
Sosyal Sermaye: Zayıf Bağların Güçlü Kapılar Açtığı Yer
6 Mart 2026 · 21 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde konuştuklarımız:
✦ Sosyal sermayenin iki türü: bağ kurucu mu, köprü kurucu mu? İkisi de neden gerekli?✦ Granovetter'ın zayıf bağlar araştırması: en değerli fırsatlar en yakın arkadaşlardan değil, tanıdıklardan geliyor. Neden?✦ Yirmilerdeki yapı otuzlarda neden yok? Ve bu sessiz boşluğun bedeli ne?✦ Araçsal niyet bağlantıyı neden öldürür: ve yerine hangi çerçeve işe yarıyor?
Koçluk desteği almak isteyenler için:Birebir çalışmak istiyorsanız, uluslararası sertifikalı koç olarak seanslarım açık.👉 emineyesilcimen.com/kocluk
Transkript
Bu sabah kaç kişiyle görüştünüz?
Instagram'da birbirinize reel attığınız ya da WhatsApp'taki kısa konuşmanın dışındaki görüşmeleri soruyorum.
Ya da şöyle sorayım. Bu sabah kaç kişiyle gerçekten konuştunuz?
Herkese merhaba, ben Emine.
Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Bu kanalda hayatı, psikolojiyi, sosyolojiyi, felsefeyi ve modern dünyanın sessiz tuhaf yanlarını konuşuyoruz.
Doğru cevapları bulmaktan ziyade doğru soruları birlikte soruyoruz.
Bugün konuşmak istediğim konu kulağa biraz teknik geliyor ama söz veriyorum çok kişisel bir yere varacağız arkadaşlar.
Sosyal sermaye yani ilişkilerimizin, ağlarımızın, topluluklarımızın bize gerçekte ne verdiği ya da ne vermediği.
Ve bu konuya Robert Putnam'ın Bowling Alone kitabıyla giriyoruz.
Çok meşhur... Çok atıfta bulunan ama bence gerçekte az okunan bir kitap.
Başlamadan önce minik bir not düşeceğim.
Bu bölüm daha önce konuştuğumuz bazı konularla baya yakından bağlantılı.
Çevre etkisi, networking ya da doyumlu bağlar kurmak bu bölümü biraz daha içine alan konular ki bölümü ilerledikçe oralardan da detay vereceğim.
Hazırsanız başlayalım.
1995 yılında Robert Putnam, Harvard'da bir siyaset bilimcisi, Journal of Democracy adlı dergide bir makale yayımlıyor ve başlığı şu.
Bowling Alone, yani yalnız bowling.
Amerika'nın azalan sosyal sermayesi.
Makale şöyle bir gözlemle başlıyor.
Amerika'da bowling oynayan insan sayısı artıyor ama...
Bowling liglerindeki yani organize takımlardaki üye sayısı hızla düşüyor.
Yani demek istediğim şu insanlar bowling oynuyor ama birlikte oynamıyor.
Yalnız bowling ne olur diyeceksiniz ama arkadaşlar oluyormuş.
Şimdi bu küçük istatistik Putnam'a göre çok daha büyük bir şeyin sembolü.
Amerikalılar sivil toplumdan, topluluk hayatından birbirlerinden yavaş yavaş çekiliyordu.
Bowling liglerinden tutun da Kilise grupları, veli toplantıları, sendikalar, gönüllü kuruluşlar bunların hepsinin üyeliği aynı anda düşmeye başlamıştı.
Bu kitap 2000'de çıkıyor ve gerçekten o zaman bir sansasyon yaratıyor.
Çünkü Patlım yalnızca sosyolojik bir gözlem yapmıyor.
Bir alarm veriyor. Diyor ki sosyal sermaye eridikçe toplumlar daha kırılgan hale geliyor.
Daha az güvenli, daha az dirençli ve daha az mutlu bir hale geliyor.
Ve bu konuyla ilgili araştırmalarda şöyle diyor.
Yüksek sosyal sermayeye sahip topluluklar daha iyi sağlık sonuçlarına, daha düşük suç oranlarına, daha yüksek eğitim başarısına sahip.
Bunun nedeni insanların daha zengin ya da daha zeki olması değil, daha bağlı olmaları.
Şimdi bunu düşününce insanın aklına hemen şu geliyor.
Tamam ama bu Amerika'da geçerli.
Biz farklıyız. Türk toplumu zaten daha kolektif bir yapıya sahip.
Biz birbirimize destek çıkan bir toplumuz.
Belki bir tık ama özellikle son 20-30 yıldaki duruma bakacak olursak ben o kadar da emin değilim.
Çünkü baktığımızda özellikle büyük şehirlerde otuzlarında kentli profesyoneller arasında tablo buradakinden çok da farklı değil.
Herkes yoğun, herkesin bir planı var.
Ajandalarımıza bakmadan plan yapamaz olduk.
Yalan mı? Herkes yoğun, herkesin bir planı var.
Herkesin bir şeyleri var.
Herkes bir şeylere koşturuyor.
En son ne zaman mesela bir arkadaşınızın evinin önünden geçerken senin evin önünden geçiyorum hadi bir yaşayın da kahve içelim dediğiniz oldu.
Benim en son bu İrlanda'daydı.
En yakın arkadaşlarımdan biriyle bayağı yakın oturuyorduk ve ben ofise giderken onun evinin önünden geçiyordum sürekli.
Arayıp böyle hadi aşağı in, hadi kahve içelim, hadi ben yukarı çıkayım diyebiliyordum.
Ama Londra'ya taşındığımdan beri böyle bir şey mümkün değil.
Ve hatta şöyle bir noktaya geldim açık konuşayım sizinle.
Son iki senedir her şeyi takvime koyar oldum.
Çünkü hadi gel çıkalımı hem ben o kadar kolay diyemiyorum hem de dediğimde gelebilecek insan çok az neredeyse yok.
O yüzden bir iki ay sonrasında...
Yapılan planları da unutmamak için takvime koyuyorum her şeyi.
Biri kahve içerim dediğinde şey diyorum.
Meyra adresi neydi ya? Assana şimdi bunu takvime koyalım da sonra kaynamasın.
Düşünsenize böyle bir noktaya geldik.
Peki patlama geri dönecek olursak.
Kendisinin çok işe yarayan bir ayrımı var.
Sosyal sermayeyi ikiye ayırıyor.
Diyor ki bağ kurucu bonding ve köprü kurucu bridging.
Bağ kurucu sermaye dediğimiz şey ne?
Yakın çevremiz, haber vermeden aradığımızda açan insanlar, birbirini seven, benzer değerleri olan, birbirine benzeyen bir gruptan bahsediyorum.
Bunlar kim? Aile, yakın arkadaşlar, eski okul arkadaşları.
Bu sermaye bize sıcaklık veren, güvenlik veren, ahidiyet veren sermaye ve haliyle çok değerli.
Ama tek başına yeterli değil.
Köprü kurucu sermaye ise...
Daha geniş ağımız farklı dünyalardan insanlardan oluşuyor.
İş ortağımız olabilir, yıllardır zaman zaman bir kahve içtiğiniz eski bir iş arkadaşınız olabilir, bir etkinlikte tanıştığınız tam olarak ne işi yaptığını bilmediğiniz ama her defasında enerjinizi yükselten biri
olabilir. Bunlar Aristo'nun fayda dostlukları kategorisine de girebilen kişiler.
Ve burada Stanford Üniversitesi'nde profesörlük yapan sosyolog Mark Granovetter'in ünlü bir araştırması devreye giriyor.
Granovetter, İnsanların nasıl iş bulduğunu araştırırken şunu keşfediyor.
En değerli fırsatlar en yakın arkadaşlardan değil, zayıf bağlardan geliyor.
Tekrar ediyorum, en değerli fırsatlar en yakın arkadaşlardan değil de zayıf bağlardan geliyor.
Yani tanıdıklardan.
Biraz tanıdığınız insanlardan.
Neden? Çünkü yakın çevreniz zaten sizinle aynı dünyada yaşıyor.
Aynı şeyleri biliyor, aynı insanları tanıyor ama tanıdıklarınız farklı ağlara dağılmış durumda olduğundan sizin bilmediğiniz bir şeyi biliyorlar.
Sizin görmediğiniz bir kapıyı aralayabiliyorlar.
Networking bölümünde şunu eleştirmiştim hatırlayanlarınız vardır belki.
Böyle sırf fayda sağlayacak şekilde bir etkileşim yaratmaya çalışan, fayda sağlayacak şekilde bir ağ...
kurmaya çalışan insanlar ve bunun aslında ne kadar samimiyetsiz olduğu ki ben hiç gelemiyorum böyle şeylere.
Neyse ki bu konuda yapılan araştırmalarda diyor ki illa bir ajandayla yapılan değil de aslında mesela şöyle söyleyeyim bekleme salonundaki sıradan bir sohbet bile yıllar sonra hayatınızı değiştirebilecek
bir köprüyü kurabilir.
Zayıf bağlar aslında zayıf değil güçlüdür.
Verilerle desteklendiği gibi kişisel hayatımda da denendiği onaylandı.
Ben İrlanda'dan İngiltere'ye taşındığımda ki bu konuyu çevre etkisi bölümünde birazcık açmıştım.
Sıfırdan başlamanın ne demek olduğunu gerçekten yaşadım ki çok yakın iki arkadaşım buradaydı yani.
Ama yıllarca o İrlanda'da kurduğum topluluk ilişkileri, o iki günde bir görüştüğüm düzeydeki arkadaşlıklar bir anda yok oldu.
Mesafe onları tabii ki silmedi ama fiziksel birliktelik olmayınca insan ister istemez kendini yansıdı.
Ve yeni bir yerde otuzlarının ortasında dolu dolu yoğun bir iş hayatıyla boğuşurken bir yandan da yeni bağ kurmak zor arkadaşlar cidden zor.
O yüzden ben koşu grubuna katılmıştım mesela.
Kısmen koşmak için ve genellikle de birileriyle tanışayım.
Mahallemde kimler var kimler yok bir göreyim diye.
Ve şu an orada kurduğum dostluklar beni buraya bağlayan en önemli şeylerden biri oldu biliyor musunuz?
Özellikle son bir senedir bol bol böyle uzun yemek sofraları kurup güzel yemekler yaptığımız, derin sohbetler ettiğimiz ya da böyle pop quiz akşamlarına gittiğimiz, quiz geceleri düzenlediğimiz, beraber
yürüyüşlere çıktığımız, kahveye, komedi gecelerine, maçlara gittiğimiz bir yere evrildi o koşu grubu.
Biliyorsunuz değil mi o duyguyu?
Birisiyle ya da birileriyle böyle zayıf bağ olarak başlıyorsunuz, merhaba olarak başlıyorsunuz, gündelik şeylerden konuşuyorsunuz.
Ondan sonra özellikle sürekli görmenin verdiği etkisiyle düzenli olarak aynı ortamda vakit...
geçirmenin verdiği etkiyle bir bakıyorsunuz o insanlarla aranızdaki bağ güçlenmiş, onlara daha fazla güveniyorsunuz, onlarla daha fazla vakit geçirmek istiyorsunuz ve bunu planlayarak yapmıyorsunuz tabii ki.
Bu zamanın ve tekrarlayan temasın yaptığı bir şey.
Ama maalesef ki son zamanlarda çok sık olan bir şey değil.
Ben bence şanslıyım böyle bir şeye denk geldiğim için.
Çünkü gittiğim yerde buna elverişliydi.
Yani o koşu grubundaki hiç kimse ya da mahalledeki hiç kimse buna uygun da olmayabilirdi.
Ki Putnam da bunu söylüyor.
Yani bizim sosyal sermayemiz neden eriyor sorusunu soruyor.
Ve bu sorunun cevabı içinde birkaç tane işaret ettiği şey var.
Hiçbiri bilmediğimiz şeyler değil.
Televizyon ve ekranların artması, insanların birlikte vakit geçirmek yerine...
ayrı ayrı ekran karşısında geçirdikleri zaman şehirlerin büyümesi ve komşuluk duygusunun azalması kadınların iş hayatına girmesini de buraya koyuyor ki bu elbette iyi bir şey ama gönüllü kuruluşların
omurgasını tarihsel olarak kadınlar oluşturuyormuş ve bu boşluk doldurulamamış kadınlar iş hayatına girdikten sonra buradan ele alıyor yani ve tabii ki hareketlilik yani insanlar artık daha
sık taşınıyor daha çok iş değiştiriyor şehir değiştiriyor ülke değiştiriyor Mesela geçen sene beni dinleyenler bilir daha da bir yere taşınmam yeter derken şu anki ben İngiltere'nin ekonomik
ve politik durumuna bakınca ki bu kadar iyi bir çevrem olmasına rağmen şu an burada acaba bir Dubai'ye doğru yol mu alsam diye düşünmüyor değilim ama yapar mıyım bilmiyorum.
Bir de şu var araştırmalarda şunu söylüyor.
Batı dünyasında yakın arkadaşı olmayan insanların oranı 1990'dan bu yana...
3 katına çıkmış. İnanılmaz bir rakam değil mi arkadaşlar?
2023'de ABD Sağlık Genel Müdürü yalnızlığı resmi bir halk sağlığı krizi ilan etti.
Bunu konuşmuştuk kalabalık yalnızlık bölümünde.
Dileyenler o bölüme de bakabilir bu arada.
Ve bu yalnızca yaşlıların ya da içine kapanık insanların sorunu değil.
En çok vuran yer de aslında biz 30'larındaki kentli...
Çünkü dışarıdan bakıldığında her şeye olan ilginç işi ya da ilginç olmasa da iyi bir işi, dolu takvimi, sosyal medyada aktif profile olan...
sporunu yapan, gezen insanlarız ama gerçekten zor bir şey olduğunda Salı akşamı saat 9'da arayabileceğimiz kişi sayısı kaç?
Yani şöyle bir düşündüğünüzde bir elin parmaklarını geçmiyor.
Tabii ki yakın arkadaşlarımız az olsun öz olsun ben bunu savunuyorum.
Ama şöyle bir baktığınız zaman 10 sene öncesine kadar ne kadar arkadaşınız var?
Ben bazen şeyi düşünüyorum.
Olur da diyelim ki İstanbul'a geri taşınırsam orada hiç kimsem kalmadı.
Yani bütün arkadaşlarım dünyanın bir yerlerine yayıldı.
E ben gittiğimde kendimi yalnız hissedeceksem ne anlamı kaldı o zaman?
Tabii ki ailem orada ama...
Ama aile ve arkadaşların yeri ayrı biliyorsunuz ki.
Ve belli bir yaştan sonra da bir şeylere sürekli sıfırdan başlamak insana zor geliyor.
Enerjisi kalmıyor. Mesela 20'li yaşlarınızı düşünün.
O zamanlar yapı zaten bizim için vardı.
Okul, yurt, ilk iş yeri bunlar böyle bizi zorlamadan, planlama yapmadan insanı içine soktu değil mi?
Yani oradaki dostluklarımız neredeyse kendiliğinden oluştu.
Ama 30'larımızda o yapı yok.
Maalesef ki bizim ekstra önceliklendirme...
Ne yapmamız? Zaman vermemiz gerekiyor.
Ve bunu yapmak istemediğimiz zaman da ister istemez yalnızlaşıyoruz.
Sosyal sermayemiz eriyor.
Ama bazen insan hala da 20'li yaşlardaki o sosyal beklentisiyle yaşıyor.
Dostluk zahmetsiz olmalı, doğal olmalı, kendiliğinden bir yerlere varmalı gibi hissettiriyor olabilir.
Ama maalesef o doğal olan çağa geçti.
Sosyal sermayemiz eridiği için artık bir noktada niyetle adım atmak da gerekiyor.
Nedenini de şöyle açıklayacağım.
Romantik bir yerden gelmek istemiyorum.
Burada Patlum'un en büyük ilham kaynaklarından biri olan Tocqueville'e değineceğim.
Çünkü 19. yüzyılda Amerika'yı gezen Fransız düşünür, gördüğü bir şeye hayran kalıyor.
Ne o şey? Amerikalılar her şey için bir araya geliyor ve komşuluk sorunu mu var hemen dernek kuruluyor.
Topluluk bahçesi mi lazım hemen gönüllüler organizasyonu kuruluyor ve bu sivil katılım demokratik yaşamın omurgası aslında.
Ve Tocqueville şunu söylüyor özgür bir toplum...
güçlü bir sivil toplum olmadan yaşayamaz.
Çünkü insanlar birbirleriyle ilişki kurmazsa devletle ya da piyasayla baş başa kalır ve o denklemde birey her zaman küçük taraftır.
Putnam 150 yıl sonra aynı şeyi söylüyor ama bu sefer Alarm vererek söylüyor.
Yani diyor ki bu yalnızca politik bir mesele değil çok kişisel bir mesele.
Çünkü eğer sivil bağlar zayıflıyorsa komşuluk, topluluk, kolektif katılım o bağların üzerinde yükselen yakın dostluklar da sarsılıyor.
Ve arkadaşlar... Nedir?
Toprak olmadan ağaç olmaz.
Çevre etkisi bölümünde hatta şunu konuşmuştuk.
Bulunduğunuz ortam sizi sessizce şekillendirir.
Kim olabileceğinizi, ne hayal edebileceğinizi, kendinizi nasıl gördüğünüzü bunları şekillendirir ve aynı şey sosyal sermaye içinde geçerli.
Güçlü ağlara erişimi olan biri daha fazla fırsat görür, daha fazla destek alır, daha fazla seçeneği var gibi hisseder ki daha fazla seçeneği de vardır.
Zayıf ağlara sahip biri ise giderek daha...
küçük bir dünyada yaşar.
Peki biz ne yapacağız?
Yani biz bu düzlemde kendimize nasıl bir yer edineceğiz?
Burada çok dikkatli olmak istiyorum çünkü bu konu kötü tavsiyenin en bol bulunduğu alanlardan bir tanesi.
Networking etkinliklerine git, değer katmadan bir şey isteme, onu takip et, bunu takip et falan böyle şeyler söylemek istemiyorum.
Teknik olarak yanlış değil tabii ki ama sosyal sermayenin gerçekte nasıl inşa edildiğinin en önemli şeyini atlıyorlar.
Araçsal niyet... Karşınızdaki insan bir kişi olarak mı görüldüğünü yoksa ağınıza eklenecek bir kaynak olarak mı görüldüğünü anında hissediyor.
Biz insanız arkadaşlar.
Duyarlılık içimize işlenmiş.
Ben de hissediyorum. Birileri benimle sadece yaptığım iş için, çalıştığım yer için ya da ona bir yerlere kapı açabileceğimi düşündüğü için iletişime geçiyorsa ben bunu hissediyorum.
Aptal değilim ve tabii ki de içimden o insanla konuşmak gelmiyor mesela.
O yüzden de bu konu çerçevesinde sunabileceğim şey şu.
Sosyal sermaye inşa etmeye çalışmaktan ziyade sizi insanlarla tekrarlayan düşük riskli gerçek temasta tutan Yapılar yaratın.
Geri kalanı zaten kendi kendine geliyor.
Dediğim gibi benim için bu koşu grubu oldu.
Başkaları için kitap kulübü olabilir, bir topluluk üyeliği olabilir, bir başka bir şey olabilir.
Yani düzenli gidilen bir kafe, her çarşamba aynı arkadaşlarla tutulan bir yemek geleneği.
Aktivitenin türü o kadar önemli değil aslında bakarsanız.
Önemli olan düzenli olarak bir yerde bulunmak, var olmak, fiziksel olarak bir şeyleri beraber paylaşmak.
Ve bu etkileşim illa anlamlı olmak.
zorunda da değil. Onun baskısının da olmaması önemli bence.
Çünkü doyumlu bağlar kurabilmek bölümünde de konuştuğumuz gibi gerçek yakınlık tasarlanmıyor.
Aktivitenin etrafındaki boşluklarda oluşuyor.
Mesela koşudan önce beklerken eve yürürken ya da sürekli gittiğiniz kahve dükkanında kahvenizi beklerken o barista ile yaptığınız sohbet gibi düşünün.
Siz çoğaltın bunu. Bir de şunu söyleyeceğim.
Biz artık doğal olarak dışarıda bir yerlerde, metroda orada burada insanlar Ya da tanışmamak için vakit geçirmemek, sohbet etmemek için ekstra çaba harcıyoruz gibi düşünün.
Bir şeylere odaklanmış telefona bakıyoruz ya kitap okuyoruz gibi gibi.
Geçenlerde başıma şöyle bir şey geldi ve üzerine düşündüm gerçekten de.
Londra'da metroda kardeşimle gidiyoruz ve bir tane web sitesine bakıyorduk.
Onun üzerine konuşuyorduk.
Yanımızdaki oturan kadın da o da Türk'müş.
Dedik ya çok affedersiniz ne konuşuyorsunuz çok merak ettim hangi web sitesi o.
Ondan sonra sohbet etmeye başladık.
Ve öyle bir denk geldi ki benim verdiğim bir eğitime katılmış kendisi.
Ondan sonrasında onunla ben de aynı şeyler yapıyoruz.
Çok böyle benzer mindfulness odaklı çalışıyoruz.
Gibi gibi derken bayağı ortak bir şeyimiz çıktı.
Bana kendi projelerinden bahsetti.
Ben ona kendi projelerimden bahsettim.
Birbirimizin numarasını aldık.
Hatta takip eden hafta sonunda beraber kahveye gittik.
Şimdi bu çok girişken bir tavır ama bunu...
Herkesle yapamayabilirsiniz ya da herkes yapamayabilir.
Çünkü özellikle pandemiden sonra hem etrafımızdaki insanlarla çok konuşmak istemiyoruz.
Hem böyle laf atmaya çok çekiniyoruz ya da geriliyoruz.
Özellikle bizim jenerasyonumuz.
Benim tanıştığım kişi annemlerin jenerasyondan olduğu için bir tık daha girişkendi bence.
Z jenerasyonu ya da millennial olsaydı bu kadar rahat bir şekilde konuşmaya dalamayabilirdi.
Ama iyi ki de yapmış ben yapamazdım.
O yüzden de şunu söylemek istiyorum.
Yani minik hamile... Yapmak da aslında bizim sosyal kapitalimizi büyütebilir.
Ya garip görünürsem ya yanlış anlaşılırsam ya işte cringe olursam diye düşünmeyin arkadaşlar.
Hepsi olabilir ve olursa da olsun ne olacak yani en kötü ne olabilir?
Ne kadar güzel birisiyle tanışmış oldum ve muhtemelen güzel projelerde beraber de çalışacağız.
Bu bahsettiğimiz az önceki zayıf bağlar tam olarak işte buraya oturuyor.
Ve şunu da fark ettim.
Hem kendi hayatımda bu verdiğim örnek gibi hem de koçluk yaptığım insanlarda zengin sosyal hayat...
Altyazı M.K.
Küçük hareketleri, ilk hamleleri yapanlar oluyor genelde.
Daha karizmatik ya da daha dış ödenik oldukları için değil.
Böyle ufak riskler alıp insanlarla tanışabildikleri için.
Ve son olarak belki de bu bölümden alacağınız en önemli şey şudur arkadaşlar.
İlişkilerin kalitesi sonunda o ilişkilerdeki varlığının kalitesiyle belirleniyor.
Kaç kişiyi tanıdığına değil, ne kadar ilginç ya da faydalı biri olduğuna ilgili de değil.
Ama birbirleriyle birlikteyken gerçekten orada olup tüm benliği...
ile tüm dikkatini o insana, o insanlara, o gruba verip o düzgün güçlü bağı kurmakla alakalı.
Yani karşı tarafı merak edip etmediğinin alakalı, karşı tarafa soru sorup sormadığının alakalı, söylediklerini gerçekten duyup duymadığının alakalı ve o dikkat de acele etmeyen, gerçek merak içeren dikkat
bu çağda giderek daha nadir bir şey oluyor.
Her bölümde üzerinden geçtiğimiz üzere insanlar da anında hissediyor tabii ki bunu.
En pahalısı değil ama en güçlü.
sosyal sermaye aracımızda dikkat ve tek maliyeti ne biliyor musunuz?
Telefonunuzu bir kenara koyup Ya da telefonunuzu do not disturb rahatsız etme moduna koyup gerçekten fiziksel ve duygusal ve zihinsel olarak orada olmak.
Bunu da neden tekrar söyleme gereği duydum biliyor musunuz arkadaşlar her bölümde söylediğim gibi.
Patlam'ın kitabında aklımda kalan bir cümle var ve bunu düşündürttü bana.
Sosyal sermayenin azaldığında şöyle azaldığını söylüyor.
Yavaş yavaş azalıyor önce sonra da ansızın azalıyor.
Olurken fark etmiyorsunuz ama sonra bir gün bakıyorsunuz.
Ve sosyal ağınız sandığınızdan çok daha ince, çok daha az.
Özellikle günlük koşuşturmanın içinde bunu fark etmiyor olabiliriz ama hani hep olur ya bir bakmışım etrafımda kimse kalmamış.
temalı konuşmalar özellikle yaş ilerledikten sonra o yüzden de bunu tam tersine de çevirebileceğimizi düşünüyorum yani böyle ufak tefek yapacağımız girişimlerle ansızın bir bakmışız ya aslında ne kadar
da çok arkadaşım ne kadar da çok çevrem varmış ne kadar da çok bağım varmış diyebilirsiniz ve bu haftanın sorusu Hayatınızda sizi insanlarla tutarlı temasta tutan bir yapı var mı?
Ya da bir aktivite var mı?
Varsa ne? Yoksa da bunu nasıl kuracaksınız?
Nereden başlayacaksınız?
Bu bölümü dinledikten sonra atacağınız ilk adım ne olacak?
Evet arkadaşlar bence bir bölümün daha sonuna geldik.
Eğer bu bölüm içinizde bir şeylere dokunduysa ne zamandır görüşelim bir şeyler yapalım bir kahve içelim dediğiniz birine bir mesaj atmak için belki bir vesiledir ya da bu bölümü paylaşmanız için.
bir vesiledir diyelim ve beni desteklemek için dinlediğiniz platformdan ve Instagram'dan takip etmeyi unutmayın.
Bu arada Instagram'da bölümlerle ilgili videolar paylaşmaya başladım.
Ben de kendime çok şaşırıyorum ama alışıyorum yavaş yavaş.
Hoşuma da gitmeye başladı bu arada.
Oradan da beni takip edebilirsiniz ve kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Bir sonraki hafta görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
