
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Herkes gibi benim de ne acım diniyor ne öfkem. Haftalardır sistemsizliği, liyakatsızlığı, vicdansızlığı konuşuyoruz. Sürdürülebilir ve proaktif olarak nasıl bir çözüm bulabiliriz sorusuna cevap aradım kendimce bu bölümde. Sizlerden de fikirlerinizi bekliyorum. Artwork: Tetsuro Minorikawa
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e, hoş geldiniz, ben Emine.
Bugün haftalardır aklımda, aklımızda dolaşan bir soruyu kendimce sesi düşünerek cevabını da birlikte bulalım istiyorum.
Herkes gibi benim de ne acım diniyor ne öfkem ve bu süreç boyunca sistemsizliği, liyakatsızlığı, vicdansızlığı konuşuyoruz.
Birçoğumuz çaresizlik hissinde boğuluyor.
Mesajlaştıklarımızdan bunu anlıyorum, paylaşımlarınızdan bunu anlıyorum ve çaresizliğimiz bizi daha da öfkelendiriyor.
Ben de herkes gibi işte bu sistemsizlik daha fazla normalleşsin istemiyorum.
Madem hepimizin göğsüne öküz oturmuş bir acı, kilometrelerce öteden böyle bağırsak duyulacak bir öfkemiz var ve hala var, geçmiyor.
Bu öfkeyi, bu acıyı, bunların enerjisini ayağa kalkmak, birlik olmak için kullanmamız gerek diye düşünüyorum.
Çünkü görmezden geldiğimiz her haksızlık, her yolsuzluk, her sorumsuzluk, her şiddet daha da artarak yeni normalimize dönüşecek.
Ki dönüştü de ama normal sadece neye alıştığımızla ilgili.
Ben artık alışmak istemiyorum.
Binlerce insanın öldüğü, evsiz kaldığı, ülkece tramvaya sürüklendiğimiz bir felakette kimsenin istifa etmemesine de artık alışmak istemiyorum.
Artık bir şeyler değişsin istiyorum.
Rüşvetin her kademeye yayılıp insan canını yok sayan açgözlü müteahhitlerin kağıtlar evler yapmasına alışmak istemiyorum.
Son iki haftadır, iki buçuk haftadır yaşadığım acıyı, öfkeyi bir daha yaşamak istemiyorum ve biliyorum ki hepimiz bu durumdayız.
Ve içimden bir ses diyor ki bu son yaşadığımız felaket olacak Emine.
Çünkü bu Türkiye'nin tarihinde de bir kırılma yarattı.
Evet sistemsizlik ve liyakatsizliği...
Canlarımızla ödedik ama bu son artık.
Buna inanmak istiyorum. O yüzden de hep konuştuğumuz gibi unutmadan, unutturmadan hepimiz elimizden geldiğince elimizi taşın altına koyarak yapacağız bunu.
Bahsettiğim şey sürekli yas tutmak değil, sürekli halimize üzülüp ağlamak değil ama hatırlamak ve hatırlatmak.
Beynimize ve çevremizdekilerin beynine de bunu kazımak.
Ama şimdi böyle deyince bir yandan da şunu düşünüyorum.
Bazen bana kendimiz çalıp kendimiz oynuyormuşuz gibi geliyor.
Çünkü herkes kendi babalığında yaşıyor.
Ve maalesef ki ne kadar hızlı bir şekilde birlik olabiliyorsak aynı hızda da kutuplaşmaya çok müsait bir yapımız var toplum olarak.
Bence önce bunu halletmemiz lazım.
Geçen hafta sosyal medyada şöyle bir post dolaştı durdu ve ben çok rahatsız oldum.
Senin cahilliğin benim yaşamımı etkiliyor.
Bakın. Bu kapsayıcılıktan, birlikten fersah fersah uzak bir yaklaşım.
Evet ben de ülkemin aydın, sorgulayan, eleştirel düşünebilen insanlardan oluşmasını istiyorum.
Herkesten çok istiyorum belki ama...
Biraz da çuvaldızı kendimize batırmamız lazım bence.
Bunu isterken karşı tarafın cahilliğinin benim yaşamamı etkilememesini sağlamak için ben ne yapıyorum?
Kaçımız daha çağdaş bir Türkiye'ye sağlayacak STK'lara üye?
Kaçımız aktif olarak bu konuda çalışıyor?
Kaçımız imkanı olmayan çocuklara mentorluk yapıyor?
Hayatlarını aydınlatacak bir konuda destek oluyor geldiği aile ve bölgeden bağımsız olarak?
Bizi şu an bu duruma sürükleyen, ülkemizin hak etmediği şekilde yönetilmesinin önünü açan şeylerden bir tanesi de bu kutuplaşma değil mi sizce?
Bu şekilde birbirimizi kendimizden en uzak köşelere iterek ne kazanabiliriz?
Soruyorum size. Birleşmiş Milletler'in Dünya Mutluluk raporuna göre ayırt edici kıstaslardan biri, ülkenin toplum bilinci ve insanların toplum yararı çatısında birleşmesi.
ülkesindeki vatandaşların birbirinin arkasını kolladığını hissettiğinde özellikle zor zamanlarda daha dingin ve mutlu olabiliyor diyor rapor.
Çok şükür depremde biz bunu gördük.
Yağın maddi manevi yardımları gördük.
Deprem bölgesinde bir tanıdığımız olmasa bile hepimizin ciğeri yandı, yanıyor.
Çünkü muazzam bir empati yeteneğimiz var.
İşte bu empati yeteneğimizi...
Neden bazı durumlarda kullanıp bazı durumlarda kaybedebiliyoruz?
Bu toplumsal dayanışma halini biz nasıl sürdürülebilir bir şekilde düzenleyebiliriz?
Bakın bu depremden önce hemen bir hafta önce bir podcast dinliyordum.
Hostta, konukta ayrı ayrı çok beğenerek takip ettiğim içerikler üreten kişiler.
Podcastta da adab-ı muhaşeret ile alakalı bir konuda insanlardan yakınıyorlar.
Çok da haklılar bu arada yakındıkları konuda ama...
Tonları o kadar rahatsız ediciydi ki.
Şöyle biz Türkiye'nin en iyi okullarında okuduk.
Çok kitap okuyoruz, çok bilgiliyiz.
İletişimi, görgü, her şeyi en çok biz biliyoruz.
Ve şimdi sizi bu podcast'ta eğiteceğiz.
Çünkü siz cahilsiniz.
Gerçekten çok rahatsız oldum.
Bunun gibi bir sürü size kitap sayarım, bir sürü yayın sayarım.
Şimdi toplum olarak birlik olmayı, destek olmayı, beraber iyileşmeyi hedeflememiz lazım.
Harun Tekin'in videosunu milyonlarca insan paylaştı değil mi?
Ne diyordu orada? Tekrar edeyim size.
Bizim bu toprağa layık olmayan ne varsa değiştirmemiz gerekiyor.
Aynı şeyleri bir 10 yıl ya da 20 yıl sonra yaşamamak için biz de değişeceğiz, yönetenler de değişecek.
Burası Cumhuriyet'in 100.
yılında mutsuz ve çaresiz bir yer olmayacak.
Ve en önemlisi haklı öfkemizi yanlış yerlere ve birbirimize boca etmeyeceğiz, canavarlaşmayacağız.
Cümledeki kapsayıcılığı görebiliyorsunuz değil mi?
Biz diyor, siz cahiller değişeceksiniz demiyor.
Her iki tarafı da...
Anlamaya çalışıyorum. Farklılıkların getirdiği zorluğun tamamen farkındayım.
Poliyanlacı bir yerden bakmıyorum.
Bakmamaya çalışıyorum. Sadece ön yargılarımızdan arınalım istiyorum arkadaşlar.
Öfkemizi bizi ileriye taşıyacak şekilde doğru kullanalım istiyorum.
Çünkü bu yaklaşımlar hayatın her alanında olacak.
Deprem geçtikten sonra da olacak.
Benim mesela bir keresinde işte başıma şöyle bir şey geldi.
Birisinin arkasından konuşuyorlardı.
Bana döndüler. Sen ne düşünüyorsun dediler.
Çok sevilmeyen birisi. Ben de dedim ki yani sevilmeyen birisi olduğunun farkındayım ama tanımıyorum.
O yüzden de ben insanları yargılamadan önce içindeki iyiyi görmeye çalışıyorum.
Yani ilk adım olarak. Arkadaşım şöyle döndü.
Ah canım sana harikalar diyarında bol şans diliyorum.
Bunu diyen insan...
Yine eğitim olarak düşünecekseniz ki eğitimi nasıl adlandırıyorsanız şu an içinde bulunduğumuz sistemde.
Yine çok çok iyi yerlerden mezun.
CV'sine baktığınızda vav diyorsunuz.
Ama aynı insan kendi gibi olmayan, kendi gibi düşünmeyen, herkese kin kusan ve farklılıklara asla açık olup da hiçbir farklılığı törleri etmeyen birisi.
Yani ne demek istediğimi anlatabiliyorum değil mi?
Biz bu şekilde...
Birlik olamadığımız sürece şu an içinde bulunduğumuz sistemsizliği ve liyakatsizliği de yenemeyiz.
Yani bu konudaki düşüncelerimi net bir şekilde anlatabildiğimi düşünüyorum.
O yüzden ne yapabiliriz kısmının unutturmamak tarafında da söylemek istediğim birkaç bir şey var.
Benim bunlar düşüncem.
Sizin aklınızda ne var? Lütfen bana yazın Instagram'dan.
Çünkü artık ciddi anlamda bir konuda bir adım atmamız lazım.
Şimdi bu unutmak ve unutmamak tarafında da Yaşadığımız toprakların deprem tehlikesini deprem olmadığında da hatırlamamızı sağlayacak bir sistem geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü son 100 yılı düşünürsek depreme verdiğimiz yaklaşık 100 bin tane can var.
Yani bunu hatırlamak, hatırlamamızı ve bununla birlikte de aktif olarak hatırlatmayı, proaktif olarak da çalışmamızı sağlayacak bir şeyler yapmak lazım.
Ne yapmamız lazım diye araştırırken yani sürdürülebilir olarak ne yapabiliriz diye araştırırken Türkiye Psikiyatri Derneği Başkanı Ejder Yıldırım'ın konuşmasına denk geldim.
Ve gerçekten içimden geçen şeyleri düzenli bir şekilde kelimelere döktüğü için onun konuşmasından aklıma yatanları ve kendi yorumlarımı paylaşmak istiyorum.
Acımız ve öfkemizle hepimiz siyasal bir hesap sorma içindeyiz değil mi haklı olarak?
Ben de böyleyim, siz de böylesiniz.
Ve kin kusuyoruz.
Tehlikeli bölgelere verilen yapı izinlerini, deprem yönetmeliğine uygunsuz yapılan binaları, 2020 yılında olası deprem zayiatı...
Hakkında yayınlanan raporu ve tabii ki asla dikkate alınmayan o raporları neden dikkate alınmadığını soruyoruz, sorguluyoruz.
Ama bunu şimdi sorguluyoruz.
Bizim ülkemizde çok büyük bir sistem sorunu var.
Bunu herkes söylüyor. Hepimiz söylüyoruz.
O yüzden de sorgulayan, eleştirel düşünebilen, hatanın üzerine giden, afetin öncesinde de hesap sorabilen bireyler olmamız lazım.
Bakın 1939 Erzincan depremi dünyanın en büyük depremlerinden bir tanesi.
Türkiye'nin değil, dünyanın.
O zaman da benzer bir durum var.
Yardımların geç ulaşmasından dolayı 40 bin insanın yaşamını yitirdiği, çoğunun donarak öldüğü, yıkılan evlerin karlar altında kaldığı bir depremden bahsediyoruz.
Şimdi bakınca o zamandan bu zamana bir şey değişmemiş gibi duruyor ama arada şöyle bir dönem var.
O depremden sonra bir karar alınıyor.
Şehir fay hattından alınıp biraz daha kuzey batıya taşınıyor.
Şehir planlaması yapılıyor ve bu plan Avusturyalı uzmanlara veriliyor.
Çelik ve ahşap temelli depreme dayanıklı kurma evler ithal ediliyor.
Üç kattan fazla da kat çıkılmasına izin verilmiyor.
Tamam buraya kadar çok güzel ve bir de ne yapıyorlar biliyor musunuz?
Şehrin göbeğindeki meydana da bir heykel dikiyorlar.
Heykel İsmet İnönü'nün deprem sonrası şehre geldiğinde ona sarılan bir kadının heykeli.
Yani bir deprem anıtı.
Diyor ki yani unutmayın, unutturmayın.
Biz deprem kuşağında yaşıyoruz.
1980'lere kadar şehirde bir deprem kültürü oluşturuluyor.
Bahseden kültür bu. Sonra Özal dönemiyle şehirde yapılan binaların kat sayısı arttırılıyor.
Kurma evler yıkılıyor.
Yerine apartmanlar dikiliyor.
Ve 92 yılında Erzincan'da tekrar deprem olduğunda yıkılan binaların çoğu nedir sizce?
80 sonrası yapılan yüksek binalar evet.
Bu örneğe bakacak olursak eğer bence böyle kültürler yaratmamız gerekiyor.
Şu an yapabileceğimiz en büyük fayda bu farkındalığı yaratıp deprem kültürünü oluşturmak.
Şu an depremden birinci derecede etkilenmemiş insanlar olarak birinci görevimiz adaleti aramak, hesap sormak ve bu kültürü yaratmak.
Bahsettiğim kültür sürdürülebilir, proaktif bir kültür.
Unutmamak için, hatırlamak için.
Yani bunu sürekli bu acıyla yaşayalım tonunda söylemiyorum.
Bize iyi gelen şeyleri yapmaya devam edelim, rutinlerimize geri dönelim.
Herkesin acıyla baş etme üslubu farklıdır.
Kimisi dans ederek duygularını dışarıya vurur, kimisi yazar, kimisi ağlar, kimisi duvarları tırmalar.
Farklı olacak zaten. Ama yine de bazı anıları bu farklı üsluplarla da olsa taze tutalım.
Hatta Ejder Yıldırım şöyle bir örnek veriyor konuşmasının sonunda.
Diyor ki depremin 20. yılında bir deprem sempozyumu yaptık ve kimse katılmadı diyor.
Hatta onun öncesinde ufak bir deprem mi ne bir şey olmuş unutuyoruz.
Çünkü bu konuda bilinçlenmeye ihtiyacımız var.
Şimdi bunu nasıl yapacağız?
Yine dediğim gibi ben bu konuda uzman değilim.
Sadece düşünen, sorgulayan ve ne yapabilirizi...
Bu sorunun cevabını bulmaya çalışan sıradan bir vatandaşım ve başta dediğim gibi sesli düşünüyorum bir yandan da kayıt alıyorum bu kadar.
Varsa fikriniz buyurun hatta aramızda uzmanlar varsa onlar da buyursunlar bana yazsınlar instagramdan seve seve konuk ederim bu kanalda.
Önemli olan gerçekten hepimizin bilinçlenmesi.
Çünkü biz bazı konularda bilinçli olduğumuzu zannediyoruz ama kör noktalarımız var.
Yani bilmediğimizi bilmediğimiz şeyler de var ve en önemlisi de bu bence.
Şimdi geri dönecek olursak benim gözlemim şu şekilde.
Bizim ülkemizde maalesef şehir planlaması şehirlerin tarihsel gelişiminden, tarihi dokusundan çok uzakta ya da insan odaklı olmaktan çok uzakta öyle söyleyeyim.
Tamamen büyük, yeni, böyle görkemli yapılmaya odaklı.
Çünkü nedense ne kadar büyük ve görkemli yapı olursa çirkinliği önemli olmaksızın o kadar gelişmiş olduğumuzu düşünen de bir zihniyet var.
Şimdi bunlar siyasi açıdan gelişmişlik olarak pazarlanabilir belki ama yerel anlamından ve bağlamından çok kopuk kentler.
Yani hepimiz kopuk kentlerde yaşıyoruz.
Marc Auger isimli bir Fransız antropolog var.
Bu abimiz şöyle bir şey diyor.
Yok mekan. İngilizce'de non-place diye bir kavram kullanıyor.
Ne demek bu? Şehir yapılarının işte tarihsel ve kimliksel anlamlarının olmaması.
Kısacası bu. Ama kapitalist modernite içinde tüketim toplumunun ihtiyaçlarına cevap veren işte bu havalimanları, alışveriş merkezleri, oteller ölçülebilirlik ve kullanışlılık özelliklerine göre inşa
edilmesi. Ya tamam bu o kadar yanlış bir şey gibi gelmiyor kulağa ama bizim yaşadığımız topraklar...
Tarihiyle, kültürüyle, dokusuyla, doğal güzellikleriyle, kaynaklarıyla çok değerli topraklar.
O yüzden bizim yok mekan yaratacağımız bir durum yok aslında.
Amerika mıyız biz ya? New York muyuz biz?
Gittiğinizde bütün bina bina bina o ne yani?
Niye buna benzemeye çalışıyoruz?
Niye birileri zengin olacak diye biz...
Üzerinde yaşadığımız toprakların hem güzelliğinden hem verimliliğinden vazgeçiyoruz.
İşte bence sorgulamamız gereken şeylerden bir tanesi bu.
Çünkü zaten biliyoruz dediğimiz şeyler ama herkes bilmiyor işte.
O yüzden de sürdürülebilir bilinç yaratmamız gerektiğini de düşünüyorum.
Ya da bu öğrenilmiş çaresizlik modumuzdan biraz daha çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.
Bunları normalleştirmememiz gerektiğini düşünüyorum artık.
Çünkü ne olacak biliyor musunuz?
Bundan birkaç hafta sonra, birkaç ay sonra bu yıkımın ardından söz verildi ya bana bir sene verin burayı yeniden inşa edelim dendi.
Ondan sonra o inşanın çalışmalarına şahit olacağız.
Orada ne olacak? Yapı denetim çalışmalarında muhtemelen gösterilmemiş olan özen, afet sonrası koordinasyonunda olmayan özen orada bir sene bina dikmek için gösterilecek.
Ve o binaların öncekilerden farklı olacağını...
Bizler takip ederek mümkün kılabiliriz.
Elimizi taşın altına koyarak mümkün kılabiliriz.
Eğer bunu yapmazsak 99'da Gölcük depreminde olduğu gibi birkaç tane günah keçisi niyetine müteahhiti alacaklar.
Ondan sonra geri kalanlarını azalt edecekler.
Ve ondan sonra o azalt edilen müteahhitler tekrardan cennetten köşeler yapmaya devam edecek.
Ama yok böyle bir şey. Bu sefer olmayacak.
Bu sefer gerçekten buna izin vermeyeceğiz.
Yani o kentsel dönüşümleri ben şu an merak ediyorum.
Acaba kaç tanesi gerçekten işlevini yerine getiren kentsel dönüşümler?
Yani yeniden inşa edecek şehirlerimizi, kamusal alanlarımızı toplum merkezli bir şekilde planlamamız lazım.
Depreme dayanıklı şehirler inşa etmek, enkazın altındakileri kurtarmak kadar politik bir mesele.
Bunu işte kavramak, adım atmak, geleceğimizi yaşanabilir, sürdürülebilir şehirlerde kurmak için hayati bir önemi olduğunu düşünüyorum.
O yüzden de bakın seçimler yakın.
Bu bahsettiklerim için girişte konusunu açtığım toplumsal birliğe ihtiyacımız var.
Biliyorum bunların hepsi eğitim sisteminin köklü bir değişime uğraması, Türkiye'nin her alanına yayılmasıyla başlayacak şeyler ama bana göre şu an en hızlı ve en etkili yapabileceğimiz elimizde bu var.
Bu noktada da size bir soru sorarak kapatmak istiyorum.
Bana Instagram'dan yazın olur mu?
Sizce biz ne yapsak bu toplumsal dayanışmayı, toplumsal birliği sürdürülebilir bir şekilde devam ettiririz, kutuplaşmayı önleriz ve birlik olup önümüzdeki seçimlerden bu
ülkenin hak ettiği bir şekilde çıkabiliriz, mutlu olacağımız bir şekilde çıkabiliriz.
Gerçekten cevaplarınızı merak ediyorum.
Benim için çok kıymetli, bizim için çok kıymetli.
Ben kendi adıma... Biraz daha fazla toplum bilimiyle, toplumsal dayanışmayla alakalı araştırmalarımı sürdüreceğim.
Zaten ilgim olan sosyoloji, antropolojiye daha fazla bakacağım.
Bununla alakalı biraz daha fazla içerik üretmeye çalışacağım.
Sizden de önerisi olan, Emine bununla alakalı da konuş, bunu da araştırabilirsin, bu konuda da biraz daha bilgilenebiliriz dediğiniz bir şey varsa bekliyorum.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Kendinize iyi bakın, iyi bakmaya çalışın.
Kendinize mukayyet olmaya çalışın.
Eğer ki tek başınıza altından kalkamıyorsanız da mutlaka destek almayı unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
