
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta konumuz, René Girard'ın taklitçi arzu teorisi, yani insanların aslında ne istediklerini kendileri değil, başkalarının ne istediğini görerek keşfettiği fikri. Ve bu mekanizmanın kariyerde, ilişkilerde, sosyal medyada ve tüketimde nasıl göründüğü.
Ücretsiz koçluk ön görüşmesi için
Transkript
Çocukları oyun oynarken izlediğinizde en çok şahit olduğunuz sahnelerden biri de şu değil mi?
Bir çocuğun önünde iki tane oyuncak var ve...
Birisiyle oynuyor. Diğer oyuncağın yüzüne bile bakmıyor.
Sonra onun oyun arkadaşı geliyor ve o kenarda duran oyuncağı alınca kıyamet kopuyor.
Çünkü birdenbire o yüzüne bakılmayan oyuncak değerli oldu.
Sonra gereksiz bir kargaşa, paylaş oyuncağını çocuğum al bak bu da var vs.
derken hengameye zaten dalmış oluyoruz.
Çocuk işte deyip geçiyoruz ama biz yetişkinler de böyle değil miyiz?
Sadece oyuncaklar ya da nesneler değişiyor fakat...
Huy aynı kalıyor. Stanford Üniversitesi profesörü, filozof ve antropolog René Girard bunu mimetik dizayir teorisiyle açıklıyor.
Yani taklit arzu.
Ve biz bugün tam olarak da bu konuyu konuşacağız.
Herkese merhaba, ben Emine.
Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz arkadaşlar.
Bu kanalda doğru cevapları bulmaktan ziyade doğru sorulara odaklanıp hayatı, kendimizi ve insanları daha iyi anlamaya çalışıyoruz.
Bugün konuşmak istediğim konu benim uzun süredir aklımı meşgul eden bir şey.
Bu mimetik arzu yani taklit arzu.
Filozof ve antropolog René Girard'ın olan bu teori en kısa haliyle şöyle.
İnsanlar ne istediklerini bilmiyorlar ve bilmek için başkalarına bakıyorlar.
Yani arzu gerçekten kendi içimizden mi geliyor yoksa aslında hep bir modeli mi var?
Konu ilginç, katıldığım yanları var, sorguladığım yanları da çok ama bol psikolojili, sosyolojili ve felsefi yön içeren bir konu.
O yüzden hazırsanız başlayalım.
Öncelikle kim bu René Girard ona bakalım.
Ben bölüm hazırlarken referans aldığım kişilerin background'ını araştırmayı ve paylaşmayı çok seviyorum.
Çünkü ortaya attıkları teorilerin nereden geldiğini anlamamıza yardımcı oluyor bence.
Girard 1923'te Fransa'da doğuyor.
Sonrasında da Amerika'ya göç ediyor ve Stanford ve John Hopkins Üniversitelerinde akademisyenlik yapıyor.
Önce edebiyat eriştirmeni olarak başlıyor kariyerine ama sonrasında da felsefe, antropoloji ve din tarihine doğru uzanan uzun bir kariyer yolculuğu var.
Şimdi size Ciraad'ın akademik background'ını neden anlattım biliyor musunuz?
Edebiyat ile başlayan bu yolculuğunun felsefe ve antropoloji ile devam etmesine vesile olan bir aydınlanması var da o yüzden.
Çünkü Ciraad yıllar boyunca büyük roman yazarlarını okuyan biri.
Stendhal, Proust, Dostoyevki, Cervantes siz sayın.
Ve bir gün bu yazarların şöyle bir ortak noktasını fark ediyor.
Romanlarında yer alan karakterler bir nesneyi kendi başına istemiyor hiçbir zaman.
O nesneyi başka bir karakterin istediğini gördükleri için istiyor.
Bu illa nesne olmak zorunda değil statütü olabilir.
Mesela Don Kişot'u düşünün.
Neden şövalye olmak istiyor?
Çünkü efsanevi şövalye Amadis onun rol modeli.
Ya da Proust'un statü peşinde koşan karakterlerini düşünün.
Stendhal'ın bir adamın başka bir adamın istediği kadını istemesini düşünün gibi gibi.
Cirat da diyor ki e bu gerçek hayatta da böyle.
Kendince bir ampul yanmış kafasında.
Bunun gerçek hayatta böyle olduğunu anlamak için illa roman okumaya gerek yok ama neyse.
Ve buradan şöyle bir fikre yöneliyor.
Biz bir şeyi doğrudan arzu etmiyoruz.
Biz bir modelin arzusunu taklit ediyoruz.
Mı acaba? Bir yandan da Aristoteles'in binlerce yıl önce söylediği şeyi hatırlayalım.
İnsan diğer hayvanlardan en çok taklit etmeye yatkın olmasıyla ayrılır.
Cirat da Bu teoriyi alıyor ve şöyle genişletiyor.
Taklit sadece davranışa değil arzunun kendisine de uygulanan bir kavramdır.
Ve bu noktada arzularımız doğrusal değil, üçkendir.
Ne demek istiyorum? Burada bir özne var yani ben ve arzuladığım bir nesne ya da arzuladığım bir kavram var.
Bir de model var.
Yani ben o nesneyi kendi başıma değil de başka biri yani benim modelim onu istediği için, onun istediğini gördüğüm için istiyorum.
En basit haliyle şöyle örneklendireyim.
Bir restorana gittiniz, menüye bakıyorsunuz.
Ne yemeği seçeceğinizden tam olarak yemin değilsiniz.
O sırada yan masaya bir göz attınız.
O masaya bir şeyler geldi böyle güzel de duruyor.
Garsona soruyorsunuz onların sipariş ettiği şey ne?
Ve sonra o yemeği sipariş ediyorsunuz.
İki dakika önce menüde gördüğünüzde atlamıştınız ama o yemeği.
Ama nedense başkasının tabağında görünce birdenbire canınız onu çekti.
Ya da şöyle örnek vereyim.
Instagram'da kaydırıyorsunuz.
Ve takip ettiğiniz bir influencer'ın tatile gittiğini gördünüz.
Japonya'ya gittiğini gördünüz.
O ana kadar Japonya sizin tatil planlarınız arasında yoktu.
Ama nedense birdenbire oraya gidesiniz geldi ve kendinizi Japonya biletlerine bakarken buldunuz.
Bu arada Japonya'ya gitmeyen ya da gitmek istemeyen kaldı mı arkadaşlar?
Geçen kardeşim bana bir tane video atmış.
Şey diyordu videoda. Birine selam veriyorsun ve ilk söylediği şey.
Japonya'ya gittim. Japonya'ya gideceğim.
Japonya'ya gidiyorum. O kadar doğru ki ben bunu sadece Türkiye'de zannediyordum ama şu an dünya genelinde bir Japonya furyası var.
Eleştirdiğimi düşünmeyin.
Ben de birkaç ay önce gittim.
Boy boy fotoğraflarımı paylaştım zaten podcast'ın Instagram hesabından.
Tamam ben gezmeyi çok seviyorum.
Zaten hep geziyorum.
Japonya'da hep listemdeydi ama önceliğim değildi.
Ne oldu da birdenbire önceliklendirdim ve gittim?
İnanın ben de bilmiyorum arkadaşlar.
İş hayatında da oluyor bu arada.
Sizin böyle çok da önemsemediğiniz bir proje ya da çok cezbetmeyen ekstra bir sorumluluk, bir rol birine verildikten sonra birdenbire kendinizi ona isterken buluyorsunuz.
İşte Fransızca orijinal terminolojisi burada çok güzel aslında.
Cihat'ın mimetik arzu kavramında şunu söylüyor.
Biz o nesneyi değil, modelin arzusunu taklit ediyoruz.
Yani işin kendisini değil, o işi isteyen ya da yapan kişinin gözündeki parıltıyı.
Belki de o tatmin olma duygusunu istiyoruz.
Baktığınızda ince ama bayağı da derin bir fark ve bu fikri günümüze taşıyan çok daha erişilebilir kılan biri daha var.
Cirad'ın teorisinden yola çıkarak Luke Burgess.
Silikon Vadisi'nde vakti zamanında şirketler kurup sonra da bir güzel hepsini batıran bir abimiz kendisi ve tecrübelerinden yola çıkarak Wanting isminde bir kitap yazıyor.
Hatta kitabın tam ismi de şu.
Wanting, The Power of Mimetic Desire in Everyday Life.
Burgess'in kendi hikayesi aslında tam bir mimetik arzu vakası arkadaşlar.
Sağlıklı beslenme üzerine FitFuel adında bir şirket kuruyor.
Ve o dönemin Silikon Vadisi'ndeki en karizmatik isimlerinden biri olan Tony Hsieh'e en başarılı şirket örneklerinden biri olarak gösterilen Zappos'un kurucusu.
O yüzden karizmatik deniyor.
Ona satmak üzere bunu. Ama sonrasında ne oluyorsa bu anlaşma iptal oluyor ve Burgess'in şirketi batıyor.
Ve Burgess bunun üzerine kendini de daha anlamak üzere bir içsel yolculuğa çıkıyor.
Yıllarca kendine şunu sormadığını fark ediyor.
Ben bu şirketi gerçekten istiyor muydum?
Ben bu başarıyı gerçekten istiyor muydum?
Yoksa şey gibi birim olmak istiyordum.
Ve ciradı da keşfedince kendi çapında bir aydınlanma yaşıyor.
Aslında ben o şirketi değil şeyin arzusunu ya da şeyin yerinde olmak istiyordum.
Güzel bir kitap. Merak edenleriniz bakabilir.
Ben Spotify'dan dinlemiştim ama Instagram'da da kitabı paylaşırım.
Muhtemelen not alamadınız ya da unuttunuz.
Ama ismi Luke Burgess yazarın ismi.
Kitapta One Thing, The Power of Mimetic Desire in Everyday Life.
Yine de paylaşırım arkadaşlar.
Peki bunun dışında ne var?
Şimdi Cira'da söylediği şöyle bir şey de var.
İlginçleşiyor kısım. Diyor ki, başta model ile özne arasında bir saygı var.
Aynı az önce verdiğim örnekteki gibi.
Hayranlık var. Özne modele bakıyor, ondan öğreniyor, ilham alıyor.
Güzel bir dinamik. Ciraat bu aşamaya model-özne ilişkisi diyor.
Ama model ile özne ne kadar birbirine benzerse, ne kadar aynı şeyi isterlerse, model artık yol gösterici olmaktan çıkıyor ve özneye engel oluyor.
Ve tam burada tetiklenen şey ne biliyor musunuz?
Özne de modelde aynı şeyi istediği ve aynı şeyin peşinden koştuğu için gitgide birbirlerine daha çok benziyorlar.
Birbirlerine benzedikçe rekabette büyüyor.
Ve Cirat buna da mimetik rakip demiş.
Çünkü rakipleriniz aslında size en çok benzeyenlerdir.
Başta siz onları taklit ettiniz ya da onlar sizi taklit etti.
Ve şimdi siz aynı şeyi istiyorsunuz onlarla.
Burgess de bunu kitabında çok güzel anlatıyor.
Diyor ki ilk şirketimi kurduğumdan birkaç yıl sonra ileriye bakmak yerine yana bakmaya başladım.
Ve yana bakarken ilerlemek çok daha zor.
Haklı bence. Yani yana baktığınız zaman rakibinizin ne elde ettiğine, nereye gittiğine, neyin peşinde olduğuna bakıyorsunuz.
İşte orası tam da kendi rutanızı kaybettiğiniz yer, yoldan çıktığınız yer.
Böyle düşünün. Geçen seanslarımdan bir tanesine bir danışanım dedi ki hani sen hep soruyorsun ya podcastlerde bu düşünce sana mı ait diye.
Ben onu kendime alışkanlık haline getirdim ve ne zaman bir şey düşünsem bunu soruyorum dedi.
Bence Cirad'ın da bize söylemeye çalıştığı şey kendimiz bir şey istediğimizi sandığımız zaman, bir şey arzuladığımız zaman durup bu arzu bana mı ait diye sormak.
Bu arada podcast'a değindiğim konuların bir yere dokunması, farklı bir bakış açısı sunması cidden benim için çok kıymetli.
Teşekkür ederim. Attığınız mesajlarda da bunu söylüyorsunuz.
Tabii bunu her zaman 20 dakikalık bölümlerle yapamayabilirsiniz.
O yüzden de daha derin bir şekilde destek alayım.
Bu arzularımın kökünde, isteklerimin kökünde, ne var kariyerimde, hayatımda, ilişkilerimde, ben ne istiyorum tam olarak, ne arzuluyorum, oraya nasıl geleceğim gibi biraz daha böyle sokratik yöntemlerle çalışmak
isterseniz önce bir web siteme bakın.
Özellikle de daha önceki danışanlarımla hangi konularda çalışmışım?
Onlarla nelerin üzerine daha çok yoğunlaşmışız?
Onlara ne fayda sağlamış bu seanslar?
Onları bir okuyun isterim.
Ondan sonra da eğer aklınıza yatarsa açıklamalardaki linkten benimle ücretsiz ön görüşme için randevu alabilirsiniz.
Evet, Gira'da geri dönecek olursak.
Kendisi 2015 yılında hayata elveda dedi ama bugün sosyal medyanın geldiği durum.
Görseydi eğer, online dünyanın mimetik arzu için mükemmel bir ortam olduğuna dair kesin bir çalışma yapardı.
Şöyle düşünün. Online dünyada milyonlarca model, milyonlarca nesne ve milyonlarca arzu var.
Hepsi elinizin altında ve günde ortalama 4 saatimizi bu içeriklere maruz kalarak geçiriyoruz.
Ama algoritmalardaki kritik şey de şu, o hayatları görmeden önce, belki 5 dakika önce, belki 3 dakika önce aklınızda olmayan bir şey birdenbire aklınıza düşüyor.
Bu bir az önce verdiğim örnek gibi gezi rotası olur.
Takip ettiğiniz birinin gittiği bir restoran olur, o restoranda yediği özel bir yemek olur, aldığı bir ürün olur, okuduğu bir kitap olur vs.
vs. örnekleri çoğaltabilirsiniz.
Ve 5 dakika öncesine kadar hiç aklınızda olmayan bir şey nasıl birdenbire birden aklınıza düşüyor?
İşte bu arzuların size ait olmadığını fark etmek önemli bir adım.
Çünkü şu anın dikkat ekonomisi ve pazarlama stratejileri de tam olarak bunların üzerine kurulu.
Mesela insanların tüketim alışkanlıklarına bir bakın.
Genel olarak satın alma kararlarının arkasındaki araştırmalar hep şunu der.
En güçlü etken fiyat ya da ürünün özellikleri değildir.
O ürünü kullanan insanlar.
Mesela lüks markalar bunu çok güzel yapıyor.
Siz bir çanta alırken, bir saat alırken aslında o nesneyi almıyorsunuz.
Onlara sahip olan insanların statüsünü satın aldığınızı sanıyorsunuz ya da onu satın almak istiyorsunuz.
Nesne başkasının gözünde değer kazanınca sizin gözünüzde de değer kazanıyor.
Ciraat sosyal medyayı görmedi belki ama şöyle bir cümlesi de var.
Modern toplumlarda aristokrasi ve din gibi geleneksel modeller ortadan kalktıkça insanlar model arayışını demokratikleştiriyor.
Ne demek bu? Herkes herkesi taklit edebilir hale geliyor.
Bu bir özgürlük değil, özgürlük gibi görünüyor ama yanlış bir çerçeve.
Aslında bakarsanız bu bir kaos.
Çünkü artık sınırsız model, sınırsız arzu ve sınırsız rekabet var.
Şu an içinde bulunduğumuz dünya da tam olarak böyle değil mi zaten arkadaşlar?
Peki şöyle bir toparlayacak olursak.
Cihat bu teoriyi inanılmaz miktarda zaman ve enerji ayırıp araştırma yapmış.
Şu soruyu da sormuş. Bu döngüden çıkış var mı?
Cevabını ben ilginç buldum.
Çünkü diyor ki bu döngüyü tamamen ortadan kaldıramazsınız.
Taklit insanın doğasında var ve o arzu her zaman o üçgen olarak kalacak.
Nesne, özne ve model.
Yani rekabet kaçınılmaz.
Ama tabii ki her zaman söylediğim gibi burada da neye ihtiyacımız var?
Öz hakiki farkındalık.
Çünkü farkında olmadığımız bir şeyi değiştiremeyiz.
Arzuladığınız şeyin aslında size ait olup olmadığını fark ettiğiniz an o nesneye ya da o her neyse artık istediğiniz şey kolayca sürüklenemiyorsunuz ona karşı.
İstekleriniz üzerindeki regulasyonunuz da artıyor ve daha bilinçli kararlar almaya başlıyor insan.
Bir de ben bu konuyu araştırırken şöyle bir şeye denk geldim.
Peter Thiel, duyanlarınız vardır.
Jirad'ın Stanford'daki öğrencilerinden bir tanesi ve PayPal, Palantir gibi şirketlerin kurucu ortaklarından.
Aynı zamanda da Mark Zuckerberg'e yarım milyon dolar para verip vakti zamanında Facebook'u kurmasına vesile olmuş kişilerden biri.
Adı Epstein dosyalarında da geçiyor.
Epstein'in adasına gitmemiş ama trilyon dolarlık erken yatırım yapmasına vesile olduğu birkaç tane durumlar var.
Oraya çok girmeyeceğim ama şöyle bir sözü var bir söyleşisinde.
Cirahtan öğrendiğim en önemli şey şu, herkesin istediğini istemek rekabeti kör hale getiriyor.
Herkesin peşinde koştuğu şeyin tam tersine bakın.
Şimdi şöyle baktığımızda kendisinin Silikon Vadisi'nde yaptığı sanırım buydu.
Çünkü herkes rekabete girdiğinde o tekel arayıp bir yandan da Facebook, LinkedIn gibi firmaların daha kuruluş zamanında böyle bolca yatırımlar yapıyordu.
Tabii ki geldiği background, eğitimi, politik görüşü, network'ü bunların hepsinin etkisi var.
Hiçbirini azımsamıyorum. Ama adamın 30 milyar dolarlık servet yaratmasında bu bakış açısında etkili olduğu kanısındayım açıkçası.
Yani demek istediğim şey şu.
Bu bize ait olmayan arzuları görmek, bu arzulardan bağımsızlaşmanın ve kendi yolumuzda gitmenin ilk adımı.
Bu adımı kolaylaştıran bir şey de var.
Bunu da Luke Burgess kendi kitabında yazıyor.
Cihat'tan bir adım daha ileri gidip şöyle bir ayrım yapıyor.
Yüzeysel arzular ve derin arzular.
Ne bunlar? Yüzeysel arzular.
Biraz daha bulaşıcı, çabuk değişen, diyelim ki bir influencerın paylaştığı restoranta aniden gitmeyi istemek.
Japonya'ya gitmek.
Ya da çok yüzeysel değil aslında baktığınızda kültür tanıyorsunuz tabii ama.
Ne bileyim başkasına gördüğünüz bir şeyi ya ben de bunu yapayım demek.
Çene dolgusu yaptırmak, long çam çantı almak hala moda mı bilmiyorum ama kesin yerine başka bir şey gelmiştir.
Gibi gibi bir şeyin moda olduğu için biri bir şeyi kullandığı, biri bir şeyi yaptığı, biri bir şeyi yiyip içtiği için onu yapmak.
Siz çoğaltın örnekleri. Kısacası herkesin peşinde koştuğu şeyin peşinde koşmak ve elde ettiğinizde çoğu zamanda böyle boş hissettiren şeyler.
Eee geldik de ne oldu, yaptık da ne oldu, aldık da ne oldu dedirten şeyler.
Bunlar yüzeysel arzular.
Bunların farkına varmak. Diğeri de derin arzular.
Burgess şöyle tarif ediyor bu derin arzuları.
Bunlar elmas gibidir diyor.
Yeryüzünün derinliklerinde baskı altında oluşan arzular gibi düşünün bunları.
Değişen koşullara dayanıklıdır.
Gerçekten içinizden gelir.
Kimse istemese de sizin ben bunu istiyorum dediğiniz şeyler.
Onları oturup böyle bir yazmak, bulmak etkili olabilir.
Ve asıl soru bence şu.
Hayatınızdaki en büyük kararlar.
Hayat tarzınız, yaptığınız iş, hayatınıza aldığınız insanlar ya da gününüz içerisinde nasıl vakit geçirdiğiniz, kendinize nasıl yatırım yaptığınız bunlar yüzeysel
kararlar mı yoksa derin kararlar mı?
Birinin sahip olduğu şeye sahip olmak için onun hayatına duyduğunuz arzudan, onun hissettiği başarıyı, mutluluğu hissetmek için mi bu seçimleri yaptınız yoksa o iç sesiniz bunu yapman lazım?
Bunu yapman lazım, bunu denemen lazım, sen busun dediği için mi?
Bunlara da bakmakta bir fayda var çünkü bu da bize kendi hayatımızla alakalı çok güzel bir perspektif ve biraz daha böyle yansıma veriyor diye düşünüyorum.
Şimdi buraya kadar iyi hoş da benim aklıma yatmayan kısmı şu.
Her şeyde mimetik olamaz.
Yani her istediğimiz, arzuladığımız şeyi de başkasına gördüğümüz için istiyor olamayız.
Çünkü Giroud burada diyor ki tüm arzular mimetiktir, her şey böyledir, istisnasız.
Kendi içinizden gelen, modelinizden bağımsız tek bir gerçek arzu yoktur diyor.
Ve ben şöyle oldum. Hiç mi yok?
Gerçekten hiç mi yok?
Benim kafama yatmadı.
Tabii ki bunu da araştırdım çünkü merak ettim.
Yani eminim benim gibi bu teoriyi sorgulayan birileri olmuştur.
Olduysa onlar neresinden tuttu bu konuyu?
Neresinden eleştirdiler acaba diye?
Ve tabii ki buldum.
Yine Stanford'dan bir edebiyat profesörü olan Joshua Landy diyor ki tamam bazı arzular mimetiktir ama buradan tüm arzular mimetiktir'e nasıl sıçrıyoruz?
Şöyle bir senaryo kuruyor hatta.
Sıcak bir yaz günü gölün kenarında iki adam biri yüzmek istiyor, diğeri zaten yüzmek istiyordu çünkü sıcak, çünkü su var, çünkü bedenin istediği de bu.
Girada göre ikinci adamın arzusu bile mimetik olmak zorunda ama bu mantıklı mı?
Çünkü evrimsel taraftan baktığınız zaman insanın Yemek, uyuma, barınma gibi ihtiyaçlarının dışında bağlanma, sevme, sevilme, dokunma anlam arayışı da aslında Maslow'un hiyerarşisinin
içerisinde değil mi? Yani Girard bunu ciddiye almıyor.
Bunların da mimetik olabileceğini söylüyor ama bunlar bizim hayatta kalma içgüdümüzden de gelen şeyler.
Yani sadece başkaları istiyor diye istediğimiz şeyler olamaz.
O yüzden de benim düşüncem teorinin en büyük açması burada.
Landy de bunu çok güzel özetliyor.
Diyor ki Girard... Teorisi söylese sıradan bir gözlem olurdu.
Bazı arzular mimetiktir demek zaten bir gözlem evet.
Ama herkesin zaten bildiği bir şeyi söylemiş oluyor o zaman.
Bunu teori yapabilmesi için tüm arzular mimetiktir demesi gerekiyordu.
O yüzden de bu iddia bu kadar çalkantılı hale geliyor ve kanıtlanabilir değil diyor.
Ben de buna katılıyorum. Benim yaptığım bu araştırmadan kendime çıkardığım şey de şu.
Bana soracak olursanız.
her şeyi başkası istiyor diye istiyor olamayız.
Yani her şey mimetik arzu olamaz.
Çünkü bazı arzular gerçekten çok derin ve toplumsal baskı olmasa, kimse bakmıyor da olsa, kimse onaylamıyor da olsa onlar yine orada olacaklar ve biz onlarla ilgili bir şeyler yapacağız.
O yüzden de evet cirat bize çok güçlü bir mercek veriyor ama o mercekle her şeye bakmak zorunda değiliz.
Bazıları mimetik, bunları görelim tamam bizi koruyacak benliğimizi, bütçemizi, seçim kalitemizi koruyacak kadar aksiyonumuzu alalım ve hayatımıza devam edelim.
Günün sonunda Rene Cirat bize şunu söylüyor aslına bakarsanız.
Kendinizi tanımak istiyorsanız arzularınıza bakın ve o arzuların köküne bakın.
O yüzden de ben bu haftayı şöyle bir soruyla kapatacağım.
Zaten bölümün içinde de sormuştum ama şöyle bir bakın düşünün.
En çok istediğiniz şeyleri, kariyerle alakalı, ilişkiyle alakalı, yaşam tarzınız, istediğiniz nesneler, seyahat etmek istediğiniz yerler ne geliyorsa aklınıza.
Bunların içinde hangisi gerçekten sizden geliyor, hangisinin köşesinde, kıyısında, bir yerinde bir model var?
Ve şu ana kadar yaptığınız şeyler arasında, aldığınız kararlar arasında bu mimetik arzu nerede duruyor?
Buna bir yüzdelik dilim de verebilirsiniz.
Ya da buna 1 ile 10 arasında rakam da verebilirsiniz.
Diyelim ki bir yere taşınmak istiyorsunuz.
Oraya gerçekten siz istediğiniz için mi taşınıyorsunuz?
Yoksa herkes buraya taşınıyor gibi mi?
Gibi gibi. Bunlara bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.
Evet arkadaşlar bir bölümün daha sonuna geldik.
Bölümlerimi severek dinliyorsanız bana vereceğiniz en büyük desteklerden bir tanesi de beni dinlediğiniz platformdan ve instagramdan takip edip beğendiğiniz bölümleri paylaşmak olur.
Böylece hem algoritmaya ben bu içeriği beğeniyorum daha fazla gelsin bu içerik demiş oluyorsunuz hem de beni motive etmiş oluyorsunuz.
Evet bir sonraki bölümde görüşmek üzere kendinize çok iyi bakın hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
