
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Doç. Dr. Ahmet Bekmen ile, birincilikle girdiği İTÜ Makineyi 3. Sınıfta Siyasal Bilgiler Fakültesinde akademisyen olmak üzere neden ve nasıl bıraktığını, hedeflere ulaşmakta çalışmanın yanı sıra şans faktörünün önemi ve mesleğin ilk yıllarında öğrencilerin yaka silktiği hoca olmaktan şu an İstanbul Üniversitesinin en çok sevilen hoca olmasına kadar ki serüveninden bahsettik.
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Altyazı M.K. hedeflerine ulaşmak için neleri farklı yaptıkları ve eğlenceli sohbetleriyle ilham veren yolculuklarını dinliyor olacağız.
6. bölümümüzün konuğu İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin Notukıt Hocası Doçent Doktor Ahmet Bekmen.
Kendisi bugün bizimle birincilikle girdiği İTÜ Makine'yi 3.
sınıfta ben siyasal bilgilerde akademisyen olmak istiyorum diye terk edip hedeflerine emin adımlarla ilerlediği hikayesini Muzik dili ve mütevazı tavrı ile paylaşıyor olacak.
Zaman Ahmet hoş geldin.
Merhabalar hoş bulduk.
Teşekkür ederim konuk olmayı kabul ettiğin için 6.
bölüme. Rica ederim ben teşekkür ederim.
Ne demek. Podcast'ımı konuk olarak seni çok istememdeki en büyük sebeplerden biri senin vakti zamanında yaptığın bu u dönüşü de değil ama kesin dönüş değilim.
Hayatında... Üçüncü sınıfa kadar IT makine mühendisinde çok başarılı bir öğrenci olarak okuyup ondan sonra ben bunu istemiyorum deyip tekrardan sınava hazırlanıp komple farklı bir yöne gitmendi.
Ve bu bence çok ilham veren bir hikaye ve bu şekilde de ilerledi.
Oradan birazcık bahsederek başlamak istiyorum.
Nasıldı, neydi, onun arkasında seni iten sebep, o kararı almandaki ve kararı aldıktan sonra da nasıl ilerledi?
Birazcık bahsetmek ister misin onlardan bize?
Tabii ama yani aslında meseleye nereden baktığımıza bağlı.
Belki dışarıdan böyle ilham verici gibi görünüyor.
Bazı arkadaşlar da baktığınızda geri zekalılık olarak da görünebiliyor.
Zira bazı arkadaşlarım da listeyi bitirdikten sonra tekrar sosyal birbirine lisans üstü ve doktora yaparak devam ettiler.
Ve dolayısıyla lisanslarını da yapmamış oldular.
Neyse bu da bir seçim tabii ki nereden baktığımıza bağlı.
Yani bunun arka planı nasıl?
Aslında tipik bir durum var.
En azından ben ortaokul ve lisede okurken öyleydi.
İşte matematiği, feni çok beceriyorsanız kafanız yatkınsa o tür işlere zaten kader ağlarına ölmüş demektir.
Sizi ya tıbba gönderirler ya da mühendisliğe gönderirler.
Yani işte benim de kafam basardı matematiğe.
Babam da mühendisti rahmetli.
Dolayısıyla zaten rol modelim mühendis.
Fiziğe, matematiğe elim yatkın.
Doğal olarak zaten hiç sorgulamadım bile.
Çevremde de bunu sorgulamama yol açamayacak hiçbir veri girdi, yoktu.
Hatta babam benim için işte hayaller kurduğu ufak bir atölye kuracak, onu ben devralacağım falan filan.
Sınava girdim ve itimokineyi kazandım.
O zamana kadar tabiri caizse...
Ot bir hayat söyleyebilirim.
Lisedeki derslere çalışmak dışında çok bir şey yapmayan, sosyal hayatı zayıf, kitaplarla arası çok da iyi olmayan ama çalışabilirdim.
Çok özellikli bir tip falan değildim ki başarılı oldum.
İTÜ makineye birinci olarak girdim hatta.
İlk sene hazırlık okudum, İngilizce hazırlık.
İkinci, birinci sene vs.
Birinci senede bende bazı kafamda şimşekler çakmaya başladı.
Çünkü üniversite öyle bir yerdir.
Üniversite farklı bir sürü insanı, memleketin farklı yerlerinden gelen bir sürü insanı gördüğünüz bir yerdir.
Üniversite sadece bir eğitimdir, değil.
Siyasetle ilgilenmeye başlarsınız.
Memleket meselelerine katılmaya başlarsınız.
Dünya meselelerine kutafa yormaya başlarsınız.
Aslında dediğim gibi çok atipik, çok böyle olağanüstü bir durum değildi.
Çoğu üniversite öğrencisinin başına ne geliyorsa benim de başıma o geldi.
Ama belki çoğu üniversite öğrencisinden beni ayırt eden mesele yani ben o zamana kadar hiç sorgulamadığım mühendislik meselesini sorgulamaya başladım.
Hayatımın geri kalanını öyle mi geçmek istemediğimi sorgulamaya başladım.
Ve verdiğim cevap da hayır kesinlikle istemiyorum.
Makinalarla, tornalarla, tesfiye atölyeleriyle pek işim olmayacağını da birinci sınıfta anlamıştım zaten.
Ondan sonra da karar verdim.
Ben bu işi yapacağım dedim. O karar alanı nasıl oldu?
Hani dediğim gibi hepimizin daha çok siyasetle ilgilendiği ya da dünyaya açıldığı görüşümüzün değiştiği bir alan aslında üniversite dediğin gibi.
O kararı verdin.
Peki o verdikten sonra o ikilemde kaldın mı hiç?
Ben hiç ikilemde kalmadım.
Ben gayet nettim. Babam çok ikilende kaldı.
Yani bende en ufak bir yalpalama olmadı.
Ciddi anlamda siyasette ilgilenmeye başladım.
Daha sonra da zaten gireceğim olan siyaset bilimi oldu.
Zaten bunlar iki büyülü alandır.
Siyaset ve kitap okuma.
Bir de bunlar yan yana geldi mi böyle bir çarpan etkisi de gösterir.
İyice büyülenirsiniz. O sırada o büyü altında ben kesinlikle bir ikilem yaşamadım.
Yani ben bu işi yapmak istiyorum. Hatta yani ben İTÜ makinenin ikinci sınıfında ben sosyal bilimlerinde akademisyen olacağım nokta noktasındaydım.
O kadar nettim artık.
Fakat tabii ki benim üzerime çok fazla maddi ve manevi yatırım yapmış olan babamla epey bir çarpışmak durumunda kaldım.
Benim gelecek planlarımla babamın benim hakkımda kurduğu planlar ayrı yönlerde olmaya başlayınca aşağı yukarı bir sene boyunca babamla ciddi bir çatışma süreci.
Çok ciddi bir çatışma süreci.
Neredeyse aman her günü diyebileceğim bir çatışma süreci yaşadım.
Ama vazgeçmedim. Yani geri basmadım tabiri caizse.
Ve sınava tekrar hazırlandım.
Belki tabii bilmiyorsundur ben aslında sınavı kazanamadım.
Evet bilmiyorum. Ben direkt kazandım bunu biliyordum.
Hayır. Ben sınavı kazanamadım.
Yani çalıştım ettim ama yani nasıl oldu ben de anlamadım.
Yani yüksek matematik okuyordum o sırada ama matematik sorularını çözemedim.
O kadar garip bir şeydi.
Sınavı kazanamadım.
Sınavı kazanamadığım anda da artık ne yapayım kaderim buymuş deyip tekrardan itilere derslere başlamıştım.
Bir arkadaşım, arkadaşlarımdan biri Hiç unutmuyorum o anı ve günü.
Gazetede gösterdi. Ahmet bak dedi ek kontenjan başvuruları diye bir şey varmış dedi.
O ne ya? Ben benim tabii hiç haberim yok öyle bir şeyden kontenjan.
Yani işte hani bazı okulların kontenjanları dolmuyor.
Onlar da daha sonra kontenjan açıyorlar.
O da bir başvuru.
Ona başvurdum. Öyle girdim.
Puanım Siyaset Bilim İstanbul Üniversitesi Uluslararası İşler Bölümüne tuttu ve orada okumaya başladım.
Böyle oldu yani. Babam dolayısıyla bir ikinci hayal kırıklığı daha yaşadı.
Tam böyle o işte kazanamadı.
Makinemensi olacak diye. Ama bir şey gerçekten çok istersen hani o bir şekilde karşına çıkıyor ya da sen belki odağını oraya döndürdüğün için belki o kadar çok istemeseydin onu görmeyecektin
ya da o arkadaşın sonu öyle gelmeyecekti.
Etrafındaki insanlar o kadar bilmese belki öyle gelmeyecekti.
Ama ben şeyi de geri dönmek istiyorum.
Birçok öğrenci...
Aynı şeyleri yaşıyor.
Öğrencilik zamanında özellikle değiştirmek isteyip aile baskısıyla karşılaşıyor.
Sen bu kadar zorluk yaşarken o zorluğu nasıl yönettin?
Ben orayı da çok merak ediyorum.
İşte ne diyeyim gençlik.
Ancak gençken olabiliyor belki de.
Bir de galiba kendime de o kadar haksızlık etmeyeyim.
Çok istekli olmak önemli.
Belki de şunu şöyle açıklayabilirim.
Benim ortaokul, lise hayatımda ben Roma bile okumazdım yani hiçbir şey okumadım.
Üniversite hayatına başladığımda karşıma çıkanlar yeni bir dünyayla tanıştım açıkçası.
Ve o yeni dünyanın koordinatları beni çok büyüledi.
Ve dediğim gibi sadece okumak vesaire değil siyasetle de ilgilenmeye başladım aktif olarak.
Dolayısıyla bunların hepsi bir araya geldiğinde bende bir kararlılık etkisi.
yarattı. Kolay olmadı.
Özellikle babamla dediğim gibi baya ceberleştim ama bir şekilde üstesinden geldim yani.
Yani hakkını yemeyeyim.
Babam da yıllar sonra doğru karar verdiğimi bana açık yürekle söyledi.
Doğrusu buymuş. Şu dedi.
Ben de belki ilk defa onları duyduktan sonra tam olarak rahatladım.
Çünkü neticede insanın içerisinde bir ukde kalıyor babasını kırmış olmak.
Gönlünü kırmış olmak hoş bir şey değil.
Yandan elbette ki kendi hayatımızı kontürlerini biz çizeceğiz.
Onda bir beis yok.
Ama bir şekilde babamın da gönlünü almış oldum diyelim.
Evet. O gönlünü almış olma kısmı işinde çok mutlu ya da çok başarılı olmanla mı alakalıydı?
Görüyordu. Yani gözlemliyordu neler yaptığımı.
İşte kendi çapımda bir şeyler üretmeye çalıştım.
Bir kadro bulabildim.
Çoğu akademisyen adayına çok nasip olmayan bir şeydir bu.
İyi bir okulda kadro buldum.
İyi şeyler yapmaya çalıştım.
Bunların hepsini gözlemledi.
Ve o sırada bunları yaparken ki herhalde heyecanımı ve azmimi de gördüğü için doğru olanı yapmış çocuk dedi.
Evet bu tamamen azimle alakalı.
Çünkü konuşmanın ilk başında sen demiştin ki siyasal bilgiler okumak istiyorum ve akademisyen olmak istiyorum.
Yani bundan daha öğrenciyken çok net bir şekilde karar verdin.
O yöne doğru istediklerini elde etmek için çok net aklındaydı.
Ama aklında çok net olup o yöne ilerleyemeyen bir sürü insan var.
Aklında sadece bununla alakalı değil.
Birçok konuda bunu istiyorum deyip o tarafa doğru böyle sağlam adımlar...
Atamayan insanlar da var.
Seni onlardan farklı yapan neydi?
Ya da kadro bulurken İstanbul Üniversitesi ve özellikle Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi bir fakültede kadro bulmak da kolay değil benim bildiğim kadarıyla.
Neden sen diğerlerinin arasından sıyrıldın?
Neyi farklı yaptın? Yani şey yapmak istemem işte.
Ben şöyleyim, ben böyleyim den ziyade.
Elbette ki böyle bir şeye giren herkes gibi çalıştım.
hayatınızı bir rotadan başka bir rotaya çeviriyorsanız ciddi bir çaba sarf etmeniz gerekiyor.
O çabayı sarf ettim.
Ama eminim ki o çabayı sarf eden bir sürü başka insan da vardır.
O noktada işte bazı şans faktörleri devreye giriyor.
Hayatta her şey sizin iradenize yüzde yüz bağlı değil.
Elbette ki irade önemli.
Elbette ki o iradeye bağlı olarak ortaya çıkan çaba çok çok önemli.
Kurucu nitelikte. Ama bir de şans diye bir şey var veya dönem koşulları denen bir şey var.
Ben şu anda görüyorum mesela bir sürü genç arkadaşımız akademisyen olmak istiyor.
Muhtemelen benim yaşadığım yani bunları yaşadığım dönemle şu andaki genç arkadaşların yaşadığı dönem arasında dağlar kadar fark var.
Ben İstanbul'a Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde araştırma görevlisi kadrosu açıldığında başvurdum.
Sadece iki adaydık.
İki kişiydik. İki kişi başvurmuştu.
Şu anda bir okulda bir kadro açıldığında, ben diyeyim 50, siz deyin 60-70 kişi başvuruyor.
Çok daha rekabetçi bir yapı var.
Ben devlet üniversitesinde kadroya başvurduğumda 1999 krizi daha olmamıştı.
Dolayısıyla bütün genç insanlar gerçekten özel sektörde çalışmak istiyorlardı, devlette çalışmak istemiyorlardı.
Üniversitede araştırma görevlisi olmaktı.
Bildiğiniz gibi üniversitede çok yüksek maaşları almıyorsunuz, hala almıyoruz.
Dolayısıyla yüksek maaşı olmayan, çok da cazip olmayan bir işti.
Dolayısıyla da heveslisi ve işte benim gibi 2-3 manyak ortaya çıkıyordu.
Dolayısıyla rekabet çok daha düşüktü.
Tamam ben azimliydim, çalışıyordum ama...
Etrafımda da çok büyük bir rekabet ortamı yoktu.
Dolayısıyla bugüne kıyasla daha kolaydı benim üniversiteye girip.
Neden akademisyen olmak istiyordun?
Evet akademisyen olmak istiyordun ama seni mesela akademisyenliğe iten neydi?
Ney seni mutlu ediyordu, neyin seni mutlu edeceğini düşünüyordun akademisyenlikte?
Zor yerden mi geldin?
Evet. Ben şöyle söyleyeyim.
Yüksek lisansımı Boğaziçi Üniversitesi'nde Atatürk İlke ve İnkılaplar Enstitüsü'nde yaptım.
O sıradaki daha sonra tez hocam olacak olan Asım Hoca, Asım Karayömer'de oldu.
Ders veriyordu. Bir dersini aldım.
Dersin ortasında biraz da herhalde bir ara versin diye.
On tane sonra kendinizi nerede görmek istiyorsunuz diye sordu bana.
Ben o sırada... Dedim ki yani şu anda hayatımın %50'sini siyasetle uğraşarak geçiyorum.
%50'sini de akademiyle uğraşarak geçiyorum.
10 sene sonra da böyle olmasını isterim dedim.
Galiba beni çok cezbeden Hinyan'ın zamanı benim istediğim gibi kullanabilme kapasitesini bana veriyor.
Mesela daha iyi bilirsin veya işte aynı evi paylaştığım eşim görüyorum.
Hani 9'dan 5'e 6'ya kadar belli bir mekanda belli bir tempo ile çalışmak.
zorunda. Ben de çok çalışmak zorundayım ama ne zaman çalışacağımı, neyi çalışacağımı ve ne kadar çalışacağımı ben belirliyorum.
Dolayısıyla çalışma süresini, çalışma zaten bazen dokuzdan altıya olandan daha fazla çalışıyorum.
Bazen daha az çalışıyorum.
Ama o aralığı belirlemek, neye ilgi duyduğunu belirlemek, ne okuyacağını, ne üzerine yazacağını belirlemek bir akademisyenin herhalde en büyük lüksüdür
hayattaki. O zamanlardan itibaren o lüksü galiba hissettim ve olmak istedim.
Evet kesinlikle. Yani 9-5 çalışan olarak ben her zaman şunu düşünüyorum.
Bazen kendimi modern köle olarak adlandırıyorum.
Sonuç itibariyle evet bir şey yapıyoruz ama günün sonunda ben ne kattım?
Yani ben bütüne ne kattım?
Benim faydam ne diye sorduğunda aslında çok da Ele gelen bir cevap gelmiyor.
Çok da böyle tatmin eden bir cevap gelmiyor.
Günün sonunda dediğin gibi istediğin şeyle ilgileniyor olmak ve istediğin alanda çalışıyor olmak da seni zaten daha fazla yaratıcı ve dolayısıyla daha fazla mutlu etmiyor mu?
Kesinlikle. Bu neye yarıyor?
Siyasetle ilgilenen bir insan için ki ben ilgileniyorum.
Zaman aralığı çok önemli bir şeydir.
sabah 9'da işe gidip akşam 6'ya kadar haldır haldır çalışıp 6'dan çıktıktan sonra kalan posanla siyaset yapmak çok zordur.
Ama zamanı ayarlayabiliyorsam ilgilenmen daha kolaydır.
Dolayısıyla bu tür lüksler yani bir tür aslında trade-off yaptığımı söyleyebilirim.
Bunları alıp bunları edinip bu lüksleri edinip düşük maaşa razı oldum.
Ama ben her zaman şeye inanıyorum.
Yani düşük maaş da olsa günün sonunda seni tatmin eden şeyi yapmanın mutluluğu hiçbir şeyle trade-off edilemez.
Yani günün sonunda her şeyi bir kenara koyduğunda bir yastığa başını koyduğun zaman evet ben bugün de istediğim şeyi yaptım ya da huzurlu olmak bilmiyorum bana daha çekici
geliyor. Tabii çekici ama maaş da biraz iyi olsa yetkililere sesleniyorum daha iyi olabilir yani.
Umarım dinlerler o zaman.
Yok tabii ki. Zaten bu kararı verdiğim için bu işi yapıyorum.
Akademisyen olmaya karar veren insan elbette ki hepimizin ihtiyaçları var.
Para kazanmak zorundayız.
Bunun tartışılacak bir yanı yok.
Ama akademisyen olduğunuzda zaten parayla ilgili belli bir seçim yapmışsınızdır.
Eğer Türkiye'de yaşıyorsanız.
Evet. Ki oradan da şeye geleceğim aslında ben.
Akademisyen olmaktan...
Ben seninle podcast ile başlamadan önce birazcık eksil sözlükte bir stoklayayım dedim.
Hani şey bulurum öğrenciler belki bir şeyler yazmıştır, güzel sohbet çıkar diye.
Hiç kötü bir şey yazmamışlar.
Hiç ama. Neden?
Bayağı sevilen bir akademisyensin aynı zamanda.
Hani bu zaman kısmını ve istediğin konuyu...
Seçmeyi vesaire o kısmı atıyorum.
O kısmı bir kenara bırakıyorum.
Umurumda ki öğrencileri seni çok seviyor.
Tam öyle değil. Değil mi?
Şöyle söyleyeyim.
İki tane cevabı var.
İki boyutta cevaplandırmak lazım.
Birincisi hocalıkta edinilen bir şey.
Kendime mesela hala hoca moca dediğimde bir garip geliyor bana.
Böyle o sıfatı çok daha yediremiyorum kendime.
Hala onu bir öğrenme süreci içerisinde olduğunu düşünüyorum.
Mesela şöyle söyleyeyim.
Daha araştırma görevlisiyken kulakları açındasın hocamız Birsen Öz bana kağıtları vermişti.
Al bunlara bak diye. Baktım notladım verdim Birsen Hoca'ya.
Bir sonuca üzerinden geçecek tabii.
Kontrol ediyor hepsine bakıyor ediyor.
Kağıtları aldıktan yarım saat sonra beni çağırdı.
Oğlum sen ne yaptın dedi. Ne yapmışım?
Çünkü herkesi bırakmışım. Yani bir tür akademisyenliğin ilk evrelerinde özellikle araştırma görevlerinde çok fazla burnu büyük olabiliyorsunuz.
Çok fazla öğrencilerden beklentiler çok yüksek oluyor.
Mesela o dönemlerde benden ders alan genç arkadaşlar muhtemelen beni hiç sevmiyorlardı.
Belli bir süreç içerisinde hocalığın bazı sırlarını yavaş yavaş öğrenmeye başlıyorsunuz.
Yani öğrenciyle nasıl diyalog kurulur, öğrenciden ne ne kadar beklenir.
Ne nasıl anlatılır, nasıl iletişim kurulur?
Bunu biraz daha öğrendim.
Tam öğrendiğimi söyleyemem, öyle büyük laflar etmek istemem.
Biraz daha öğrendim.
Öğrendikçe öğrenci ileriden daha iyi olmaya başladı.
Birinci boyutu meselenin bu.
İkincisi, belki şununla ilgili ben dersi çok rahat anlatan bir insanım.
Yani derste... Hatta ekşi sözlüğü okuduysan orada görmüşsündür.
Yani siyasal düşünceler tarihi konusunda Marksizm'i anlatırken kürsüden düşüp Allah diye bağırdığım bilir öyle dalga geçtim.
Bunu evet okudum soracaktım ama dedim ki şimdi soracağım.
Çok hareketli ders anlatırım, çok hikaye katarım, çok espri yaparım.
Bazı öğrencilerin ne bileyim yani su tabancasıyla girdiğim de olmuştur derse yanlış cevap verin suyla ıslattım vesaire.
Bazı öğrenciler bu tarzı seviyorlar.
Yani böyle bir şey yaptıkları daha hareketli bir dersi seviyorlar.
Ama mesela anladım ki bazı öğrenciler de bunu hiç sevmiyor.
Beni son derece züppe ve ukala bulan bir öğrenci kesme olduğunu da biliyorum.
Sanırım onların sadece ekşi sözlük ekantı yok.
Dolayısıyla aslında her hoca için böyle.
Çoğu hoca bazı öğrenciler tarafından sevilir.
Ama iyi bir şey söylemem gerekirse kendimle ilgili olarak belki biraz daha öğrendiğimi söyleyebilirim süreç içerisinde.
O da tabii ki öğrenciyle ilişkiyi son derece iyileştiriyor.
Bu kadar mütevazıda olmana gerek yok Ahmet.
Gerçekten. Yok gerçekten böyle düşünüyorum.
Demin dediğim doğru. Bundan 5 sene önce ders verdiğim 2-3 kişiyi bulsam yaka silkerler.
İyi hoca ama notu kıt.
Evet, en çok söylenen şey bu.
Peki bu öğrencilerle olan iletişiminden bahsederken, o tecrübe, orada ekstra bir şey yaptın mı hiç?
Kendini geliştirmek için, öğrencileri anlamak için ya da kendini...
Çok düşündüm kendim üzerine. Yani ben, bu sanırım bizim mesleğimizle ilgili değil.
Belki tüm meslekler için söylenebilecek bir şey bu.
İnsan ara sıra yaptığı işin huyundan çıkıp...
Kendine bir baksa iyi olur.
Yani ben neyi nasıl yapıyorum?
Şunu şöyle mi etsem?
Bunu böyle mi kılsam? Çünkü çoğu zaman kendimizden emin bir şekilde işimizi yapıyoruz.
Hiçbir rutin neticede.
Benim işim en az rutinli işlerden biri olmasına rağmen benim işimin de rutinleri var.
O rutinden ne kadar dışarı çıkıp her zaman değil tabii ki rutinsiz olmuyor bu işler.
Hiçbir iş olmuyor.
Ama ara ara o ritimin dışına çıkıp bir kendi kendini kontrol etmek lazım.
Ben bunu geçen beş sene içerisinde çok sık yapmaya başladım.
Her dersten çıktığımda neyi yanlış yaptım, neyi doğru yaptım, hangi hareketim faaldi, hangisi iyi diye düşünmeye başladım.
Verdiğim her türlü okumayı tekrar düşündüm.
Bu iyi bir okuma mı değil mi vesaire falan.
Bu biraz böyle kendini daha düzeltmene yarıyor.
Bu çok önemli. Ben bunu tavsiye olarak alıyorum.
Çünkü bu çok önemli bir tavsiye.
Biraz daha böyle kendini gözlemleme üzerine.
Nasıl daha iyi yapabilirim üzerine çok önemli bir tavsiye.
Bunun dışında yine bu tarz tavsiyelerin var mı?
Hem kendimizi geliştirmek için hem de böyle senin seneler önce yaptığın gibi istediklerimizin peşinden koşmak için özellikle genç arkadaşlara.
Biraz dik başlı olsunlar.
Benim bakış açıma göre yani benim hayat anlayışıma göre aslında Gençlik bir sürü iktidar odayla karşı karşıya.
Ben de onların karşısında bir tür odayım.
Onlara not veren bir hocayım neticede.
Evde büyüklerin sözü geçiyor.
Dışarısı zaten keşmekeş.
Dolayısıyla bence hayatlarının her alanında, ev hayatında da, okul hayatında da, meslek hayatlarında da biraz eleştirel.
Ne oluyor yahu? Bu doğru mu değil miyi sorgulayan?
Ve kafalarına yatmadığında da biraz dik başlı olmayı öğrenmeleri iyi olur diye düşünüyorum.
Ve öyle davranmaları. Yani bu şu anlama gelmiyor tabii ki.
Her türlü meselede sorun çıkarın demiyorum.
Ama aklınıza yatmayan meselelerde dik başlı olmayı ve hayır kardeşim o öyle değil böyle.
Hayır o olmayacak bu olacak ve ben bunu olacağım.
Karşınızdaki anneniz ve babanız da olsa veya karşınızda sizi not silahıyla tehdit eden bir hocanız da olsa böyle olmak iyidir bence.
Her zaman kendi doğrularımızın peşinden gidip iç sesimizi dinlemek, kendimize güvenmek.
Bu tabii şöyle bir şey olabilir.
Bazı insanlarda da bu kendine güvenmek çok boş olabiliyor.
Yani bu tek başına yeterli değil çünkü.
Yani düşünmek, çalışmak.
Ve bunlarla beraber dik başlı olmak dolayısıyla böyle bir her noktada muhalefet eden içi kof bir dik başlıktan bahsetmiyorum.
Ne istediğini iyi düşünmüş, ne istediğiyle ilgili olarak kendisini hazırlamış ve hazırlamaya devam eden kararlı bir dik başlılık bence iyi bir karakterdir.
Peki o zaman bizi dinleyen öğrencilerim varsa derslerde sana dik başlı davrandıklarında hocam siz demiştiniz ama sizin tavsiyenizde derlerse.
Karşılarında da dik başlı bir adam var.
Dolayısıyla çatışmaya hazır olsunlar.
Çok çatışmaya gelmeden orta yolunu bulalım biz.
Peki o zaman.
Son olarak söylemek istediğin bize, gerçi çok güzel tavsiyeler aldık ama onun dışında paylaşmak istediğin, söylemek istediğin, benim sormayı unuttuğum bir şey var mı?
Komünitevazı olmadan ama.
Yani biraz önce söylediğimi tekrarlayacağım.
İçi doldurulmuş bir dik başlılık.
Bunun üzerine düşün. Hayatın her alanında.
Yani iş hayatınızda...
Anne babalarla olan ilişkinizde, arkadaşlarınızla olan ilişkinizde, siyasal düşüncelerinizde, her türlü şeyde içini doldurun ama dik durun.
Bugünden aldığımızı öğrendiğimiz benim de gerçekten üzerine düşüneceğim dediğim gibi içi doldurulmuş bir dik başlılık.
Bununla yürüyor olacağım bu podcastten sonra.
Çok teşekkür ederim katıldığın için vaktini.
Ben teşekkür ederim, rica ederim.
Görüşmek üzere.
Gerçi güzel hayallerin sonuna geldik.
Eğer ki yeni gelişmelerden ve diğer ilham verici hikayelerden haberdar olmak istiyorsanız abone olmayı ve instagramda gelişigüzelhayaller hesabını takip etmeyi unutmayın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
