
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Genelde bağımlılık diyince aklımıza sigara alkol madde tüketimi gibi şeyler geliyor ama günümüzün popüler aktivitesi buz banyolarından tutun da kitap okumak, bir şeyler öğrenmek, yalan söylemek, aşırı spor yapmak da birer bağımlılık olabilir. Haydi gelin bağımlılığın psikolojik, fizyolojik ve sosyolojik etkilerine bakalım.
Profesyonel Koçluk Ön Görüşme Linki
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Altyazı M.K.
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Ben Emine. Bu kanalda hayatı daha yaşanılabilir kılmak ve farklı açılardan bakabilmek için gündelik deneyimlerime dair sorgulamalarımı, düşüncelerimi, okuduklarımı ve öğrendiklerimi paylaşıyorum.
Bununla birlikte kariyer başta olmak üzere hayatında, ilişkilerinde ya da kendinde somut bir değişiklik yapmak isteyenler ile Çözüm odaklı profesyonel koçluk üzerine çalışıyorum.
Amacım felsefe, psikoloji ve farkındalık öğretileri çerçevesinde doğru soruları sorarak kendinize ait doğru cevapları bulmanızı ve istediğiniz değişikliği sürdürülebilir bir şekilde
hayatınıza dahil etmeye destek olmak.
Daha fazla bilgi ve ücretsiz öngörüşme randevusu için emineyesitmen.com slash koçluk adresinden bana her zaman ulaşabilirsiniz.
Açıklamalara da linki bırakıyorum.
Bu hafta bağımlılıklarımız üzerine konuşmak istiyorum.
Genelde bağımlılık deyince aklımıza sigara, alkol, madde tüketimi gibi şeyler geliyor ama günümüzün popüler aktivitesi buz banyoları yani ice bath'lerden tutun da kitap okumak, bir şeyler öğrenmek,
yalan söylemek, aşırı spor yapmak da birer bağımlılık olabilir.
Emine sağlıklı bir bağımlılık ise nesi kötü diyebilirsiniz ama nasıl madde, alkol, sigara, seks gibi bağımlılıklar bir şeylerden kaçış, kendini sakinleştirmek ya da zevk almaksa sağlıklı bağımlılıkların
da arkasında aynı mekanizma işliyor.
O yüzden bugün amacım biraz daha farkında olmadığımız bağımlılıklarımızın üzerine konuşmak ve yüzleşmek istemediğimiz durumlara dair sağlıklı çözümler üretebilmek.
Peki bunu nasıl anlatacağım?
Bağımlılık ve dopamin ilişkisi ekseninde dolaşacağım ama sadece bireysel bağımlılık çerçevesini anlatmayacağım arkadaşlar.
Çünkü bireyi toplumdan ayrı düşünemeyeceğimiz için içinde yaşadığımız toplumların bizi nasıl bağımlılığa doğru ittiğini, o bağımlılıkları nasıl şekillendirdiğini, günümüz ekosisteminin
bağımlılığı nasıl tetiklediğini bunlara da bence konuşmak çok önemli.
Mesela az önce buz banyosu dedim ya buz banyosu gerçekten...
Kafa yapan bir bağımlılıkmış arkadaşlar.
Ben bunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.
Başlamadan önce böyle detaylara inmeden önce bu konuda bir tık spoiler vermemin kimseye sakıncası olmaz diye düşünüyorum.
Dopamin Nation kitabını okuyanlarınız ya da duyanlarınız vardır.
O kitabı okurken benim en çok etkilendiğim hikayelerden bir tanesiydi.
Zaten bu bölümde ağırlıklı olarak da o kitabı referans alıyorum.
Şimdi şöyle bir hikayeden bahsediyor kitabın yazarı Anna Lemke.
Zaten kendisi de bir psikiyatr, bir doktor ve düzenli olarak hastalarını görüyor.
Hastaların hikayelerini paylaşıyor.
Paylaştığı hikayelerden bir tanesi de Michael isimli bir adama ait.
Adam geliyor ofise diyor ki ben eskiden madde bağımlısıydım artık değilim.
Lemke de diyor ki o zaman neden buradasın haklı olarak.
O da diyor ki bekle şimdi anlatacağım.
Michael'ın şöyle bir hikayesi var arkadaşlar.
Böyle çok sağlıklı, yakışıklı, işinde başarılı, zengin, enerjisi hiç bitmeyen.
Buraya dikkat. Enerjisi hiç bitmeyen, sevdiği kişiyle evli olan böyle mükemmeli yakın hayatı olan bir insan.
Yani kağıt üzerinde mükemmeli yakın bir hayatı var.
Enerjisinin bitmemesinin ve bu kadar erken yaşta çok fazla şey yapabilmesinin arkasında kendince uygun oranlarda kullandığı ve enerjisini böyle sağladığı bir madde var.
Ama hepimizin bildiği gibi o işler öyle olmuyor arkadaşlar.
Kimyasal maddeler sizin değil.
Siz onların kontrolüne düşüyorsunuz bir noktadan sonra.
Michael da bu raddeye geliyor.
Eş de diyor ki bu iş böyle olmaz.
Ya ben ya madde.
İkinci kez düşünmedim bile diyor.
Benim için hani eşimden evliliğimden daha önemli bir şey yoktu.
Bırakması zor değildi zaten bıraktım ama sonra ne yapacağımı bulması çok zordu diyor.
Ve maddeye geri dönmemek için kendini bir şeyle meşgul etmesi lazım Michael'ın.
Michael da... Tenis oynamak gibi bir çözümle gelmiş.
Tenise başlıyor ama çok böyle aşırı terleme sorunuyla karşılaşıyor.
Hatta tenis oynamadığı zamanlarda bile çok terliyor bu adam.
Koçuna soruyor diyor ki ben ne yapacağım ya hayatıma böyle devam edemem.
O da diyor ki soğuk duşu dene.
Michael da deniyor. İlk denediğinde böyle aşırı bir mutluluk gelmiş duştan çıktıktan sonra ve fark etmiş ki soğuk duş aldığı zamanlarda gün içinde modu çok daha yüksek.
Sonra araştırıp böyle bakıyor neymiş ne değilmiş ne varmış bunun arkasında diye buz banyosunu buluyor.
Bunu yapan insanların dahil olduğu komünitelere katılmaya başlıyor.
Her sabah ve akşam mutlaka buz banyosu ritüeli ekliyor günlük rutinine.
Ve doktor seansta soruyor diyor ki nasıl bir his peki kendini buzlu suya sokmak diye.
Çok mantıklı bir soru yani soğuk duşa okeyim ben de severim soğuk duş almayı ama düşünsenize sabah akşam kendinizi böyle inanılmaz soğuk buzlu sulara sokuyorsunuz.
Adam da diyor ki en başta o kadar soğuk ki vücudum çığlık atıyor resmen kendini öldürmeyi bırak diyor.
Ama ne kadar acı verirse versin ilk şok geçtikten sonra tenim uyuşuyor buzdan çıktıktan sonra böyle bir kafamı iyi hissediyorum ve diyor ki Tam olarak bana kullandığım
maddenin o zamanlardaki verdiği hissi veriyor.
Ve bu his gün içinde saatler boyu sürüyor.
Bu durumdan aldığım mutluluk, zevk, acı karışımı mı diyeyim artık ne diyeyim o kadar güçlü ki adam evine sanayi tipi buzluk almış arkadaşlar ya çok komik.
Küvete buz koymak yetmemiş bir noktadan sonra böyle bir düzenek kurmuş.
Bu arada soğuk su terapisi Romalılardan beri fiziksel ve mental sağlık için kullanılan bir şey.
Özellikle profesyonel sporcular arasında da kasların dinlenmesi için kullanılıyor.
Hatta İskoç tuşu diye de biliniyor.
James Bond tuşu diye de biliniyormuş.
James Bond kitaplarında yer alıyormuş falan fıstık.
Bence bu kadar spoiler yeter.
Bunun bilimsel detaylarına birazdan ineceğim.
Hazırsanız biraz daha bağımlılığı derinden anlamaya çalışalım.
Hatta şöyle başlayalım.
Önce bir tanım yapalım değil mi?
Bağımlılık nedir? Geniş anlamda bir maddi ya da davranışı kişinin kendine veya başkalarına zarar vermesine rağmen her zaman zarar vermeyebilir tabii ki de ama devamlı ve zorlayıcı bir şekilde tüketmesi
diye tanımlıyor bilim dünyası.
Varoluşçu psikiyatr Ferhat İçöz'de Gereğinden fazla yatırım yaptığımız her şey ya da hayatta tek bağımız haline gelen her şey bağımlılık olabilir diyor.
Ve bağımlılıklarımızın aslında hastalık olmadığını sadece hayatı ezbere yaşamanın varabileceği son noktası olduğunu söylüyor.
Ben bu tanıma bir tık daha yakınım.
Tabii ki diğer tanıma da katılıyorum.
Yani bilimi karşıma almayacağım.
Ama bence bu gereğinden fazla yatırım yapılan her şey kısmı.
Çok mantıklı geliyor. Şöyle düşünün bir nevi önümüzdeki ihtimaller denizini, özgürlüğümüzü reddetip hayata sırt dönmemiz gibi aslında Ferhat Öçöz'ün geldiği nokta.
Hayatta olmanın beraberinde getirdiği özgürlüğü, o özgürlüğün de beraberinde getirdiği o baş dönmesini, kaygısını yok etme çabası gibi bir yerden tutuyor zaten.
Ki şu noktasına da katılıyorum.
Özgürlük aslında bakarsanız yaptığımız seçimlerin sonuçlarıyla yüzleşmek ya ve bu yüzleşme her zaman çok da olumlu olmuyor maalesef.
İşte o zaman bağımlılıklara sığınmak alternatif bir kaçış yöntemi olabiliyormuş.
Hazır özgürlüğü reddetme konusu açılmışken Eric Fromm'un Özgürlükten Kaçış kitabında önermiş olayım.
İnsanın aidiyet uğruna özgürlüğünden nasıl feragat ettiğini protestanlığın doğuşuyla birlikte tarihi, dini, sosyolojik ve psikolojik tabanda anlatan en...
Enfes bir kitap. Daha önce de önermiştim zaten bu kitabı diye hatırlıyorum bir bölümde ama mutlaka bence kütüphanenizde olması gereken bir kitap.
Kitaplardan bir tanesi. Bağımlı daha geri dönecek olursak da günümüzün dopamin zengini ekosisteminde hepimiz anında tatmin olmak için programlanmış gibiyiz resmen değil mi?
Bir şey satın almak istiyoruz.
Ertesi gün kapımızda. Hemen gidiyoruz böyle online olarak her şeyi alabiliyoruz.
Ertesi gün geliyor. Bir sonraki gün geliyor.
Bir şey öğrenmek istiyoruz.
Hemen saniyede cevabı ekranımızda beliriyor.
Ve sonuç olarak... Bu kadar kolay bir şeylere sahip olmaya alışınca sorun çözme yeteneğimizi ya da istediğimiz şeyleri bekleme sabrımızı da sanki kaybediyoruz değil mi ya?
Yani bir şeyler bu kadar kolay bu kadar kolay ulaşılabilir olduğu zaman artık heyecanı da kalmıyormuş gibi.
Aşırı tüketim sorununa katkıda bulunan bir diğer faktör de bunların hepsi el ele zaten.
Bağımlılık, aşırı tüketim bir yandan tabii ki can sıkıntısı şimdi oraya geliyorum.
Bu can sıkıntısının da geldiği nokta bugün sahip olduğumuz boş zamanın.
Çünkü sanayi devrimiyle beraber ne oldu?
Tarım, imalat, ev işleri gibi daha önce zaman alan, el emeği yoğun olan birçok işin makineleşmesi.
İnsanların her gün çalıştıkları saatleri azalttığı için daha fazla boş zamanımız var değil mi eskiye göre?
Şimdi tabi burası da tartışılır.
Bilgisayar başından kalkamayan beyaz yakalar aynı fikirde olmayabilir.
Haklılar da. Şimdi makineler evet belki iş gücümüzü aldı ama AI da bir taraftan iş gücümüzü alıyor.
Yapay zekanın gittiği yerde bir tık daha bizim işimizi kolaylaştırmak ve daha da boş zaman bırakmak.
Bununla alakalı da güzel bir bölüm çekmeyi planlıyorum bu arada.
Ama bu daha fazla vaktimizin olmasını şöyle istatistiklerle açıklamak istiyorum.
Amerika Birleşik Devletleri'nde iç savaştan yani 1861-1865 yıllarından hemen önce tarımda veya sanayide çalışan ortalama bir işçinin tipik bir gününü anlatacağım şimdi size.
Haftada 6,5 gün, yılda 51 hafta boyunca günde 10-12 saat çalışmaktan oluşuyormuş ve Boş zaman aktivitelerine günde en fazla 2 saat kalıyormuş.
Şu an böyle bir dünyada çalıştığımızı düşünebiliyor musunuz?
Yani eminim bu arada bu şartlarda çalışanlar vardır.
Gerçekten kolaylıklar diliyorum bu şartlarda çalışıyorsanız.
Tabii ki severek yapıyorsanız ayrı ama severek bile bence bu kadar yoğun bir şeyin üzerine çalışabilmek çok zorlayıcı olsa gerek.
Hatta bazı işçiler o eski zamanlarda çoğunlukla göçmen kadınlar haftada 6 gün günde 13 saat çalışıyormuş.
Kalanlar da zaten köle olarak çalışıyordu yani Amerika'da çok yakın zamana kadar ve şu an dünyanın birçok yerinde bu şartlar mevcut değil.
Birçok yerinde diyorum çünkü mevcut olan yerlerde eminim ki vardır.
Bu iyi bir şey diye söylemiyorum bu arada.
Bence berbat bir şey ki hala onun etkilerini...
Görürsünüz özellikle Amerikalı dinleyicilerim onaylayacaktır beni.
Günümüzde iş hayat dengesi ve işkoliklik anlamında Amerika o göçmenlerin ilk geldiği zamanlardaki çalışma kültürünü modernleşmiş paketiyle sürdürüyor bence bana kalırsa.
Ki Amerika Birleşik Devletleri'nde bugün boş zaman miktarı 1965 ile 2003 arasında haftada 5,5 saat artmış.
Bu da yılda 270 boş saat demek.
Günde boş zaman miktarının 7.2 saat günlük çalışma süresinde sadece 3.8 saat olması bekleniyormuş.
Bana çok inandırıcı gelmedi insanların bu materyalistik hırslarını göz önüne alınca ama hadi bakalım yani bunu verimlilik olarak ölçüyorlarsa belki.
Ama çalışma saati anlamında çok da oraya gidiyormuşuz gibi değil.
Ama tabii ki bu benim küçük dünyam, kendi küçük dünyamdaki gözlemim varsa eğer bu konuda iki kelam edeceğiniz nokta her ne kadar çok aktif olmasam da bana Instagram'dan ulaşabilirsiniz.
Amerika'yı da çok gömmeyeyim çünkü diğer yüksek gelirli ülkelerdeki rakamlar da benzer.
Tabii ki en fazla araştırma orada yapılıyor.
Tabii ki orada daha fazla kaynak var.
Yazarlar oradan çıkıyor. O yüzden genelde Amerika zaten baz alınıyor.
Ama diğer ülkelere baktığımız zaman da...
Daha fazla boş zaman var.
O yüzden de boş zamanla ne yapacağını bilememe, insanın kendisiyle baş başa kalması ve zihninin içindeki o susmayan sorgulamalar belki de günümüzde bizi o ya da bu şekilde bağımlılığa
itiyor. Bu bir yanı, diğer tarafı da zevk alma ve acıdan kaçma.
Ne demek istiyorum? Zevk almadan yemek yiyor muyuz?
Tabii ki bazen yiyoruz ama genel olarak yemekten zevk alıyoruz, bir şeyler içmekten ya da üremekten zevk alıyoruz değil mi?
Acı olmasaydı da kendimizi herhangi bir şekilde yaralanma ve ölümden, tehlikelerden koruyamazdık.
Şimdi bilimsel taraftan baktığımız zaman böyle.
Ama işte insan olarak bizler öyle varlıklarız ki arkadaşlar, yeryüzüne geldiğimizden bu zamana kadar zevki maksimum...
Acıyı minimum yaşama arayışındayız.
Yalansa yalan değil. O yüzden de nöral eşik noktamızı tekrar eden zevklerle yükselttiğimizden dolayı sonsuz bir arayış içine giriyoruz.
Yani bilim bunu söylüyor en azından.
Sahip olduklarımızda asla yetinmeyen sürekli daha fazlasını arayan insanlar haline geliyoruz.
Geldik bile ve bence şu an bu spritüel arayışların bu kadar yükselişte olmasının sebeplerinden bir tanesi de insanlığın bu materyalistik dünya içerisinde bir anlamsızlık denizinde
boğulması diye yorumluyorum.
Yine çok genelleme yapıyorum ama Ucundan köşesinden buraya dokunuyor.
İşte sorun da tam olarak burada zaten.
Çünkü nihai arayışçılar olarak türümüz zevki kovalamak ve acıdan kaçmak konusunda maalesef fazla başarılı oldu.
Sonuç olarak da dünyayı bir bolluk denizine dönüştürdük.
Yani zevk almak için daha mutlu olmak için hep daha fazlasına daha fazla ödüle.
Ödül diyorum nereye geleceğimi anlamışsınızdır.
Ve acıyı hissetmek için de hep böyle daha...
Az daha düşük bir eşiğe ihtiyacımız var ama bence bu da şu soruyu gündeme getiriyor.
Yani bu yeni ekosistemde biz nasıl hayatta kalacağız bu kadar doyumsuz bireyler olarak?
Nasıl hayatta kalacağız? Nasıl başarılı olacağız?
Çocuklarımıza nasıl yetiştireceğiz?
Yani nasıl davranma ve düşünme şekilleri gelişecek?
Şimdi AI de geldi yine aynı konuya geldim ama o da hayatımızı bu kadar kolaylaştırırken biz ne yapacağız?
Biz neyin ucundan tutacağız?
Bunları niye soruyorum diyor musunuz?
Çünkü tükettiğimiz her şey ne olursa olsun illa madde olmak durumunda değil bu bir davranış örneği de olabilir ya da bir zaman da olabilir bir düşünce paterni bile olabilir.
Bunlar işte bağımlılıkla el ele giden şeyler.
O yüzden de böyle bir sosyal tarafa girmeden önce bağımlılığın doğasına inelim.
Bakalım beynimizde neler oluyormuş o beynimiz bağımlılığı nasıl algılıyor ve oluşturuyor ona bakmak istiyorum.
Şimdi ne dedik? Ödül dedik ondan sonra...
Ağırcı dedik, zevk dedik, bağımlılık dedik.
Arkasından ne gelir sizce?
Tabii ki de dopamin.
Şöyle ki beynimizdeki ana işlevsel hücreler var değil mi?
Bunlar ne? Nöronlar.
Peki nöronlar ne yapıyor beynimizde?
Onlar orada öylece durmuyor tabii ki de.
Bir şekilde birbirleriyle iletişim halindeler.
Peki bu iletişimi nasıl sağlıyorlar?
Elektrik sinyalleri ve kimyasal maddeler.
Kimyasal madde dediğim şeyler nörotransmitterler bilim dünyasında.
Ve birçok farklı nörotransmitter var.
Dopamin bunlardan bir tanesi.
Biz bunun üzerinde duracağız çünkü konumuz bağımlılık.
Şimdi dopamin ödül işleme sürecinde yer alan tek nörotransmitter değil.
Yani sadece dopamin yoluyla iletişime geçmiyor nöronlarımız.
Ama bilim dünyası...
En önemliler arasında olduğunda hemfikir.
Çünkü bir ödül almak için duyulan motivasyonda ödülün kendisinden alınan zevkten daha büyük bir rol oynayabiliyormuş.
Ve tabii ki aynı dopamin herhangi bir davranışın ya da maddenin bağımlılık potansiyelini ölçmek için de kullanılıyor.
Bunları anlatıyorum çünkü ben seviyorum beynin içine inmeyi ama eğer aklınızda kalması gereken bir cümle varsa o da şu arkadaşlar.
Beynin ödül sistemine daha fazla dopamin salınımı yapan ve dopamini daha hızlı serbest bırakan ne varsa bağımlılık yapıcıdır.
Şimdi şöyle bağımlılık çeşitlerine gelecek olursak.
Başta dediğim gibi alkol, sigara, madde bağımlılığındansa davranış bağımlılığı üzerinden örnek vereceğim.
Çünkü amacımız biraz daha fark etmediğimiz bağımlılıkların farkına varmak.
Kumarla başlayalım.
Bunu tabii ki fark ederiz. Bunu fark edilmeyecek bir tarafı yok ama.
Benim anlamakta çok zorlandığım bir bağımlılık türüydü Kumar.
Ve Dopamination kitabını okuyana kadar bir türlü aklımda oturtamıyordum.
Muhteşem bir kitap bu arada.
Mutlaka ki okuyun derim.
Ana Lemke, Dopamination.
Instagram'da paylaşacağım fotoğrafını zaten kendime de söz verdim Instagram'ı bir tık daha aktif kullanmak için Instagram'da paylaşırım.
Sabitlerim kitaplara oradan bakabilirsiniz.
Çünkü biliyorum bazen söyleyip geçiyorum not alırken zorlanıyorsunuz.
Kitapları bundan sonra Instagram'da paylaşacağım bölümde bahsettiğim kitaplar olarak oradan takip edebilirsiniz.
Şimdi gelelim kumar bağımlılığına.
Araştırmalar kumar oynarken beynimizde salınan dopaminin Ödülün kendisinden çok, ödülün ne zaman ve nasıl verileceğinin belirsizliğiyle bağlantılı olduğunu gösteriyor.
Çok uzun bir cümle oldu.
Şöyle ki, bir çalışma yapmışlar.
Kumar bağımlısı olan ve olmayan kişilerin para kazanırken ve kaybederken beyinlerindeki dopamin seviyelerini ölçmüşler.
Para kazandıklarında iki grup arasında fark bulunmamış, herkes mutlu.
Ama dopamin miktarı kumarbazlarda...
Kaybetme ve kazanma ihtimallerinin eşit olduğu durumlarda en yüksek seviyeye çıkıyormuş.
Yani belirsizlik en fazla olduğunda en yüksek dopamini salgılıyorlarmış.
Çok ilginç değil mi? O yüzden de kumar bağımlılığı ödül beklentisi ile ödül yanıtı arasındaki farkı vurguluyormuş.
Yani kumar bağımlısı olan kişiler kumar oynarken hatta bazen kaybetmeyi istediklerini de dile getiriyorlar.
Çünkü ne kadar çok kaybederlerse kumar oynama isteği o kadar ağır.
Ve kazandıklarında yaşadıkları heyecanda o kadar büyük oluyormuş.
Düşünebiliyor musunuz? Bu durum kaybetme takibi olarak da biliniyormuş.
İlginç bence. İnsan beni çok farklı işliyor.
Eminim hani benzer senaryolarda vardır.
Beni dinleyenlerde bir noktada aa ben de bunu yaparken ya da belki kumar oynayanlarınız varsa ben de kumar oynarken böyle düşünüyorum diyebilirsiniz.
Bana çok ilginç geliyor bu kumar bağımlılığı.
O yüzden en başta buna yer vermek istedim.
Çünkü beni hiç cezbetmiyor bilmiyorum.
Daha yeni Vegas'tan geldim bu arada.
İş için gitmiştim. Herkes böyle zevkine de olsa oynuyor falan.
Ama o makineler nedense benim hiç ilgimi çekmiyor.
Şimdi bunu anladığım zaman da bir tık daha kendimle bir ilişki kurabilirdim.
Çünkü ben belirsizlik sevmeyen bir insanım.
O belirsizlik bana dopamin değil muhtemelen anziyete basıyordur.
O yüzden şimdi yavaş yavaş diğer davranışların bağımlılığına geçiyorum.
Öğrenme. Şimdi beni dinleyenlerin çok büyük bir kısmı.
Öğrenme aşığı bunu bana hep söylüyorsunuz hep mesajlarınızda yazıyorsunuz ki bence bu çok güzel bir şey hayat boyu öğrenme felsefesi benim de uyguladığım bir felsefe ben de çok seviyorum hep yeni bir şeyler öğrenmeyi ve öğrendiklerimi paylaşmayı.
Tabii ki her şey kararında güzel yani bunu bir kaçış olarak kullanıyorsak o zaman orada belki bir dur demek de gerekir çünkü öğrenme...
Aktivitesi de beyindeki dopamin salınımını arttırıyor.
Fareler üzerinde bir araştırma yapmışlar.
Bazı fareler böyle 3 ay boyunca yeni ve ilginç bir ortamda tutulmuş.
Diğer fareler de standart laboratuvar kafeslerinde bırakılmış.
Yeni ortamda yaşayan farelerin beyinlerinde ödül ve zevk ile ilgili bölgelerde dopamin açısından zenginsin.
yüksek dopamin salınımına yol açan, bağımlılık yapan ilaçlarla görülen değişikliklere benzermiş.
Yani yeni ve ilginç bir çevre beynimizi öğrenmeye ve keşfetmeye teşvik ediyor.
Bu da dopamin salınımını arttırıyor.
Ama bana ilginç gelen kısmı bu bağımlılık yapan ilaçlarla Benzer değişiklikler olması çok ilginç değil mi?
Yani dopamin güzel bir şey ama çok tehlikeli bir şey de olabiliyor gördüğünüz üzere.
Her öğrenmeyi semem bağımlı demiyorum tabii ki de.
Ama eğer bazen sinirinizi aştığınızı düşünüyorsanız her şeyi bir kenara bırakıp illa o bir şeyi öğreneceğim, şu kursu bitireceğim, şunu da yapayım modundaysanız ya da hayatınızda...
Belki de öncelik alması gereken şeyleri arka plana atıp farklı şeyler öğrenmeye, farklı şeylerle kendinizi beslemeye çalışıyorsanız işte o noktada belki bir tık daha oturup düşünmek gerekebilir.
Ve bence buradaki soru da şu olur.
Yeni bir şey öğrenme sizin için neden önemli?
Bunun cevabı o bağımlılığın arkasındaki sebebi ve dolayısıyla da kendinize dair bir tık daha fazla bilgiyi verir.
Ondan sonrasında zaten ne aksiyon alacağınız ya da almayacağınız da size kalmış.
Öğrenme demişken kitaplardan devam edelim.
Şimdi Dopamination kitabında yazar kendi hikayesini paylaşıyordu.
Çocuklarım büyüyüp de ergenliğe eriştiğinde ben ergenlere ebeveynlik yapmak konusunda hem kendimi yetersiz hissettim hem de bu bana çok zor geldi.
O yüzden de romantizm kitaplarını bir kaçış olarak kullandım.
Ama böyle her bulduğu aralıkta kitap okuyormuş.
Her şeyi bir kenara bırakıp sürekli romantizm kitapları alıyormuş.
Böyle bittiği an yenisini alıyormuş gibi gibi.
Ve bir nokta da şey diyor artık kitabın ne olduğu önemli değildi.
Çünkü ben mesela siz de muhtemelen kitap okurken seçici davranırsınız ya.
Ya ben buna zamanımı ayırıyorsam bir işe yarasın bari çok opportunist bir yaklaşımla.
Ya da zevk alayım hani güzel bir kitap okumuş olayım.
Ama yazar onu söylemiyor.
Benim için diyor onu okumuş olmak önemliydi.
Bağımlılık zaten böyle bir şey.
Ondan ne aldığının, sana nasıl bir etkisi olduğunu, sana bir şey katıp katmadığın hiçbir önemi yok.
Önemli olan onu tüketmek.
Şimdi, evet kitabı güzel, güzel güzel örnekler veriyor.
Hatta şey örneği de veriyordu.
Seks bağımlısı, daha doğrusu mastürbasyon bağımlısı bir adamın, adam mühendis kendini stimüle edebilmek için bir düzenek kurduğunu ve hatta bu yüzden evliliğinin bittiğine dair böyle bütün hikayesini anlatıyor.
O da bana çok değişik gelmişti.
Ama ben bu buz banyosunun arkasındaki bilimsel tarafa geri dönmek istiyorum arkadaşlar.
Çünkü en ilginci okuduklarım arasında oydu.
Bununla alakalı tabii ki de deney yapıyorlar.
Eğer merak ediyorsanız Prague'daki Charles Üniversitesi'nde yapılıyor bu deney.
Ve 10 tane gönüllü erkeği başları dışarıda olacak şekilde soğuk suya 14 derece bence o kadar soğuk değil ama neyse soğuk suya koyuyorlarmış 1 saat boyunca.
Kan örneklerinde dopamin konsantrasyonlarında %250 nöropinefrin konsantrasyonlarında bu da mutluluk veren hormonlardan bir tanesi.
%530 artış gözlemlenmiş.
Ne demek bunlar bildiğimiz dile dönecek olursak da sadece bu araştırmayla değil tabii ki bunun gibi benzer bir sürü araştırma yapılıyor ve ortak vardıkları nokta şu insanlarda ve hayvanlarda.
Haz, motivasyon, ruh hali iyileşmesi, iştah, uyku ve uyanıklığı düzenleyen aynı nörotransmitterlarda dopamin dışında, burada nöropinefrin de var, serotonin de var, artışların gözlendiği
yönünde. Şimdi bu hikayede bahsettiğim Michael acı verici demişti ya ilk buzlu suya girdiğinde.
Orada da bir parantez açayım.
Ağrı vücudun kendi düzenleyici homoestetik mekanizmalarını tetikleyerek hazda yol açıyormuş.
Yani aralıklı bir şekilde ağrıya maruz kalınca da doğal hedonik set dediğimiz noktamız haz tarafına doğru eğilim gösteriyormuş.
Böylece zamanla ağrıya karşı daha az hassas oluyoruz ve haz alma ihtimalimiz, haz alma yeteneğimiz artıyor.
Aynı minimalden devam edecek olursak sporda bu kategoriye koyabiliriz.
Çünkü sporda aynı şekilde dopamin, serotonin, nöropinefrin, epinefrin ve daha birçok hormonu stimüle ediyor.
Bu arada kendinizi sakatlamadığınız sürece egzersizin bağımlılık yapması bence çok kötü bir şey değil.
Ama ben... Vakti zamanında koşma bağımlısı bir insan olarak dizlerimi incittiğim ve şu an çok az koşabildiğim için en canlı örneği benimdir muhtemelen.
Yani tabii ki egzersiz yapın ama onu da tam kararında yapın.
Ama düzenli egzersiz yapmak gerçekten de hem ruh haline, mental sağlığına iyi geliyor insanın.
Benim zaten çok düzenli bir şekilde egzersiz yapmamın, hiçbir şekilde bırakmamamın sebeplerinden bir tanesi de bu.
İkincisi de haliyle uykunuzu düzenliyor, beslenmenizi düzenliyor.
Benim bununla alakalı bir bölümüm var bu arada.
Düzenli egzersizi hayatınıza dahil etmekle alakalı.
Hatta o bölümden sonra bana dinleyicilerimden biri şöyle bir mesaj atmıştı.
Sayende egzersizi düzenli bir şekilde hayatıma dahil ettim ve postürüm düzeldi.
Çok teşekkür ederim diye çok mutlu olmuştum.
Sizde eğer düzenli bir şekilde egzersizi hayatınıza düzenli ve sağlıklı bir şekilde dahil etmek istiyorsanız o bölüme bakabilirsiniz.
Hareket et diye bir başlığı vardı diye hatırlıyorum.
155 tane bölümüm olduğu için bazen başlıkları hatırlayamıyorum artık ama.
Ve şöyle bir şey de söyleyeceğim bu arada bonus olarak.
Düzenli egzersiz yapmak bağımlılık olmadığı sürece yani egzersiz bir bağımlılık da olabilir ama.
Diğer bağımlılıkları azaltan bir bağımlılık.
Yani egzersiz yapan insanların herhangi bir maddeye karşı bağımlılığının daha az olduğuna dair çalışmalar da var.
Zaten sporculardan da görürsünüz daha sağlıklı hayatlarının olduğuna dair.
Herkes için konuşmuyorum tabii ki.
Şimdi bunun dışında bir de parantez açacağım.
Neden? Bu ekstrem sporlar var ya paraşütte atlama, uçurtma sörfü, yamaç paraşütü, kızakta kayma, işte kayak snowboard da buna dahilmiş.
Şelale kayağı vesaire vesaire işte bungee jumping, base jumping, wingsuit uçuşu çok istediğim şeylerden bir tanesi benim de.
Bu haz ve ağrı dengesinin ağrı tarafına sert ve hızlı bir şekilde vuruyormuş.
O yüzden de o yoğun ağrı ve korku adrenalin karışımı çok güçlü bir şekilde etki yaratıyormuş bu dopamin ödül sistemi üzerinde.
Bazı insanlar da bu ekstrem sporlara bağlıdır.
İşte dağ tırmanışı, kanyon salıncağı gibi.
İşte o bağımlılığın ekstrem sporlara bağımlı olmasının sebeplerinden bir tanesi de bu ağrı korku ve adrenalin karışımının insanlara haz vermesi.
O tarafa, o dengeye dokunmasıymış.
Evet benzer mimarlardan gittik.
Biraz daha değişik bir şeyden konuşalım.
Ne konuşalım? Çalışmak, işkoliktik.
Bu da bir bağımlılık sonuçta.
Work hard, play hard dediğimiz mantık da burada dopamine bağlanıyor.
Hatta yazara ait bir hasta kitapta şunu söylüyordu.
Çalışmaya başladıktan sonra kendimi durdurmakta zaman zaman zorlanıyorum.
Çünkü o kadar böyle bir akış içerisinde, o kadar derin konsantrasyon içerisine giriyormuş ki o zaten başlı başına dopamin pompalayan bir ilaç etkisi gösteriyormuş.
Tabii ki de içinde yaşadığımız 100 yıl gereği...
İş kolektik hep övülen bir şey.
Allah'tan Z jenerasyonu geldi de bunu da bir salladı.
Şu an daha fazla iş yaşam dengesi adı altında.
Yalandan da olsa bir şeyler yapılıyor.
Ama dediğim gibi çok fazla çalışmakta iş kolektikte bir bağımlılık ve bir şeyden kaçış olabilir.
Bu da yine dikkat etmemiz gereken şeylerden biridir diye düşünüyorum.
2-3 haftadır bölüm çekmemenin acısını bu bölümde çıkarıyormuşum gibi geldi.
Normal vaktimin çok üzerine geçtim.
O yüzden hızlanıyorum ve bağımlılığın sosyolojik boyutundan bahsetmek istiyorum.
Ondan sonra da zaten yavaş yavaş bağımlılığı nasıl yönetirize değinip kapatmaya başlayacağım.
Şimdi sosyolojik boyutta alakalı söylemek istediğim çok önemli bir şey var.
Eğitim ve gelir seviyesi düşük evlerde büyüyen ve özellikle zengin ülkelerde bu şartlarda yaşayanlar bu zorlayıcı aşırı tüketim sorunlarına karşı en hassas olanlarmış.
Neden? Anlamlı işlere, güvenli evlere, kaliteli eğitime ve erişilebilir sağlık hizmetlerine.
Ulaşımları kısıtlı, ırk ve sınıf eşitliğine de sahip olmadıkları için en kolay erişebileceklerin mutluluk veren şeylerden bir tanesi maddeymiş.
Bu yüzden de madde kullanımının sosyoekonomik olarak daha alt seviyelerde daha fazla olduğuna dair bir sürü araştırma var.
Yani çok şaşırmadım doğduğun ev kaderindir sözünün geçerliliğini bir kez daha teyit etmiş olduk gibi geldi bana.
Ülke bazlı antidepresan kullanımlarına bakmışlar.
Çünkü onlar da bağımlılık yapabiliyor biliyorsunuz antidepresanlar.
Ki bununla alakalı da baya güzel bölümler var kitapta.
Dopamination kitabında.
Bugün her 4 Amerikalı yetişkinden biri ve her 20 Amerikalı çocuktan biri günlük olarak bir psikiyatrik ilaç kullanıyormuş arkadaşlar.
Her 1000 kişiden 110 kişi antidepresan kullanıyormuş.
Ve bunu da hangi ülkeler izliyor biliyor musunuz?
İzlanda, Avustralya.
Kanada, Danimarka, İsveç, Portekiz.
Burada dikkatinizi bir şeye çekti mi?
Danimarka, İsveç, İzlanda bu ülkeler hep o dünya mutluluk raporunda en tepede olan ülkeler değil mi arkadaşlar?
Neden en çok antidepresan kullanımı burada var?
Ben bu soruyu düşünmeden duramadım.
Sizce neden? Siz de bir düşünün.
Yani o ülkelerin mutluluk raporlarına oldum.
Asıl inanmamıştım zaten. Ama işte mutluluk endüstrisinin beslediği bir şey daha diye düşünüyorum.
Onunla alakalı da çok güzel bir bölümüm var.
Dinlemediyseniz mutluluk endüstrisi bölümünü mutlaka ki dinleyin derim.
O da içinde yaşadığımız toplumların, devletlerin, kurumsal firmaların bizim gözümüzü nasıl boyadığını, bizim mutluluğun içimizde olduğuna nasıl inandırdığını ama arkasında nasıl şeytanlıklar döndüğünü
anlatan bir bölüm.
Yani kısacası dünya genelinde antidepresan artı bu dikkat dağınıklığı bozukluğu ilaçları da reçetelendirilme anlamında baya artışa geçmiş.
Şimdi ben bu bilgileri size neden verdim?
Evet bu ilaçlar bağımlılık yapıyor.
Ama ve lakin 2012 yılında şöyle bir araştırma var.
Biraz eski bir araştırma ama bu...
Yazılan antidepresan ve tabi ki dikkat dağınıklığı için yazılan bu maddeye sanıyorum ki opioid diyorlar.
Bu opioid aşırı dozlarından ölen insanlar silah veya araba kazalarından ölen insanların sayısından daha fazlaymış 2012 senesi içerisinde Amerika'da.
Yani bence çok ciddi bir rakam bu.
Yani bağımlılığın geldiği nokta burası.
Bundan bahsetmek istiyorum.
Bütün anlattıklarımı aşırı tüketimden, can sıkıntısından, bağımlılığa bağladığımız zaman aslında bağımlılık hayatımızı zindana çeviren değil aslında hayatımızın sonlanmasına da sebep olan bir şey.
Peki yavaş yavaş artık toparlayalım.
Gelelim bağımlılığı nasıl yönetiriz kısmına.
Bu sanıyorum ki sadece ben sanmıyorum bilim dünyası da sanıyor bunu.
Biraz yaşla alakalı araştırmalar ne tarz bir bağımlılık olursa olsun tedavi için gönüllü olarak gelen kişilerin gönüllü altını çiziyorum.
Çoğunun orta yaşta olduğunu söylüyor.
Anna Lemke de kitabında şey diyor bana başvurmalarının nedeni kullanımlarının olumsuz yanlarının olumlu yanlarını aştığı bir dönüm noktasına.
gelmiş olmaları yani artık o bağımlılık neyse bir madde ya da davranışsa o artık insanlara zevk vermiyor ya da onların kaçışı değil hayatlarını daha fazla zorlaştırıyor ve o noktada insan tamam artık diyor Bir
de bağımlılıktan kurtulmak evet tabii ki gerekli ama sormamız gereken, anlamamız gereken şeyler de var.
Ben bu şeyle, bu madde olsun, alışveriş olsun, arkadaşlık da olabilir, kitap okumak olsun, seks olsun, ne olursa olsun yani ne yapmaya çalışıyorum, neyden uzak kalmaya çalışıyorum ya da belki
neyden korkuyorum, belki de ne yapacağımı bilmiyorum.
Yani sonuçta bağımlılıklar bir nevi insan olmanın yükünden kaçmanın da bir yolu ya.
O yüzden her neye bağımlılığı varsa insanın bu soruları sormak da bir noktada aydınlatıcı olabiliyor.
Ben tabii ki de uzman değilim bu arada.
Özellikle de madde, alkol, sigara, seks gibi bir bağımlılığınız varsa bu tamamen uzmanlarla çözmeniz gereken bir şey ama ben en başta dediğim gibi masum gibi görünen ama arkasında daha derin hikayeleri
olan bağımlılıklara dikkat çekmek istedim bu bölümde.
O yüzden de davranış bağımlılığı üzerinden gittim daha fazla.
Davranış bağımlılığı ile alakalı uzmanların önerdiği en çok önerdiği şeylerden bir tanesi de öz denetim.
Üç geniş kategoriye ayırıyor uzmanlar bunu.
Fiziksel stratejiler, kronolojik stratejiler ve kategorik stratejiler.
Mesela kahve bağımlısıysanız evinize kahve almamak gibi o fiziksel alanınızda kahve bulundurmamak gibi.
Koşu bağımlısıysanız koşuyu farklı bir aktivite ile Yer değiştirmek gibi.
Biraz daha böyle kategorik anlamda.
Yani biraz daha kendinizi kısıtlamak, kendinizi sınırlamak, bağımlı olduğunuz şeyi gözden ırak, gönülden ırak mantığıyla hayatınızdan böyle yavaş yavaş çıkarmak gibi.
Hatta Kant'ın ahlak metafiziğinde dediği bir şey var.
Diyor ki içsel yasama yeteneğine sahip olduğumuzu fark ettiğimizde İnsan kendi içindeki ahlaki insana karşı saygı duymaya zorlanır.
Yani kendimizi bağlamak bazen özgür olmanın bir yolda olabilir.
O özgürlük sandığımız, tükettiğimiz her neyse o bağımlılık için onu tüketmeyi özgürlük sandığımız şey aslında bizim özgürlüğümüzü kısıtlıyor da olabilir.
Bununla alakalı çok yakından şahit olduğum bir örnek vermek istiyorum.
Benim bir arkadaşım vardı ben tanıştığımda anonim alkoliklere katılıyordu ve ağzına içki sürmüyordu.
Böyle dışarıya çıkıyoruz biz bir şeyler açıyoruz o mutlaka kola içiyor ya da alkolik olmayan şeyler tüketiyordu.
Ve ben şey dedim yani bir taneden nasıl bir zarar oluyor?
Yani sen hayatın boyunca hiç alkol almayacak mısın bu mantıkta?
Yani bunun bir raddesi yok mu?
Bir noktaya kadar hiç almayacağım ondan sonra almaya başlayacağım gibi.
O da dedi ki... Emine bağımlılık öyle bir şey ki senin bir tanenle benim bir tanem aynı değil.
Sen bir tane içiyorsun zevk alıyorsun bırakıyorsun.
Ben onu içtikten sonra onun gerisi mutlaka geliyor.
Ben onu bırakamıyorum işte bağımlılık zaten burada devreye giriyor.
Ben artık zihnim kapanana kadar kendimi kaybedene kadar içmiş olarak buluyorum kendimi dedi.
Ve ben de şey dedim o zaman ne olacak?
Hani hayatın boyunca hiçbir şey içmeyeceksin.
O da dedi ki aslında arkasındaki mantık şu.
Bağımlılıklarda iyileşme yoksunlukla başlar.
Bağımlı olduğunuz şeyden kendinizi ne kadar mahrum ederseniz yani yoksunluk yaratırsanız beynin ödül yolu sıfırlanıyormuş.
Ve basit zevklerden keyif alma kapasitelerinizi yeniden kazanmanıza yardımcı oluyormuş.
İlk bir sene boyunca hiç içmedi.
Genel olarak 2 sene içmeyin diyorlarmış.
Ama ondan sonra yavaş yavaş kendi sınırında bir şekilde geri döndü.
Geri dönemeyen çok fazla var.
Aynı şekilde sigarada, sigarayı da hiç içmeyip ondan sonra birden başlayan bir sürü insan var.
Bu da... Öz denetimle alakalı yani çünkü öz denetim dediğimiz şey zaten arzu ile tüketim arasında hem gerçek hem de üst bilissel bir alan yaratıyor ya.
Dopaminle aşırı yüklü dünyamızda zaten öz denetim ve yoksunluğun modern bir gereklilik olduğu kanısında uzmanlar.
Yani neye aşırı bakıyorsanız işte telefona, instagrama bakıyorsanız orada da kendinize bir yoksunluk yaratın.
İşte uygulamayı silin falan demelerinin sebebi bu.
Hatta bir ara dopamin orucu diye bir şey meşhur olmuştu ya işte o da buradan geliyor zaten.
Bu arada anonim alkolikler dedim ya orada bir parantez de açayım.
Bu tarz bağımlılıkları olan insanların kendilerine ait hissedebilecekleri bir komünitelerinin işe yaramasının sebebi neymiş biliyor musunuz?
Yazarın hastalarından birinin cümlesini aktarıyorum size.
Tamamen dürüst olabileceğim ve hala kabul görebileceğim bir yere sahip olduğumu bilmek inanılmaz derecede önemliydi.
Kendimi affetmem ve değişiklikler yapmam için ihtiyaç duyduğum psikolojik alanı yarattı.
Hayatımda ilerlemek için bana alan açtı demiş.
Yani bağımlılıkların arkasında utanç da çok güçlü bir duygu.
Özellikle de madde bağımlılıkları kısımda.
Çünkü toplum tarafından biraz daha böyle yukarıdan bakından hoş görülmeyen bir tarafta ya.
O noktada özellikle madde bağımlılığınız varsa ya da çevrenizde madde bağımlısı olan bir arkadaşınız varsa.
Komüniteye dahil olması, kabul görebileceği bir komüniteye dahil olması da çok önemli diye anladım.
Çünkü orada kurulan bağlar da güçlü bağlar oluyor arkadaşımdan biliyorum.
Bu arada hazır konusu açılmışken bağımlılıkla alakalı muhteşem bir tiyatro önerisi yapmak istiyorum size.
Londra'da yaşayan ya da burayı ziyaret eden, yakın zamanda ziyaret edecek ya da sık sık ziyaret eden dinleyicilerim için People, Places and Things.
Hayatımda izlediğim en iyi oyunlardan bir tanesiydi.
Yani bağımlı olsanız da olmasanız da...
Herhangi bir şeye. Kendinizden mutlaka bir şeyler bulduğunuz bir oyun.
Muhteşem bir oyunculuk.
Ses sistemi inanılmaz.
Görüntü sistemi, görsellik inanılmaz.
Yani hiçbir şekilde paranızın boşa gitmeyeceği bir oyun.
Hatta ben bunu önerdiğimde Instagram'dan giden dinleyicilerim olmuş Londra'da yaşayanlardan.
Çok beğendiklerine dair bir sürü mesaj aldım.
Zaten böyle önerileri seviyorsanız daha fazla paylaşmaya çalışırım.
Evet çok konuştum.
Ben normalde bu kadar çok konuşmam.
Niye bu kadar çok konuştum?
Çeneme vurdu. Kaç haftadır bölümü yayınlamıyorum.
Yavaş yavaş kapatalım.
Kapatırken de Viktor Frank'la misafir edelim değil mi?
Çünkü Viktor Frank'la göre bağımlılık hayatta anlam bulamadığımız zaman ortaya çıkan boşlukla baş etmenin bir yoludur.
Anlam bulamadığımız, arzularımıza temas edemediğimiz ve hayattaki yönümüzü kaybettiğimizde ortaya çıktığını düşünüyor.
Ki bana mantıklı geldi açıkçası.
Ve ekliyor Viktor Frank diyor ki, bağımlılıklarınızda kalıcı ve sürdürülebilir bir şekilde başa çıkmak istiyorsanız, anlam bulduğunuz şeylere sahip çıktığınız bir hayat sürün.
O yüzden benim de size sorum şu olsun kapatırken arkadaşlar, siz hayatınızda neyi anlamlı buluyorsunuz?
Ve ona sahip çıkmak için ne yapıyorsunuz?
Emine ben de yıllardır zaten bu sorunun cevabını arıyorum ama bulamıyorum derseniz o zaman bana...
Nereden ulaşacağınızı biliyorsunuz arkadaşlar.
Çünkü ben de tam olarak bu anlam bulma konusuna yıllarca kafa yormuş hala yoram.
Ve sizinle beraber de yormaktan keyif alan bir insan olarak.
Koçluk konusunda eğer ki benimle çalışmak isterseniz felsefe, psikoloji, sosyoloji ve farkındalıkla harmanladığım bir çalışma şeklim var.
Açıklamalardaki linkten de detayları ve danışan yorumlarını mutlaka okuyun derim.
Eğer ücretsiz ön görüşme ayarlayacaksanız.
Evet bir bölümün daha sonuna geldik.
Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.
Bir sonraki yayında görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
