
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta kurumsal ve bireysel mentör, aynı zamanda Keyfimin Kahyaları podcastinin hostu Tolga Erman ile risk alma kavramını masaya yatırdık. Risk bizim için ne ifade ediyor? Risk almaktan neden çekiniyoruz? Riski nasıl değerlendiriyoruz? Riski nasıl yönetiyoruz ve en önemlisi de riski yönetmek için nelerden vazgeçiyoruz?
Keyifli dinlemeler
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e.
Hoş geldiniz, ben Emine.
Bu hafta Tolga Erman.
Konuğum olarak bizimle olacak.
Keyfimin kahyalarını dinliyorsanız Tolga Erman'ı tanıyorsunuzdur.
Ama birazcık kendisini tanıtacak olursam da.
Kendisi kurumsal ve bireysel mentor.
Aynı zamanda podcaster ve bugün bizimle beraber riske övgü konusunu konuşacağız.
Aslında riski güzelleyecek miyiz, güzellemeyecek miyiz o konuda çok emin değilim.
Biraz daha böyle derinlerine ineceğiz riskin.
Risk almak, almamak.
Risk almamak bizim olmak istediğimiz yeri, varmak istediğimiz noktayı, olmak istediğimiz kişiyi nasıl etkiliyor gibi.
Birazcık derin bir sohbet yapmayı planlıyorum ve bence bu sohbeti yapabileceğim en iyi kişi Tolga.
Tolga hoş geldin. Hoş bulduk.
Vallahi riski nasıl öveceğiz onu düşündüm sen şimdi böyle derken.
Ama ben de çok gerçekten iyi olacağına inanıyorum.
Harika da bir konu seçmişsin.
Çünkü hepimizin kafasında sorduğu soru ki sen teklif ettiğinde benim de kendime çok sorduğum bir soru haline geldi.
Bugün bakalım bir riskin her yönünden seninle beraber bakmaya başlayacağız.
Evet yani çünkü risk alma çok riskli bir konu baktığımızda.
Evet doğru. Şöyle düşünüyorum.
Büyük resimde.
Her şeyin bir sigortası var.
Yani yaşam sigortamız var, sağlık sigortamız var, arabanın sigortası var, evin sigortası var.
Yani sigorta mantığına bir şeylerin riskini minimize etme mantığına hayatımızda o kadar alışmışız ve içselleştirmişiz ki bence bu her konuda her seviyede bizi etkiliyor
gibi düşünüyorum. Yani bir karar alacağımız zaman da o riski minimize etmeye çalışıyoruz.
Bir kendimizle ilgili bir şey yapacağımız zaman da o riski minimize etmeye çalışıyoruz.
Bu ilişkilerde de, iş seçiminde de, hayatta da böyle.
Ama o riski minimize etmeye çalışırken biz nelerden vazgeçiyoruz?
Ben onu çok merak ediyorum. Yani hayallerimizden ne kadar feragat ediyoruz ve bunu yapmalı mıyız?
Biraz girmek istediğim yerler burası Tolga.
Şimdi burada en önemli şey şu bak riskin tanımından başlayalım.
Ben çok severim tanımla girmeyi.
Risk, zarar görme olasılığı demektir tanım olacak.
Bak farkındaysan bir şeyi riskli görmen için, hatta riskin varlığını kabul etmen için bir şeyin zarar görme olasılığı olduğunu bilmen lazım, doğru mu?
Teknik olarak da her şeyin zarar görme olasılığı vardır.
Atıyorum bu bir plan olabilir, bu bir obje olabilir, bu senin hayatın olabilir, bu bir proje olabilir, bu her şey olabilir.
Fakat sorun şu. Zarar görme kavramı bizim bir şeyin nasıl sonuçlanacağını bildiğimize emin olmamızdan kaynaklanıyor.
Bak burada şöyle bir risk var.
Sen bir şeyin belli bir şekilde biteceğine kendini inandırmadan bir şeyin zarar göreceğine inanamıyorsun.
Yani aslında risk yönetimi yapmak hayatı kontrol etme çabasıdır.
Çünkü senin hayatta risk dediğin şey ve kaçtığın şey aslında senin kendi çözümün olabilir.
Dolayısıyla insan hayatı yaşamak yerine hayatın içinde yol alıp belli noktalarda karar vermeyi seçmediği durumda hayatı yönetmeye çalışıyor.
Yönetemediğini anlayana kadar da risk alarak vaktini harcıyor, risk almamaya çalışarak vaktini harcıyor ve yaşayacağı şeyin tadından mahrum kalıyor.
Aslında riskin bize öğrettiği en önemli şey nasıl yaşanmaması gerektiğidir.
Çünkü riski çok yönetmeye kalktığın zaman hayatın sana sunduğu şeyleri riskli bularak bunlardan kaçmaya başlarsın.
Çünkü elinde mutluluğunun formülü olduğunu zannedersin eminim.
Halbuki mutluluk dediğin şey, daha doğrusu huzur dediğin şey, mevcut yaptığın şeyin içinde kaybolabilmektir.
İşte bize daha çok mindfulness diye anlatın.
Hani derler ya, atıyorum huzurlarınızda Emine Yeşilçimen, bravo filan.
Tamam mı? Şimdi bu ne demek? Emine Yeşilçimen burada demek.
Şimdi hayat senin o an yaptığın şeyle uğraştığın küçük fotoğraf karelerinden oluşuyorsa bir film şeridi değil.
Sen aslında bir sonraki fotoğraf karesinde yeni bir Emine olarak varsın ve o yeni Emine'nin yeni doğruları var ve yanlışları var.
Fakat sen riski yönetmeye bugün itibariyle başladığın zaman şunu diyorsun.
Ben eminim ki diye başlıyorsun cümleye.
Belli bir süre içinde gerçekleşecek olan olaylar benim şu sonuca varmamı engelleyecektir.
Bu büyük bir farz ve irade koyuyorsun.
Fakat onların o noktaya vardığında huzurlu ya da mutlu olacağını bilmiyorsun.
Yani aslında hayattaki en büyük risk senin sandığın şeyin seni mutlu etmemesidir.
Dolayısıyla bir şey konusunda risk almanın önüne geçersen, riski engellemek adına çok şey yaparsan senin için çok güzel olacak bir süreci bozmuş da olabiliyorsun.
İşte o yüzden temel prensipte bakarsak aslında risk yönetimi diye bir şey yoktur.
Risk diye bir şey de yoktur.
Çünkü bir şeyin zararlı olduğuna bizim o anki zihnimiz karar verir.
Fakat o şey aslında yararlı da olabilir.
Örnek veriyorum. Eğer sen çok fazla sel olan bir bölgede ev yapıyorsan o evi sağlam ve ona göre yapman riski yönetmek değildir.
Gerekeni yapmaktır.
Bunu çok iyi ayırt etmek lazım.
Çünkü senin... Bir evin içinde yaşaman senin için bir ihtiyaçsa ve evini oraya yapman gerekiyorsa senin onu yapmaman düşünülemez.
Bak burada önemli bir fark var.
Sıfır bir gibi düşün bunu. Yani ben bunu evi yanlış yapabilirim.
Bu evi doğru yapabilirim.
Atıyorum yarın bir sınavın var öğrencisin.
Ben bu sınava hiç çalışmayabilirim ya da gereği kadar çalışabilirim.
Bu riski yönetmek değildir.
Fakat sen... Bu kadar net olmayan konularda kafanda yarattığın hayali bir sonuca gitmek için tedbir almaya başladıysan artık gerekeni değil korktuklarını, kaygılandıklarını yapıyorsun.
Ve bunu yaptıkça yaratıcılığının da önüne geçersin.
Olayların olmasını da engellersin ve genelde hiç istemediğin sonuçlar sen riske karşı tedbir aldığın için engellenmiş olur.
Ve sen otomatik olarak istemediğin bir yerde bulursun kendini.
Bu sefer dersin ki demek ki yeterince tedbir almadım.
Bu sefer daha da tedbir almaya başlayınca bu paradoksun içinde her zaman gereğinden fazla düşündüğü için olayların akışını engelleyen ama olaylar kötü sonuçlanınca daha da fazla olayların detaylarını
düşünen bir insana dönüşürsün.
Bana göre riskin özünde bu vardır.
Anladım. Şimdi burada birkaç tane şey var benim aklıma takılan.
Bir tanesi risk diye bir şey yoktur dedin.
Evet. Burayı biraz daha dinlemek isterim.
Okey. Yeterlilik vardır.
Yani bu ne demektir?
Senin bugün seni taşıyacak bir sandalye yapman için kullanman gereken ağacın bir kalınlığı vardır.
Rahat etmen için gereken süngerin bir kalınlığı vardır.
Seni rahat edeceğin odanın bir oda sıcaklığı vardır.
Bunlar bir yeterlilik kriterine tabidir.
Yeterlilik kriteri dışında kalan ve tehdit olarak görülen riskler aslında tamamen insanın kendi icadıdır.
Anlatmaya çalıştım o. Sen bugün okyanusu geçen bir gemiyi yapmanın formülü bellidir.
Ama sen mesela mühendislik olarak düşün.
Bu gemiyi iki katı kalın sacdan yaptığında çok ağır ve çok zor hareket eden bir gemin olur.
Bu sefer okyanusu geçecek kadar sağlam olur ama yakıt yetmez.
Sen kendi felaketini fazla önlem aldığın için yaratmış olursun.
Risk niye yoktur?
Çünkü aslında insanın kontrol edemediği şeyler risk olduğu için insan aslında özünde kendi verdiği reaksiyonlar hariç hiçbir şeyi kontrol edemez eminim.
Dolayısıyla her reaksiyonunu da o fotoğraf karesindeki emine olarak verdiğin için senin ileride vereceğin bir reaksiyona dair sağlıklı bir öngörün olamaz.
Sağlıklı olduğunu sanmamızın sebebi çok kişinin aynı şeyi yapıyor olmasıdır.
Dolayısıyla biz yeterince kamuoyu toparlayıp yani yeterince kaygıgiller ailesi oluşturup yaptığımız şeyin doğru olduğuna birbirimizi her kuliste ikna ettiğimiz için yapılan şey kendini
bir anda doğru şey haline getiriyor bizim aklımızda.
Fakat herkes dönüp kendi hayatına bakarsa riske karşı tedbir aldığı ve gereğinden fazlasını yaptığı hiçbir konuda tam verim alamadığını görecektir.
Peki o zaman neden biz bu kadar çok kontrol etme odaklıyız?
Yani niye hayatımızdaki her şeyi, her anı, işimizi, hayatımızı, çoluğumuzu, çocuğumuzu neden bu kadar kontrol etmeye çalışıyoruz?
Neden Sence? Sen cevap ver önce.
Bence belirsizlik insanı çok rahatsız eder.
İnsanın en rahatsız olduğu şey belirsizliktir.
Ve bir şeyi kontrol altında tutmak, kontrol altında tuttuğunu hissedebilmek o belirsizliği azalttığı için insana biraz daha güvendeyim duygusu verir.
Bence bu. Sence?
Kontrol edebildiğim hissine ihtiyacım var diyorsun.
Kontrol edebiliyorum demiyorsun.
Niye buna ihtiyacınız var?
Çünkü bizim yaşamak için ilk ihtiyacımız olan şey hayatta kalmak.
Hayatta kalmak zihinsel bir aktivitedir.
İnsanın içinden gelen sezgi ve dürtüler ne sorusuna cevap verir?
Hani ne istiyorum, ne yapmayı canım çekiyor, neyden kaçıyorum, ne bana göre değil ya da ne bana göre duygusunun o fotoğraf karesindeki sorusu kalbidir.
İster buna iç ses de, ister öz de, ister ruh de ne dersen de.
Fakat nasıl sorusunu cevabı zihindir.
Şimdi nasıl sorusunu sorduğun zaman aslında zihnin ana görevisini hayatta tutmak olduğu için...
Nasıl sorularına vereceği tüm cevaplar senin yaşamını devam ettirmek üstüne olacaktır.
Hiçbir zaman senin içinden gelen ne sorusunun coşkulu cevabı olmayacaktır.
Dolayısıyla sen bir şeyi nasıl yapacağını özellikle çok eğitimli bir zihne sorduğun zaman tamam o sana köşeleri kapatarak kontrol edilebilir bir alan yaratmaya çalışır.
Çünkü alanı kontrol edebileceğini düşündüğü için ilk işi alanın etrafını kapatmaktır.
Ama konu şu. Senin bir hevesin var diyelim ya da senin bir planın var.
Bunun sonucunda yaşayacağın mutluluk diyelim 100 metre dışarıda bu dairede.
Fakat senin beyninle çizebildiğin dairenin çapı o.
Dolayısıyla sen olayı kontrol etsen bile o olaya başlama sebebin olan mutluluğu yaşayamıyorsun.
Çünkü dairenin dışında kalıyor.
Sen köşeleri kapatmakla meşgul oldun ve çoğu kişi de köşeleri kapattığı için asıl o işe başlama sebebinin duvarın arkasında kaldığını görmüyorsun.
İşte bu yüzden ne başlıyor?
Tatminsizlik. Yani birinci senaryo, olayları kontrol edebileceğim süreçlere çevirirsem riski minimize ederim.
Ama bunun karşılığında bunu gerçekleştirme sebebimi duvarın arkasında bırakabilirim.
İkinci senaryo, duvar örmeyebilirim, olayların olmasına izin verebilirim.
Acısıyla, tatlısıyla en azından hedefime varamasam bile bütün olayı doya doya yaşamış olurum.
Çünkü duvar yok, her şeyi görüyorum.
Üçüncüsü de bugünün daha pragmatik bakış açısına uygun bir orta yol olarak görüyorum ben onu.
Elinde tuğlalarla dolaşabilirsin.
Dersin ki şu an duvar örmeye değmezsin.
Hadi Emine, hadi Tolga biraz daha yürü.
10 metre, 15 metre, 20 metre tamam seni kurtlar kapabilir belli kaygıların var onu öğrenmişsin ama 25, 30, 40 diye git.
Gerekirse duvar örersin.
Ne zaman? Kurtları gördüğün zaman.
İşte bu cesareti gösterdiğinde senin beynin çok hızlı duvar örebildiği için Ama sen de isteğine saygı duyan, kalbi düşünebilen bir insan olduğun için istediğin şeyi mümkün olduğu kadar az kontrol altında
tutarak gerçekleştirmiş olursun.
İşte anlayacağın bugünün en büyük sıkıntısı ilgi alanımızla psikolojideki etki alanının arasındaki farkı kaybetmiş olmamız.
Mesela haberleri açıyoruz.
Güney Afrika'da bilmem ne direnişinde yüz kişi öldü.
Lan ben gitmedim ki Güney Afrika'ya yüzünden birini de tanımıyorum.
Tamam mı? Ve benim olayla da ilgim yok.
Tamam Allah rahmet eylesin ama benden çok uzakta konu.
Ve ben beynim diyor ki bir dakika ben bunu hayatta kalmak için malzeme olarak kullanabilir miyim?
Çünkü bütün kan orayı yürüyor ya bütün gün biz onu çok geliştirmişiz.
Bu bir risk faktörü müdür diyor.
O olursa o olur dolar artar.
Dolar artarsa ben kredi ödüyorum bilmem ne hop hemen dolar alayım.
Bak Afrika'da ölen 100 kişiden gidip döviz bürosundan dolar almaya geldin tamam mı?
Bir saat içinde. Ve sen bunun kaygısıyla o bir saatte döviz bürosuna gidene kadar o an huzuru da kaybettin.
Çünkü o bir saat senin önünde George Washington var, başka kimse yok.
Bu doları almam lazım diye koşuyorsun.
İşte böyle kendinden çaldığın zamanlar yaratıyorsun.
Dünyada olan olaylar, globalizma vs.
Her şey ve herkes.
Alt komşunun çok ses yaptın diye tavana vurmasından tut.
Tamam mı? İşte atıyorum güneş on bin yıl sonra patlayacakmışa kadar.
Her şey bir anda senin için risk çorbasına bir malzeme oluyor.
Ve sen sürekli olarak duvar örmekle meşgul oluyorsun.
Dolayısıyla riski yönetme bakış açısı kendi içinde, nasıl söyleyeyim sana, durduğun yerden 150 kilometre uzaktaki alanları
görüp her yeri yönetme çabasına benziyor.
Sen kendi mevcut alanını yönetirsen ama yürümeye devam ederken yeni mevcut alanlar tanımlarsan riskini anlık olarak...
Yönetebilir, tedbir alabilirsin fakat total bir riske tedbir alamazsın.
Bunu anladığında da artık hayatta kalma çabası yaşama çabasına dönüşüyor.
Çünkü riski hesaplamak yerine şunu diyorsun.
Bir dakika şu an benim hesaplayamayacağım bir risk olabilir.
Şu an elimde yeterli veri yok.
Veyahut da elimde yeterli kaynak yok, vizyon yok.
Neyse ben riski görene kadar risk yokmuş gibi ne yapayım diyorsun?
Yaşayayım diyorsun. Yaşadığın vakitleri arttırıyorsun.
Yani bir insan 150 yıl hayatta kalıp 10 sene yaşayabilir.
Bir insan 15 yıl hayatta kalıp 14 yıl yaşayabilir.
Dolayısıyla hayatta kaldığımız zamanın ne kadarını yaşamaya çevirdiğimizin içinde riski nasıl yönettiğimiz çok önemlidir.
Her şeyi riskin bir faktörü olarak görüp bunun için beynini kullandığında senin başka şeylerde huzurlu olacağın vakti boşuna harcamanla aynı şey olacaktır.
O zaman biraz daha şöyle anlıyorum.
Risk, korku ve kaygıyla bayağı el ele gidiyor.
Yani risk yönetme isteğimiz, kontrol etme isteğimiz bir şeydir.
Aslında arka tarafta korkudan, kaygıdan besleniyor.
Yani geçmişten, gelecekten besleniyor.
Ve bizim şu an içerisinde olmamızı engelliyor o riski yönetme çabamız.
Peki riski yönetmeden hep bahsediyoruz.
Hiç risk almama eğilimi.
Çünkü bazen hani konuşurken insanlar der ya risk almak istemedim.
Bu nerede duruyor?
Burada korku nerede?
Kaygı nerede? Cesaret nerede?
Risk almak istemedim.
Böyle bir riski göze alamadım.
Bu cümleler sana ne çağrıştırıyor?
Nerede duruyor bunlar? Şimdi kelimeleri biraz değiştirin.
Risk almaya korkuyor dedin değil mi mesela bahsettiğimiz ilk kişi?
Her şeyi risk olarak görürsen yaptığın her şeyi risk almak olmaz mı?
Dolayısıyla her şey aslında riskin tanımından başlıyor değil mi?
Yani o kişi sana gelip risk almaya korkuyorum dediğinde ilk soru şu.
Korktun şey ne? İkinci soru şu.
Bu bir risk mi sana göre?
Üçüncü soru şu. Yönetebiliyor musun?
Kontrol edebiliyor musun? Eğer cevap hayırsa o zaman bu bir risk mi?
Hayır. Bu sadece seni kontrol edemediğin bir değişiklik.
Ne zamana kadar?
Kontrol alanına girene kadar.
Yani senin ilgi alanından etki alanına girene kadar o şey risk bile değil.
Çünkü öyle bir şey yok ki henüz.
Onunla ilgili yeterli veri yok.
Her zaman şöyle düşün.
Mevcut durumun verisini bir AI'ya yüklesen, AI risk alıyoruz demez.
Sadece şunu der, elimde yeterli veri yok.
Sen de ona dersin ki, yeterli veri topla ya da yeterli veri toplanana kadar bir şey yapma dersin.
Aslında oradaki cesaret kavramı da buradan geliyor.
Ben her şeyi risk olarak görürsem, benim herhangi bir şey yapmam cesaret gerektirir.
Çünkü cesaret yaptığını dışına taşmak olduğu için benim hep yaptığımda her şeye risk demekse ben aslında bir şövalye kadar cesur olmak zorundayım sadece normal yaşamak için.
O yüzden cesur olmayı bir kenara bırakıp onun yerine neye risk dediğime karar vereyim.
Ve bunun için bir kontrol yapayım.
Ne kontrol yapayım? Benim bu konu üstüne hükmüm ya da yeterli bilgim var mı?
Yok. O zaman bu bir risk değildir.
Bunu yapmamayı seçebilirim.
Ama eğer... Farz et hevesin var, isteğin var ya da gereklilik olduğunu düşünüyorum ve gene de göremiyorum o riski.
O zaman buna rağmen yapman gerekir.
Buna rağmen yaptıkça da Emine yapmaya alışırsın.
Yani bu bir hayat tarzıdır.
İlk önce her şeyi riskli görürsün, sonra riski kontrol edemediğinle yüzleşirsin.
Bu bir farkındalıktır. Bununla yüzleştiğinde aslında riski hesapladığın çoğu zamanın sana huzur olarak döndüğünü fark edersin.
Başka şeylerle uğraşır, hayatı yaşamaya başlarsın dediğimiz gibi.
Onun verdiği enerjiyle o riskler daha da küçük gözükür gözüne ve artık o riskin gerçekten kapını çaldığı, o kurtların duvarın önünde gözüktüğü vakti gözlemleyebilirsin.
Gözlemlediğinde de dersin ki kardeşim ben buna ehil bir insanım, benim melekelerim var, becerilerim var.
Görürsem çok kurt varsa kaçarım.
Az kurt varsa döverim.
Dediğin dakikada o süreç senin mesela günde 15 dakikanı alır.
O süreç sonucunda sen daha az beta dalgası yayarsın.
Daha az stres hormonu salgılarsın.
Ve sen arkadaşınla çok zevkle bir kahve içip aynı zamanda arkada çok riskli gözüken bir şey yürütüyor olabilirsin.
Çünkü şunu bilirsin tren istasyona gelmeden zaten bir şey yapamayacağım.
Yani anlayacağın şey risk al alanların risk almayanlar tarafından görüldüğü perspektif bu.
Onlar salak diyorlar.
Bir kısmı istasyonda da hiçbir şey yapmıyor.
Onların yanlış yaptığına katılıyorum.
Fakat... Elinde yeterli veri ya da beceri yokken risk için vakit harcamıyorlar.
Dolayısıyla kontrollü risk alan, riskin zamanını bilen, bunu da o zamanla kısıtlı tutan insanlar gereğini yapmışlardır bana göre.
Ama bu hale gelmek lazım.
Risk yönetiminin de en iyi tarafı nedir biliyor musun?
Sana öyle yaşayamayacağını öğretir.
Nasıl öğretir? Ya seni hasta eder, ya seni paranoyak yapar.
Veya senin olduğun yerden hareket etmene izin vermez.
Hayatımızda imlendiğimiz çoğu kişi bizim gözümüzde risk almıştır.
Hayır, sen sadece her şeyi risk sanmışsındır.
Tam olarak bunu söyleyecektim.
Biz en başta riskin tanımını yaptık ama bence bu da birçok tanım gibi çok bireysel bir şey Tolga.
Çünkü herkesin risk kavramı farklı.
Benim için diyelim ki...
buradan farklı bir ülkeye taşınmak risk olabilirken senin için bu risk olmayabilir.
Farklı farklı şeyler olabilir.
Ben burada biraz da dinleyicilerden şeyde düşünmelerini isteyebilirim.
Senin için risk ne demek? Yani herkesin beraberinde getirdiği tecrübeleri farklı, içinde yetiştiği kültür farklı, burada toplumsal kodlar da devreye giriyor zaten.
O yüzden bireysel anlamda riskin ne demek olduğunu da düşünürsek, bu kalıplaşmış tanımlardan ziyade benim için ne ifade ediyor?
Ya da benim için risk alan insan kimdir, almayan kimdir?
Bence o noktada da biraz daha dengeye varabiliriz gibi.
Çünkü dediğin gibi yaşamamızı da hayattan keyif almamızı hayatın lezzetini tatmamızı da engelliyor.
Bir de şu var hayat seni yola devam ettirmek istiyor.
Şimdi evren entropi üstüne kurulu yani düzensizlik üstüne kurulu.
Farkındaysan risk aslında düzensizliğe davet demek.
Kaosa davet demek.
Fakat insanın en çok hayattan keyif demeyeyim ama en çok hayatı hissederek yaşadığı anlar zaten standart halinin dışındaki haller.
Dolayısıyla sen aslında kendine çok bakıp senin demin dediğin gibi kendi risk kavramını tanımladığında bu veri tek başına bir işe yaramaz.
İşe yarar ama tek başına yaramaz.
Neden? Çünkü yarınki sen bugünkü senden daha fazla risk alamıyorsa ya da yarınki sen bugünkü senden bir adım daha dışarı çıkamıyorsa o daireden zaten aslında yaşadığı zamandan çalar.
Dolayısıyla durduğun yeri anlamak için dediğin doğru.
Fakat bir sonraki gün, bir sonraki ay, bir sonraki yıl Çok daha geniş bir alanın senin yaşam alanı olacağını düşünerek korka korka, kaygılana kaygılana, telleye
telleye yapabildiğin kadarını almaya başlamak lazım bana göre.
Çünkü durduğun yeri diyelim toplumsal, ben risk almaya çok müsait olmayan bir yapıdan geliyorum, aile olarak uyduruyorum veya yaşadığım ülke öyle, toplum öyle vs.
Tamam okey ben bunu tespit ettim ve çok net koydum resmi.
O ben değilim, o anki benim.
O fotoğraf karesindeki.
Ve ben bir sonraki fotoğraf karesinde içimden gelen güzel şeyleri hayatta tecrübe etmek istiyorsam bu duvarı yıkmak zorundayım.
Ama duvarı bir anda yıkmak zorunda değilim.
Onun için ben mesela mentorluklarda bir risk listesi denilen bir şey yaptırtıyorum.
Hayatında kaygılandığın için ertelediğin, utandığın için ertelediğin.
Veya sana göre olduğunu itiraf etmediğin için devam etmesine izin verdiğin şeyleri bir kağıda yaz.
En kolaydan en zora doğru sırala.
Her birini yaptığında bir sonrakini yapabilmek için özgürleşeceksin.
Çünkü zihin şöyle çalışıyor.
Beyin diyor ki tamam yaşayalım ben bir şey demedim ki kardeşim diyor tamam mı?
Ben sadece hayatta kalalım diyorum diyor.
Her şeyi ölümle bağlar.
Kaygının her zaman son zincir halkası ölümdür.
Eğer sen risk olarak gördüğün şeyleri küçükten büyüye doğru yapmaya başlarsan, Ölmediğini görüyor zihnin.
Bilinç altında daha doğrusu tamam mı?
Diyor ölmedik ya diyor. İyi diyor yani hayattayız bak diyor bir şey olmadı.
Demek ki diyor ben fazla abartıyorum.
Çünkü o da rahat etmek istiyor tamam mı?
Bütün gün beta ile yaşanır mı ya?
O da alfa istiyor bir yayayım şöyle geniş geniş oturayım istiyor tamam mı?
Diyor ki tamam diyor. İkinci geliyor.
Bu benim diyor geçen haftaki kadar gözümde büyümedi emin ediyor tamam mı?
Biz diyor bunu yaparız. Niye?
Çünkü geçen hafta sen bir şey yaptın ya, ben oradan bir gaza geldim diyor.
İkinciyi, üçüncüyü, beşinciyi yapınca bir süre sonra risk anlayışın değişiyor.
Ama her şey yapmayla başlıyor.
Dolayısıyla kimseye riskin ne olduğunu sormayın.
Kimseden riskin ne olduğunu dinlemeyin.
Sizden çok fazla risk alan insanlara da imrenmeyin diyorum ben hep.
Önemli olan şu, sen dünkü senden bir fazla risk alabiliyor musun?
Ya da aynı riskli gördüğün şeye bir adım daha sakin yaklaşabiliyor musun?
İnan bana dünyada tellemeden, heyecanlanmadan, titremeden, korkmadan yapılan hiçbir şey hatırlanmıyor biliyor musun ana olarak?
İşte o yüzden o kendini açtığın, o duvarın arkasına çıktığın, bakalım şimdi ne olacak dediğin anların sayısını arttırdığında bir gün tonton bir dede ya da babanne olduğunda yaşadım ya diyorsun.
İşte yaşadım ya demen için hayatta kalmanın önüne koyman lazım yaşamayı.
Bunun için de riski yönetirken zihnini...
Doğru anda kontrol etmek üzere eğitmen ama zihninin gücüyle de kontrol etmen lazım.
Bütün hikaye bu.
Burada en çok faydalanılacak şey tabiatın kendisidir.
Mesela hiçbir ağaç bulunduğu bölgedeki rüzgara dayanamayacak dallar yaratmaz.
Kalın dallar yapar kendini.
Hiçbir hayvan bulunduğu habitatlı yaşayamayacak bir deriye yahut da metabolizmaya sahip değildir.
Çünkü bilir orası atıyorum kutupsa penguen ona göre yaratılmıştır.
Afrika savanası ise ona göre yaratılmıştır.
Adaptasyondur her şey. Senin sadece şunu bilmen gerekir.
Tabiatta madem her şey kendi bulunduğu ortama adapte oluyor, ben de olabilirim.
Bugün risk olan şey yanarım, benim için risk olmayabilir.
Ama ben denemezsem asla oraya adapte olamam.
Burada hikaye her zaman şudur.
Risk almıyorum ben.
Hep tebbirliyim diyen arkadaşlar şunu desinler.
Gereğinden fazlasını mı yapıyorsunuz?
İlk bunu sorun kendinize. Yani ben atıyorum.
Üç tuğla dizecekken beş tuğla mı diziyorum?
Bir toplantıya gireceğim ya da bir sunum yapacağım veyahut da risk alıp dediğin gibi ülke değiştireceğim.
Ben acaba gereğinden fazla düşünüp kendi opsiyonlarımı sınırlıyor muyum?
Bunu düşündüğünde çok tatlı bir nokta bulacaksın.
Elimden geleni kadarını düşündüm, bildiğim kadarını planladım, olabildiğince araştırdım ama bu kadar.
Kalanı ne? Hayırlısı olsun.
Bak burada dinli bir şeyden bahsetmiyorum.
Hayırlısı olsun'un İngilizcesi not enough data demek tamam mı?
Elde veri yok. Hiç böyle düşünmemiştim.
Çünkü diyorsun ki hani bak hatta çok da onun böyle muhabbet tabirleri vardı işte.
Saldım çayıra mevlam kayıra.
Çünkü çayıra saldım artık mevlam düşünsün diyorsun.
Veyahut da diyorsun ki vardır bir hikmeti.
Bak hikmet mesela ölçülemeyen büyüklükte bilgi demek.
Hani biraz daha İslam jargonundan konuşayım.
Diyor ki ya benim kafam yetmiyor zaten bunu ölçümlemeye diyor.
Vardır bir hikmeti diyor.
Sonra da şunu diyor. Eğer diyor varsa bana düşen bir şey o zaman anlarım diyor.
Yani o hikmet yavaş yavaş işte ilgi alanından etki alanına kaydığı zaman sen dersin ki ha gün bugündür Emine kızım gerekeni yap, Tolga oğlum gerekeni yap.
O anı hissedersin.
O anı hissedene kadar yaptığın şey tanrıcılık oynamaktır.
Başka hiçbir şey değildir. Bak neye inandığın hiç fark etmez.
Sen bugün bir tekneyle sabah balık tutmaya çıktığında dünyanın en sağlam teknesiyle bile çıkıyor olsan denize emanetsin.
Deniz buluta emanet.
Bulut dünyanın rotasyonuna ve rüzgarlara emanet.
Ve seni tutacağın balık bile o an denizdeki üreyen balıkların kararına emanet.
Onların kararları nüfuslarına ve rekabetlerine emanet.
Sen neyi yönetmeye çalışıyorsun?
Sen kendi etrafına tebeşirle bir daire çiz ve de ki bunun içine girmeyen hiçbir şey benim işim değildir.
Tek işim... Yaşamak.
Neyi? Hissettiğimi.
Çünkü hissettiğin şeyin daire genişliği sınırsız ama yönetebildiğin şeyin daire genişliği sınırlı.
Bugünün insanını deli eden şey ne biliyor musun?
Her şeyi biz kontrol etmeliyiz zannediyoruz.
Halbuki etrafınıza bakın.
Her şeyi kontrol eden ve bunu başarabilmiş insanların mutlulukları çok mu?
O insanlar o mutluluğu edindikleri zaman rahatlıyorlar mı zannediyorsunuz?
Kontrol ettiklerini gördüklerine daha da çok şeyi kontrol etmek istiyorlar.
Bu aynı bir mağaranın kapısında oturup vahşi hayvan gelecek mi diye beklemeye benziyor.
Böyle yaşanır mı?
İşte bütün hikaye bana göre bu.
Sen ne diyorsun? Evet bence biraz daha yaşamaya izin vermeli istiyorum.
Yani kendimizi olduğumuz gibi hissetmeye, bunlara izin vermek, dediğim gibi kontrol etmeme tarafında.
Şimdi sen baya güzel...
şeylerden bahsettim ve neler aslında bizi engelliyor ve bunun için neler yapabiliriz bundan da bahsettik ama ben birazcık da şöyle bir toparlamak istiyorum çünkü benim dinleyicilerim arasında hayatında önemli kararlar
vermek isteyen ve bu kararları verirken de ikilem yaşayan riskden dolayı çok fazla insan var biz ne dedik Yazabilirsin dedik.
Senin o bahsettiğin neleri risk almak, almamak neler seni engelliyor gibi.
Ya da çemberi düşünmek dedik.
Senin burada böyle ekleyeceğin daha fazla bir şey var mı?
Yani yaşadığını hissetmek için ve risk kavramını biraz daha böyle tekrardan yorumlamak için şöyle bir toparlayacak olsak sen ne dersin?
O zaman çok basit bir özet yapayım.
Birincisi huzur ve farkındalık.
Huzur ne demek? Çok sevdiğin birinin cenazesinde hüngür hüngür ağlamak da huzurdur çünkü o an oradasındır.
Bir kavganın ortasında bağırmak da huzurdur çünkü oradasındır.
Veyahut da güzel bir müzik dinlerken başka hiçbir şey yapmamak da huzurdur.
Huzuru bir kere minnoş bir şey olarak görmeyi bırakalım.
Huzur sadece o an orada olmak demek.
Birinci tavsiyem bu. Huzuru tesis ettiysen ikinci tesis etmen gereken şey farkındalık.
Farkındalık da nedir? Şu an ne hissediyorum farkındalığa aslına bakarsın.
Çünkü kaygılandığını, korktuğunu veya bir şeyi canının çektiğini ancak fark edebilirsin ama fark etmen için önce huzurlu olman lazım.
Çünkü o an yaşadığın şeyi geçmişte ya da gelecekteyken fark edemezsin.
Dolayısıyla huzur ilk şart arkasından farkındalık geliyor.
Şimdi dediğin yere geldik. Ben bir karar almak durumundayım dediğinde karar nereden geliyor yine?
Karar nasıl sorusunu cevabını vermen gereken bir organa ne istiyorum sorusunu sorduğun için mi geliyor?
Hani bir karar almalıyım çünkü çünkü çünkü yani bir kaygıyı engellemek veya yapmak zorunda hissetmek ya da herkes yapıyordan mı geliyor?
Yoksa sen 3 yaşında bir çocuk gibi sadece onu istiyor musun?
Ve biri sana sorduğunda valla bilmiyorum canım öyle çekiyor veya ben bunu çok istiyorum sebebinle merak etmiyorum mu diyorsun?
Bunu yakaladığın dakikada eğer içinden geliyorsa...
Zaten riski düşünmezsin.
Çünkü onu yapmaya ihtiyacın vardır susamış bir insan gibi.
Genelde risk kelimesini kullanmak kararın zihinsel olduğunu gösterir.
Alışkanlık veya mecburiyet kaynaklı ya da kaygı kaynaklı olduğunu gösterir.
Dolayısıyla bir kararı verirken arkadaşlar risk var mı yok mu diye çok fazla düşünüyorsanız önce şunu sorun.
Bu benim isteğim mi?
Bu benim arzum mu?
Eğer sizin arzunuzsa ve yine de karar veremiyorsanız o zaman kendinize şunu deyin.
Hangi kaygı beni durduruyor?
O kaygıyı bulduğunuzda o kaygının gerçek olup olmadığını bilemeyecek kadar elinizde az bilgi olduğunu fark edin.
O zaman şunu deyin.
Ya ben hiçbir şey bilmeden bundan vazgeçeceğim ya ben hiçbir şey bilmeden bunu yapmaya devam edeceğim.
Göreceksin ki ortada bir risk kalmayacak.
Ama eğer beyninle karar verdiysen bu düşünce prosesinde aslında zihinsel bir...
Karar aldığını fark ettiğinde şunu diyeceksin.
Bir dakika ya, orası benim nasıl sorusuna cevap verdiğim organdı?
Ben ne yapacağımı niye ona soruyorum?
O zaten beni hep hayatta tutmaya çalışıyor.
Demek ki verdiği karar sadece benim hayatta kalmamla ilgili.
Ben bu kararımı bir daha düşüneyim.
Gerçekte ne istiyorum deyip durabilirsin.
Benim vereceğim tavsiye bu olur.
Çok teşekkür ederim. Bu kanalda hep bahsettiğim bir şeye değindim.
Yani bu bize aktarılan bu toplumsal normlara uyumak için bize ait bir istek mi yoksa yapmamızı gerektiğimiz düşündüğümüz şey mi?
Bence burası çok aydınlatıcı.
Yani bunu her verdiğimiz kararda ya da her korkumuzda bahsetmemiz lazım.
Bir de korkudan bahsettin ya o korkunun aslında veri eksikliğinden dolayı geldiğinin.
Ben bir de şeyi eklemek istiyorum Tolga.
Senle ben benzer ekollerden geliyoruz.
Sen de mentorluk yapıyorsun. Mutlaka buna da bu bilgiye naisindir diye düşünüyorum.
Ortada bir kaygı ya da korku varsa arkasında pozitif niyet dediğimiz bir şey var.
Yani o kaygın ya da korkun seni bir şeyden korumaya çalışıyor.
Belki bu da sorulacak bir şey olabilir.
Benim kaygım ve korkumun...
Olmadığı bir noktada yani kaygının korkunun karşılığı ne huzur diyelim ki komple huzurlu olduğun bir noktada onun arkasında da ne var.
Tamam şu x var onun arkasında da ne var diye diye gidip aslında temelde seni korkunun daha doğrusu korkunun seni neyden koruduğunu neyden korumaya çalıştığını
bulmak da bana çok faydalı bir yöntemmiş gibi geliyor.
Bu tarz böyle riskli konularda diyeyim tırnak içinde.
Yok bu dediğin çok doğru.
Kesinlikle bunun yapılması lazım.
Bunu yapmak ama vakit alır.
En azından doğruyu henüz yapamayan herkesin yanlışı yapmayı durdurmasını tavsiye ediyorum.
Yani senin dediğin kadar diyelim henüz kendini kazmadın ama bir karar vermen lazım.
En azından o fotoğraf karesine bak.
O anki Emine, o anki Tolga'nın elindeki malzemeyle küçük bir simülasyon yap.
Ben şu an ne istiyorum, şu an ne yapabilirim, şu an ne biliyorum, şu an bu nereden geliyor gibi küçük bir kesit al kendini.
Onun üzerinde çalış, senin dediğini yaptığın zaman zaten bu artık otomatik bir sürece kadar gider.
Yani artık bilirsin hangi isteğin nereden geldiğini, dediğin gibi korkunun altında ne yattığını.
Orada yalnız çok önemli bir şey var zihinle ilgili.
Tamamen hayatta kalmaya endeksli olduğu için sistem, hayatta kalmanın şartını kabullenilmek, kabul edilmek, hiyerarşide yukarıda yer almak, üreme hakkını kaybetmemek veyahut da barınabilmek gibi çok
temel ihtiyaçları indirdiği için zihin aslında o korku çoğu zaman toplumun parçası olamamaya geliyor.
Yani topluluğun seni dışlaması, demin senin dediğin şey.
O yüzden eğer herhangi bir kendini sorgulamanda, senin dediğin metotta karşına beni dışlarlar, beni istemezler, beni küçük görürler gibi bir şey çıkarsa onu yok farz edin.
Çünkü o aslında korkunun mantıklı bir yere dayandığını ama dayandığı yerin mantıklı olmadığını gösterir.
Çünkü aslında korku bir ilizyona dayanıyor demektir.
Hangi ilizyona? Sen bunu yaparsan dışlanacağın ilizyonuna.
Daha komiği dışlanırsan öleceğin ilizyonuna.
Bu ilizyonu fark edip...
Çekersen kenara o zaman korkunun köküne baktığında bulduğun kendin olursun dediğin gibi.
Dışlanırsak ölmez miyiz?
Ölebiliriz. Ölmez. Çünkü senin hayatta kalmak için ihtiyacın olan şeyler sandığın şeyler değil.
Bugün 30 sene mesela kredi ödeyerek ev alıyoruz değil mi?
Uyduruyorum bazı insanlar.
Niye? 30 seneni veriyorsun.
Ömrün ne kadar? Bak sırf bu kaygıyı taşımamak için 30 sene diyelim maaşının dörtlükte birini veriyorsun.
Bunu vermediğinde de bir yerde oturabilirsin ama sorun şu kafanda kurmuşsun 5 sene sonra kiralar böyle olur patron beni kovar mı o olur mu şu olur mu o olur mu ve bunun karşılığında 30 seneni verebilmişsin.
Bugün çocuğunu belli okullara sokamadığı için sıkıntı yaşayan insanlar var çocukları ölecek zannediyorlar dipte.
Veyahut da belli ülkede yaşamadıkları için atıyorum belli şeyleri başaramadıkları için ve ne oluyor biliyor musun?
Çok büyük bir risk alıyorlar konumuza dönersek.
Çünkü sen diyelim çok iyi bir marangozsun aslında.
Daha doğrusu elleriyle iş yapmaya çok yatkın bir insansın.
Yaradılışın öyle. Beynin öyle kodlanmış, nöral bağlantıların öyle kurulmuş.
Fıtratın o. Ve sen kendi çalıştığın muhasebe departmanında kafanda yarattığın ilizyon ve bundan kaynaklı korkular yüzünden asla hiçbir el işi yapmayı denememişsin.
Halbuki seni hayatta tutacak becerilerin hiç kullanmadığın becerilerin.
Dolayısıyla toplumun seni kabul ettiği şekil bir muhasebe müdürü olduğu için, toplumun seni dışlamasına korktuğun için asla işini bırakamamışsın.
Ve asla içinden gelen diğer şeyi denememişsin.
Asıl o yüzden senin hayati tehliken var.
Çünkü iyi olduğun şeyi yapmıyorsun.
Tamam bu çok daha netleşti.
Ben de şey diyecektim.
Evet ölmezsin çünkü...
Toplumun belli bir kısmı tarafından dışlanıyorsun belki ama kendine ait olan, kendine olan bir şeyi yaptığın zaman bu sefer oralarda o insanlarla, ona saygı duyan, seni besleyen, sana destek olan insanlarla
beraber var oluyorsun.
Yani bir şekilde asıl okuşlanmaktan korktuğun noktada o cesareti demek istemiyorum ama o korkuyu bir şekilde yenip...
Diğer tarafa geçebilirsen kendine yine ait olabilecek bir yer yaratıyorsun.
Ama biz aidiyete girersek. Kabileni buluyorsun yani değil mi?
Aynen öyle. Ama aidiyete girersek asla çıkamayız.
Bu da başka bir bölümün konusu olsun diyorum.
Yavaş yavaş toparlayacak olursak.
Gerçi bayağı bir toparladık ama Tolga çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Muhteşem bir sohbet oldu.
O yüzden zaten çok fazla müdahale etmek istemedim.
Araya girmek istemedim. Sana daha önce dedim sen konuş ben dinleyeyim.
O yüzden teşekkür ederim. Estağfurullah.
Ben teşekkür ederim beni çağırdığın için.
O zaman haftaya bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Fikrinizden yayına, format, kayıt,
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
