaz.
Eğer arka planda o tutku olarak anladığınız şey bizim onaylanma, değer görme, sevinme gibi ihtiyaçlarımızı karşılıyorsa her zaman daha fazlasını isteriz.
Daha fazla onay isteriz, daha fazla para isteriz, daha fazla ün isteriz ve bu bahsettiğim şey davranış bilimcilerin tabiriyle pedomik adaptasyon, Buda'nın tabiriyle de ıstırap.
Ve araştırmalarda burada diyor ki obsesif tutkuları somutlaştıran insanlar başarısız olduklarında kendilerine göre, tırnak içinde söylüyorum bunu, aksilikler yaşadıklarında ve hatta sadece
nötr kaldıklarında bile tamamen harap olmuş hissederler.
Yani obsesif tutku, kaygı, depresyon, tükenmişlik ve etik olmayan davranışlarla da bağlantılı olabilir diyor ki kitapta da baya böyle bir örnek vardı.
Bu obsesif tutkularla alakalı çok fazla örnek var.
Zaten hani şu an tarihe baktığınızda sporculara, sanatçılara baktığınız zaman görüyorsunuzdur muhtemelen ama ben bununla alakalı Çok bilinmeyen bir belgesel paylaşmak istiyorum.
Werner Herzog'un bir belgeseli ve çok severim onun yayınlarını.
Grizzly Man diye bir belgesel.
Belgesel Timothy Treadwell isimli bir çevreci aktivistin ayılara olan tutkusunu, boz ayılara olan tutkusunu ve onları koruma tutkusunu anlatıyor.
Ve bu tutkunun sonucunda da bir ayı tarafından nasıl vahşice parçalanıp öldürüldüğünü konu alıyor.
Ama buradaki sorun şu bu boz ayılar hayatını kaybetme tehlikesinde değil.
Zaten bu yüzden çok eleştiriliyor.
Gidiyor işte Alaska'da hiç insanların girmemesi gereken yerlerde kamplar kuruyor.
Ayılarla iletişime geçiyor.
Belgesel irite edici bir belgesel bu arada.
Özellikle Timothy'nin yayını çok fazla 100 saatten fazla bir çekimi var ve belgeselde bol bol yer veriliyor.
Ve izlerken zaten yani bu adamda bir şeyler normal değil diye anlıyorsunuz.
Ama o belgeseli izlenilir kılan şey Werner Herzog'un...
Timoti hakkında yaptığı yorumları ve olaya bütünsel olarak bakışı.
Orada şeyi görüyorsun belgeselde bir yerde diyordu ki Timoti.
Bundan önce bir hayatım yoktu ve şimdi hayatım var.
Ben onlardan biriyim.
Bu ve benzeri cümleleri çokluyorsunuz.
Yani aslında o tutkusunun arkasında bir yere ait olma isteğinin ya da bir şeylere sahip olma isteğinin olduğunu görüyorsunuz.
Ve şeyi görüyorsunuz belgeselde.
Yani bir insanın hayatını nasıl tehlikeye attığını ve ne kadar uca gidebileceğini, neden böyle bir şey yaptığını, o arkasındaki duyguları eğer bu gözle izlerseniz belgeseli net
bir şekilde Biraz daha anlayabilirsiniz diye düşünüyorum ama hani keyif alayım güzel bir belgesel izleyeyim diyorsanız dediğim gibi o belgesel bu belgesel değil.
Bir de John Fowles'ın koleksiyoncu kitabını anmadan geçmek istemem burada.
Kitabın sonlarına doğru ana karakterlerden birinin Günlüğüne yazdıklarını çok çarpıcı bulmuştum.
Bence muazzam bir insan ve toplum analiziydi.
Ve o tutku sandığımız şeyin bir insana karşı özellikle tutku sandığımız şeyin arkasındaki psikolojiyi de oldukça iyi açıkladığını düşünüyorum.
Onun dışında Jiro Dreams About Sushi var.
Yine böyle bir sushi ustasının hayatıyla alakalı.
Sushi'yi nereye koyduğunu hayatında bu tutuksunu anlatan bu güzel tatlı bir belgesel.
Bir de Finding Vivian Meyer diye bir belgesel var.
Bu da aslında dadılık yapan bir kadının fotoğraf çekme tutkusunu anlatan bir belgesel.
Ve bu kadın cihaz yaşamında hiçbir şekilde ünlü olmuyor.
Çünkü hep kendine saklıyor fotoğraflarını.
Ve bu fotoğrafların ortaya çıkması da şöyle oluyor.
Fotoğraflarını bu filmlerin negatiflerini tuttuğu deponun son 2 sene, ölmeden 2 sene önce parasını ödeyememeye başlıyor.
Ve bu fotoğraflar açık arttırmaya çıkıyor.
Böyle böyle bu fotoğrafların keşfi başlanıyor.
Ve 150 binden fazla dediğim gibi fotoğraf çekilmiş.
Yani bunun kendine sakladığı bir tutkusu.
Onu da öneririm.
Onun dışında objektif bir şekilde tutkular tarafından bakacak olursak Man on Wire'ı öneririm.
Bu ikiz kulelerin arasına ip girerek yürüyen adamın hikayesi.
Ve Flash yine çok sevdiğim filmlerden bir tanesidir.
Bu bahsettiğim belgeselleri, filmleri o tutkunun arkasında ne var?
Onun arkasındaki motivasyon nedir?
Gözüyle eğer izlerseniz orada görebilirsiniz.
Orada obsesif bir tutku mu var yoksa biraz daha dengeli bir tutku mu var diye.
Yani şunu demek istiyorum.
Benlik duygumuz dış sonuçlara bağlı olduğunda kaçınılmaz olarak çaresizlik geliyor değil mi?
Neredeyse tüm başarılar en azından bir dereceye kadar başarısızlık içeriyor.
Bu bizim nasıl öğrendiğimiz hatalarımızdan nasıl ders çıkarıp ondan sonrasında üstüne koyduğumuzla alakalı.
Ama işte bu başarısızlıkları dürüstçe, açık bir şekilde ve alçak gönüllülükle kabul edemiyorsak eğer o zaman dolandırıcılık, endişe ve depresyon olası bir yol diye söylüyor uzmanlar bunu.
Bunun nedeni de aslında başarısızlık deneyiminin hatta sadece ilerleme eksikliğinin kişisel bir saldırıya dönüşmesiymiş.
Yani geriye... Ya da yanlış yöne atılan her adımda egomuz, kelimenin tam anlamıyla benlik duygumuz, benlik algımız darbe alıyor.
Eğer çok güçlü, yıkıcı bir tutkunuz varsa eğer, yani benliğinizle birleştiyse o tutkunuz, birileri sizi eleştirdiğinde ya da sizi değil de tutkunuzla alakalı, yaptığınız ürünle alakalı
diyelim ki bir şey eleştirdiğinde bunu kişisel alırsınız.
Kendinize bir saldırı olarak görürsünüz.
Çünkü kendinizi o tutkuyla öyle bir özleştirmişsinizdir ki.
Oraya gelen eleştiri sizin benlik algınızı zedeler.
Hatta Eric Froome'un bu konuda çok sevdiğim bir sözü var.
İnsan özgürlüğü kendi egolarımıza bağlı olduğumuz ölçüde sınırlıdır.
Egomuza bağlı kalarak kendi yolumuzu çizeriz.
Sahip olduğum şeysem ve sahip olduğum kaybolmuşsa o zaman ben kimim diye sorar.
Bu konuyla ilgili benim çok açık bir şekilde kendi hayatımda bir aydınlanmayı paylaştığım sahip olmak ya da olmak bölümünü de dinleyebilirsiniz.
Gerçekten çok içimden gelerek çektiğim bir bölümdü.
Böyle çok kırılganlıklarımı paylaşarak çektiğim bir bölümdü.
Şimdi ego demişken Freud'a değinmeden olmaz değil mi?
İngiltere'deki Essex Üniversitesi'nde Prof.
Alan Gibson'ın bu konuda güzel çalışmaları var ve tutkunun en azından...
Kısmen Freud'un uzun zaman önce ego kırılganlığı olarak adlandırdığı bir şeyden kaynaklanabileceğine inanıyor.
Kişinin geçmişinden gelen zarar verici olayları engellemek için insanların kötü anılarını ve deneyimlerini bilinçaltının derinliklerine göndererek bastırdığını söylüyor.
Ne kadar uzun bir cümle oldu bu ya.
Anladınız mı? Umarım anlamışsınızdır.
Geri sarabilirsiniz. Sega bir yana bu duygular ancak çok uzun süre bastırılmış kalabiliyor ya.
Sonunda Gibson'a göre dış dürtüler veya arzular yoluyla salınıyorlar ve genellikle ilgisiz bir faaliyete doğru ortaya çıkan enerji olarak tezahür ediyor.
Gibson bu aktarımın en belirgin işaretinin projelere ya da hedeflere böyle fanatik bir şekilde bağlılık olduğunu söylüyor.
Şimdi bununla alakalı bir tane daha araştırma var.
Değişik bir araştırma benim hoşuma gitti ve doğruluk payının yüksek olduğunu düşünüyorum.
Yine İngiltere'de, Princeton'da, Central Lancashire Üniversitesi'nde şöyle bir şey bulmuşlar.
Mesela kendi spor dallarında en yüksek seviyeye çıkan sporcuların Daha fazla sayıda kardeşi olma yani ebeveynliğin ilgisini çekmek için artan rekabetten dolayı ve boşanmış ebeveynlere
sahip olma olasılıkları önemli ölçüde daha yüksektir diyor.
Ve bu çalışmalardan giderek daha popüler hale gelen bu yetenek travmaya ihtiyaç duyar ifadesi ortaya çıkmış.
Bu travmaların illa çocuklukta yaşanmasına gerek yok tabi ki.
Orta yaşta da bir travma yaşamış olabilirsiniz ve hayatınız ondan sonrasında da evrilmiş olabilir.
Her şekilde tutkumuzu tetikleyen bazı travmalarda olabildiğini söylüyor araştırmalar.
Şimdi obsesif tutkuyu tanımladık.
Güzel, hoş, arkasındaki motivasyonu da, motivasyonları da tanımladık az çok.
Bir de bunun karşıtı olan dengeli tutku var.
Yine aynı bilim insanının bulduğu.
Bunu da şöyle açıklıyor.
Mesela tutkunuz ya da ilginiz yazmak.
Peki siz yazmak için masanın başına oturduğunuzda arkasındaki motivasyonunuz ne?
Kitabın sattığını, imza günlerine katıldığınızı, röportajlar verdiğinizi mi düşünüyorsunuz?
Yoksa gerçekten keyif aldığınız için okuyanların hayatına bir şey katacağını düşündüğünüz için mi oturuyorsunuz?
Ya tabii ki herkes bu arada o kitabın sattığını ve imza verdiğini düşünür.
ister istemez ama bunun oranı belki de biraz daha önemlidir.
Yani tek motivasyonunuz o değildir.
Büyük motivasyonunuz, daha baskın motivasyonunuz gerçekten de keyif aldığınız içindir ve arada bir aklınıza da şöyle bir aman ne güzel işte kitabımı sattı bir sürü insana ulaşıyor diye düşünürsünüz yani.
Bu da bana şeyi hatırlattı.
Eudaimonia diye bir kavram var.
Duydunuz mu? Antik Yunan'dan geliyor.
Şöyle kişinin anlamını bulduğu faaliyetlerde bulunarak tam potansiyelini gerçekleştirme çabasından kaynaklanan bir tür mutlulukla yakından ilişkili hal olarak açıklıyorlar.
Yani bir şeye kendinizi kaptırdığınızda, akışta olduğunuzda meşguliyetiniz yalnızca bir amaca ulaşmak değil de işte o süreçten keyif aldığınızda bir o aracın kendisi amaç olduğunda olan hal
gibi de bahsedebiliriz.
Burada bahsettiğim şey her anı mutlu, pembe bulutlar üzerinde tatmin yaşamak değil bir aktiviteyi yaparken ama genel olarak derinden tatmin olduğumuz bir durumdan bahsediyorum.
Ve bu durum tabii ki de Alaaddin'in lambasından çıkar gibi bım diye çıkmayacak.
Yani ilk yaptığımız aktivitede evet hayatımdaki anlam veren şeyi buldum evreka demeyeceğiz.
Yani arkadaşlar böyle bir şey yok.
Yani bu bana çok saçma geliyor.
Çünkü ilk görüşte aşk gibi düşünün bunu.
Aynı romantizm değil mi?
Bir şeyle bir kişiyle önce karşılaşırsınız.
Ondan sonra tanıyıp anlayıp emek verip büyütürsünüz.
Ondan sonra o sizin tutkunuz haline gelir.
Peki eminim ben bu ilgi alanımı, hobimi nasıl bulup da bunu dengeli bir tutku halinde hayatıma entegre edebilirim diyorsanız da haydi gelin birazcık da oraya bakalım.
Burada benim ilk bahsetmek istediğim şeylerden bir tanesi.
Geçen haftalarda okuduğum bir kitapta çok dikkatimi çeken bir paragraf.
Tuğçe Isiyer'in Ya Hiç Karşılaşmasaydık kitabı.
Okuyabilirsiniz. Ben genel hatlarıyla kitabı beğendim.
İlk yarısı biraz daha akılıyor sadece.
Orada hoşuma giden şu paragrafı sizinle de paylaşmak istiyorum.
Diyor ki, hayatımız karşılaşmalarla ve teyit geçişlerle örülü.
Bir insanla karşılaşma, bir kitapla, filmle, şehirle ya da bir duyguyla, imgeyle, mekanla karşılaşma.
Ufağı büyüğü yok bunun, canlısı cansızı yok.
Tesadüf deyip geçemeyiz bu karşılaşmalara, elbette kader deyip de geçemeyiz.
Hayat dönüşüyorsa burada hep karşılaşmaların payı var ve bu karşılaşmalara ne kadar açık olup olmadığımızın.
Karşılaşmalara izin vermek, meraka, deneyime, maceraya da izin vermek.
İzin verdiğimiz ölçüde her karşılaşma bizi iç karşılaşmalara sürükler, hem içimizde hem dışımızda farklı yerlere götürür.
Hiç ummadığımız halleri taşır.
Düşünmediğimiz yerlerden geçirir, hayat işte o zaman değişmeye başlar.
Eğer bir tutkunuz, bir ilgi alanınız olsun istiyorsanız, bunu bilmiyorsanız, belki biraz da olana olduğu gibi, Olanla size gelenle biraz daha haşır neşir olmaya izin vermek gerekebilir.
Yani ne demek istiyorum burada?
O hayatımızdaki doğallığa yer açmak, sürekli bir şey oldurmaya çalışmak değil.
Biraz daha doğayla, insanlarla ya da bizim yaratıcılığımızı, bizim o...
duyularımızı tetikleyecek yerlerde vakit geçirmek.
Hatta bununla alakalı Berkeley Üniversitesi'nde çok severek takip ettiğim bilimsel bir yayın var.
Greater Good Science Center.
Ben buradan bu siteden de onların Happiness Break isimli podcastlerinden de çok besleniyorum.
Çok güzel bilimsel araştırmalar yapıyorlar.
Tavsiye ederim. Ve orada Dr.
Keltner diye bir bilim insanı var.
Bu Dr. Keltner'ın da Üzerinde en çok çalıştığı konulardan bir tanesi İngilizce oh dediğimiz huşu, merak, hayranlık duyguları.
Ve o da diyor ki biz yetişkinler olarak çalışmak ve işe gidip gelmek dışında daha fazla içerilerde telefonlara bakarak vakit geçiriyoruz ve daha az bu karşılaşmalara, bu
huşu uyandıran duygulara vakit ayırıyoruz.
Ama tabii... İnsana yaşadığını hissettiren, yeni fikirler veren, kendi hakkında, dışarısı hakkında bir şeyler fark etmesini sağlayan da o İngilizce'de o dediğimiz huşu,
hayranlık, merak duyguları belki bunları biraz daha yaşamaya, bu duyguyu deneyimlemeye olanak sağlamamız lazım.
İşte bir şeyleri böyle sıkı sıkı tutmak değil de bakışına bırakmak lazım.
Bu şeyde bahsetmiştim, şincin yoku bölümünde.
Farkındalıkla Yürüme podcastinde.
Buralardan faydalanabilirsiniz.
Farkındalıkla Yürüme demişken burada da bir kitap önerim olsun.
Daha önceki bölümlerde bahsetmiştim ama Yürüme'nin Felsefesi isimli kitabı okumadıysanız mutlaka ki okuyun.
Orada da böyle filozofların, yazarların, düşünürlerin, kariyerinde yürüyüşlerin nasıl etkisi olduğunu anlatıyor.
Çok da tatlı böyle kolay okunabilen bir kitap.
Mutlaka tavsiye ederim henüz okumadıysanız.
Onun dışında Dr. Kattner şunu da söylüyor.
Canlı müzik, tiyatro, müze, galeri gibi sanat etkinliklerine katılımın da o bizim huşu, merak ve hayranlık duygularını uyandırmasına yardımcı olduğunu ki
buna kesinlikle katılıyorum.
Geçtiğimiz hafta Londra'daydım ve kendimi Tate Müzesi'ne attım.
Size anlatamam yani o kadar büyülendim ki o eserlerin renklerine şekillerine bakarken yani bir insan bunu yaparken ne düşünmüş acaba ya da nasıl kafalar var dünyada diye böyle çok mutlu ayrıldım
müzeden hiç ayrılmak da istemedim.
Aslına bakarsanız ama vaktim yoktu trene yetişmem lazımdı.
Müzede dolaşırken aklıma çok farklı fikirler geldi, kendimle ilgili farklı keşiflerim oldu.
Belki bunlara biraz daha vakit ayırmak da önemli olabilir.
Çünkü benzer şekillerde aynı şeylere bakarak, konuşarak herhangi bir ilgi alanı geliştirmemizin de çok mümkün olduğunu düşünmüyorum açıkçası ben.
Biraz daha böyle içinde bulunduğumuz alanların dışına çıkmak, farklılıklara şahit olmak bunların da önemli olduğunu düşünüyorum.
Bu ilgi alanları ve tutkuları keşfetme konusunda da bence en önemli şey hayatımıza ve kendimize dışarıdan bakabilmek.
Yani kendimizi tanımak için içe dönmemiz gerektiği kadar bazen içinde bulunduğumuz durumdan ortamdan adım atıp dışarı çıkıp kendimizi bir filmde izliyor gibi izlemek de objektif
olarak gözlemleyebilmek de önemli.
Bunu şöyle düşünün.
Balık suyun içinde olduğunu bilmez.
Onun dünyası denizdir.
Biz de bazen balık gibi hayatımızda ne yapmak istediğimizi seçme şansını kaybedebiliyoruz.
Bu yüzden de perspektif kazanmak, farklı açılardan bakabilmek, kuş bakışı bakabilmek belki de önemli.
Bunu yapabilmek için de belki bazen kendimizle aramıza mesafe koymamız lazım.
Böyle söyleyince tuhaf geliyor kulağa biliyorum ama bu konu üzerine araştırma yapan psikologlar, hatta bir tanesi Türk psikolog Özlem Aydık ve Ethan Cross, kendisiyle arasına mesafe koyabilen insanları
duygulardan sıyrılarak olaylara görece daha fazla odaklanmaya yöneldiğini bulmuş, başka bir deyişle de hayatımızı bir resim gibi düşündüğümüzde ve kendimizi tablonun dışına çıkardığımız zaman çoğu
kez daha eksiksiz ve bütüncül bir bakış açısı kazanıyoruz değil mi?
Yani objektif bir yerden bakabiliyoruz.
O yüzden de arada bunu yapabiliriz.
Belki tutkularımızı, ilgi alanlarımızı bulmak ya da kendimizi çok sıkışmış hissediyorsak farklı bir açıdan bakmak istiyorsak yazmak da bir alternatif.
Ne zamandır yazmanın faydaları 101 konusu geçmemişti bölümlerde.
Şaka bir yana oturup ben neleri seviyorum, nelerden zevk alıyorum sorusunun bir listesini çıkarıp sonrasında Hepsinin yanına bunu neden seviyorum, bana ne hissettiriyor, bunun arkasındaki motivasyonum ne, beni hangi
konuda tatmin ediyor diye minik bir keşif de yapabiliriz kendimizle alakalı.
Bu da tutkularımız ve ilgi alanlarımız bulma konusunda bize yardımcı olur, sağlıklı bir şekilde bulmamızda yardımcı olur.
Emine ben bunları kendim yapamıyorum, benim bir desteğe ihtiyacım var, birinin beni ittirmesine ihtiyacım var diyorsanız da...
En başta dediğim gibi profesyonel koçluk için benimle her zaman iletişime geçebilirsiniz.
Ücretsiz görüşme linki her zamanki gibi açıklamalarda.
Daha fazla bilgi almak için de emineisitmen.com slash koçluk adresinden linkteki...
Detayları okuyabilir. Benim hayatımdaki etkisi içinde hayatımı değiştiren insan bölümünü dinleyebilirsiniz.
Biraz daha süreçlerin netleşmesi için orada.
Çünkü bir koştuk sürecinin nasıl işlediğinden de bahsetmiştim.
Diyelim ve yavaş yavaş kapatalım artık değil mi?
Bir bölümün daha sonuna gelelim.
Çünkü bayağı uzun bir solo bölüm oldu bu.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
