
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Statü, başarı, onaylanma ihtiyacı… Hepimizin zihninde görünmez bir taht var ve kimse açık açık söylemese de, o tahta oturmak istiyoruz. Peki neden?
Bu bölümde Alain de Botton’un Statü Anksiyetesi kitabından yola çıkarak şu soruların peşine düşüyoruz:
Statü endişesi nereden geliyor?
Meritokrasi ve sosyal medya neden bizi tükenmişliğe sürüklüyor?
“Herkesin bir şey başardığı” dünyada, biz neden hâlâ eksik hissediyoruz?
Ve en önemlisi: Bu oyunu nasıl fark eder, hatta dışına nasıl çıkabiliriz?
Tarih, felsefe, psikoloji, edebiyat ve bol bol iç gözlemle dolu, dopdolu bir bölüm sizi bekliyor.
🎧 Eğer LinkedIn postları, başarı hikâyeleri ve “daha fazlasını yapmalısın” sesinden yorgunsanız, bu bölüm ilaç gibi gelebilir.
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Ben Emine. Bu kanalda felsefe, sanat, bilim, psikoloji ve sosyoloji aracılığıyla hem kendimizi hem de dünyayı daha iyi anlamak üzerine birlikte düşünüyoruz.
Doğru cevaplardan ziyade doğru soruları sorduğumuz ve birlikte keşfettiğimiz bir alandayız.
Aynı zamanda kariyer başta olmak üzere hayatında ya da ilişkilerinde somut bir değişiklik yapmak isteyenlere profesyonel koç olarak destek veriyorum.
Eğer sizde hayatınızda profesyonel bir desteğe sizi farklı açılardan bakmaya davet edecek bir yol arkadaşına ihtiyaç duyduğunuz bir dönemdeyseniz bana her zaman emineyesitmen.com slash
koçluk adresinden ulaşabilirsiniz.
Evet yine uzun bir aradan sonra beraberiz arkadaşlar.
İnanın ben mikrofon başına geçmeyi çok özledim.
Umarım siz de beni özlemişsinizdir.
Son birkaç aydır podcast'e devam edip etmeme konusunda...
İkilem yaşıyordum, yalan yok.
Zaten bölümlerin seyrek gelmesinden siz de farkındasınızdır diye düşünüyorum bu durumun.
Ben kişilik olarak sürekli böyle bir şeyler yapma, üretme, bir fayda sağlama derdinde olan bir insanım.
Ve tahmin edersiniz ki bazen bu çok yorucu olabiliyor.
Bu esnada son 1-1,5 sene içerisinde mental ve duygusal olarak çok zorlandığım bir dönemden geçtim.
Hani böyle her şey üst üste gelir ve bundan daha kötüsü olamaz herhalde dersiniz ya.
Tam olarak öyle dibe vurduğum bir noktadaydım ve...
Hiç beklemediğim bir anda geldi ya da ben yeteri kadar gözümü açmamıştım bilmiyorum.
Bu ayrı bölümün konusu tabii ama arada şöyle bir geriye çekilip sakinlemek gerekiyormuş ben bu dönemde bunu anladım.
O yüzden son zamanlarda biraz daha yapma halinden olma haline geçmek, kendimce ara vermek iyi geldi.
Sadece belli bir dönem için sonra tekrardan yine kurtlanmaya başladım zaten.
Ve bu esnada da veda bölümü çekmeyi çok düşündüm.
Ama bir türlü elim gitmedi.
Bölümlerde de adını sıkça duyduğunuz çok yakın arkadaşım Steph'le Hyde Park'ta oturuyorduk geçen gün.
Dedim ki Steph terzi kendi söküğünü dikemiyor şu an.
Bana koçluk yap. Kendisi de sertifikalı profesyonel koç.
Şu an aslında burada olmak yerine veda bölümü çekmeyi planlamıştım.
Ama dedim elim gitmedi ne yapacağımı bilmiyorum.
Neden çekmiyorsun veda bölümünü dedi.
Dedim sanırım vazgeçmek istemiyorum.
Buraya kadar getirdiğim bir şeyi bırakmak istemiyorum.
Beni dinleyen on binlerce insanı da hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum.
Sonra böyle birkaç soru daha sordu ve dedi ki cevabını verdin zaten Emine.
Devam edeceksin bu kadar basit.
Ondan bir gün önce de günlüğüme şöyle yazmışım.
Emoş yeteri kadar dinlendin, kendini dinledin, yeni hayatına fazlasıyla adapte oldun artık.
Kaldığın yerden devam et gittiği yere kadar gitsin.
Bir yandan içten içe şunun da farkındaydım.
Ben bu podcastta kendimi çok özleştiriyorum.
Ve benim bir parçam oldu.
Ben sizin, sizler benim dostlarımız olduk.
Birlikte dertleştik, birlikte öğrendik.
Yeri geldi birlikte büyüdük.
Ama içten içe kendi değerimi bir noktada bu podcastta bağladığımı fark ettim.
Ve biraz da o yüzden durmak istedim bu olan her şeyin dışında.
Evet, insanın çok severek yaptığı bir şeyi bulması, onu iyi de yapması çok kıymetli.
Şunu hep söylüyorum, bana gelen mesajların birçoğunda gözlerim yaşarıyor.
En son hatta konuşurken, kim bilir ta ne zaman Instagram'ı kullandığım zamanlardan bir tanesinde ama dinleyicilerimden bir tanesi şey demişti.
En karanlık dönemlerimde senin sayende ayakta kaldım, bu podcast'ı dinleyerek hayata tutundum.
Ve o kadar dokundu ki o cümle bana, bir kez daha şu yayını yaparak nasıl doğru bir karar aldığımı düşündürmüştü.
Yine de dediğim gibi bir şeye kendimi ve değerimi bağlama durumunu sorgulamam gerekiyordu belki de.
Yani şunu demek istiyorum.
Var olmak için, kendimi değerli hissetmek için illa faydalı bir şey yapmama gerek yoku kendime kanıtlamam lazımdı.
Çünkü bir ortama girdiğimde ne iş yapıyorsun diye sorduklarında podcast'ım var deyip konuştuğum konulardan dinleyici sayımdan bahsettiğimde böyle insanların gözleri büyüyor ve wow diyorlar.
Bu haz çok güzel bir haz evet ama benim bu podcast'taki yapmamdaki amaç hiçbir zaman bir statü kazanmak olmadı.
Ya da ana gelir kaynağımı bu podcast yapmak olmadı.
O yüzden de bu tarz böyle endişelere girdiğimi fark ettiğim an dedim ki tamam Emine sen burada dur.
Biraz durmam gerektiğini düşündüm.
Ama artık bu konuyla hemhal olduğum için şu an sahalara geri dönüyorum.
Ben de hoş geldim, siz de hoş geldiniz diyelim.
Tam da o dönemden geçerken çok sevdiğim filozoflardan biri olan Alain de Batı'nın Statü Anksiyetesi isimli kitabına denk geldim.
Ve bayağı rezana ettiği içinde bulunduğum durumda bayağı da bir şey öğrendim.
Farklı formlar daha karşımıza çıkan bir konu zaten bu.
Özellikle günümüzde statüye, materyale bu kadar odaklı olan kapitalist kültürlerde daha da çok karşımıza çıkıyor.
Farklı şekillerde örneklendireyim hemen.
Mesela LinkedIn'de gezinirken tanıdık bir isme rastlıyorsunuz, birlikte üniversiteye gittiniz, eski sınıf arkadaşınız ya da bir önceki işinizde beraber çalıştığınız biri.
Global strateji direktörlüğü görevime terfi ettiğimi duymaktan mutluluk duyuyorum.
İlk tepkiniz ne oluyor böyle postları gördüğünüzde ya da birilerinin ekstra başarısını gördüğünüzde?
Tebrikler, yazdınız, geçtiniz, bu postu beğendiniz değil mi?
Aa ne güzel, helal olsun dediniz.
Ama sonra iç sesiniz belki de şöyle dedi.
Şu ana kadar daha fazla şey başarmış olmalıydın.
Herkes senden daha iyi durumda.
Sen geride mi kaldın acaba?
Herkes terfi alıyor, iş değiştiriyor, şirketini kuruyor, bir şeyler yapıyor.
Ben olduğum yerde duruyorum, belki de geriye gidiyorum.
Aklınızdan böyle milisaniyede bile geçse bunu hisseden, düşünen çok insan var.
Ki şu gerçeği de biliyoruz.
LinkedIn'de zaten herkes bir şeyin başı, direktörü vs.
Bunu neden herkes LinkedIn'de çok başarılı bölümde konuşmuştuk merak edenler oraya da bakabilir.
Ama bugün biz o iç sesin arka planını konuşacağız.
Sadece bireysel düzlemde değil toplumsal düzlemde de bunu ele alacağız.
Dediğim gibi bu bölümde...
Alain de Botton'un Study Anxiety kitabının referansı alacağım.
İngilizcesi Status Anxiety ve genel olarak şunlara değineceğiz.
Tarihsel olarak study kavramı nasıl değişti?
Özellikle sanayi devriminden sonra neden günümüzde daha da baskın hale geldi?
Bir önceki bölümde bahsettiğim tükenmişlik de nasıl iç içe geçmiş durumda?
Ve tabii ki bu durumu nasıl farkında oluruz?
Doğru bir şekilde nasıl yönetiriz?
Bunlara da değineceğiz. Yine tarih, felsefe, psikoloji, sosyoloji, edebiyat ne ararsanız bol referansa bir bölüm olacağı için konumuz derin ve uzun.
Hadi başlayalım hazırsanız.
Öncelikle gerçekte nedir bu statü ansiyetesi ve arkasında ne yatıyor ona bir bakalım değil mi?
İnsanların başarıyı, parayı, gücü arzuladığı bir dünyada yaşıyoruz.
Ya da bunları arzuladığını sanıyoruz.
Bunları arzuladığımızı sanıyoruz belki de.
Ama... Aleyhindebatına göre aslında peşinde olduğumuz şey daha yumuşak, daha kırılgan bir şey.
Beslenme ve barınma sağlandıktan sonra sosyal hiyerarşide yükselme arzusunun ardındaki ana dürtü elde edeceğimiz sevgi miktarı olabilir diyor kendisi.
Başarıyı değil de başarıya getireceğini sandığımız sevgiyi istiyoruz ve eğer başarılı değilsek...
O sevgiye layık olmadığımızı düşünüyor olabiliriz içten içe diyor filozof.
Şaşırdık mı? Hayır tabii ki de ama sadece sevgiyi de kısıtlamamak da gerektiğini düşünüyorum.
Birazdan açacağım burayı zaten.
İnsanlığın tarihsel gelişimine bakmak nasıl buraya geldiğimizi anlamak için güzel bir başlangıç olabilir.
O yüzden sevgiye gelmeden önce tarih ile başlayalım isterim.
Mesela eski toplumları düşünün.
Endüstri çağı başlamadan önce değil mi?
Stati doğuştandı.
Çiftçiysen çiftçi kalırsın, soyluysan ailenden gelen nimetler sayesinde hayatına devam edersin.
Adaletsizdi evet ama ilginç bir şekilde ansiyete daha azdı.
Kimse kariyer değiştirmeyi beklemiyordu, kimse 30 yaşına gelmeden CEO temalı podcastler dinlemiyordu falan fıstık.
Sonra ne oldu? Endüstri devrimi ve meritokrasinin doğuşuyla beraber yüksek eğitimin her kesime ulaşması, self-made dediğimiz kendi kendini yaratan ya da kendi servetini oluşturan
bir kitle ortaya çıktı. Kapitalizmin hediyelerinden biri diyebiliriz buna.
İşte o zaman işçisin sen işçi kal mantığı yok olmaya başladı.
Çünkü artık soy değil yetenek ve çaba ön plandaydı.
İyi bir şey evet eşitlikçi gibi görünüyor ama bu mantıkla dünya 1800'lerden itibaren şöyle bir şekil almaya başladı arkadaşlar.
Batı'daki kitapçılar raflarını ilham dolu kitaplarla doldurmaya başladı.
Kendi başına bir yerlere gelmiş insanların otobiyografileri, henüz tırnak içinde başarılı olamamış insanlara yönelik nasihat kitapları ya da önce bir sabah rutinine oturup sonra milyonların olur tarzı anlatılar.
Şu an baktığımızda da çok bir şey değişmemiş gibi duruyor değil mi ya?
O çok ünlü özellikle Amerikan kişisel gelişim podcastlarına bakın.
Aynı kitaplar öyle yüz binlerce takipçisi olan girişimci influencerlar vesaire hala aynı terane dönüyor ve hepsi aynı mesajı veriyor.
Bak bu insanlar çok çalıştı, zengin oldu ya da belli bir yerlere geldi bir statü edindi.
Sen neden hala aynı yerdesin?
Tam da bu noktada Cancak Russo'dan çok sevdiğim bir alıntı yapmak isterim.
Diyor ki zenginlik bir sürü şeye sahip olmak değildir.
Zenginlik istediğin şeye sahip olmaktır.
Yani mesele şu bir şeylere sahip olamayıp sürekli daha fazlasını istemeye başladığımız anda ne kadar paramız olursa olsun kendimizi yetersiz hissederiz.
O yüzden de ne istediğini bilmek güzel bir başlangıç olabilir.
Sadece zenginlik için değil bunu statü için de düşünebiliriz.
Hatta Cancak Ruso'nun bir kitabı var o da insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı üzerine.
diye bir çalışması var. Orada da diyor ki ne kadar bağımsız düşünen insanlar olduğumuzu sansak da kendi gerçek ihtiyaçlarımızı anlamakta korkunç derecede kötüyüz.
Ruhumuz aslında neye ihtiyacı olduğunu çok nadiren net şekilde dile getiriyor.
Bazen bir şeyler fısıldıyor ama işte o ses ya yanlış yönlendiriyor ya da kendi içinde çelişiyor.
Hatta şöyle bir benzetmesi var diyor ki zihnimizi sağlıklı kalmak için doğru şeyi yiyip içen bir beden gibi düşünmeyin diyor.
Tam tersine Suya ihtiyacı varken şarap isteyen, uyuması gerekirken dans etmeye direnen bir beden gibi düşünün.
Çünkü zihnimiz dış seslere çok açık.
Reklamlar, trendler, toplumsal beklentiler, içinde bulunduğumuz bu sosyal medyada buna dahil ve sürekli bize mutlu olmak için neye ihtiyacımız olduğunu empoze ediyor değil mi?
Maruz kaldığımız o tüm içerikler, içimizden gelen o zayıf, neredeyse görünmez sesi bastırıyor.
İşte tam bu noktada da Şöyle bakmakta fayda var.
Bu eski zamanlarda sanayi devriminden önce insanlar kendini dinlerken arzuları da daha farklıydı.
Aileyle geçirilen zaman, doğaya saygı, evrenin güzelliğine duyulan hayranlık, ne bileyim başka insanlara duyulan merak, müzik ve basit eğlenceler.
Ne oldu bunlara? Bunlar ne kadar hayatımızda yer alıyor ya da sizin hayatınızda yer alıyor?
Merak ediyorum yani özellikle de başka insanlara duyulan merak konusunda ya da basit eğlenceler.
Ama sonra ne oldu? Modern ticaret uygarlığı geldi ve bizi o sade hayattan alıp bol seçenekli ama bol kıyaslamalı bir dünyaya itti.
Şimdi elimizde her şey var ama belli bir noktada içimiz daha yoksul değil mi?
Çünkü artık ne istediğimizi bile bilmiyoruz.
Hatta içinde bulunduğumuz ilizyonda herkes yükselebilir, herkes başarabilir, herkes her şeyi yapabilir olduğu için her şeyi isteyip hiçbirini yapmıyoruz.
O yüzden belki de statü anksiyetesinin panzehirlerinden biri Rousseau'nun da dediği şeylere geri dönmek olabilir.
Bunu burada bırakacağım ama birazdan nelerin iyi geldiğine detaylı değineceğim.
Meritokrasiye geri dönecek olursak, burayı biraz daha açmak istiyorum çünkü bu kavramın en belirgin örneklerinden biri de Napolyon'dur.
Daha iktidarın başındayken çok net bir şekilde yeni bir sistem başlatan ilk batılı lider zaten Napolyon'du.
Sistemin adı da havalıydı.
Yetenekleri açık kariyerler.
Yani kimsenin soyuna sopuna değil.
Ne bildiğine bakılacaktı.
Mükemmel. Hatta Sen Helena Adası'nda hayatının son döneminde şöyle demiş.
Generallerimin çoğunu çamurdan çıkardım.
Yetenek gördüğüm her yerde ödüllendirdim.
Ve bunu boşuna söylemiyordu bu arada.
Feodal ayrıcalıklar Napolyon dönemi Fransa'sında kaldırıldı.
İlk defa toplumun her kesiminden insanlara açık bir onur nişanı sistemi geliştirildi.
Eğitim sistemi sil baştan değiştirildi.
Liseler herkese açıldı.
Hatta 1794'te bir politeknik okul kuruldu.
Bu okul yoksul öğrenciler için devlet destekliydi.
İlk yıllarda öğrencilerin yarısı köylü ya da zanaatkar çocuklarıydı.
Ve Napolyon'un kadrosuna bakınca bunu gerçekten hayata geçirdiğini görüyorsunuz da.
İçişleri Bakanlığındaki valiler, bilimsel danışmanları, senatörler birçoğu sıradan ailelerden geliyordu.
Napolyon zaten aristokratiyi hiç sevmeyen bir adam bu arada ve hatta şöyle bir söz de var.
Doğuştan soylular bu ülkenin...
Lanetidir, budaladırlar ve genetik asalaktırlar.
Birazcık ağır olmuş ama işte böyle böyle meritokrasi yani hak eden kazansın ideolojisi ortaya çıktığında aslında iki farklı sistemle yarış halindeydi arkadaşlar.
Birincisi eşitlikçi sistem.
Herkesin her şeye eşit şekilde ulaşabilmesini savunan sistemdi bu.
İkincisi de soyluluk sistemi.
Yani ünvanların, makamların, paranın zengin babalardan çocuklara otomatik geçmesi gerektiğine inanan anlayış.
Meritokrasi bu iki uç noktanın arasında bir yerdeydi.
Eski aristokratlar gibi eşitsizliği de törer ediyor çünkü herkes aynı hayatı yaşayacak demiyor.
Ama bir yandan da radikal eşitlikçiler gibi herkesin başlangıçta eşit şansa sahip olması gerektiğine inanıyor.
Kısacası mantık şöyle, tamam sonuçlar farklı olabilir ama herkes aynı eğitimi alsın, aynı fırsatlarla yola çıksın.
Ondan sonrası kişinin yeteneğine ve...
Gayretine kalmış. Böylece gelir farkları da itibar farkları da adil sayılabilir.
Ayrıcalıklar da hak edilerek kazanılacak, zorluklar da öyle ve 20.
yüzyılda çıkan yasalarla bu meritokrasi anlayışı iyice benimsendi değil mi?
Batı'daki hemen hemen her ülke farklı hızlarda ve samimiyet derecelerinde olsa da eşit fırsatları savunmaya başladı.
Artık herkesin geliri ne olursa olsun düzgün bir lise eğitimi alması gerektiği kabul görmeye başladı.
Sonra bu üniversitelere yansıdı.
Amerika bu konuda öncüydü hatta.
Harvard Üniversitesi Başkanı ve Devletin Eğitim Ölçme Merkezi Başkanı bir...
araya gelip herkesin zekasını tarafsız şekilde ölçebileceklerini düşündükleri bir bilimsel sistem geliştirdiler.
Ne bu? SAT sınavı.
Sat sınavı. Amaç neydi?
Gençler babasının kim olduğuna ne giydiğine göre değil de gerçek potansiyellerine göre değerlendirilecekti.
Yani geçmişin torpili, ırkçı ve snob üniversite sistemini tarihe gömecek yepyeni bir dönem başlamıştı ama...
Ne kadar amacına ulaştı?
Bence burası çok tartışmaya açık.
Şimdi şu konuda hakkını verelim ama meritokrasi ideali sayesinde çok daha fazla insan kendini gerçekleştirme şansı buldu değil mi?
Yüzyıllar boyunca kas sistemine benzer sabit yapılar içinde ezilen, yetenekli ama arka planda kalmaya mahkum edilmiş bireyler artık yeteneklerini ortaya koyabilecekleri daha adil, görece daha adil
bir zemine kavuştu gibi. Şöyle bir bakıyorum hala torpiller havada uçuşmuyor mu?
Para hemen hemen her kapıyı açmıyor mu?
Bu bahsettiğimiz Ayvelik okullarında deli gibi sınava hazırlanarak giren milyonlarca insan varken zengin bebeleri parayı basıp girmiyor mu?
Bunlar oluyor. Ve bunlar olurken de bu meritokrasinin karanlık tarafı yine orta sınıf ve altını vurdu.
Çünkü şöyle bir algı var.
Eğer başarılı insanlar başarılarını hak etmiş sayılıyorsa O zaman başarısız olanları da başarısızlığı hak etmiş olması gerekiyor.
Eee kural buysa yoksulluk artık kader değil.
Onun yerine biraz daha senin kendi suçun gibi görünmeye başladı.
Çünkü eskiden babasından şato devralan bir soylu ne kadar zengin olursa olsun bunu kendi yeteneğiyle kazandığını iddia edemezdi.
Ama yeni meritokratik düzende sıfırdan gelip zengin olan biri şunu diyebiliyor.
Bakın ben başardım. Kişisel bir doğrulama var burada bir haklılık kazanıyor değil mi?
Eskiden köylü yoksuldu çünkü başka seçeneği yoktu.
Kimse ona sen beceriksizin diyemezdi.
Ama şimdi biri yoksulsa ya da statü olarak istediği yerde değilse, çok böyle başarılı değilse, dünyaları başarmamışsa toplum şu soruyu soruyor.
Kişi kendine de soruyor.
Madem akıllısın, madem yeteneklisin neden hala turna'yı gözünden vuramadın?
Neden hala bilmem ne yerine gelemedin?
İşte bu soru meritokrasinin bence en sert ve sessiz darbelerinden bir tanesi.
Yani sen herkesin isteyince bir şeyi başardığı çağda hala istediğin yerde değilsen ya da toplumun seni görmek istediği yerde değilsen bu senin suçun, senin yeteneksizliğin ya da senin zekasızlığın belki
de. Ve şöyle biraz daha derinlemesine düşündüğümde Alain de Bat'ın en başta biraz daha sevgi ihtiyacını değinmişti.
Hani ben demiştim ya çok daha fazla detayı var diye.
Bunlardan bir tanesi de bence onay ihtiyacı.
Bizim de bu podcast kanalında konuştuğumuz şeylerden bir tanesi.
Başkalarının onayı neden bizim için bu kadar önemli?
Şimdi burada cevap iki yönlü birincisi maddi bir sebebi var o yüzden en baştan beri hep böyle maddi örnekler veriyorum çünkü toplumdan dışlanmak gerçek anlamda tehlikeli olabileceği için desteksiz kalmak işsiz kalmak hatta fiziksel
olarak savunmasız kalmak olabilir.
Bir insan maddi olarak başarılıysa bir şeyleri halletmiş kafası basıyor ki buralara geldi gibi bir algı da var.
İkincisi de psikolojik.
Çünkü çevremizden saygı görmezsek bir süre sonra biz de kendimize olan saygımızı kaybetmeye başlıyoruz ve kendimize inanmak zorlaşıyor.
Yani şunu demeye çalışıyorum.
Materyal başarı bize statü getiriyor ya ya da başardığımız şeyler statü götürüyor ve bunun arkasında da tabii ki sevgi ihtiyacı, onaylanma ihtiyacı, aidiyet ihtiyacı, güvenlik ihtiyacı bunların hepsi
var. Ama filozof Schopenhauer ki kendisi insanlardan tiksinmek konusunda profesyonel bir kişilik olduğundan bu konuda çok net bir duruş sergiliyor.
Benim de en sevdiğim filozoflardan bir tanesidir.
Diyor ki başkalarının düşüncelerine karşı duyarsızlaşırız bir noktadan sonra.
Çünkü bir süre sonra onların fikirlerinin ne kadar yüzeysel, dar görüşlü, basit ve hatalı olduğunu fark ederiz.
Ve ekliyor başkalarının fikirlerine bu kadar değer vermek onlara haddinden fazla paye vermektir.
Yani kafasında şu soru var.
Bu insanların fikirlerini, çevremizin fikirlerini bu kadar ciddiye almak mantıklı mı?
Günün sonunda sırf bir grup insan, kim olduğunu bile bilmediğimiz insanlar genellikle bizi tırnak içinde başarılı bulmuyor diye, zengin bulmuyor diye öz saygımızı, hayat görüşümüzü, iç huzurumuzu
onlara teslim etmeli miyiz?
İşte bu meritokratik dünyada belki de sağır bir kalabalığı etkilemeye çalışıyoruz.
Çünkü insanlar kendileriyle daha meşgul.
Sizin nasıl göründüğünüze bakmıyorlar.
Herkes kendinin nasıl göründüğüyle daha meşgul aslında.
Ve şu da var. Bu statü anksiyetisi günümüzde çok daha tavana çıkmış durumda.
Bunu konuştuğum herkesle görebiliyorum.
Gözlemlediğim herkesle görebiliyorum.
Bunlardan bir tanesi tabii ki yine bir sosyal medya boklama seansına gireceğim ama bu.
Çünkü eskiden yalnızca komşularımıza bakardık, çevremize bakardık.
Yani kendimizi karşılaştırdığımız daha ufak bir kitle vardı.
Ama şimdi bilgiye ve başka hayatlara erişim o kadar kolay ki dünya üzerinde o self-made dediğimiz zengin, güzel, başarılı insanlarla karşılaştırıyoruz kendimizi.
Yalan yok. Karşılaştırmada yanlış bir şey de yok.
Bu da yine bu kanalda konuştuğumuz ve kendi faydamıza çevirebileceğimiz bir konsept.
Ve bir noktada Alain de Batın da zaten...
Elimizdeki şeyleri yalnız başına değerlendiremeyiz ancak karşılaştırmalarla anlam kazanır diyor.
Doğru ama işte onun da çok ince bir çizgisi var ve dengede kalmak her zaman kolay değil.
Bir noktada kendimizi benlik algımızı CV'ye dönüştürdük gibi hissediyorum bazen.
Bunu biraz daha şöyle bir geriye baktığımızda görebiliyoruz.
Ben milenyalım, 90'lar çocuğuyum.
Benimle muhtemelen aynı yıllarda doğmuş insanlar da teknolojinin bu kadar yoğun olmadığı dönemden birden bu kadar yoğun olduğu döneme geçtiği için her iki tarafı da biraz daha karşılaştırma durumunda olabilir.
Mesela eski zamanlarda bu telefonlar ya da internet hayatımıza bu kadar girmeden önce kendi küçük dünyalarımızda daha mutluyduk değil mi?
Sokağa çıkar oynardık, ne bileyim arkadaşlarımız bize gelirdi, biz onlara giderdik gibi daha böyle...
Anın içindeydik, zamanı dolu dolu yaşıyorduk.
Değerlerimizi materyal şeylerle ölçmüyorduk ya da daha az etkindi statü ve materyalizm.
Ama şimdi ünvanımız, maaşımız, takipçi sayımız, sahip olduklarımız geliyor en başta çoğu zaman ve bunun farkında bile değiliz.
İngiltere'ye taşındıktan sonra şunu çok gözlemliyorum.
Birisinden bahsederken insanlar şöyle bahsediyor.
Nerede yaşıyor? Çünkü bu bir statü göstergesi ve ne kadar para kazandığını az çok anlama göstergesi İngiltere'de.
Senin hangi muhitte yaşadığın, ne iş yapıyor, az çok işte ne kadar para kazanıyor, nasıl bir statüsü var?
İnsanlar bu şekilde bahsediyor başkalarından.
Yani insani özelliklerinden bahsetmiyor.
Özellikle de ikili ilişkilerde.
Bununla alakalı bir bölüm çekeceğim.
Çok değişik şeylere şahit oldum İngiltere'ye taşındığımdan beri.
Ama konumuza geri dönecek olursak da Ali'nin de batında diyor ki kimliğimiz yaşadığımız çevrenin yargılarına esir durumda maalesef.
Çok beğendim ben bu sözü. Ve bence bunun en güzel örneği Tolstoy'un İvan İliç'in Ölümü adlı novelası.
Orada ne okuyoruz? Her şeyi doğru yapan bir adam var değil mi?
Uygun kadınla evlenen, saygın işi olan, şık evi, elit çevresi olan birinden bahsediyoruz.
Ama ölüm yaklaştıkça İvan İliç bir iç hesaplaşma yaşıyor.
Geriye kalan her şey gerçek değilmiş diyor.
İvan hayatı boyunca aslında bir rol oynamış ama gerçekten yaşamamış.
Bunları fark ediyor. Ve kitapta şöyle bir cümle var okuyanlar hatırlar belki.
Tek istediği bir çocuk gibi sevilmekti.
Sarılınmak, ağlanmak, şefkat görmek.
İşte o an statünün değil şefkatin sevginin ne kadar hayati olduğunu da anlıyoruz aslında kitapta.
Bölümün girişinde bahsetmiştim yani Alev'in debatına göre tüm bu statü aşkının arkasında sevgi ihtiyacı var diye.
Sanırım o da buradan esinlenmiş.
Ama işte dediğim gibi bence tek eksik o değil.
Geçen bölümde konuştuğumuz bu tükenmişlik toplumu kavramı da tam burada devreye giriyor bence.
Çünkü bizim şu an performans projesi olmamızın arkasındaki kaygılardan biri de bu statü endişesi.
Hatırlayalım ne diyordu?
Artık kimse bizi çalışmaya zorlamıyor.
Biz kendimizi zorluyoruz.
Çünkü değerimizi hep kanıtlamak zorundayız.
Ve beynimizin arka planında hep şöyle bir ses var.
Sinsi bir ses. Bazen farkında bile değiliz.
Daha fazlasını yapmalısın.
Daha görünür olmalısın.
Daha özel olmalısın.
Bu da bizi haliyle içinde bulunduğumuz durumdan memnun olmayan, daha çok istemeye, daha çok yapmaya, daha çok çalışmaya, sonunda da daha fazla tükenmeye mecbur bırakıyor.
Peki ne yapacağız? Hayat böyle gitmez.
Bu çok yorucu bir döngü.
Alain de Botton bu kaosun içinde birkaç tane çıkış yolu sunuyor.
Ben de aklıma yatanları burada sizinle paylaşmak isterim.
Birincisi felsefe, eleştirel düşünme ki bu kanalın yakıtı da bu zaten biliyorsunuz.
Muhtemelen zaten bu yüzden dinliyorsunuz.
Sık sık böyle içinde bulunduğumuz o babıldan çıkıp daha geniş bir perspektiften bakmak insana iyi geliyor.
Ben Alayında Batı'nın bu felsefe konusuna katılıyorum.
Çünkü ne zaman böyle bir afaganlar bassa kendimi ya felsefe ya sosyoloji ya da antropoloji kitaplarına atıyorum.
Bunları okurken buluyorum.
Ve gerçekten insan toplum ilişkisini farklı açılardan anlamak bana çok iyi geliyor.
Ve şeyi anlamamızı sağlıyor.
Yani sen sahip olduğun şeyler değilsin.
Sen statün değilsin.
Marcus Aurelius'un şöyle bir sözü var.
Bence herkesin kendini sık sık tekrarlaması gereken bir söz.
Bir zümrüt övülmedi diye değerini kaybeder mi?
Yani gerçek değeri dışarıda değil içeride arayın diyor.
Bu cidden özgürleştirici bir bakış açısı.
Her zaman göremiyoruz bunu ama şöyle geriye dönüp bir baktığınız zaman sizi siz yapan özelliklerinizi düşündüğünüzde, nereden nereye geldiğinizi düşündüğünüzde, ne zorluklar atlattınız, kimlerin hayatına bilerek ya da bilmeyerek
nasıl dokunduğunuzu şöyle bir düşünün ve içe dönmenin ne kadar değerli olduğunu anlayabiliyorsunuz bu noktada.
İkincisi sanat.
Sanat nasıl bu konuya yardımcı olur emine derseniz hemen açıklayayım.
Duvara tablovası önerisi vermeyeceğim tabii ki o da yardımcı olabilir ama İngiliz şair Matthew Arnold şöyle diyor.
Büyük sanatçıların yaptığı her işte doğrudan ya da dolaylı olarak şu arzuyu görürsünüz.
İnsan hatasını azaltmak, kafa karışıklığını gidermek ve acıyı dindirmek.
Sanatçılar birer aktivist gibi görünmeyebilir evet.
Hatta belki yaptıkları şeyin farkında bile değiller.
Ama eserlerinde neredeyse her zaman bir itiraz vardır.
Neye itiraz var? Dünyanın haline, adaletsizliğe, kayıtsızlığa, bunlara karşı bir duruşu var.
Ve bu itirazın amacı bazen şudur.
Güzelliği yeniden fark ettirmek, acıyı anlamamıza yardım etmek, empati kurma kapasitemizi yeniden uyandırmak veya sadece doğru ile yanlışı tekrar tartabilmemizi sağlamak.
Çünkü sanat hayatın eleştirisidir.
Ben buna neden katılıyorum?
Bugün neden mikrofona getirdim?
Bunu bir çözüm önerisi olarak. Londra'ya taşındıktan sonra tabii ki bu şehrin nimetlerinden biri de müzeleri olduğu için kendimi sürekli müzelerde buldum.
Ve özellikle 2025'in başından beri böyle biraz daha modern art, contemporary art müzelerinde bir nevi sanat terapisi yaparken buldum kendimi.
Gerçekten de Arnold'un dediği gibi o eserlerin içinde kaybolmak, farklı bakış açılarını geliştirmek.
Ya da senin dünya üzerinde ne kadar minik bir alan kapladığını fark etmen insan ruhuna çok iyi geliyor.
Bir diğeri de bu az önce Cancak Ruso'nun bahsettiğim öncelikleri var ya ilkel hayat diyelim hadi buna.
Aileyle geçirilen zaman gerçekten eğer böyle güçlü aile ilişkileriniz varsa ya da sevdiklerinizle geçirilen zaman diyelim buna.
Sizi olduğunuz gibi kabul eden, sizin her zaman sevincinizde de yanınızda olan, sizi destekleyen insanlarla kaliteli vakit geçirmek, doğada vakit geçirmek ya da her zaman erişimimizde
olan ama orada olduğu için unuttuğumuz şeylere bakmak.
Yani bunlar çok ufak şeyler olabilir.
Geçenlerde Asos'a tatile gittik kardeşimle çok güzel bir yer orada gece yıldızlara böyle baka kaldım uykum var yorgunluktan ölüyorum saatlerce gökyüzündeki yıldızları izledim ve o kadar mutlu etti
ki beni ya da bir ara instagramda paylaşım yaparken yaptığım zamanlarda hatırlayanlarınız vardır sürekli gün doğumu gün batımı fotoğrafları falan paylaşıyordum ya da böyle yeşillik çiçek böcek bilmiyorum beni bunlar mutlu ediyor
sizde eminim mutlu eden daha böyle ulaşılabilir ufak tefek şeyler vardır yani bunları biraz daha önceliklendirmek hiçbir şey yapmadan durmak bunlardan biri ya da kendimize çok fazla böyle haşır neşir olmadan
başka insanlara biraz daha merak duymak onların hayatlarına onların Davranışların arkasındaki motivasyonlara merak duymak bunlar olabilir.
Ve minik hazlar veren, duyuları tatmin eden basit eğlenceler.
Yemek yapmak bunlardan biri olabilir.
Terapi gibi en azından benim için.
Ya da böyle değişik müzikler dinlemek.
Ya da minik minik yine erişilebilir ama o an sizin duyularınızı uyaran.
Dokunma duyusu olur, görme duyusu olur.
O yüzden sanat da bence çok önemli.
Güzel bir esere bakmak da insanın dopamin seviyesini arttırıyor.
Bununla alakalı da çalışmalar var hatta.
İşte bazen bunların ne kadar kıymetli olduğunu anlamıyoruz.
Geçtiğimiz aylarda böyle değişik ortamlara girdim baya ve orada tanıştığım insanlarla beraber şunu fark ettim.
O kadar uzun zamandır survival modda yaşıyormuşum ki sürekli günlük ya da profesyonel iş halletme, hayatta kalma derdindeyken normalde bana böyle zevk veren ufak şeylerden komple uzaklaşmışım.
Ve bunu keşfettikten sonra bu ufak tefek şeyleri...
Biraz daha önceliklendirmeye başladım.
Eminim sizin de böyle hayattan zevk aldığınız minicik şeyler vardır.
Belki onları bir düşünüp önceliklendirmek bir başlangıç olabilir.
Eğer statü ansiyetesi yaşıyorsanız ve eğer kendinizi bu durumun içinde bulursanız ya da eksik geride yetersiz hissettiğinizde ya da böyle bir tatminsizlik hissettiğinizde böyle bir durup
kendimize şu soruları sormak da faydalı olabilir.
Ben gerçekten neyi arıyorum?
Kimse beni izlemiyorsa nasıl bir hayat yeterli olurdu?
Benim kendimden beklentim ne?
Ve toplumun benden beklentisiyle aradaki fark ne?
Belki de çözüm biraz daha özgürleşmektir.
Biraz daha bu beklentilerden özgürleşmektir.
Evet bugünü bu kadar olsun arkadaşlar.
Umarım bir şeyler bulmuşsunuzdur kendinizden.
Umarım bir yerlere değinebilmişimdir.
Eğer bu bölümü beğendiyseniz arkadaşınıza göndermeye, sevdiklerinize paylaşmaya çekinmeyin lütfen.
Bu stadi oyununda sıkışmış hissediyorsanız da hikayenizi duymak isterim ya da bu konuyla alakalı neler yaptığınızı duymak isterim.
Spotify yorumlarına yazabilirsiniz.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
