
Türkan Saylan: Cesaretin, Mücadele ve Toplumsal Değişimin Öncüsü
11 Mart 2024 · 28 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde, Türkan Saylan'ın hayatından, cüzzam hastalığı konusundaki benzersiz başarılarından, kız çocuklarının eğitimi için verdiği savaştan ve çağdaş yaşamı destekleme misyonundan bahsettim. Çağdaş yaşamı destekleme derneğini kurarak eğitim alanındaki katkılarıyla Türkiye'de iz bırakan bu öncü kadının hikayesinden öğrenecek çok şeyimiz olduğunu düşünüyorum.
Keyifli dinlemeler
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e.
Hoş geldiniz, ben Emine.
Bu kanalda psikoloji, felsefe...
Bilim ve farkındalık çerçevesinde hayatı daha yaşanabilir kılmak için hayata dair sorgulamalarımı, düşüncelerimi, okuduklarımı ve öğrendiklerimi paylaşıyorum.
Ek olarak her çarşamba günü podcast'ta bahsettiğim konuya ilişkin kaynaklar, kitap önerileri ve kendimizi daha iyi tanımak adına bir soru ile e-bülten gönderiyorum.
Eğer ilginizi çeker ve benim de mail kutuma düşsün bunlar derseniz emineyesiltmen.com slash podcast adresinden kayıt olabilirsiniz.
Eğer benimle birebir çalışmak isterseniz de yine aynı adresten koçluk başlığına tıklayıp bilgi ve ücretsiz ön görüşme randevusu alabilir ya da bana LinkedIn profilimden ulaşabilirsiniz.
Bu hafta uzun zamandır çekmek istediğim bir bölümü mikrofona taşıyorum.
Tıp doktoru, akademisyen, yazar ve çağdaş yaşama destekleme derneğinin kurucularından Türkan Saylan'ın hayatını, hayata bakış açısını, Türk toplumu ve kız çocukları için yaptıklarını anlatmak istiyorum.
Çünkü bence Türkan Saylan'ın o dimdik duruşundan, kararlılığından, bir cumhuriyet kadını olarak ülkesine, insanlarına, kız çocukları için yaptığı çalışmalardan öğrenecek çok şeyimiz var.
O yüzden hazırsanız başlayalım.
Önce çok kısa çocukluğu ve ailesinden bahsetmek istiyorum.
Bence önemli çünkü nasıl bir aileden geldiğini bilmek, nasıl bir çocukluk geçirdiğini bilmek.
1935 yılında varlıklı bir ailede doğuyor Türkan Saylan.
Babası Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk müteahhitlerinden bir tanesi zaten.
Annesi de İsviçreli aslen.
İsmi Lili ama sonrasında Leyla ismini alıyor.
Ve Türkan Saylan dört çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu.
Biraz da böyle koruyucu kollayıcı tavrı oradan geliyor aslına bakarsanız.
İlkokulu Kandilli İlkokulu'nda okuyor.
Sonrasında Kandilli Kız Lisesi'nde okuyor.
Hatta bu lise yanlış hatırlamıyorsam 80'lerde mi ne yanıyor.
Bunun restorasyon çalışmalarında bizzat kolları sıvıyor Türkan Sayran'da.
Sonrasında da İstanbul Üniversitesi'nde tıp fakültesine giriyor.
Ve doktor olmayı çok isteyerek giriyor.
Burada da tıp eğitiminin devamında dermatoloji tarafında uzmanlaşıyor.
2002 yılına kadar da aktif bir şekilde doktorluk yapıyor bu arada.
Benim dikkatimi çeken şu oldu, dogmatik bir babaanneyle büyüyüp sorgulamaya cesaret eden bir kimliği var.
Yani babaannem hep bize bu böyledir, şu şöyledir, ötesini berisini sorgulamayın derdi.
Ama 6 yaşında babaannesine gidip ee ben yalan söyleyince dilim arkamdan çıkmadı, elimi kaldırınca elim taş olmadı diye meydan okuyan bir kimliği var.
Çok küçük yaşlardan itibaren de...
Kimiz biz niye yaşıyoruz diye düşünen sorgulayan bir karakteri var.
Hatta 7 yaşında falan yanlış hatırlamıyorsam böyle biz madem öleceksek acı çekeceksek yaşamanın ne anlamı var şimdiden ölelim gitsin diye düşünmüştüğü bile var.
O yaşta bir çocuk için baya iddialı bir düşünce bakarsanız.
Sonrasında tabii hayat öyle değilmiş diyor ama bakın yani o yaşta zihninin sınırlarını ne kadar genişletiyor.
Doktor olmayı da hep çok istemiş.
O beyaz önlüğe ayrı bir hayranlığı var.
Stateskop, beyaz önlük benim için başka bir şeydi.
Ve tıp fakültesine girmesinin amacı birçok doktorun aksine insanlara yardım etmekten ziyade bilmek, öğrenmek, araştırmak, hiç kendime saklamak istemem bilgileri diyerek paylaşmak istiyor
ki cüzdan gibi bir hastalığı da alt edebilen, dünyada bu kadar takdir gören bir doktor olmasının arkasında yatan motivasyonlarından biri de bu bence.
Mesleğinde cüzdan... Cüzdanın üzerine eğilmesi de aslında biraz rastlantısal.
Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde gezerken, gerçi dizide tesadüfen görüyor ama kendisinin söyleşisinde gezerken diye anlatıyor.
Cüzdanlı hastaların yanından geçiyorlar ve diğer doktorlar...
Böyle tiksinerek hastaları diyor ki aman dokunmayın bunlara yaklaşmayın bunlara diye böyle gerçekten kötü davranıyor.
Ve o ayrımcılık hiç hoşuna gitmiyor.
Aklına yatmıyor. Diyor ki aklıma yatmayan bir şeyde yanlış vardır.
Ve dönüp şöyle cevap veriyor. Yani biz hekim değil miyiz?
Neden dokunmayalım? Hastane burası hayvanat bahçesi değil.
İşte o gün kendine bir söz veriyor.
Bu konuya eğileceğim ben günün birinde diye.
Her şeyin üzerine böyle böyle sorgulayarak gittiği gibi cüzdanın da üzerine öyle eğiliyor.
Çünkü aklına yatmayan şey şu aslında.
Yüzyılın sonunda neden bu insanlar böyle perişan?
Biz neden iyileştiremiyoruz bu insanları?
Bunun yolu yorda mı yok mu?
Mutlaka olmalı diye düşünüyor.
O yüzden de bu konuyla kimse ilgilenmediği için ilgilenme ihtiyacı duydum gibi bir cümle sarf ediyor zaten belgeselinde de.
Mezun olduktan sonra, doktor olduktan sonra, kariyerinde ilerlediğinde de ilk yaptığı şeylerden bir tanesi zaten bu konu üzerine eğitim alıp onun üzerine çalışmalar yapmak.
Hemen burada bir parantez açayım.
Ceylan özgürlüğüne çok düşkün bir kadın ama aynı zamanda anne de olmak istiyor.
Ailesi de ne zaman anne olmak istersen o zaman evlenirsin dediğinden dolayı annesi yanlış hatırlamıyorsam bunu diye aşık olunca öğrenciyken hemen nikah ve çocuk işlerine girişiyor.
İki yıl arayla da çocukları oluyor.
Ama bu yıllar hiç kolay geçmiyor onun için çünkü iki hamileliğinde de tüberküloza yakalanıyor.
Hatta sonrasında çocukları küçükken yine bel kemiği tüberkülozu olup bu sefer bacaklarından alınan kemiğin beline transfer edilmesinden dolayı toplam 13 ay yüzüstü yatmak zorunda kalıyor.
Ve yüzüstü yattığı için...
Haliyle çok bir şey yapamıyor.
Kitap da okuyamıyor. Ama yine de böyle boş kalmamaya çalışıyor.
Hem çocukların eğitimiyle ilgileniyor.
Hem bir yandan böyle yüzüstü yatarken dikiş nakış yapıyor.
Yılmıyor ve tüm bu hastalıklara rağmen iyileştiğinde bütün derslerini veriyor.
Eğitimini normalde 6 senede bitirmesi gerekiyor.
Ama bu hastalıklardan dolayı 10 senede de olsa yılmadan eğitimini tamamlıyor.
Diplomasını alıyor. Ama tabii bütün bunlar yaşanınca eşi diyor ki sen artık mezun oldun, diplomanı da aldın, o kadar hastalık geçirdin.
Otur oturduğun yerde evine bak, çoluğuna, çocuğuna bak.
Yani var artık diplomanı uğraşma boşuna diyor.
Eşi de hekim bu arada. Peki sizce Türkan Saylan gibi idealist bir kadın bunu kabul eder mi?
Tabii ki hayır. Diyor ki ben kendimi tam bir aile kadını olarak işi, gücü, evine, kocasına, çocuklarına bakmak olan bir kadın olarak hissedemedim bir türlü.
Ve 9 yıl sonra ayrılmak zorunda kaldım.
Yani kalıbına o kadar sığmıyor ki bence o da tam bir slaşi ki birçok şapkası da var zaten.
Girişte bahsettiğim gibi yazarlık, dernek kurma, doktorluk, akademisyenlik sıkıntılı bir ayrılık dönemi oluyor ama o hem hastaları için mücadelesine hem de aile için, çocukları için mücadelesine de...
Devam ediyor. Ve bu arada tabii ki mesleğinde de ilerledikçe ilerliyor.
Çünkü tıp fakültesini bitirdikten sonra uzmanlığını alıyor.
Ondan sonra hatta 1968 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim dalında baş asistanlığa başlıyor.
Bundan 3 sene sonra da İngiliz Kültür Heyetinin bursuyla İngiltere'de...
Bir sene LEPRA yani cüzdan üzerine eğitim alıyor ve bizzat Sağlık Bakanlığı'na başvuruyor döndükten sonra ben bu konuda çalışmak istiyorum diyor.
Hatta bir süre sonra 1976'da da Cüzdanla Savaş Derneği ve Vakfını kuruyor.
Şimdi cüzdanla alakalı detayları birazdan vereceğim ama hazır bu evliliğe girmişken şunu da söyleyeyim.
Yıllar sonra ikinci kez bir sanatçı ile evlilik yapıyor.
Ama kendi cümleleri şu onda da başarısız oldum.
Ve sebebini de şöyle açıklıyor.
İnsanlar evlenince kadının kendisine ait olmasını istiyorlar.
Ama ben hiçbir yere ait olmak istemiyorum.
Bu his içime geldiği zaman derhal tepki gösterip bitiriyorum diyor.
Bunu bu arada diğer evliliğini başarısızlık olarak netelendirmesi dikkatimi çekti.
Sohbet şansım olsa kendisiyle bunu neden başarısızlık olarak netelendirdin diye sormak isterdim açıkçası.
Çünkü... Diğer verdiği demeçleri ve kendini kemalist feminist olarak değerlendirdiğini göz önünde bulundurunca Türkan Saylan gibi bir kadın buna başarısızlık değil de sanki daha farklı bir açıdan bakardı diye düşünmeden edemiyorum
ama belki de sadece mütevazi oluyordur ya da karşı tarafı suçlamamak için böyle bir sözcük kullanmıştır ya da ağzından o an o çıkmıştır ve ben şu an fazla anlam yüklüyorumdur yok yere hepsi olabilir.
1980'e gelindiğinde Türkan Saylan artık İngiltere'de cüzdan yani LEPRA üzerine eğitimini almış Türkiye'ye dönmüş Sağlık Bakanlığından onayında almış bu konuda çalışmak için ve sahada çalışma yapmak istiyor.
Ama tabii bir takım kurmak istiyor beraber birileriyle beraber yapmak istiyor bu işi.
Hemşire Ayşe Yüksel'e teklif götürüyorlar.
Ama Ayşe Yüksel bunu kabul etmiyor.
Diyor ki ben istemiyorum yani bu alanda çalışmak.
Bir de hani böyle profesörlere karşı da tabii biraz daha ön yargısı var anladığım kadarıyla.
Ama aradaki kişi o kadar ısrar ediyor ki Ayşe Yüksel şey diyor.
Siz galiba Türkan Hoca'ya hayır diyemiyorsunuz.
Ben gidip bizzat kendim söyleyeceğim istemediğimi.
Ondan sonra gidiyor Türkan hocanın odasına ama tanıştığı andan itibaren gerçekten çok etkileniyor.
Çünkü samimiyeti, mütevaziliği, hastalarıyla ilgilenme şekli, odasındaki o yurdumun farklı köşelerinden gelen objelerin yarattığı ambiyans.
Ayşe Hoca'yı çok etkiliyor.
Çünkü o zaman dediğim gibi profesörler böyle aşırı kibirli, nobran.
Türkiye'nin hoca hiç öyle değil. Farklı biri.
Böyle pozitif, tatlı his bırakan bir etkisi var insanların üzerinde.
Anlattığı kadarıyla Ayşe Yüksel'in.
Sonrasında kabul ediyor. Tamam diyor.
Saha çalışmalarına da Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden başlıyorlar.
Çünkü en yüksek cüzdan oranı bu bölgelerde.
Hatta o dönemde Van'da.
Buraları, bu bölgeleri il il geziyorlar.
Hastaları iyileştiriyorlar ve o kadar olumlu sonuçlar elde ediyorlar.
Ki bu çalışmaların sonucundan ötürü Dünya Sağlık Örgütü Türkiye'yi cüzdanlı hastaların daha az görüldüğü bir ülke olarak ilan ediyor.
Sadece cüzdamı tedavi etmiyor bu arada.
Türkan Saylan insanların ruhunu da tedavi ediyor.
O yüzden zaten bu kadar gelişme görüyorlar diye anlıyorum.
Çünkü alışılmadık bir şekilde tedavi ediyor cüzdamı.
Normal hekimler hastalarla temas kurmuyor.
Perdenin arkasından konuşuyor.
Onlara gerçekten böyle bir...
İnsan olmayan muamele yapıyorlar.
Farklı kelime kullanmak istemiyorum ama Türkan Saylan onlarla oturuyor, sohbet ediyor, beraber yemek yiyorlar, dokunarak tedavi ediyor ve şunu göstermeye çalışıyor.
Yani bu insanlar canavar değil ya, bu insanlar da bizden, bu insanların da bir hayatı, bir zihni duyguları var.
Tüm bu başarılarından sonra Türkan Saylan Hindistan'da yapılan bir konferansta uluslararası Gandhi ödülünü de kazanıyor.
Akabinde Dünya Sağlık Örgütü'ne cüzdan alanında danışmanlık veriyor.
Bakar mısınız? Yani Türkiye'den sen çık bu alanda inanılmaz gelişmeler kaydet ve tüm dünyada etki yaratsın.
Sonra da git Dünya Sağlık Örgütü'ne bu alanda danışmanlık ver.
Bunu takip eden dönemde de zaten Uluslararası Lepra Birliği'nin kurucu üyeliğini de yapıyor.
Dediğim gibi sürekli aktif, sürekli bir şeyleri araştırıyor, öğreniyor, geliştiriyor ve bu bilgiyi paylaşıyor.
Kendine saklamayı sevmiyor.
Cüzdan çalışmaları beni kadınlara yönlendirdi diye bir demeci de var.
Sebebi de Doğu ve Güneydoğu'da görev yaparken kadınlara yapılan muamele onu çok rahatsız ediyor.
Hasta cüzdanlı kadın çok az görülür.
Çünkü onları eve kapatıyorlardı.
Onları yok sayıyorlardı diyor.
Ve hatta kümesten cüzdanlı kadın çıkardık dediği var.
Yani inanabiliyor musunuz? Çünkü bir kadının görevleri zaten belli.
Onları da yerine getiremiyorsa yaşamasın, iyileşmesin diye düşünüyorlar herhalde.
Bu kadınlara yapılan haksızlığın, kız çocuklarının ukutulmamasının, toplumdaki çağdaş eşit birey düşüncesinin Atatürk'ün ilkeleriyle uyuşmaması onu o kadar rahatsız ediyor ki.
Her şeyi devletten beklememek gerek, biz bir yerden başlayalım diye Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği fikri böyle böyle ortaya çıkıyor.
Bir de 89 yılında Refah Partisi'nin kazanması ve girici söylemler...
Onu ve yakın arkadaşlarını çok çok çok rahatsız ediyor.
E nasıl etmesin? Bunu da Tayfun Talipoğlu'nun belgeselinde kendi ağzından anlatıyor.
Kendisi bir cumhuriyet kadını, hekim ve akademisyen olduğu için ülkesine kendini borçlu hissettiğinden mütevellit elini taşın altına koymak istiyor.
Bir şeyler yapmak istiyor. Böyle böyle Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin tohumları atılmış oluyor.
Biraz böyle Mina Urgan'ı da çağrıştırıyor Türkan Saylan.
Zaten hani benzer dönemdeler, benzer ekollerden geliyorlar.
Peki Çağdaş Yaşam'ın ismi nereden geliyor?
Aslında içinde Atatürk geçen bir isim koymak amacındalar ama Atatürkçü Düşünce Derneği zaten Atatürk ismini aldığı için Çağdaş Yaşam yapalım diyorlar.
Destekleme sözcüğünü de ekleyelim ki çünkü her şey çözücü bir kuruluş olamayız.
Belki yol gösterici, belki tepki yapıcı bir kuruluş olabiliriz diye Çağdaş Yaşam'ı destekleme derneği burada...
geliyor. Önce böyle tek şubesi var.
Ufak bir dernekler. Ama dernek kurulduktan sonra olağanüstü bir ilgi görüyor.
Çünkü dönemin sosyopolitik havasından tek tedirgin olan ve bir şeyler yapmak isteyen sadece sayılan ve çevresi değil takdir edersiniz ki.
Paneller, konferanslar, eğitici organizasyonlar düzenliyorlar halkı bilinçlendirmek için nereye gidiyor bu ülkenin hali diye.
Ve ülkenin siyasi geçmişine de bakınca zaten 80 darbesinden çıkılmış falan.
Hem işleri kolay değil ama hem de bir kamuoyu yaratma ihtiyacı var.
Dolayısıyla yoğun ilgiden dolayı hızlı bir şekilde şubeleşmeye başlıyorlar.
Ve tüzüklerine partiler üstü gibi bir tabir koyuyorlar.
Yani ne demek bu? Partilerden aktif çalışanlar burada aktif çalışamaz diyorlar.
Sebebi de herkesinden kişiyi kucaklamak sorunun değil çözümün bir parçası olup şikayet etmek yerine çözüm üretmek isteyen herkese kapısını açmak istemeleri.
Çok güzel bir sebep bu arada.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği en başta...
Çünkü onların amacı çağdaş yaşam, çağdaş toplum gibi bir yerden çıkıyorlar.
Motoları bu. O yüzden de insanların daha iyi, daha layık bir hayat yaşaması için insan hayatına dokunan her şeye karşı bir kamuoyu oluşturma gibi görevleri var.
Hatta 99 depreminde 27 tane okul, 194 tane konut yapıyorlar.
Toplumda gerçekten bir şeyleri değiştirmek isteyen bir kurum olmak istiyorlar.
Ki öyle de oluyorlar.
Toplumun güvendiği bir kurum oluyorlar.
Türkan Saylan da bunu şöyle açıklıyor.
Bize destek veren insanların güvenmesini sağlayan ve bizi ön plana çıkaran şey söylediklerimizi yapmamız ve yaptığımızın hesabını vermemiz.
Duvarı asılası bir söz.
Keşke herkes böyle bir ahlakla çalışsa.
Ama zamanla en büyük açığın eğitimde olduğunu fark ettikleri için kendilerini eğitim derneği olarak tanımlıyorlar ve sadece İstanbul'da sosyetik dernek değil, Türkiye'nin derneği olmak, tüm Türkiye'yi
kucaklayan bir dernek olmak istiyorlar ve oluyorlar da.
Kardelen projesini duymuşsunuzdur.
Kırsal bölgelerde sosyoekonomik düzeyi eğitime elverişli olmayan kız çocuklarına burs eğitim desteği sağlamak amaçlı kurulan ve en çok ses getiren projelerinden bir tanesi çağdaş yaşamın.
Ya da baba beni okula gönder kampanyası, deniz yıldızı projeleri 30 yılda 110 bin kız çocuğuna eğitim desteği sağlıyorlar.
Bu projeler ve kampanyalar sayesinde ne oluyor tabi ki bu destekler ve Türkiye'de okula başlayan kız çocukların oranını %98'e çıkartıyor bu projeler.
Düşünebiliyor musunuz? Bu arada Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği deyince sadece kız çocukları gelmesin aklınıza.
Bilenleriniz mutlaka vardır.
Hatta bildiğim kadarıyla orada gönüllü çalışanlarınız da var.
Bana attığınız mesajlardan hatırladığım kadarıyla.
Bugün Türkiye genelinde bu dernek Türkiye'nin birçok yerinde şubesi olan öğrencilere aktif gönüllülük imkanı tanıyan, sosyo-kültürel olarak, kişisel gelişim olarak kendilerini geliştirmelerini sağlayan, dillerini
geliştirmek olsun, farklı alandaki ilgilerini geliştirmek olsun, böyle güzel kulüpleri olan sinema kulübü, Dans kulübü, belgesel, tarih, drama, İngilizce, kitap, gezi yani ne ararsanız
olan ve farklı konularda sürekli böyle konuşmacılar çağıran, atölyeler yapan, bilinç yaratmaya çalışan, çocukların vizyonunu genişletmeye çalışan bir dernek.
Nereden biliyorum? Benim kardeşim öğrencilik yıllarında orada hatırı sayılır bir süre gönüllülük yapmıştı.
Oradan biliyorum. Gerçekten çok güzel bir kurum.
Ben de... Zamanında bazı şubelere eğitim vermiştim.
Mindfulness eğitimi vermiştim.
Pırıl pırıl gençlerin olduğu ve ciddi anlamda fayda yaratan güzel etkileri olan bir dernek.
Aklınızda olsun. Hatta mentorluk olanakları da var.
Yani mentorluk vermek isterseniz şu yaşıma kadar olan tecrübelerimi bir şekilde kullanayım.
Birilerine ışık olsun fayda olsun derseniz.
Gerçekten çok fayda gördüğü öğrencilerin bir mentorluk süreçleri var.
Bunu yapabilirsiniz. Aynı şekilde eğer öğrenciyseniz ve bir noktada biraz daha bir yol gösterilmesine bir desteğe ihtiyaç duyuyorsanız yine çağdaş yaşamın bir parçası olup oradan da mentorluk alabilirsiniz.
Şimdi Türkan Saylan'a biraz daha geri dönecek olursak Türkan Saylan'ın eşitsizliğe hiçbir şekilde tahammülü olmadığını anlayabilmişsinizdir diye düşünüyorum.
Çünkü yine yaşadığı dönemi göz önünde bulundurursak.
Öğrenciyken de tıp fakültesinde öğrenciyken de doktorluk mesleğinde de kadın olduğu için elinin hamuruyla erkek işine karıştığı için çok böyle zorlu zamanlar yaşadığı anıları var zaten.
O yüzden de hiçbir şekilde eşitsizliğe tahammülü yok.
Bu arada yaşadığı dönem deyip duruyorum ama şu anda çok farklı değil.
Yani yaşadıklarımız kadına olan şiddeti göz önünde bulundurduğumuz zaman ya da politikacılarımızın kameralar önünde verdiği o dehşete düşürcü demeçler İstanbul Sözleşmesi'nin durumu gibi.
gibi. Yani şu anda da çok farklı bir yerde değiliz baktığınız zaman.
Neyse oralara çok girmeyelim.
Girersek çıkamayız.
Türkan Saylan'dan biz devam edelim.
Saylan da bu eşitsizliğin aile planlamasının olmamasından kaynaklandığını düşünüyor.
Çünkü bir evin içerisinde çok çocuk olması ne demek?
O kısıtlı bütçeyi çocuklara nasıl dağıtacaklarını düşünmek.
E bu noktada da kızları ikinci plana atıyorlar.
Diyor ki sen evde otur. Ev işlerine bak.
Sen zaten evlenip gideceksin.
Sana yatırım yapmaya değmez.
Ama oğlanları okutalım.
Böyle bir mantık olduğu için de eşitsizliği tetiklediğini düşünüyor.
Hatta radikal İslam'ın kızları politize ederek kullanması da onu rahatsız ediyor.
Çünkü bu kadar can verilerek bağımsızlığımızı elde ettiğimiz halkın çoğunun Müslüman olduğu...
Layık bir ülke kurmamızda gurur duyuyor ama bunun gerisinin de getirilmesini istiyor.
Daha da ileriye gidelim geriye değil diyor.
Haklı kız çocuklarının erkeklerle eşit şartlarda okumasını istediği için aslında en başta bu geçtiğimiz 20-30 senede Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nde bu kadar çok kız çocuklarına yönelik
proje yapılıyor zaten.
Ve diyor ki yatılı kız bölge okulları kursak maddi manevi imkan yaratsak nasıl göndermesinler nasıl engellesinler kızlara sağlanamayan eşitsizlik geri kalmışlık sorunu değil insanların isteksizlik sorunu diye
anlatıyor. Bence de haklı bu arada çünkü isteyince neler yapılabileceğini sadece bizim ülkemizde değil dünyanın her yerinde görmüyor muyuz arkadaşlar?
Az önce de demiştim ya kendini...
Kemalist feminist olarak adlediyor ve Atatürk'ün kadınları eğitilmemiş bir ulus kalkınamaz cümlesini o kadar içselleştirmiş ki kadının zaten yaptıklarına bakın.
Feminizmi de bu arada kadın erkek eşitliğini sağlamak adına yapılan çalışmalara gönül vermek olarak görüyor.
Yani uçlarda olmadığını zaten her belgeselinde her demecinde söylüyor bunu dile getiriyor.
Şimdi burada bir tane daha parantez açacağım.
Kendi savunduğu şeyi hayatında uyguluyor da bir gün çocuklarından biri Böyle gençken ona sesini yükselterek konuşuyor.
O da dönüyor diyor ki evladım niye benimle böyle konuşuyorsun?
E babam da seninle böyle konuşuyor ona kızmıyorsun dediği an o zaman işte ayrılmaya karar verdiği anlardan bir tanesi.
Çünkü çağdaş kadını kendini birey kabul eden eşit kabul eden kendi ayaklarının üzerinde duran kendi kararlarını evlenmeye çocuk yapmaya hangi işte çalışacağı ya da kocasıyla nasıl anlaşacağı
gibi kararları kendi veren.
Dayak giyemeyen ve çocuklarının önünde aşağılanmayan bir kadın olarak tanımlıyor.
Alın size yaralı bir şifacı daha.
Ve bu kadın erkek arasındaki farkında toplum olarak erkeği kas gücüne yönlendirmemiz ve üstün olmayı yönlendirmemizden kaynaklandığını düşünüyor.
Bunun olmaması gerekiyor.
Çocuğun anne ve babanın eşit hakları olduğu demokrat bir ailede yetişmesini sağlamalıyız diyor.
Çok da iyi diyor. Yani köklü değişiklik yapmayı savunuyor.
Ama işte bizim o konuda maalesef hala yolumuz var.
Çünkü bazı şeyler gerçekten zaman alıyor.
Yani yüzyıllar süren bir patriark sistemden bahsediyoruz sonuçta.
Ama işte... Hepimiz elimizi taşın altına koyacağız.
Hepimiz bir şeylere sesimizi çıkaracağız.
Korkularımızın arkasına sığmayacağız.
Hepimiz bir yerinden tutacağız ve böyle böyle o istediğimiz eşitliği ne zaman olur bilmiyorum ama kazanacağız.
Sadece kadın erkek konusunda değil her konuda bu arada.
Ve herhangi bir eşitsizliğin illa benim başıma gelmesine gerek yok.
Yani benim aynı ortamda bulunduğum ya da aynı ortamda olmasa bile.
Duyduğum başkasının başına gelen bir eşitsizlik yarın öbür gün benim de başıma gelebilir.
O yüzden sesimi çıkarmalıyım.
Yani susma sus Türkçe sıra sana gelecek.
Of bu podcast çok anarşik bir yere gidiyor.
Toparlıyorum. Şimdi.
Türkan Saylan'ın en çok etkilendiğim bakış açılarından bir tanesi de şuydu.
Diyor ki başarının sırrı yetinmemektir.
Kendim için değil ama bir yerde bir görev yapıyorsam işte dernekte projelerde bir fayda yarattığımız bir şey yapıyorsak onun sonucuyla neden yetinelim diyor.
Bu izlediğim belgesellerden biri çekildiğinde derneğin 20.
yılıymış ve o dönemde 36.600 kız çocuğu okutmuşlar.
Diyor ki ben buna yetinmem.
Bu neden 100.000 olmasın?
Bu ülkede bu kadar kız çocuğunu okutacak kaynak mı yok?
yok? Var. E o zaman neden bununla yetinelim diye soruyor.
Ne kadar haklı bir soru.
O yüzden de evet bazı konularda yetinmeyi bilmek önemli ama bu tarz şeylerde gerçekten de yetinmemek gerektiğini düşünüyorum.
Yani kişisel gelişim sapsatası yapmak istemiyorum ama bence insanın kendini geliştirmesi de bu yetinmemesi gereken şeylerden bir tanesi.
Ki canlı örneği önümüzde Türkan Saylan olarak var.
O da şöyle düşünüyor çok hoşuma gitti bu sözde.
Diyor ki insanların kendi kendini geliştirmeden bir yere varamayacağımı düşünüyorum.
Bir yerde ben tamam...
Her şeyi biliyorum dediğiniz zaman hiçbir şey bilmediğinizi kanıtlıyorsunuz.
Çünkü her gün her şey değişiyor.
Çok da haklı. O da zaten o kadar işinin arasında ne sanatını ihmal ediyor, ne müziğini ihmal ediyor, resmini, tiyatrosunu bunların hepsi onu besliyor.
Zaten bunlar bütünlüyor beni dediği de var.
Sadece işle uğraşır, işkolik olursanız mutsuz olursunuz.
Birçok şeyi bir arada yürütüyorum ve mutlu insanım.
Görüyorsunuz kendimi hala 30 yaşında hissediyorum.
Ve istiyorum ki herkes bir şeyin...
ucundan tutsun, sorumluluk alsın.
Bunlar bir kazanım. Para kazanma amacıyla değil ama gönüllülük esasına dayanan bir sorumluluk alan insan çok daha fazla mutlu olur diye ifade ediyor.
Peki bu kadıncağız bu ülke için bu ülkenin evlatları cüzdanlı insanları için bu kadar şey yaparken neden kendisine derneğe yıllarca süren bir sürü dava açıldı bu kadar
yıpratıldı evine baskınlar yapıldı o derneği kapatmaya çalıştılar.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü 99'da siyaset meydanında akademisyen kimliği de O programa katılıyor ve FETÖ'nün o zamanki eğitim sisteminin bu abi abla evlerinin nereye gelebileceğine dair düşüncelerini
açık açık söylüyor.
Türkiye'yi tehlikeye sokan örgütlenme olarak nitelendiriyor burayı.
Ortada ciddi bir sağlık sorunu mevcut olan bir kişinin Türkiye Cumhuriyeti'ni nasıl ele geçireceği konusunda talimatları var diyor.
Bu cemaatlerden çıkan çocukların bu olay kapandıktan sonra rehabilitasyon görmesi gerektiğini de düşünüyor bu arada.
Bunları açık açık canlı yayında söylüyor.
Hatta bir anısından da bahsediyor.
TÜBİTAK tarafından özel bir fen lisesine Atatürk konusunda konferans vermeye gidiyor.
Orada bir şaka yapıyor böyle konferans esnasında.
Aman hepiniz erkeksiniz hiç kız yok aranızda ne yapacaksınız üniversiteye gidince diyor.
Konuşmanın sonunda bir çocuk yanına usul çekilip diyor ki hocam güzel şeyler anlattınız ama biz çok başarılıyız çünkü hiç kız yok aramızda kızlar şeytandır diyor.
O da haliyle sorguluyor yani diyor ki bunu düşünen çocuklar nasıl toplum düzenine uyum sağlar?
Nasıl kadın erkek eşitliğinden bahsedebiliriz bu ülkede?
Nasıl bu çocuklar çağdaş Türkiye bireyi olur diye bir eleştiri sunuyor.
Ve o programda cemaatlerin beslenmesi konusunda siyasetçileri de bir güzel eleştiriyor.
Bir yerde bu işin balon gibi sönmesini bekliyorum.
Bugünkü konuşmadan sonra bizim başımıza ne gelecek onu da bilmiyorum diye kapatıyor.
Ki başına gelen... Hepimiz biliyoruz zaten.
Youtube'da var siyaset meydanında yaptığı konuşmanın kaydı.
Mutlaka izleyin.
Bu programa katıldığı geceden sonra açık bir hedef haline geliyor zaten.
Hemen hemen her günü tehditte geçiyor.
Sanki bir yere hizmet eder gibi dava üstüne dava açtılar diyor kadıncağız.
Yani 5 sene süren davaları mı oldu diyor.
Niye açtınız? Bunların hiçbiri suç değil dediğim zaman da hocam biz çok baskı altındaydık.
Mecburen yaptık. Siz nasılsa aklanırsınız diye bir cevap alıyor.
Şaka gibi ya inanabiliyor musunuz?
Yine kendine üzülmüyor da diyor ki emniyetin ve kaynakların başka bir sistem içine çekilmeye çalışmasına üzülüyorum ya diyor.
Ben yine kurtulurum bende bir şey yok diyor.
Ve Türkan Saylan'a o kadar tahammülleri yok ki öldükten sonra adını yapan Türkan dizisi.
Yüksek izlenmesi olmasına rağmen yayından kaldırılıyor.
Bir sene falan sürüyor toplamda ama o bölümler zaten internette var.
İzlemek isteyenler bakabilir, tavsiye ederim.
Ben de yeni başladım yani bu podcast'ı çekeceğim diye başladım ama çok güzel gidiyor, keyifle akıyor.
Onun dışında bir de filmi var.
Zaten dizi yayından kaldırıldıktan sonra filmi çekiliyor.
Çok ağladım izlerken o filmi de.
Oyuncu kadrosu da bayağı iyi.
Ona da bakın. Ve belgesellerden bahsettim ama hangi belgeseller olduğunu da söyleyeyim.
Bir tane bayağı bir belgesel var da.
Bir tane Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin kendi YouTube kanalında 26 dakikalık bir belgeseli var.
Bir de Tayfun Talipoğlu'nun bir belgeseli var.
17 dakikalık galiba.
İzleyin. Çok güzel şeyler öğreniyorsunuz.
Yani Türkan Saylan'ı izlemek bile...
o sözcüklerin ağızdan sarf edildiğini duymak, hayata bakıcısını görmek bile insana ilham veriyor.
Onun dışında kitap isterseniz de, hep soruyorsunuz çünkü kitap, Ayşe Kulü'nün Türkan Saylan'ın hayatını anlattığı tek ve tek başına Türkan adlı kitabına da bakabilirsiniz.
Bu arada Türkan Saylan da bir yazar olduğundan mütevellit kendi kitapları da var.
At Kız, Cumhuriyetin Bireyi Olmak, Güneş Umuttan Şimdi Doğar, benim listeme attığım ama henüz okuma fırsatı bulmadığım kitaplar arasında ilgilenenler bunları da okuma listesine alabilir.
Evet, sanırım bir bölümün daha sonuna geldik ve bölümü de Türkan Saylan'ın kurduğu Lepra Hastanesi'nin çalışanların ona söylediği birkaç sözle kapatalım.
Derler ki, sevgili hocamız, biz sizi tanıyalı, sevmeyi sevdik, sabretmeyi, beklemeyi, umudu sevdik.
Aslında biz sizinle hayatı sevdik.
Bize hayatı ve sevmeyi sevdiren insanların var olması ve bizlerin de onlardan biri olabilmesi dileğiyle kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Beni dinlediğiniz platformlardan takip almayı unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
