
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Toplumca performansa, üretkenliğe ve verimliliğe olan takıntımıza ve bunların üzerinden kimlik inşa etme çabamız ile bu takıntının hayatımıza nasıl tezahür ettiği üzerine iki kelam ettim. Bu bölümde neler var? Neden performansa bu kadar takıntılıyız? Neden Kimliğimizi Performans Üzerine İnşaa Ediyoruz? Performans ve Gözetim ToplumuPerformans Kapitalizm ve Özgürlükten Kaçış İlişkisiArtwork: Andrea Ucini
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e.
Hoş geldiniz, ben Emine.
Bu kanalda psikoloji, felsefe, bilim ve farkındalık çerçevesinde hayatı daha yaşanılabilir kılmak ve hayallerimize ulaşmak üzere düşüncelerimi ve günlük hayatta uygulanabilir pratik yöntemleri
paylaşıyorum. Ek olarak...
Her çarşamba günü podcast'ta bahsettiğim konuya ilişkin kaynaklar, kitap önerileri bir de kişisel farkındalığımızı arttırmak adına birkaç soru ile e-bülten gönderiyorum.
Eğer ilginizi çeker ve benim de benim kutuma düşsün bunlar derseniz evineyesildimen.com slash podcast adresinden kayıt olabilirsiniz.
Bugün bölümün adından anlayacağınız üzere toplumca performansa, üretkenliğe ve verimliliğe olan takıntınıza...
bunların üzerinden kimlik inşa etme çabamız ile bu takıntının hayatımıza nasıl tezahür ettiği üzerine konuşmak istiyorum.
Geçtiğimiz haftalarda Aslı Erdoğan'ın Kabuk Adam kitabını okuyordum.
Kitapta Sörn'de çalışırken fizik dünyasındaki insanlar üzerinden topluma dair yaptığı inanılmaz bir gözlem var.
İzninizle spoiler vererek paylaşacağım.
Kitabı okumadıysanız zaten mutlaka okuyun.
Açık ara bu sene okuduğum en iyi kitaplardan biri.
Şöyle diyor yazar.
Bilsen istenen 3 şey vardı.
Çalışmak, çalışmak, çalışmak.
Hastalanmadan, üzülmeden, bunalıma girmeden, aşık olmadan, hiç teklemeyen bir jet motoru gibi çalışmak.
Haftanın 7 günü, günde 14, deneyler başladığında 16 saat çalışmak.
Bir sonraki toplantıya yetiştirilmesi ve kesinlikle hatasız olması gereken raporlar, yerin 100 metre altında, küçük kapalı odada tutulan vardiya, bilgisayarın başında çabucak biten geceler.
Aldığım eğitim sonucu çalışmaya, kendimi işe adamaya alışıktım.
Ama burada en tembellerden biri olup çıkmıştım.
Ne kadar istesem de, istemiyordum da.
Çin'den, Japonya'dan, Hindistan'dan gelmiş, sürekli hiç yorulmadan çalışan, bilgisayar ekranından sadece 3-5 saatlik bir uyku için ayrılan, hırslı, süper zeka, doktora öğrencileri
gibi olamazdım. Çünkü yaşamaya katlanabilmenin bazı koşulları vardı.
Okumak, Öykü yazmak, arada bir dans etmek, sokaklarda başıboş dolaşmak gibi.
Bunların bedeli de çok pahalıydı.
Maaşım kesilmiş, kariyerim bitme noktasına gelmişti.
Böyle bir yerde yıllarca tutunabilmek için insanın bir tutkusunun, iş dışında herhangi bir bağlılığının olmaması, kendi benliğini gözden çıkarmayı, bedenini dışlamayı, duygularının çoğunu
bastırmayı öğrenmesi gerekir.
Laboratuvardaki herkes şu ya da bu biçimde korkunç bir yalnızlığı ve ruhsal çöküntüyü dışa vuruyordu.
Bir hapishanede olduğu gibi görünmeyen çok güçlü kurallar insan ilişkilerini yönlendiriyordu.
Gözü dönmüş bir hırs, ispiyonculuk, paranoya, katı duygusuzluk, depresyon, cinsel doyumsuzluk, yaygın bir alkol alışkanlığı hatta şizofreni.
İşte böylesine kokuşmuş bir ortam.
İnsanlığın en üretken ama aynı zamanda insana karşı en duyarsız kurumundaydım.
Ve yanlış toprağa ekilmiş bir bitki gibi hızlı kuruyordum.
Nasıl? Tanıdık geldi değil mi?
Ve bir o kadar da ağır bence.
Ki bu 90'lı yıllarda bir fizik laboratuvarındaki gözlem ama üzerinden onca yıl geçmesine rağmen bence hala birçok ortamda karşılaştığımız bir durum.
Peki neden performansla bu kadar takıntılıyız?
Sadece Türkiye için söylemiyorum.
Bu örnekte de gördüğünüz gibi dünya genelinde böyle bir takıntı var.
Yarışmalar, ödüller, dereceler sadece gençler için değil yaşlılar için de hep böyle hayatımızın içinde sanki hayat bunlardan ibaret gibi.
Sınıfta, işte, sporda ve hatta genel olarak hayatta ne kadar başarılı olduğumuz başkalarının bizi nasıl gördüğünü ve aynı zamanda kendimizi nasıl gördüğümüzü etkiliyor.
Bazı durumlarda bu etki o kadar güçlü ki performansımızı kim olduğumuzun önemli bir parçası olarak görüyoruz ki bence tehlike burada devreye giriyor zaten.
Bunu destekleyen araştırmalar da var bu arada.
İnsanların kimliğini, var olma çabasını performans üzerinden inşa ettiğini ortaya çıkarmışlar.
Yani ne kadar çok çalışırsam, ne kadar üretken, başarılı ve verimli olursam o derecede varım.
Hatta o kadar değerliyim gibi bir düşünce var derinlerde.
Bir taraftan kendimizi yaptığımız bir şeyde çok iyi olarak tanımlamak bir noktada özgüven ve öz yeterlik için gerekli.
Bunun için yardımcı olabilir bunu anlıyorum ama sürekli yüksek performans sergileyemeyiz.
Biz de insanız ya en başta yaptığım alıntı gibi yaşamı katlanabilir kılmak için ufak zevklerimize vakit ayırmak ya da bir sorumluluk altında hissetmeden hayatı olduğu gibi yaşayıp içinde bulunduğumuz
andan zevk almayı da bilmek gerekiyor.
Aksi takdirde insan kendini performansı üzerinden tanımladığında hiçbir şey yapmadığımız ya da yapamadığımız durumlarda, sonuçta her şey bizim elimizde değil çünkü, verimli ve üretken olmadığımız zamanlarda kendinden
şüphe duymaya, yetersiz ya da değersiz hissetmeye kadar gidebiliyor bu insanın düşünce yapısı.
Hatırlayanlarınız vardır, geçtiğimiz aylarda E-Bülten'de Productivity Guilt diye bir kavram paylaşmıştım.
En kısa haliyle...
Bir şey yapmadığında suçlu hissetmek ki günümüz toplumunda da toplumlarında da çok yaygın bir durum.
Bu durumda nasıl başa çıkacağımıza dair de bir liste vermiştim.
Hatta üye olanlar eski maillerden bakabilir.
Üye olmak istiyorsanız da açıklamalardaki linklerden üye olabilirsiniz.
Böyle şeyler de paylaşıyorum arada.
Peki bence önemli diğer bir soru da şu.
Neden kimliğimizi performans üzerine inşa ediyoruz?
Niye böyle bir gereklilik duyuyoruz?
Şöyle iki taraftan değerlendirmek istiyorum bunu.
Bir tanesi. Standartta performans göstermeyi bırakırsak eğer benlik duygumuzu ya da büyük bir kısmını kaybedebileceğimizi düşünüyoruz.
Aslında biraz da şöyle. İnsanların asırlardır cevabını bulmakta zorlandığı bir soru var.
Nedir bu soru? Ben kimim?
Ve bunu yanıtlamakta zorlandığımızda performans etrafında bir kimlik inşa etmeye çalışıyoruz.
Herkes performansa dair bir kimlik geliştiriyor diye bir şey demiyorum.
Böyle bir genelleme yapmıyorum.
Bu zaten doğru bir yaklaşım olmaz.
Ama hepimiz potansiyel adaylarız.
Neden? Çünkü hepimizin sürekli olarak iyi ve başarılı olmamız gerektiğini söyleyen bir dünyada yaşıyoruz.
Yani böyle bir performans saplantısı var.
İş dünyasında da var, hayatla ilgili de var.
Yani insanlığın ortak kültürünün bir parçası.
Şöyle bir etrafınıza bakın. Çok araştırmaya ya da okumaya gerek yok.
İş hayatının dışında en iyi ile bir takıntımız var değil mi?
En iyi şarkı, en iyi oyuncu, en iyi dansçı ya da gelin sosyal medyaya.
En çok sporu ben yapıyorum, en çok kitabı ben okuyorum, 2 ayda 50 kitap okudum paylaşımları ya da ben çok geziyorum, ben çok biliyorum, en iyi anne benim gibi bir sürü örnek görüyorsunuz.
İşte bir noktada hayata yaşama şeklimiz de diğerlerinden daha iyi olmakla, daha iyi performans göstermekle alakalı.
Hatta filozof Piyang Çurhan'ın bu performans toplumu üzerine çok güzel bir çalışması var.
Diyor ki, maske artık yüze değil, ruha, zihne takılmaktadır.
Herkes mutlu, sen neden mutlu değilsin?
Çevreyi umursamıyor musun yoksa?
Spor yapmıyor musun? Vegan değil misin?
gibi sorular insanın bedenine değil, zihnine etki eden, zihni kontrol etmeyi amaçlayan ve var olan kültürün politise edildiği hem politik hem psikolojik sorulardır.
Bu konuyla ilgili modern filozoflardan Alex Honneth da performansın günlük yaşamın vazgeçilmez olduğu için sosyal medyanın sonsuz bir performans sahnesine dönüştüğünü belirtiyor zaten ve Bunun
da kendi endüstrilerini yarattığını söylüyor, yaratıp büyütüyor.
Bu konuyla alakalı telefonu elimden nasıl bırakırım diye Instagram efekt diye bir bölümüm var ve en çok dinlenen ilk beş bölüm.
Arasında ilgilenenleriniz ona da bakabilir.
Aynı şeyleri tekrar etmiş olmayayım.
Şu endüstri konusuna geri dönelim.
Burada ekleyeceğim birkaç bir şey daha var.
Bir noktada bazı tabuları yıkıp mizahımızı kullanmamızı, yeteneklerimizi, düşüncelerimizi paylaşmaya olanak sağladığı için bence sosyal medya paylaşımları bir.
Çünkü kendi kendimize bir şeyler yapabileceğimizi ve para kazanmak için şirketlere, kurumlara bağlı kalmak zorunda olmadığımızı anladık.
Bu madalyonun bir yüzü.
Ama diğer bir yüz de şöyle oldu.
Esnek üretim, hızlı tüketim ve sürekli performans ortaya çıktı.
Yeni dönemin yorgun ama tırnak içinde özgür bireylerini ortaya çıkardı değil mi?
Piyungçul Han'a dönecek olursam da o da özellikle gelişen teknolojiler ekseninde ortaya çıkan yeni bir kültürel sürece işaret ediyor.
Diyor ki iktidarların yegane amacı artık bedeni disipline tabi tutmak.
İnsanların kendini sürekli gözetleniyor olmuş gibi hissetmesini sağlamak.
Hoş geldin 1984. Zihne yerleşme amacıyla bir çeşit zihin okuma yönlendirme teknolojisine geçiş sağlamaktır.
Bilmiyorum katılırsınız katılmazsınız ben seviyorum böyle şeyler okumayı.
Bunu da nasıl yapıyor? Tabii ki big data ile.
Veri toplayarak, nitel olarak ifade edilen duygular, düşünceler, değerlerin hepsi bir nicelikleştirilmiş, araçsallaştırılmış durumda.
Ben teknoloji sektöründe çalışıyorum, bilenleriniz vardır belki ve evet böyle.
Artık gözetim de bizim güvenliğimizi amaçlamıyor ki zaten.
İnsanları daha çok şeffaflaştırıyor, matematiksel verileri döndürüyor bizi ve iktidarın güvende kalmasını amaçlıyor.
Meta veriye dönüşen big data performans kaygısıyla aradığımız, baktığımız, paylaştığımız her şeyi gözetime bağlı bir akışın içerisine koyuyor ve orada yer almaya mahkum ediyor.
Hatta Ping Chu Han da bunu şöyle ifade ediyor.
Esas iktidar mekanları görselliğin ön planda tutulduğu sosyal medyadır.
Sosyal medyadaki akış özünde gözetim akışıdır ve bir teşhir merkezi insanların karşılıklı gözetleme, gözetlenme.
ve iktidara kendi benliğini teslim etme alanı vazifesi görüyor.
İktidarın özneleri zamanla daha iyi tanıması, benliklerini yönlendirmesi, bu gözetim akışından elde ettiği veriler sayesinde gerçek oluyor.
Hatırlayın Amerika'daki seçimlerde Trump ekibinin halkı nasıl manipüle ettiğini.
Burada çok pratike girmeme alışkın değilsiniz biliyorum, ben de değilim.
Ama bu konulara girmişken, hazır kendisinden de bu kadar bahsetmişken, Piyung Çılhan'ın Türkçe'ye Yorgunluk Toplumu olarak çevrilen Burnout Society kitabını da önermiş olayım.
Tabii bir de şu yönü var, bu performans takıntısı biraz kendini kıyaslama, biraz mükemmellikçiliği de getiriyor.
İkisiyle de alakalı bilimsel destekle çok güzel bölümlerim var bu kanalda, onlara da bakabilirsiniz.
Şimdi... Bu kimliği performans üzerinden inşa etmek konusunda bir benliğimiz var.
Bu az önce söylediklerimin hepsi.
Var olma çabamız, kim olduğumuzu bulma dedik.
İkincisi de bence onaylanma ve sevgi ihtiyacı.
Bununla alakalı şöyle bir araştırma var.
Dünya çapında 80 binden fazla kişinin değerlerine ilişkin bir anket yapmışlar.
Yanıt verenlerin %65'sinden fazlası çok başarılı olmanın veya başkalarının başarılarını takdir etmesinin kendileri için önemli olduğunu söylüyor.
Burada yine en baştaki gibi kabuk adamdan da kısa bir cümle okuyacağım çünkü daha güzel ifade edilemezdi.
Emekleme çağımdan beri sadece zeki ve başarılı olduğum sürece sevgi ya da sevgi diye adlandırılan bir şeyi göreceğimi öğretmişlerdi bana.
Ama hiç kimse sevmeyi nasıl başaracağımı öğretmemişti.
Bence bu birçok insanın kanayan yarası.
Aslı Erdoğan'ın bahsettiği bu durum.
Başarı konusunda da Outliers kitabından altını çizdiğim yerlere paylaştığım Başarın 50 Tonu isimli bir bölümüm var.
Arzu edenleriniz ona da bakabilir.
Tabi bir de şu yanı var.
Tarım toplumundan endüstri toplumuna geçişimizde bize empoze edilen yüksek performans kavramı şu an neyi neden yaptığımızı sorgulamamızı da engelliyor bence.
Weber'in protestan iş etiği çalışmasında da dediği gibi dini olarak kök salmış.
Bu çok çalışma dürtüsü kapitalizmin psikolojik bir yakıtı.
Hazır buraya girmişken size Eric Fulman'ın Özgürlükten Kaçış isimli kitabını da öneriyim.
Kitap ağır bazı yerlerde sıkılabilirsiniz.
Ben konumuza alakalı olan kısımla biraz değineyim.
Siz okumak isteyip istemediğinize karar verirsiniz zaten.
Şöyle ki kısaca bireysel özünü yitirmiş modern insanın gerçek bir özgürlüğün kendisine verildiğinde dayanılmaz yükten, yalnızlık ve toplumdan yalıtılmış hissinden kurtulmak için özgürlükten
kaçış yollarını anlattığı bir kitap.
Şöyle bir tarihe geri dönecek olursak da reformun sonucu olarak Luther ve Calvin'in geliştirdiği akımlar sonrası insanların görünürde özgürleşmiş olmasına rağmen E.D.T.
özgürlüğünün altına ezilmesinden bahsediyor.
Hatırlayın az önce yorgun tırnak içinde özgür bireyler demiştik ya bu kavram da çok yeni değil sanki.
Çünkü orta çağda ne az var?
Bireysellik, insanlar kilise aracılığıyla Tanrı ile irtibata geçiyor değil mi?
Ve kendisiyle aynı dine mensup diğer insanlarla bir topluluğun parçası oluyor, kabul görüyor yani kendine ait hissediyor.
Peki protestanlık geldiğinde ne oluyor?
Kişi kiliseye isyan etmiş, kendi özgürlüğünü elde etmiş ama aracısız olarak kendi başına Tanrı'nın karşısında duruyor.
Kendinden büyük bir grubun parçası olma ihtiyacı hala var.
Aksi takdirde Tanrı'nın azameti karşısında da küçülüyor, korkuyor, gitgide kendini küçümsemeye başlıyor ve Tanrı'yı yüceltmeye başlıyor.
Calvin'in belirttiği yaşamın amacının Tanrı'nın zaferi olduğu düşüncesi, işte bu sözde özgürleşmiş bireyin başka bir amaç için yaşamak zorunda olduğunu gösteriyor bir noktada.
Fromm da işte bu tip insanların tam da kapitalist sisteme uygun birey tipi olduğunu söylüyor.
Çünkü biliyorsunuz ki kapitalizmde amaç birey değil.
Amaç ekonomik sistemin sürmesi.
İnsanın elde edilen gelirle daha iyi bir yaşam sürmesi de değil.
O geliri sermaye yapıp yatırıma dönüştürerek o sistemin sürekli dönmesini sağlamak.
Yani performans göstermek.
İşte günümüzde özgürleşmiş gibi görünsek de aslında çoğumuz dönen çarkın bir parçasıyız.
Şimdi burada da size bir sorum var.
Bu amaç dediğimiz şeylerin kaçı kendi özümüze yönelik amaçlar?
Kaçı hiç kimseden etkilenmeden gerçekten içten hissettiğimiz amaçlar.
İsterseniz burada durup düşünün ya da bu soruyu bir not alın.
Sonrasında üzerine yazabilirsiniz.
Şöyle bir baktığınız zaman daha da yalnızlaştık.
Kendi ayaklarımızın üzerinde daha da durmak zorunda kaldık.
Bu kötü bir şey değil belki ama ağır bir yük, katlanılması güç bir yük.
Ve bu yükten kurtulmak isteyenlerin bir kısmı kendi özünden vazgeçerek bir topluluğa ait olmaya çalışıyor.
Bir yere ait olmaya çalışıyor.
bir şekilde insanlarla bir arada kalmak istiyor.
Buradan nitelikli yalnızlık bölümüne de göz kırpalım.
Bu arada bundan iki önceki bölümü dinlemediyseniz onu da dinleyin isterim.
Peki ne yapacağız? Her zamanki gibi öncelikle farkına varacağız.
Farkına varmadığımız hiçbir şeyi değiştiremeyiz.
Eğer size hitap etmeyen, zevk almadan yaptığınız bir iş için gece 1'lere kadar bilgisayar açık çalışıyorsanız, mutsuz olduğunuz bir işte kendinizi paralıyorsanız ya da sevdiğiniz bir şey yapsanız dahi bir şeyler
üretmediğinizde suçluluk hissediyorsunuz.
Orada durup üzerine bir düşünmek gerekir.
Haydi bugün size vedamı 3 soruyla yapayım.
Hazırsanız, kağıdınız, kaleminiz hazırsa ya da notbediniz hazırsa soruyorum.
1- Olduğunuz yere ait hissediyor musunuz?
2- Çalışmaktan kalan vaktinizi...
Nasıl değerlendiriyorsunuz?
3, 1 ila 10 arasında değerlendirecek olsanız hayattan zevk alma rakamanız kaç olurdu?
1 en düşük, 10 en yüksek.
Bir yazın bakalım bunları ya da bir düşünün üzerine neler çıkacak.
Beni de haberdar etmeyi unutmayın.
Ve bir bölümün daha sonuna geldik.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
