
Tükenmişlik Toplumu: Çok Çalışırsan Her şeyi Başarırsın Masalı
12 Nisan 2025 · 28 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hiç durmadan bir şeyler yapıyormuşsun gibi hissedip, yine de hiçbir şeye yetişememiş gibi hissettiğiniz oluyor mu?
Benim son zamanlardaki ruh hâlim tam olarak bu. Yapılacaklar listemin bile alt listesi var artık. Dinlenmeye çalışsam bile “verimli” dinlenmem gerektiği baskısıyla karşılaşıyorum.
Bu bölümde, neden bu kadar yorgun olduğumuzu, “her şeye yetişebilirim” inancının bizi nasıl tükettiğini ve aslında çoğumuzun bu yarışı neden kendi kendimize koştuğunu konuşuyorum.
📚 Tükenmişlik Toplumu (Byung-Chul Han)
📎 Tükenmişlik Nesli (Anne Helen Petersen)
Biraz felsefe, biraz kişisel hikâye, biraz da iç dökme var.
Eğer sen de:
Dinlenirken suçluluk hissediyorsan
“Her şey mümkün” söylemi seni yoruyorsa
Hayat bir türlü “yetişilen” bir şey gibi gelmiyorsa
...bu bölümde çok tanıdık şeyler bulacaksın.
🎧 Dinleyince düşüncelerini yazmayı unutmayın, birlikte biraz yavaşlamayı konuşalım.
Profesyönel Koçluk Ön Görüşme Linki
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
#tükenmişlik #burnout #zihinselyorgunluk #özbakım #psikoloji #mentalsağlık #tükenmişliktoplumu
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Ben Emine. Bu kanalda hayatı daha yaşanılabilir kılmak ve farklı açılardan bakabilmek için sizlerin merak ettiği konulardan, kendi deneyimlerimden, düşüncelerimden, okuduklarımdan ve öğrendiklerimden yola çıkarak
paylaşımlar yapıyorum.
Aynı zamanda kariyer başta olmak üzere hayatında ya da ilişkilerinde somut bir değişiklik yapmak isteyenlere profesyonel koç olarak destek oluyorum.
Eğer sizde hayatınızda profesyonel bir desteğe, sizi farklı açılardan bakmaya davet edecek bir yol arkadaşına ihtiyaç duyduğunuz bir dönemdeyseniz bana her zaman emineyesitmen.com slash
koçluk adresinden ulaşabilirsiniz.
Evet, uzun bir aradan sonra hatta bayağı uzun bir aradan sonra tekrar beraberiz arkadaşlar.
Hoş geldiniz. Ben de hoş geldim.
Açık konuşayım. Bir ara ben kendimden ümidi kesmiştim.
Dedim ki herhalde yapamayacağım. Bu yani bitti artık.
Biliyorsunuz yani düzenli dinleyicilerim bilir benim hayatta en çok keyif alarak ve en düzenli yaptığım sandığım şeylerden bir tanesi bu podcasti.
Ama işte hayat öyle bir şey ki sizi oradan oraya savururken önceliklerinizi değiştirebiliyor.
Ben de bu kadar ara vermiş olduğuma inanamıyorum ama tam da bu konuya ilişkin manidar bir bölümle karşınızdayım bugün.
Tükenmişlik, burnout ne derseniz deyin bunun üzerine konuşacağız ve bölümü çok basit bir soruyla açmak istiyorum.
Nasılsınız arkadaşlar? Gerçekten nasılsınız?
Son zamanlarda ülkece yaşadıklarımız zaten ortada.
Biri bana nasılsın diye sorduğunda iyiyim diyemiyorum.
İyi olsam da iyiyim demek biraz tuhafıma gidiyor.
Ama genel olarak da zaten gündemi takip ettiğim zaman iyi değilim.
Sürekli bugün ne oldu acaba ile uyanmak, kendini sevdiklerin geleceğin için endişelenmek bizim günlük rutinimiz haline geldi zaten son 23 senedir biliyorsunuz.
Ama bunun yanında bir de ne olursa olsun devam etmek zorunda olduğumuz bir hayatımız var değil mi?
Kimimiz 5 saat uykuyla, 3 tane kahveyle, çoktan kaybolmuş olan iş yaşam dengesinin buhranlarıyla boğuşuyor.
Kimimiz kendinden vazgeçmiş tek derdi iyi bir ebeveyn olabilmek.
Kimimizin zihninde sanki böyle sonsuz bir pus var ve asla netleşmeyen düşünceler bulutuyla oradan oraya savruluyor bir şekilde.
Kimimizin de yapılacaklar listesinin bile yapılacaklar listesi var.
Mesela ben çok uzun zamandır bu to do listemdeki yapılması gereken şeylerin ağırlığıyla yaşıyorum resmen.
Yani öyle bir durumdayız ki hobilerimizi bile Google takviminde randevulu bir etkinlik haline getirmiş durumdayız.
Ya da öz bakım deyip duruyoruz ya kendimize vakit ayırmak, iyi davranmak, ne bileyim masaja gitmek, kitap okumak, meditasyon yapmak.
Onlar bile bazen görev gibi geliyor insana.
Eğer siz de böyle hissediyorsanız, tebrikler arkadaşlar, muhtemelen Peyukçul Han'ın dediği gibi bir tükenmişlik toplumunun içindeyiz.
Bugün her zamanki gibi sorgulayıp çözüm ürettiğimiz bir bölüm olacak ve temelde sürekli yorgun olmanın, koşturmanın, verimli olmaya çalışmanın bir hayat tarzı haline gelmesinden, neden
artık dinlenme düşüncesinin bile bizi böyle içten içe rahatsız hissettirdiğinin derinine ineceğiz.
Bu bölüm çok uzun zamandır aklımdaydı.
O yüzden uzun bir aradan sonra açılışı bu bölümle yapmak bana çok uygun geldi.
Ve bölümde faydalandığım kitaplardan bir tanesi Sosyolog ve Filozof Piyungçul Han'ın Tükenmişlik Toplumu isimli kitabı.
Diğeri de gazeteci Anne Helen Patterson'ın kült makalesi ve sonrasında zaten kitap olan Burnout Generation yani Tükenmişlik Nesli.
Ve tabii ki de kendi arkadaşlarımla olan sohbetlerim, kendi çevremdeki gözlemlerim vs.
bunların hepsini bir potada eriteceğimiz bir bölüm olacak.
Hazırsanız başlayalım.
Hatta şöyle başlayalım.
Ben her çarşamba günü koşuya gidiyorum ama tek başıma koşmuyorum.
Bir koşu grubum var, bir komünitemiz var ve bu komünitenin amacı sosyalleşmek.
O yüzden de böyle yarışmış ya da belli bir sürede koşmakmış böyle şeyler yok.
Zaten koçumuz diyor ki bize...
Sohbet edebileceğiniz pace'de koşun.
Yani sohbet edebileceğiniz hızda koşun.
Pekala çok güzel ve böyle çok kafa yapısı bana uygun olan insanlar var.
Farklı farklı meslek gruplarından değişik hayatları olan insanlar var.
Ben çok seviyorum o yüzden buraya gitmeyi.
Zaten gidiyoruz. Koşarken sohbet ediyoruz.
Bir pub'ın önünde buluşuyoruz en başta.
Koşmaya başlıyoruz. O pub'a geri geliyoruz.
Sonrasında da pub'da bir şeyler içerek sohbetimize devam ediyoruz.
Tamamen böyle bir komünite ve çok da güzel bir komünite.
Benim bu koşu grubunun içerisinde sohbetinden ekstra keyif aldığım bir arkadaşım var.
Matt. Aslen Galler'le Avustralya'da doğmuş büyümüş sonra da Londra'ya taşınıp burada iş hayatına atılmış.
Bizim gibi böyle millennial bir insan.
Genelde böyle aynı hızda koştuğumuz için koşarken hayata dair çok güzel derin konulardan bahsediyoruz.
Ve güzel sorular soran, sorgulayan, seni düşündüren de bir tip.
Asıl işi de odiometristlik yapmak.
İnsanların evine gidiyor, duyma kapasitelerini ölçüyor, ona göre işitme cihazı öneriyor ve işinden çok memnun.
Sürekli farklı insanlarla tanışıyorum, farklı hayatlara tanıklık ediyorum ve fayda sağladığımı düşündüğüm bir işim var diyor.
Genel anlamda böyle. Memnun musun diye sorduğumda bana böyle dedi.
Ama şunu da ekledi.
Yakında 35 yaşına gireceğim Emine ve etrafıma baktığım zaman...
Hala daha bir ev almadığım için bir site hasılım yani ek bir işim yan işim olmadığı için bir startup kurmadığım ya da henüz evlenip çocuk yapmadığım için üzerimde ekstra baskı
hissediyorum dedi. Açık konuşayım.
Ben bunu sadece biz kadınların hissettiğini zannediyorduk.
Özellikle de bu biyolojik saatimizden dolayı.
Matt bu kadar net bir şekilde hayatından, yaptığı işten, yaşadığı yerden memnun olmasına rağmen bu saydıklarından dolayı bir şeyleri eksik yapıyormuş gibi hissettiğini söyleyince Aa
dedim bir dakika ya bu kadın erkekten ziyade biraz da bizim jenerasyonumuzla alakalı bir problem sanırım ki bunu tek düşünen ben değilmişim tabii ki de.
2019'da Anne Helen Patterson Buzzfeed'de Millenials tükenmişlik nesli diye bir yazı yazmış.
Ve o yazı bayağı olay yaratmış vaktinde o zamanlar okumamıştım tabii bu yazıyı.
Ve şöyle başlıyor yazı.
Bozuk değiliz aslında sadece sürekli çalışıyoruz ve çalışmıyor göründüğümüzde bile çalışıyoruz.
Ben tüm makaleyi ve kitabı uzun yol yaptığım bir uçak yolculuğunda dinledim.
Farklı insanlardan, farklı hayatlardan yaptığı röportajları da derlediği bir kitap.
Ve her bir cümlesinde, aa kaynımda da var modunda dinledim.
Röportajların... Çoğu aynı konuya çıkıyor.
Ne yaparsan yap bir şeyleri eksik yapıyormuşsun gibi hissediyorsun.
Hep dahası var. Daha sağlıklı, daha kaslı, daha verimli, daha genç, daha varlıklı olabilirsin.
Daha'nın sonu yok.
Bunun dışında bir de günlük ufak tefek zihni kurcalayan şeyler var tabii.
Ne onlar? Gecenin bir yarısı cevaplamadığım mail aklına geliyor.
Bana bu yeni yeni olmaya başladı bu arada.
Eskiden olmazdı ve çok şaşırıyorum.
Ya da süpürgen bozulu yenisini alacağım.
Oturup ürün yorumlarını okuyacak vaktim yok.
Chat GPT'ye de çok güvenemedim.
Yazdım bir şeyler söyledi ama beğenmedim verdiği örnekleri.
Tamam onu biraz erteleyorum ama evi süpürmediğim her bir gün artan toz oranıyla beraber o süpürge alma işleminin beynimin bir köşesinde içimi yemesi.
Bu çok ekstrem bir örnek oldu ama ya da ne bileyim aile doktorumu değiştireceğim.
Öncelik listemde bir türlü yukarı çıkamadı o.
Aklımın bir köşesinde onu yapmıyor olmak da beni rahatsız ediyor.
Yani bu tarz böyle ufak tefek şeyler bile zul olmaya başlıyor ya bazen.
Mesela bazılarımız su içmeyi unutuyor gün içinde.
Bunun için uygulama kullanıyor.
Buna ihtiyaç duyar hale geldik artık.
Bunların hepsini bir kenara koyuyorum.
Asıl değişik olan, asıl korkunç olan ne biliyor musunuz?
Kendimize ayıracağımız vakti bile üretkenliğe dönüştürmeye çalışıyoruz bazen.
Otuzların üstündeki arkadaşlarınızla plan yaparken hiç şunu fark ettiniz mi?
Birinin yogası var, birinin terapisi var, masajı var, cilt bakımı, ev temizliği, çoluk çocuğu olanları buraya eklemiyorum bile.
Onların çok ayrı bir takvimi var.
Yani herkesin...
Sürekli bir şeyi var işin dışında ya da seyahatin dışında.
Ve böyle ikiden fazla kişi plan yapıyorsa zaten hak getire minimum bir ay sonraya gidiyor o plan.
İki kişi bile zorlanıyor.
Neden bu kadar yoğunuz?
Niye kendimize bu kadar yükleniyoruz bilmiyorum ama bazen şöyle de hissediyorum.
Sanki huzuru bile optimize etmeye çalışıyoruz.
Yani bunu bize kimse zorla yaptırmıyor.
Kimseye kafamıza silah dayamıyor ama işin tuhafı da bu zaten.
Bile bile kendimiz yapıyoruz.
Pyongchul Han'ın eserlerinden bölümlerde bahsediyorum genelde.
Performans toplumu en sevdiğim bölümlerden bir tanesi.
Çekerken de çok keyif almıştım.
Üçüncü sezonda eğer dinlemek isterseniz bu konuyla da paralel zaten.
Ve kendisinin bu bölüme ismini veren Tükenmişlik Toplumu kitabı da 70 sayfalık böyle ince ama çok sert bir kitap.
O kitap da diyor ki artık bu kapitalist sistemde bizi dışarıdan biri baskılamıyor.
Biz kendi kendimizi eziyoruz.
Motivasyon konuşmalarıyla kendimizi biz kırbaçlıyoruz.
Kimse bize ekstradan çalış demiyor.
Sen zaten etrafına bakıp diğerlerinin yaşadığı hayatlarla kendini karşılaştırdığında kendine sürekli daha fazla çalışmalıyım, daha fazla kazanmalıyım, daha fazla elde etmeliyim diyorsun.
Çünkü her şeyin dahasının mümkün olduğu bir çağdayız ve şöyle özetliyor bu durumda.
Depresif bireyin hiçbir şey mümkün değil yakınması.
ancak her şey mümkün sanısına sahip bir toplumda ortaya çıkabilir.
Tekrar ediyorum, depresif bireyin hiçbir şey mümkün değil yakınması, ancak her şey mümkün sanısına sahip bir toplumda ortaya çıkabilir.
Yani sürekli pozitiflik, sürekli yapabilirim havası sonunda bizi patlatıyor, depresyona sürüklüyor.
Çünkü herkesin her şey olabildiği, her şeyin mümkün olduğuna inandığımız bir dönemdeyiz şu an.
Olduramayınca da suçu kendimizde arıyoruz, başarısızlıkla suçluyoruz kendimizi ya da tembellikle suçluyoruz.
E bu da bizi başarı toplumunda yaşamaya mecbur bırakıyor.
Ki hep söylüyorum başarı çok subjektif bir kavram.
Yani en azından öyle olmalı.
Başarısızlık korkusu bölümünde de bundan...
Bayağı detaylıca bahsetmiştim dinlemek isteyenleriniz olursa ama şöyle baktığım zaman özellikle de kendi işi olanlar ya da böyle çok belirli bir kariyer hedefi olanlar için söylüyorum.
Kendini bir noktada kendi patronun ve kendi sömürücün olarak buluyorsun.
Mesela benim kurumsal hayattan çıkıp pilates eğitmenliği yapan çok yakın bir arkadaşım var.
Halinden çok memnun.
Ama buna rağmen şunun stresini yaşıyor.
Diyor ki benimsiz beyaz yakalılar gibi yıllık iznim olmadığı için ben çalışmadığım her gün cepten yiyorum.
Ve bu da benim üzerimde çok büyük bir baskı yaratıyor.
Ya da düzenli işiniz olsa bile bir noktada rahat batıyor ya vaktimi daha verimli harcayayım, bir hobim olsun, bir ek işim olsun, bir uğraşım olsun diye kendi kendimizin üzerine yükleniyoruz.
Ben mesela bu podcastı yaparken hiçbir zaman bu podcastı...
Herhangi bir gelir aracı olarak kullanırım diye düşünmemiştim.
Ama ondan sonra podcast camiasının büyümesiyle beraber insanlar bana işte kaç dinlenmen var, buradan para kazanıyor musun, buradan işte reklam alıyor musun, şöyle yapıyor musun, böyle yapıyor musun dedikçe üzerimde baskı hissetmeye başladım.
Annemin bu işlerle hiç alakası yok.
Annem bile bana diyor ki senin şimdi buradan ne kadar gelirin var?
Yani ben buradan gelirim olmasını istiyorum, istemiyorum.
Bu çok ayrı bir konu. Yani şu anda buna ihtiyacım yok.
İhtiyacım olduğu zaman ona bakarız.
Ona rağmen üzerimde baskı hissettiğim bir dönem olmuştu.
Sonra dedim ki bir dakika ya benim çıkış amacım bu değil.
Benim bu yayını yapma amacım bu değil.
Bu sonsuz potansiyel ve yeni nesil baskı konusu da zaten.
Anne Paterson ve Ping Chul Han'ın ortada buluştuğu konu.
İkisi de diyor ki bu sadece iş meselesi değil, bu hayatın ta kendisi.
Çünkü işinde başarılı olmak ayrı, iyi bir partner olmak ayrı, iyi bir arkadaş olmak, iyi bir ebeveyn olmak, kendine iyi bakmak, fit olmak, sağlıklı beslenmek, tabii bunları yaparken gezeceğiz,
tozacağız, para da biriktireceğiz.
entelektüel de olacağız yani sürekli olacağız.
Ol da ol. Sürekli bir üretken olma hali.
O hep böyle söylediğimiz Dolce Farniente sözü var ya hiçbir şey yapmamanın getirdiği tatlılık o tatlış duygu.
Kullanmayı çok seviyoruz ama kaçımız uygulayabiliyoruz arkadaşlar bunu?
Çoğumuz için sanmıyorum.
Ben kaç insanla konuştum bu konuyu hatırlamıyorum ama hiçbir şey yapmama halinde Suçluluk hissediyor insanlar.
Kendini böyle bir rahatsız hissediyor.
İnsanın hep aklına şu geliyor.
Böyle boş boş duracağımı o arada bir iş yapayım.
Şunu yapayım da aradan çıksın.
Şunu da halledeyim de sonra başıma dert olmasın.
Hep böyle bir mantıkla hareket ediyoruz ve zihnimizin kendi kendine gezinmesine izin vermiyoruz.
Mesela şöyle bir örnek vereyim.
Hobi olarak kafan rahatlasın diye resim yapıyorsun diyelim ki.
Biri geliyor sana diyor ki, aa ne güzel olmuş bunu Etsy'de satsana kenardan para kazanırsın.
Kafamız artık böyle çalışıyor.
Hayır ya ben üzerimde baskı hissetmek istemiyorum.
Sadece kötü resim yapıp yaptığım şeyden o an keyif almak istiyorum.
Kafamı dağıtmak istiyorum.
Yani onun iyi olması güzel olması böyle bir endişem olsun istemiyorum.
Ama az önce dedim ya zihnimizin gezinmesine izin vermiyoruz diye.
Honda bunu kontemplatif zaman olarak tanımlıyor.
Yani insanın durup düşünebildiği, sadece var olabildiği zamanlar.
Kaçımız yapabiliyoruz, ne kadar yapabiliyoruz ya da bunu yaptığımız zaman nasıl hissediyoruz bunların hepsi tartışılır tabii ki.
İdeal dünyada benim için bu kontemplatif zamanlar pazar günü olurdu.
Ama sonra bir baktım önceleri pazar günleri benim podcast kayıt günlerim oldu muhteşem.
Sonra ev temizliği.
Hafta içi rahat edeyim diye yemek hazırlığı, hafta planı.
Hep böyle bir şeyleri pazar gününe sıkıştırdığımı fark ettim.
Ve ben bir ara pazar günleri de çalışıyordum.
Seanslarımı, koçluk seanslarımı pazar günlerine alıyordum.
Hafta içi uygun olmayan danışanlarım için.
Sonra dedim ki bir dakika ya bu kadar olmamalı, bu çok.
Hep böyle bir pazar tesiye hazır olma çabasıyla geçen pazar günleri var.
Bir de onun üzerine ekstra çalıştığım günler var.
Pazarları artık şey gibi oldu.
Pazartesinin fragmanı gibi oldu.
Kendim için söylemiyorum sadece.
Etrafıma baktığım zaman da hep haftaya hazırlık içerisinde geçen bir telaşlı zaman var.
Arkadaşlarımda da bunu görüyorum.
Tabii herkes de böyle olacak diye bir şey yok ama kimisinde de Allah kahretsin yarın iş var ya da hafta çok yoğun olacak diye bunun tedirginliğiyle başlıyor.
Mental olarak bu sefer de hazırlık ya da hazırsızlık başlıyor.
Yani pazar günü şu an bir tatil günü değil de bir görev günü haline geldi.
Ve şunu düşünüyorum ben.
Biz ne zaman dinleneceğiz arkadaşım?
Ne zaman gerçekten hiçbir şey yapmadan şöyle durabileceğiz?
O can sıkıntımızla oturabileceğiz.
Bu podcast kanalında çok konuştuğumuz konulardan bir tanesi bu da zaten kendinle baş başa kalabilmek.
Ama bu noktada Nietzsche devreye giriyor.
Nietzsche'nin üstün insan figürünü bu hiperaktif başarı öznesine karşı bir alternatif olarak öne sürdüğünü söylüyor.
Neden? Çünkü üstün insan tembel değil, boş zaman ve dinginlik insandır diyor ya Nietzsche.
Çünkü Nietzsche'ye göre gürültülü ve hiperaktif olan insan güçlü ruhun tam tersidir.
O yavaş hareket eder, dingindir ve aşırı canlı olandan tiksinti duyar diyor üstün insan için.
Böyle buyurdu Zerdüş'te okuyanlarınız vardır.
Oradan için şöyle bir cümlesi var.
Ey sizler yoğun çalışmaya hızlı yeni yabancı olana aşık olanlar.
Kendinize katlanamıyorsunuz.
Çalışkanlığınız bir kaçıştır.
Kendinizden kaçma isteğidir.
Hayata daha çok inansaydınız kendinizi daha az savururdunuz diyor.
Ben buna %100 katılıyorum bu arada.
Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz ya da bu anlattıklarım size ne düşündürdü.
Ama kesinlikle haklı olduğunu düşünüyorum.
Ve şunu da merak ediyorum. Mesela Kaçınız rüyanızda işle ilgili şeyler görüyorsunuz?
Ya da iş yüzünden sabahın böyle üçünde uyanıp strese giriyorsunuz?
Açık konuşayım. Benim kurumsal işlere genel bakışım şöyleydi.
Babamın şirketi mi ya ben elimden geleni yaparım gerisini bırakırım diye düşünüyordum.
Ama İngiltere'ye kapitalizmin göbeğine taşındığımdan beri o işin öyle olmadığını gördüm.
Ve kendi yaşıtlarım arasında böyle bulunduğu yere tırnaklarıyla gelmiş özellikle de beyaz yaka olarak çalışan ya da kendi işini kuran insanlarla konuştuğumda bunların çoğunluğu kapitalizmin ağına düşmüş
ülkelerde yaşıyor tabii ki.
Bunu görüyorum herkes ya burnout ya da burnout'ın eşiğinde.
Herkes de böyle bir bıkkınlık yeter artık çalışmak istemiyorum yoruldum hayat beni yordu diyorlar.
Ben de dahil olmak üzere.
İşte bu da beni kuşak meselesine getiriyor arkadaşlar.
Özellikle ye kuşağı yani milenyası olarak söylüyorum.
Ne çektik be? Zaten politik olarak ülkenin en kötü dönemlerinden birine denk geldik.
Gençliğimiz sürekli politik bir mücadeleyle demokrasiyi savunma, sesimizi duyurma çabalarıyla geçti.
Bunun üzerimizdeki yükü, yorgunluğu çok ayrı.
Ama onun dışında global olarak bakacak olursak da biz hep...
Çok çalışırsan her şeyi başarabilirsin masalıyla büyümedik mi?
Hep daha fazlasının, daha çok çalışmanın övüldüğü, daha verimli olmanın övüldüğü bir noktada büyümedik mi?
Ki ikinci, üçüncü sezona bakarsanız benim de zaman doğru kullanma ve verimli olma ile alakalı bir sürü bölümüm var.
Tamam bunları hiç yapmayalım demiyorum ama bence bunun bir dengesi de olması gerekiyor.
O zamanlar dengem varmış demek ki rahat rahat öyle bölümler çekebiliyormuşum.
Ama işte hayat öyle bir yer değil.
Ekonomik krizi var, işsizliği var.
Enflasyon almış başını gitmiş durumda zaten vaktinde orta halli bir ailenin ikramiyesiyle ev aldığı dönemler şu an tamamen hayal.
Üniversitede burs alanların mezun olur olmaz hayata borçlu başlaması gibi bir gerçek var.
O yüzden... Bu her şey mümkün mantığı etesi bence çok tehlikeli.
Çünkü her şey mümkün olduğunda hiçbir şey yapamamak ya da kendine o koyduğun hedefi yapamamak tamamen senin suçun, senin beceriksizliğin, senin tembelliğin gibi hissettiriliyor.
Ve çok uzun süre buna kandık.
Başarının sadece sıkı çalışmayla geldiği yalanına inandırıldık.
Ve başaramayınca da suç bizde sandık değil mi?
Beni bu konuda en çok rahatlatan kaynaklardan bir tanesi Malcolm Gladwell'in Outliers kitabıdır.
Ben o kitabı okuduktan sonra şöyle oldum.
Oh be sorun bende değilmiş.
Gerçekten yani ne kadar farklı kriterleri varmış bir şeyleri.
Başarmanın, istediğin şeyleri yapmanın.
İşte bunlar olunca da sonuç ne oluyor?
Anksiyeteli. Ama hala kendini yeterli görmeyen bir nesil olduk arkadaşlar.
İşte Piyangçıl Han'ın da bahsettiği tam olarak bu.
Kendini sömürmenin sistemleştirilmiş hali.
Şu an kimse bizi sömürmüyor.
Biz kendi kendimizi sömürüyoruz.
Kendi değerimizi üretkenlikle ölçen bir sistemin içerisinde boğuluyoruz şu anda.
Bakın ofise gittiğim günlerde.
Trende laptopunu açıp iş yetiştirmeye çalışan, Excel'de bir şeyler yapan, mail cevaplayan o kadar çok insan var ki.
Anladım ki Londra'nın normali de bu.
Ben de yapmaya başladım bu arada yapmıyorum diyemem.
Laptop açmıyorum ama telefonumdan yanıtlıyorum mailleri ki ofise gidince sunumlu toplantıydı derken.
Ertesi güne iş birikmesin diye.
Halbuki bundan iki sene önceki ben buraya ilk taşındığımda ne yapardım?
Açardım bir podcast dinlerdim, kitabımı alır okurdum ya da insanları gözlemlerdim.
Böyle etrafa bakardım. Bunları yine yapmaya çalışıyorum ama işim olduğunda da bakıyorum o maillere.
Ama şimdi bir şey daha söyleyeceğim.
Fark ettiniz mi bilmiyorum ama maillerime bakmadığım zaman ne dedim?
Podcast dinlerdim, kitaba kurdum.
Yine o zamanı optimize etmeye çalışıyorum.
Çünkü o...
Trende harcadığım 1-1,5 saat bana kayıp zaman gibi geliyor.
İlla ki sanki bir şekilde değerlendirmek zorunda gibi hissettiğim zamanlar da oluyor.
Ve öyle hissettiğimde duruyorum.
Derim ki Emine bir saniye burada dur.
Öyle hissetme. İçinden geldiyse gerçekten yapmak istiyorsan yap.
Piyangçılhan kitabında buraya şöyle referans veriyor.
Disiplin toplumu...
Yerini başarı toplumuna bıraktığı için burada şöyle kritik bir dönüşüm var.
Eskiden süper ego dediğimiz bastırıcı bir iç ses vardı.
Yapmayacaksın derdi, etmeyeceksin.
Daha baskıcıydı, yasak koyardı.
Freud bunu sert ve acımasız olarak değerlendiriyordu.
Ama şimdi süper ego, ego idealine dönüşüyor.
Artık baskı yok ama onun yerine baştan çıkarma var.
Çünkü baskıcı süper ego...
Ne istiyor? İtaat istiyor.
İtaat gerektiriyor. Ama başarı öznesi olduğu zaman kendini ego idealine yansıtıyor.
İtaat ve yansıtma iki farklı varoluş biçimi olduğu için de süper ego negatif bir zorlama uykuluyor.
Ego ideali de pozitif bir zorlama sunuyor.
Haliyle bizim egomuz ulaşılmaz bir ideale kapıldığı zaman kendini ezmeye başlıyor.
Gerçek benlik ile ideal benlik arasında bir uçurum yaratıyor ve Bu uçurumda ister istemez ota agresyon üretiyor arkadaşlar.
Yani bu yapmayı seçtiğimiz şeyi özgürlük olarak görüyoruz.
Ama işte trende giderken açıp podcast dinlemeyi, kitap okumayı vs.
vs. Aslında kendi kendini tüketme sistemine çoktan dahil olmuş durumdayız.
Öyle söyleyeyim. Peki ne yapacağız?
Çözüm ne? Şunu baştan söyleyeyim arkadaşlar.
Bireysel anlamda şunu yapın bunu uygulayın gibi şeylere çok girmeyeceğim.
Çünkü sorun bizde değil sistemsel bir problem.
İçinde bulunduğumuz sistem bizi sürekli yetmiyormuşsun gibi hissettirmek için tasarlanmış durumda.
Özellikle de sosyal medya, karşımıza çıkan plastik hayatlar, plastik güzellikler bunu hep konuşuyoruz.
Ama yapabileceğimiz şeyler de var.
Birincisi içinde bulunduğumuz sistemin, kapitalist düzenin amacının.
Bize kendimizi yetersiz hissettirmek üzere kurulduğunun aklımızın bir köşesine yazıp düzenli olarak hatırlamamız lazım.
Çarkların dönmesi birilerinin zengin olabilmesi için bizim tırnak içinde daha fazla ihtiyacımız var.
Daha fazla tüketmeye ihtiyacımız var.
Hem kendimizi hem de materyalleri.
Bunu bilin o plastik hayatları ve güzellikleri görüp onun motivasyonuyla bir adım atacağınız zaman Bende de olsun, ben de böyle bir hayat istiyorum diyeceğiniz zaman ya da bir şey satın alacağınız zaman kendinize
hatırlatmak bence bir çözüm.
Ben bu sisteme bir parçası olmak istemiyorum.
Ya da ben şu an kendi özgür hür irademle hareket etmiyorum, bunun farkındayım diyebilmek.
Ve bunun için de yavaşlamak bir tercih olabilir.
Hayır demek bir tercih olabilir.
Uyumak politik bir eylem olabilirmiş.
Bunu okuduğumda... Biraz şaşırmıştım ama çok uzun süre mesela uykunun vakit kaybı ve üretkenlik düşmanı olduğunu düşünen bir insanım ben.
Hayatım boyunca hep şey düşündüm.
2020'lere geldiğimizde böyle bir hap yapacaklar ve onu alınca uykunun yerine geçecek.
Uyumak zorunda kalmayacağız.
Ne güzel lay lay lon bir hayatımız olacak.
Daha fazla iş yapabiliriz.
Daha fazla istediğimiz şeylere odaklanabiliriz diye düşünüyordum.
Düşünebiliyor musunuz? Ne zaman 30'larıma geldim ve bedenim daha fazla uykuya ihtiyaç duydu.
Araştırmaya başladım ve kendime dedim ki.
Aferin Emine kapitalizmin çarklarında ne kadar güzel de dönüyormuşsun sen öyle.
İşte o zaman hayatıma mindfulness, yavaşlamak bu tarz kavramlar girmeye başladı.
Bunu niye söyledim size?
The Net Ministry diye bir oluşum varmış.
Dinlenmeyi bir direniş biçimi olarak tanımlıyor içinde bulunduğumuz bu sisteme karşı.
Tekrar edeyim ismini The Net Ministry paylaşırım Instagram'da.
Onların amacı da şu.
Bu sistemin çalışmadığını göstermek için durmak gerekiyor diyorlar ve uyku da buradan geliyor.
Çünkü uyuduğumuzda duruyoruz.
Instagram hesapları da var baya güzel aklınızda olsun.
Demem o ki dinlenin bu bir.
İkincisi şunun farkına varın.
Yapmak zorunda olduğunuzu düşündüğünüz şeyi gerçekten yapmak zorunda mısınız?
Çünkü genelde o bizim kendi kendimize koyduğumuz bir hedeften kendi kendimizi zorlamamızdan kaynaklanıyor.
Ve onu objektif bir şekilde düşündüğünüz zaman ya bir dakika ya ben bunu yapmasam kimse ölmeyecek ben bunu yapmasam hiçbir şey olmayacak belki de hayatınızda hiçbir şey değişmeyecek ama siz kendinize öyle bir baskı yapmışsınız ki körü körüne benim
bunu yapmam lazım diyorsunuz.
Yani o tenis dersine gitmezseniz ölmezsiniz yeni bir hobiniz olmazsa sıradan bir insan olmazsınız bilmem ne kursuna gitmezseniz hayatınızda bir şey eksilmez bir saat az çalışırsanız fakir olmazsınız
gibi gibi. Sonuç olarak tükenmiştik bizim tembelliğimizden kaynaklı değil, yeteri kadar dayanıklı olmadığımız için değil, zayıf olduğumuz ya da yetersiz olduğumuz anlamına kesinlikle gelmiyor.
Biz şu an bizi tüketmek için tasarlanmış bir sistemde ayakta kalmaya çalışıyoruz.
Bu hem dünya genelinde böyle hem de maalesef ülkemiz içinde farklı formlarda mevcut.
Yani global olarak zaten kayıp bir kuşakken bir de evimizde kendimizi güvenli hissedememe.
Sesimizin duyulamaması hali daha da tükenmiş hissettiriyor.
Yalan yok. O yüzden bunun farkında olmak ve bu noktada kendinizi biraz geriye çekebilmek, biraz daha durabilmek yapabileceğiniz en güzel şey olur kendiniz için.
Yani yapmak istemediğiniz bir şey varsa yapmayın.
Kendinize o zamanı hediye edin.
Mola verin. Yapmak zorunda olduğunuz değil de ruhunuza iyi gelen bir şey yapın.
Ve bu konuda sizinle aynı yoldan geçmiş bir koçtan destek almak isterseniz de bana her zaman açıklamalardaki linkten ulaşabilirsiniz.
Artık pazar günleri danışan almıyorum ama aklınızda olsun.
Hafta içi sabah erken ya da akşam saatlerinde daha çok danışanı alıyorum.
Ve şöyle kapatayım.
Arkadaşlar ben sizi çok seviyorum.
Biliyorum sevgimiz karşılıklı.
Verimli olsanız da olmasanız da, başarılı olsanız da olmasanız da sizler benim için çok kıymetlisiniz.
Ben de eminim. Düzenli bölüm yayınlasam da yayınlamasam da ben de sizler için kıymetliyim.
En son zaten konuşmalarımızdan da bunu anladım.
Çok teşekkür ederim her zaman burada olduğunuz için.
Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
