
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
İnsan olarak dayanıklılığımız muazzam. Ama bazen bu güç, bize zarar veren şeyleri bile olağanlaştırmamıza yol açıyor. Saygısızlığı, mutsuzluğu, boşluk hissini, sürekli taviz vermeyi… Normal kabul ettiğimiz an, alarm seslerini susturmuş oluyoruz.
Bu bölümde, günlük hayatımızda fark etmeden normalleştirdiğimiz davranış ve ilişkileri ele alıyoruz.
🔹 İş yerinde asgariyle yetinmek
🔹 İlişkilerde sınırların ihlal edilmesi
🔹 Kendimize ihanet etmek
🔹 Bedenimizle kavga etmek
🔹 Başkasının duygularını yönetmeye çalışmak
Sizi, “Hayat böyle işte” dediğiniz noktaları yeniden düşünmeye davet ettiğim bir bölüm hazırladım çünkü hayatta kalmak bir yaşam tarzı değil.
Transkript
İnsanların en ilginç özelliği sizce ne arkadaşlar?
Bunu gerçekten çok içten bir şekilde soruyorum.
Şöyle bir düşündüğünüz zaman bizim milyonlarca yıldır hayatta kalmamızı sağlayan en ilginç özelliğimiz ne?
Dayanıklılık. Neredeyse her şeye dayanabiliyoruz.
Kalp kırıklıklarına dayanıyoruz, hastalığa dayanıyoruz, adaletsizliğe dayanıyoruz, kayıplara dayanıyoruz.
Yani dayanamadığımız ya da adapte olamadığımız, üzerinden gelemediğimiz hiçbir şey yok gibi baktığınız zaman değil mi?
bir noktada çok kıymetli, hatta hayranlık uyandırıcı.
Çünkü bizim zor zamanların üstesinden gelmemizi sağlıyor.
Ama aynı şekilde ben bir noktada tehlikeli buluyorum arkadaşlar.
Neden biliyor musunuz? Çünkü bu kadar dayanıklı olduğumuz zaman ya da bu kadar kolay adapte olmaya alıştığımız zaman biz bir şeyleri normalleştirmeye de başlıyoruz.
Normal olmaması gereken şeyleri ya da aslında kabul etmememiz gereken şeyleri kabul edip hayatımıza devam etmeye başlıyoruz.
Aynı soruyu size Instagram'dan sorduğumda neleri normalleştirdiniz normal olmayan diye çok büyük bir kısmınız ülkece içinde bulunduğumuz durumdan bahsetmiş.
Bundan birazcık daha dert yanmış ki haklı olarak.
Hatta bir dinleyicim şey demişti.
İsyan edememeyi normalleştirdik.
Bu bana çok dokundu.
Ve ben şuna inanıyorum.
Biz evet bir şeyleri normalleştirmemek için çaba harcıyoruz ama bir yerden sonra gücümüz bir yere kadar yettiği zaman Ne oluyor?
İster istemez hayata karşı umudumuzu kaybediyoruz.
Ya da onu normalleştirmek istemesek bile o huzursuzlukla, o mutsuzlukla, o bizi rahatsız eden kekremsi duyguyla olan ilişkimiz değişiyor.
Ama o ilişki değişikliği bizi olumlu bir yönde etkilemiyor.
Ben kesinlikle bu toplumsal olayların bireysel anlamda bizi hem kendimize olan ilişkilerimizde, hem çevremizde olan, hem de hayatla olan ilişkimizde...
çok derinden bir yerden yaraladığına inanıyorum arkadaşlar.
Biliyorum çok pozitif bir yerden girmedim tabii ki ve burada saatlerce hem ülkeyi hem dünyayı kurtarma planları yapabiliriz ama benim amacım bugün biraz daha içimize dönmek olduğu için bu kısmı başka bir bölüme bırakmayı uygun görüyorum.
Peki günlük hayatta normalleştirdiğimiz şeyler arasında ne var?
Yani neyi birinci sıraya koyarsınız derseniz bana ben kesinlikle saygısızlığı birinci sıraya koyarım.
Neden biliyor musunuz? Çünkü o kadar farklı formlarda ve mikro seviyelerde karşımıza çıkıyor ki ve her alanda yani sokakta hiç tanımadığımız bir insanın saygısızlığına da maruz kalabiliyoruz.
İş yerinde de, ilişki içinde de, ailede de, her yerde bazen bir göz devirme oluyor, bazen bir laf sokma oluyor, bazen yok sayma oluyor.
Ve bir noktadan sonra ona alışmaya onu normalleştirmeye başlıyoruz.
Ben geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken normalleştirdiğim şeyi fark edince aşırı şaşırdım.
Olay şu bir arkadaşıma başımdan geçen bir saygısızlığı anlatıyorum ama saygısızlığın temeli aslında benim İngiliz değil farklı bir ırktan olmam.
Aslında altında biraz daha böyle ayrımcılık ırkçılık gibi bir ton var.
Detayı vermeyeceğim burada ama.
Bunu anlattım arkadaşım ve arkadaşımın gözleri açıldı.
O da İngiliz bu arada. Ya dedi çok üzgünüm böyle bir tecrübe yaşadığın için.
Çok kötü hissetmiş olmalısın.
Dedim ki yani her yerde çürük elmalar çıkacak ya.
Bu da böyle yapacak bir şey yok dedim.
Ve gözleri bir açıldı. O an bu durumu ne kadar normalleştirdiğimi fark ettim.
En başta çok canımı acıtmıştı.
Gerçekten çok üzülmüştüm.
Ama birkaç kere daha böyle farklı ortamlarda, farklı formlarda yaşanınca insan şöyle diyor.
Ya bunlar da var, herkes böyle değil, bunlar da arada çıkacak böyle diye.
Hala daha size bunu anlatırken şey diye düşünüyorum.
Ben mi abartıyorum acaba?
Yani her türlü insan var, her şekilde insan var.
Onu da değiştiremezsin gibi bir yerden bakıyorum ama işte bu tam olarak normalleştirmek.
Bundan bahsediyorum. O yüzden size sorum şu.
Siz normal olmaması gereken şeyleri, normalde hiç kabul etmeyeceğiniz saygısızlık formlarını bir düşünün ve hayatınızın hangi alanında var?
En son nasıl bir tecrübe sizin canınızı yaktı ama siz onu saygısızlık olarak görmediniz çünkü normalleştirdiniz?
Bir düşünün isterim. İkinci en çok normalleştirdiğimiz şeylerden bir tanesi ki bunu bana siz de yazmıştınız Instagram'dan asgari de yetinmek, bare minimumla yetinmek.
Bunu en çok ilişkilerde gözlemliyorum ben.
Minimum ilgi, minimum alaka, çok fazla şey bekleme.
Yahu ilişki dediğin şey karşılıklı efor sarf edilen bir şeydir.
Ve karşılıklı eşit oranda efor ya da belli bir noktada efor sarf edilen bir şeydir.
O yüzden de bir şeyin asgarisiyle yetinmek.
Ama şu yönü iyi ama bu yönü iyi.
Demek gerçekten sizi içten içe rahatsız ettiğinde bir şey yanlış gidiyor dediğinizde oraya da bakmakta fayda var.
Ve buradaki sorum da tabii ki hayatınızın hangi alanında asgariyle yetiniyorsunuz?
Ben tabii ki ilişkilerden örnek verdim en son bölümlerimiz bunlarla alakalı olduğu için ama bu iş olabilir, aile olabilir, kendinize sağladığınız şeyler olabilir.
Kendi kendinizi bare minimumda da tutuyor olabilirsiniz.
Bunu da bir düşünüp kurcalayın isterim.
Onun dışında şunu fark ediyorum diğer normalleştirilen şeylerde diken üzerinde durmayı normalleştirdik.
Biz bunu zaten ülkece normalleştirdik ya o ayrı da benim sevdiğim bir tabir var kesin daha önce bahsetmişimdir yumurta kabukları üzerinde yürümek.
Yani sürekli böyle başkalarının duygusal regulasyonlarını yapamadığı için başkalarının duygu durumuna göre kendi davranışınızı ayarlamak.
Ona göre kendi kendinizi bir şekilde regüle etmeye çalışmak ve sürekli sessizleşmek.
Aman işte şimdi ortalık karışmasın, aman şimdi bununla uğraşmayalım düşüncesi.
Yani bazen yeri geliyor, evin içinde ses çıktığında eşiniz, anneniz, babanız, kardeşiniz şimdi laf edecek diye kahvenizi bile sessiz sessiz karıştırmaya başlıyorsunuz ki bu gerçekten çok tehlikeli.
O yüzden de burada size sorum şu, siz...
Hangi ortamlarda, hangi insanlarla iken, hangi durumlarda yumurta kabukları üzerinde yürüyorsunuz?
Sürekli böyle tetiktesiniz.
Bunu insan normalleştirdiği zaman tabii ki çok fark etmiyor ama birazcık bir gözlemleyin bakalım.
Neyi normalleştirmişsiniz?
Normal olmaması gereken bu konuda neleri, hangi durumları, hangi insanların davranışlarını normalleştirmişsiniz?
Bir diğer normalleştirdiğimiz şeylerden bir tanesi de sınırların ihlal edilmesi.
Bu kanalda bunun üzerine çok konuştuk tabii ki ama ister istemez bazen insanlar iyi niyetli olduğu zaman onları görmezden gelebiliyoruz.
Ya da kendi kendimizin sınırlarını da ihlal edebiliyoruz ve o normal bir noktaya geliyor.
Halbuki sağlıklı sınırlar koyabilmek bir insanın hem kendine olan saygısını koruması için hem de ilişkilerini daha düzgün bir seviyede tutması, daha doyumlu tutabilmesi, daha kaliteli tutabilmesi için.
Çok önemli. O yüzden de buradaki sorun ufak da olsa böyle masum da görünse hangi sınırlarınız ihlal ediliyor?
Ya da aynı şekilde siz kendi sınırlarınızı hangi sınırlarınızı ihlal ediyorsunuz?
Ona da bakmakta fayda var.
Onun dışında neyi normalleştiriyoruz biliyor musunuz arkadaşlar?
Bence bu çok güçlü ve hiç farkında olmadığımız bir şey.
Bedenimizin bize verdiği mesajları susturmayı.
Ne demek istiyorum? Bazı durumlarda, bazı konuşmalarda, bazı tartışmalarda...
Altyazı M.K.
Bir şeyin yanlış olduğunu vücudumuz sayesinde hissediyoruz değil mi?
Kalbimiz hızlı artmaya başlıyor, başımız ağrıyor, midemiz sıkışıyor.
Yani bedenimiz bize mesaj vermeye çalışıyor.
Diyor ki ya burada yanlış bir şey var, sen bir burada dur, bir dur.
Ama onu yapmıyoruz ve bunu yapmamayı normalleştirdik.
O yüzden de bedenimizin bize verdiği tepkilere daha fazla dikkat etmeyi, daha fazla özen göstermeyi çok kıymetli buluyorum.
Başka ne var? Burada çok konuştuk hatta geçtiğimiz bölümün konusu iş hayatındaki belirsizlikti ama bunu hep söyleyeceğim.
Çünkü insanı en çok tüketen şeylerden bir tanesi en fazla vakti işte geçiriyoruz.
En çok enerjimizi verdiğimiz şeylerden bir tanesi de işimiz, zihinsel enerjimizi, fiziksel enerjimizi.
İşimizi yarım yapmak.
Yani bir zamanlar heyecanla başlamış olabilirsiniz ama artık o iş sizi tatmin etmiyordur.
Ama konfor alanınızdasınızdır ya da en azından maaş geliyor diye düşündüğünüzde.
Sadece var olmakla yetindiğiniz, elinizin ucuyla yaptığınız işi ne kadar normalleştirdiniz?
Bunu da bir düşünün isterim. Çünkü bu çok güzel bir mesaj.
Bunu normalleştirdiğiniz zaman oradan çıkış planını yapmıyorsunuz tabii ki de.
Ama bunun aslında normal olmadığını fark edince insan ister istemez diyor ki ya bir dakika hayat böyle mi geçecek?
Ben burada bir şey yapmalıyım.
Burada bir çıkış planı oluşturup kendime farklı bir yol çizmeliyim deyip gerçekten de sizi daha mutlu, daha tatmin edecek bir noktaya gelebilirsiniz.
Eğer ki bu konuda benimle çalışmak isterseniz kariyer koçu olarak tabii ki de her zaman kapım açık bunu biliyorsunuz.
Başka? Başka neleri normalleştirdik?
Bedenimizle kavga etmeyi normalleştiriyoruz bence.
Neden biliyor musunuz? Aynaya baktığınız zaman ilk gördüğünüz şey...
Boyunuzun kısalığı, gözlerinizin ufaklığı, dudaklarınızın inceliği ya da cildinizin güzel olmamasıysa, kısacası herhangi bir kusur sandığınız sizi siz yapan şeyse orada da bence
bir şey var. Yani evet bunu görüyorum, bunu bir şekilde kabulleniyorum, hayatıma devam ediyorumla bunun sürekli aklıma gelmesi, şu yaşa kadar hala daha bununla yaşıyor olmak, bunu normalleştirmek
ikisi çok ayrı şeyler.
Tabii ki de kendimizi olduğumuz gibi kabulleneceğiz ama...
Bu ilk baktığımızda aklımıza gelen ya da ilk baktığımızda bizi rahatsız edip tamam ama dediğimiz şey olmamalı bence.
Onun dışında neleri normalleştiriyoruz?
Döngüsel tartışmaları bence normalleştiriyoruz.
Yani eğer aileniz ya da partnerinizle hep aynı konuda kavga ediyorsanız ve hep kaç kere söylediğim temalı tartışmalarınız varsa o tartışmalar hep aynı yere varıyorsa çözülmeyen şeyler normalleşiyor demektir.
O yüzden de insan bir noktada şey olabiliyor.
Ya bu da böyle bizim ilişkimizde.
bu şekilde yürüyor gibi bir yere varabiliyor ama onun normalleşmesi normal mi sizce?
Yani hep aynı tartışmayı yapıp hiçbir yere varamamak normal mi?
Bunu bir düşünün isterim.
Ve ona nasıl bir çözüm bulunur?
O aynı tartışmayı nasıl yapmayabilirsiniz?
Nasıl bir çözüme varabilirsiniz?
O normalleşmeyi nasıl bozabilirsiniz?
Buna da bakmakta fayda olduğunu düşünüyorum.
Evet başka başka ne var?
Kendimize ihanet etmek diyebilir miyiz?
Bunu nasıl söylerim bilmiyorum ama yani şöyle.
Herhangi bir teklif geliyordur size şuraya gidelim bunu yapalım şöyle yapalım şunu da sen halletsene ya da bunu da sen bitiriver işte böyle şeyler de olabilir.
İçinizden istemezsiniz ya ben bunu yapmak istemiyorum zorunda da değilim zaten dersiniz ama farkında olmadan ağzınız tamam olur der ya da tabii der ve içten içe kendinize kızarsınız.
Ya ben bunu istemiyordum ben bunu niye kabul ettim ben zaten oraya gitmeyecektim neden şimdi insanları kırmamak için tamam dedim diye.
İşte benim buradaki sorun da şu.
Siz bunu ne sıklıkla yaşıyorsunuz?
Yani bu içsel hesaplaşmayı ya ben bunu istemiyordum neden böyle yaptım neden evet dediğimi ne sıklıkla yaşıyorsunuz?
Burayı gözlemlemekte fayda var çünkü eğer haftada birkaç kere bunu diyorsanız kendinize demek ki siz bunu normalleştirmişsinizdir.
Yani kendinizi değil başkalarını ön plana koyuyorsunuzdur.
Bu da dediğim gibi kendine ihanet etmek olarak algılanabilir bence.
Evet başka ne var? Mutsuzluğu normalleştirmek.
Bu sizden de gelmişti. Tabii ki de 7-24 mutlu olalım, toksik pozitivite bunlarla bahsetmediğimi çok iyi biliyorsunuz.
Sadece düzenli olarak üzerinizde bir ağırlık varsa, bir karamsarlık varsa ya da böyle hayat enerjinizi kaybettiğinizi hissediyorsanız işte Onu da normalleştirmiş olabiliyor insan.
Ben bunu şöyle görüyorum.
Biz hayatta kalma modunu normalleştirdik bence.
Yani survival modunda yaşıyoruz.
Gerçekten hayat açlık oyunlarıymış gibi ve bunu normalleştirdik.
Aman şu faturaları da ödeyeyim.
Aman bugün de sağ çıktık.
Aman şöyle de oldu.
Bunu çok normalleştirdiğimizi görüyorum.
İngilizcede bir tabir var. Survival'ın karşılığı olarak.
Genelde kullanılıyor thriving yani yeşermek, büyümek, gelişmek, çiçek açmak.
Bu normalimiz değil şu anda.
Tabii ki içinde bulunduğumuz şartları gözümüzü kapatalım ve hiçbir şey olmuyormuş gibi davranalım demiyorum.
Ama bunu da normalleştirmeyelim.
Yani kendimize minik mutlu anlar yaratmayı, minik tatmin anları yaratmayı, o kargaşanın, o karanlığın içinde minicik bir ışık oluşturmayı da normalleştirelim.
Bunu normalleştirelim işte.
Bunu saatlerce konuşabilirim, bir sürü şey sayabilirim ama herkesin kendi hayatı, kendi tecrübesi, yaşadığı, deneyimlediği şey farklı olduğu için tabii ki herkesin normalleştirdiği şey de farklı olacaktır.
O yüzden benim size sorularım bu sorduklarımın dışında birincisi bir zamanlar bu bana uygun değil dediğiniz neyi bugün hayat böyle diye kabullenmeye başladınız?
Ya da eskiden sizin için normal olmayan?
Kırmızı çizginiz olan neyi bugün normalleştirdiniz?
Ve son olarak nerede dayanıklılığı adaptasyonu kimliğinizin bir parçası zannettiniz?
Halbuki öyle değil. Neden soruyorum bunları biliyor musunuz?
Çünkü normalleştirmenin bir bedeli var.
Normalleştirme insanın kimliğini aşındırır.
Önce sınırlarımızı, sonra öz saygımızı, sonra da ben kimim sorusunun cevabını bulanıklaştırır.
O yüzden de ben bu bölümü bugün şöyle kapatmak istiyorum.
Hayatta kalma modu bir yaşam tarzı değil arkadaşlar.
saygısızlığı, asgari de yetinmeyi ya da sınırlarını bilmeyen insanları, bir şekilde normalleştirmek zorunda değilsiniz.
Sadece hayatta kalmak değil, bizim hakkımız olan gerçekten yaşamak, yani yaşadığımızı hissetmek, iyiliklerimize kadar yaşadığımızı hissetmek, sorgulamak, yeniden fark etmek, susturduğumuz o sesi, susturduğumuz
o alarmları neyse bunları açmak hakkımız.
Çünkü hayat katlanılacak bir şey değil ki, yaşanılacak bir şey.
O yüzden de işte bu normalleştirdiğimiz ama normal olmayan şeyleri görmek, belki hayata katlanmayı bırakıp gerçekten dolu dolu yaşamayı, Bir şekilde daha fazla tatmin olmayı açabilir bize diyor ve artık yavaşça
bölümü sonlandırıyorum. Eğer bu bölüm beğendiyseniz sevdiklerinizle ya da bu bölümü dinlemesini gerektiğini düşündüğünüz arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın arkadaşlar.
Ve beni dinlediğiniz platformdan takip etmeyi unutmayın ki yeni bölümler geldiğinde size bildirim gelsin.
Sizi çok seviyorum biliyorsunuz kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın bir sonraki hafta görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
