
Neden Kendimi Diğerlerinden Başarısız Hissediyorum? | İmposter Sendromu
14 Temmuz 2021 · 34 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Siz de çevrenizdekilerin takdirlerine rağmen bulunduğunuz yerin ya da konumun hakkını vermediğinizi düşünenlerdenseniz buyurun dertleşelim. Mindfulness Eğitmeni ve psikolog adayı Kıvılcım Kıran ile kişinin elde ettiği başarıların kendine ait olduğuna inanmaması durumu üzerine konuştuk.
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Merhabalar, Gerçi Güzel Hayallere hoş geldiniz.
Bugün her zamanki gibi çok çok özel bir konuğumuz var ve yine çok...
Düşündüğümüz, aslında birazcık acısını çektiğimiz ama çok konuşmadığımız konu yetersizlik hissinden devam edeceğiz.
Bugün Kıvılcım Kıran bizlerle Mindfulness ve Şefkat Eğitmeni ve aynı zamanda Psikolog adayı.
Kıvılcım hoş geldin.
Hoş bulduk. Çok teşekkür ederim beni çağırdığın için.
Bu benim ilk podcast'ım.
Biraz heyecanlıyım. Hiç heyecanlı olma.
Genelde zaten katılımcıların hep ilk podcast'ı oluyor ama zaten hep böyle güzel sohbet havasına geçiyor.
Bildiğimiz şeyleri konuşuyoruz, sohbet ediyoruz, geyik yapıyoruz bazen.
Şimdi Kıvılcım bu konuyu zaten seninle daha önce de konuşmuştuk.
Bilmiyorum ben bu konunun bu kadar...
Fazla insanların zihnini ve hayatını meşgul ettiğini kendim arkadaşlarıma açılmaya başladıktan sonra fark ettim.
Yani hepimiz gerçek anlamda bir yetersizlik hissi ya da bir şeylerde kendimizi kıyaslayıp başarısız hissetme durumu ya da bugün konuşacağımız bu imposter sendromunu yaşıyoruz.
Ama bir şekilde içimize atıyoruz yani.
Neden anlamadım. O yüzden kendim de çok fazla bu konuyla alakalı dert yandığım için yalnız olmadığımı görünce bu konuya ekstra yüklenmek istedim açıkçası.
Senin tarafından da bugün böyle mindfulness çalışmaları bizim yetersizlik hissimizi atlatmamıza nasıl yardımcı olur?
Bunu konuşmak istiyorum seninle de.
Çok güzel bir konu.
Imposter sendromu ya da sahtekar sendromu diye geçiyor.
İnsanların hissedebildiği, kendilerinin içini bulabildikleri bir durum ve kendilerini aslında sadece yetersiz hissetmek değil, aynı zamanda bulundukları yeri, her neyse bu
işte mevki olabilir, işte maaş olabilir, ilişkiler olabilir.
Mesela güzel ilişkileri var, güzel arkadaşlıkları var, güzel bir ilişkisi var romantik anlamda.
Ya da bir yerde çalışıyor ve iyi yapıyor işini, övgü alıyor.
Zaten işini iyi yapmaya devam ediyorsun ve maaşını hak ediyorsun her ay, o maaşı alıyorsun.
Her ne iyi durumdaysa bunu hak etmediğini düşünmesi ve aslında sanki sahtekarlık yapıyormuş, insanları kandırıyormuş ve insanlar onun gerçek yüzünü görse, bak görüyor musun işte
aslında hak etmiyor bu durumu ama meğer bugüne kadar bizi kandırıyormuş.
sahtekar sendromu dediğimiz şekilde açık edileceğini düşünmesi hali.
Çok kompleks bir durum aslında.
Yani sadece tek bir yetersizlikle ya da sadece kaygıyla açıklanamayacaklar kadar kompleks bir mekanizma var arkasında.
Kadınların başına geldiği daha çok konuşuluyor.
Yani kadınlar kendilerini bu sahtekar sendromu içinde daha fazla buluyorlar.
Bunun tabii muhakkak ki kültürel kodlarla da çok alakası var.
Çünkü doğduğumuz andan itibaren toplumsal cinsiyet kadına ve erkeğe farklı farklı şekillerde davranma.
halini öğretiyor.
Erkeklerin daha girişken, bu İngilizce'de assertive dediğimiz hırslı, girişken, rekabetçi, kendini ön plana çıkaran bir şekilde davranması mesela daha fazla desteklenirken kız
çocukları daha böyle hani kendini geri planda tutan, uysal, uyumlu, gruba daha çok uyum sağlayan şekilde olmaları bekleniyor.
Bunun da muhakkak etkisi vardır kültürel kodlarında.
Ama hem kadınların hem erkeklerin yaşabildiği kompleks bir durum aslında.
Tabii ki çok fazla sadece bu hali içinde olmak, böyle bir zihin hali içinde olmak daha doğrusu muhakkak ki kaygı ve başka rahatsızlıklara da, psikolojik rahatsızlıklara da sebebiyet
veriyor. Tabii ki veriyor vermez mi?
Yani insan kendinden emin olarak hareket etmesi, kendinden emin olarak yaşaması ayrı.
Bir de yahu kendimden şüphe ediyorum diye düşünmek.
Tabii şüphe ettiğimizde farkında bile değiliz.
Zaten benim dikkatimi çeken şey ve bugün bunu böyle mindfulness'a birleştirmek istememiz sebeplerinden bir tanesi de oydu.
O kadar farkında değiliz ki.
Birisi söyleyince ya da işte bir şey olduğunda, bir şey okuyunca...
Öyle fark ediyoruz. Peki bu imposter sendromuna ilişkin böyle elinde çok örnek var mı?
Çünkü böyle sahtekarlık deyince bana şey geliyor.
Çok büyük bir şeymiş. Kimse kendini sahtekar olduğunu düşünmez.
Ama alttan alttan bazı farkında olmadığımız düşüncelerimiz var ya.
Ya ben burada kişisel bir örnek verebilirim.
Benim birebir başımdan geçmiş bir şey bu.
Bu arada şöyle de bir şey var.
Şimdi bu sahtekar sendromu dediğimiz şey.
Daha doğrusu her türlü psikolojik durum.
Mental state. Psikolojik durum.
Hayır. Bazen o kadar tutarlı ve istikrarlıdır ki bir kişilik örüntüsüne dönüşür.
Yani adeta bizim kendi kişiliğimizin bir parçasıdır ve hep sabittir.
Bütün bir hayatımızı kapsayacak derecede derindir.
Bazılarına da girip çıkabiliriz bazı dönemlerde.
Zaten çok sabit olduğu zaman işte bir kişilik örüntüsü, kişilik örgütlenmesi dediğimiz hale geliyor.
Ama onun dışındaki her insan, her duygu, her ruh hali aslında...
İnsanlar için bunların içine girip de çıkabiliriz de.
Bir dönem öyle hissedebiliriz, başka bir dönem başka türlü hissedebiliriz.
Mesela hani bende imposter sendromu var, bende sahtekar sendromu var gibi de şeyler demek çok doğru değil.
Ama zaman zaman insanlar böyle durumların içine girebilirler.
Ben kendim bir dönem öyle bir durum içine girmiştim ve çok spesifik bir durumdu.
Mesela onu paylaşmak isterim nasıl bir şey olduğunu anlatmak üzere.
Mesela o dönemde işte bir şirkette çalışıyorum.
Ve bundan önceki yani ben tekrar mindfulness eğitmeni olmadan ve psikoloji alanında eğitim almaya başlamadan önce kurumsal şirketlerde çalışıyordum.
Ve mesela sabahları garip bir ruh haliyle uyanıyordum.
Odamın kaldığım evde bir gömme dolap vardı.
Kiralık bir evdi o zaman yaşadığım.
Ve çok güzel bir dolaptı. Çünkü ev sahibim mimarmış ve güzel bir dolap yaptırmış oraya.
Gömme bir dolap. Her sabah mesela o dönemde çok yoğun kaygılı tükenmişlik sendromu yaşadığım.
Yani böyle çok fazla kendimi aşırı derecede ittiğim, çok çalıştığım bir dönemdeydim.
Ve çok çeşitli olumsuz ruh halleri içinde olduğum bir zamandı.
Sabahları kalkıp şey diyordum. Ya bu çok güzel bir dolap.
Bu kadar güzel dolabı olan bir evde yaşamayı hak ediyor muyum ben gerçekten acaba?
Valla diye kendime bu soruyu birkaç kez sorduğumu hatırlıyorum.
Hatta sonra bunu mesela kendimde hem arkadaşımla hem de o zaman devam ettiğim psikoterapiste de konuşmuştum.
Ve bundan bahsetmiştik biz de işte sahtekar sendromunda.
Aslında oradaki dolap bir metafor.
Yani ben o sırada o kadar çok yüksek bir tempo ile çalışıyorum, o kadar çok mükemmeliyetçi bir şekilde bir şeylere ulaşmaya çalışıyorum ve dışarıdan gerçekten tam ve hiç kırılgan olmayan,
kusursuz, çok güçlü durmaya çalışıyorum ki bütün bu aşırı derecede çaba hali...
Beni kaygılı bir ruh haline sokuyor ve dolabın benim için fazla olması gibi bulunduğum mevkinin ya da işte ne bileyim gerçekleştirdiğim başarıların ya bir dakika ya aslında bunu hak etmiyor bu kadın.
İşte şans tesadüf eseri eline geçti ya da aslında hani şuradan bir taşı çeksek böyle domino gibi bir taşı çeksek hepsi bütün kule yıkılacak.
Aslında orada bu imposter sendromuna ben geçici olarak bir girip çıkıyorum o zihin haline.
Neden? Çünkü aşırı derecede mükemmeliyetçi ve kusursuz ve kırılgan olmayan bir şekilde güçlü durmaya çalışma gayesi nedeniyle.
Çünkü bu imposter sendromuna baktığımız zaman da farklı farklı çalışma mekanizmaları görebiliyoruz.
Yani işte biraz evvel bahsettiğim aşırı mükemmeliyetçilik olabilir bunu tetikleyen.
Çok daha erken yaşlarda içimize yerleşmiş ve başarıdan...
Mesela suçluluk duymak, utanç duymak gizli gizli.
Yani seninle ilgili iyi şeyler söylenmesine karşı bir mahcubiyet.
Ama olumlu bir mahcubiyet değil bu.
Bize hep mütevazi ol deniyor ya.
Mütevazi olmak zorundasın, çok fazla abartma yaptıklarını.
Onunla bir alakası var mı acaba bunun?
Tam mütevazi olmak değil ama senin dediğine de yakın bir şey geldi aklıma şu anda.
Mütevazilik aslında gene kültürel kodlarla çok işlenen bir şey.
Yani mesela hani şimdi gitsen Amerika kültüründe mütevazi olmak çok geçer akçe değildir.
Orada daha böyle kendini ön plana çıkarmak, bireysel olmak, girişken olmak daha...
büyük olmak konusunda bir sosyal norm varken doğuya gitsem doğuda değil mi böyle mümkün olduğunca geride planda da kalmak işte bu biraz daha işte bireyselci ya da toplumsalcı, kolektivist ya da individualist olmakla
alakalı biraz oluyor.
Türkiye'de de muhakkak mütevazi olmakla alakalı kültürel kodlarımız var.
Bu da herhalde insanlardaki başarı girişkenlik gibi kavramları nasıl anladığımız ve nasıl işlediğimizle muhakkak alakalı sonuçlar doğuruyor.
Bu imposter sendromunda özellikle sahtekar sendromunda mükemmeliyetçilikten tetiklenebilir dediğim gibi ya da içteki çok temel utançtan tetiklenebilir.
Bu utanç duygusu da çok erken yaşlarda aslında içimize çok mesela belki zorlayıcı ebeveynler, zorlayıcı aile kuralları gibi konularla girmiş olabilir.
Neden dersen çünkü varlığı olduğu haliyle kabul edilmeyen çocuklar, yani bir performans göstermek zorunda olan çocuklar, sevilmek için, onay almak için.
O zaman varlıklarını, varlıklarından dolayı eğer sürekli bir performans halini gösteremedikleri zaman utanç hissedebiliyorlar.
Çünkü olduğum haliyle kabul edilmiyorum.
Olduğum halim yetersiz.
Benim bir şey yapmam lazım.
Bir şey başarmam lazım.
Dersinden iyi not almam lazım.
Eve karneyi iyi getirmem lazım.
Falanca aktivitede iyi olmam lazım.
Annemin babamın gözüne gireceğim şeyler yapmam lazım.
Veya işte anne baba çocuğu bazen yanlış bir şekilde terbiye etmek adına yönlendirebiliyorlar.
İşte bak şu kızabilir. İşte bak abi ayıplıyor seni.
Bak amcalar sana bakıyor.
gibi hareketler. Mesela bütün bunlar çok küçük yaşlarda çocukların içine o yetersizlik ve utanç duygusunun işlenmesine sebep olabiliyor.
Bunlar da yetişkin hayatta işte bu aşırı derecede çabalama, benim gerçek halimi görseler, gerçek beni bilseler, hiç kimse beni sevmez, beğenmez.
Ben kendi otantik halimi herkesten gizlemeliyim ama işte dışarıya karşı tattığım maskeler var.
Bu çok güçlü maskeler.
Görüşü gözüken maskeler gibi bir karmaşık bir hal alabiliyor.
Sahtekarlık sendromunun da özünde birazcık bu utanç mekanizması da çok kuvvetli çalışıyor.
Utanç mekanizması çok ilginç gerçekten.
Yani ben mesela Brené Brown'ı okuyana kadar utançın hayatımızda bu kadar büyük bir yeri olduğunun farkında değildim.
Ondan sonra okudukça okudukça diyorum ki ya evet hani ne kadar da yine ortak bir duyguymuş.
Hatta kendisi de şey diyor, ben bu alanda çalışmaya başladığımda herkes...
Sen çok zor bir alanda çalışıyorsun.
Yani denek bulmak da çok zorlanmış.
İnterview yaparken çok zorlanmış falan.
Ve otantik kişiliğimiz de senin dediğin gibi aslında bizim en önemli kişiliğimiz.
Benim öyle de bir bölümüm var bu arada.
Erdem Aksakal'la yaptığımız bir bölümümüz var.
Özgün olmak diye. Evet, bilmiyorum sen dinledin mi ama dinleyicilerimiz de dinlemediyse o bölümde mutlaka dinleyebilirler.
Ya bu utanç konusu önemli gerçekten Emine.
Neden biliyor musun? Çünkü aslında bütün hisler, duygular bir sebepten var aslında.
Yani ben çok o konuda evrimsel psikolojiye yaslanan bir anlayışım var ve çok da kuvvetli buluyorum oradaki bazı açıklamaları.
Bütün duygular aslında bir sebepten oluyor değil mi?
Yani aslında zihnimiz...
Ve işte bedenimiz, zihnimiz çok akıllı ve bizi hayatta tutmak için elinden gelen her şeyi yapıyor.
Ve bütün duygularında bir evrimsel aslında açıklaması var.
Utanç da aslında bizim grup içinde olmaya devam etme halimizi desteklemek üzere gelişmiş bir duygu.
Kompleks bir duygu. Temel duygulardan bir tanesi değil ama.
Şimdi orada şöyle bir şey var.
Biz insan olarak, insan türü olarak gruba ait olmak istiyoruz.
İnsanlarla beraber olmak istiyoruz.
Kabul edilmek istiyoruz. Onaylanmak istiyoruz.
Çünkü kabul edilmezsek, onaylanmazsak kendi başımıza sağ kalamayız.
Çünkü hiçbir canlı, yani insan canlısı...
Kendi başına sağ kalamıyor.
Biz böyle bir puma, jaguar falan gibi böyle tek başına yaşayan bir hayvan değiliz.
Grup içinde yaşayan memeli hayvan türüyüz.
Dolayısıyla da pek çok duygumuz aslında grup içinde kalmayı sağlamak, iş birliği yapmak, insanlarla bir arada olmayı sağlamak gibi sebeplerden dolayı gelişmiş evrimsel adaptasyon
var. Ama tabii ki orada böyle bazı böyle kantarın topuzluğu kaçıyor ve dengesiz olan bazı şeyler olmaya başlıyor.
Biz kabul edilmek adına gruba uyum sağlamak adına önce anne babamıza uyum sağlamak, sonra küçük aileye, sonra daha geniş aileye, sonra okula, sonra topluma derken kendimizi aşırı derecede eğip bükmeye başlıyoruz.
Ve oralarda da maalesef işte biraz evvel verdiğim ebeveynlikten başlayan örnekler gibi o ne der, bu ne der, bak seni izliyorlar, bu çok ayıp, şu olmaz, böyle davranmamalısın vesaire gibi şeylerde tabii
ki toplum içinde yaşamanın kuralları çocuklara gösteriliyor, modelleniyor.
Ama oralarda maalesef denge şaşkı zaman bu utanç hissi, çok kuvvetli bir şekilde içimize yerleşmeye başlıyor.
Olduğumuz haliyle, olduğumuz dürtülerimizle kabul edilmeyeceğimize dair çok kuvvetli bir inanç yerleşmeye başlıyor.
Mesela Paul Gilbert benim işte şefkatle çalışıyorum ben.
Diyor ki utancın panzehiri şefkattir diyor.
Yani senin olduğun haliyle seni görüyorum, acını görüyorum.
Seni olduğun haliyle kabul ediyorum.
Olduğun haliyle tamsın, yeterlisin, iyisin ve olduğun haliyle sevilmeyi hak ediyorsun, yaralarının sarılmasını hak ediyorsun.
Herhangi bir performans göstermene gerek yok.
Halbuki hepimizden hayat aslında performans bekliyor.
Yani çocukken de performans bekleniyor, ondan sonra...
Arkadaş ilişkilerinde de performans bekleniyor.
Sonra bir eşleşme, çiftleşme halleri zaten başlı başına bir performans hali.
Yani doğru insanı eşleş, o seni memnun etsin, sen onu memnun et falan.
Ondan sonra iş hayatı gene keza öyle.
Okul hayatı aynı şekilde öyle derken.
Sonra tabii yaş ilerliyor.
Mesela ben şu anda kendi yaşım senden biraz daha büyük olduğunu tahmin ediyorum.
Mesela şu anda da hem çocuğuma bakma, hem işte benden büyük anneme, anneanneme işte.
Babamıza falan böyle onlara iyi evlat olma performansı vesaire derken hani böyle bir sürekli hayat aslında bir performans halinde.
Şefkat bunu diyor ki yani performans göstermesen de iyisin ve yeterlisin.
Çok paradoksal bir şekilde insana olduğun haliyle iyisin ve yeterlisin mesajı verilince insan otomatikman daha iyi performans göstermeye başlıyor.
O kadar paradoksal ve o kadar basit ve güzel ki aslında.
Yüzüm gülüyor anlatırken buna.
Çok kuvvetli bir gerçekten çalışma.
Ben onun ilk tohumlarını aslında iş hayatından ayrılıktan kısa bir süre sonra hemen bir koçluk eğitimi almıştım.
Çünkü o zaman kurumsal şirketlerle çok çalışıyordum.
Ve onlarda da çok aranan bir şey tabii ki bu koçluk becerileri.
Orada çok ilginç bir şey olmuştu Emine.
Koçluk becerilerinden biri takdir etmektir.
Yani konuştuğun kişideki iyi özellikleri görüp takdir edeceksin.
İşte diyeceksin ki bak şunu çok iyi yapıyorsun, bunu çok güzel yapıyorsun, şu ran şöyle iyi, bu ran böyle iyi falan değil.
İyi şeyler söylemen, takdir etmen lazım.
Yani bir kişiye bakınca kusurları değil, takdir edecek iyi tarafları görmen lazım.
Ben hiç görmüyormuşum.
Çünkü biz ses kayıtları yapıyorduk ve sonra ses kayıtlarının süpervizyonu yolluyorduk.
Hep o takdirden eksi alıyorduk.
E kılıcım hiç takdir etmemişsin, kılıcım hiç takdir yok burada.
Şey yapmamışsın falan diye.
Çünkü o kadar discrepancy based thinking deniyor buna.
Yani olumsuzlara odaklanarak, eksikliklere odaklanarak düşünme hali.
O kadar çok olumsuzlara ve eksikliklere ve yanlışlara odaklanarak düşünme şeklinde bir örüntü geliştiriyoruz ki olumlu olanı, takdir edilecek olanı, olduğu haliyle yeterli olanı
görmek konusunda gerçekten kaslarını sayılıyor.
Mükemmelliyetçi bir kafa yapısıyla yetiştirildiysek işte senin az önce bahsettiğin gibi Kısa
Hani olduğumuz halimizle de iyi olduğumuzu kabul etmekte zorlanırız.
Sanki hep daha fazlasını yapmak gerekiyormuş, hep daha iyisini yapmak gerekiyormuş gibi.
Ama şefkatin bu panzehir olması olayına kesinlikle katılıyorum.
O zaman bizim böyle imposter sendromu belirtileri gösterdiğimiz zamanlarda ya da işte kendimizi yetersiz hissettiğimiz zamanlarda tabii ki ben her zaman profesyonel bir destek alınması taraftarıyım.
Lakin aynı zamanda her şeyi kendim...
Önce deneyip bakalım ben bunun üstesinden gelebiliyormuşum gibi düşündüğüm için de hani kendisi denemek isteyen insanlara da bir fikir olsun diye.
Şefkat çalışmaları bunun birinci ayağı mıdır öyle diyebilir miyiz?
Şimdi şöyle ben de kesinlikle tabii ki profesyonel desteğe çok katılıyorum.
Nitekim o yüzden okula geri döndüm.
Psikoloji okuyorum. Yani sonuçta tabii ki bizim yaşadığımız rahatsızlığın boyutuna göre, süresine göre farklı farklı alanlardan destek alabiliriz.
Yani bu bazen bir psikiyatra gitmek, ilaç almak olabilir.
Bazen bir psikoterapiste çalışmak olabilir.
Bazen bir grup eğitimleri, bizim benim verdiğim mindfulness, şefkat eğitimleri gibi eğitimler olabilir.
Başka arkadaşlarım da veriyor tabii.
Bazen başka yaşam, deneyim çemberleri olabilir.
Aslında bunların da bir arada çalışabilir hepsi.
Ya o ya o da değil. Kişinin ihtiyacına göre farklı farklı deneyimleri de bir araya getirebilir.
Dolayısıyla ihtiyacınız varsa bir destek almak çok önemli.
Kesinlikle utançla alakalı, bu içindeki utanç hissi, yetersizlik hissiyle ilgili çalışabileceğin farklı farklı yöntemler var.
Bilgisayar davranışı terapi çok kuvvetli tabii bir terapi.
Çünkü orada fonksiyonel olmayan düşünce şekilleriyle çalışılıyor.
Yani ben yetersizim.
işte ben beceremiyorum, işte bir gerçek halimi görseler, gerçek beni görseler herkes benden kaçar vesaire gibi temel core beliefs dediğimiz kök inançlar üzerinde çalışmaya
odaklı bir çalışma aslında kognitif davranışçı terapi, bilissel davranışçı terapi.
Mesela o bir yöntem olabilir.
Zaten nitekim şefkat odaklı terapi de benim şu anda çalıştığım.
Aslında bilissel davranışçı terapinin Bir başka versiyonu, temeli o bilissel davranış terapi.
Ama orada Paul Gilbert çok güzel bir şey söylüyor.
Diyor ki, benim çalıştığım danışanlarımla şunu fark ettim.
Karşımdaki danışan diyor aslında...
Biliyor yeterli olduğunu.
Nereden biliyor? Bakıyor. İyi bir ilişkisi var.
İlişkisi sürüyor senelerdir.
Konksiyonel orada ilişki.
Arkadaşları var. İnsanlar onu arıyor.
Gel görüşelim diyor. İşte tatile çağırıyorlar.
Gezmeye çağırıyorlar. Demek ki arkadaşlar arasında sevilen, sayılan, aranan biri.
İşi iyi gidiyor. Her ay maaşını almaya devam ediyor en basitinden.
Yani maaş vermez yoksa adam sana işini iyi yapmazsan.
Bütün bunları biliyor. Ve diyor ki aslında bütün doneleri görüyorum iyi olduğuma dair.
Veriler bana diyor ki sende sıkıntı yok ama yine de içimdeki bu yetersizlik ve utanç hissini aşamıyorum.
Bilişsel olarak farkında ama his olarak hala endişeli, gergin, göğsü böyle sıkışıyor.
Buralarda işte şefkat eklemek gerekiyor o terapinin içine.
Yani zamanında tutulmadıysan bir sebepten çocukluk çağlarında yeteri kadar o olduğun haliyle iyisin ve yeterlisin mesajını almadıysan Ki bunu annenin
duygusal yokluğu kitabında Corrie, Jasmine Lee Corrie çok güzel anlatır.
10 tane temel iyi anne mesajı vardır der.
Anne ya da ebeveyn diyelim.
Hani bazen işte neden anne falan diyorlar.
Çünkü çocuğun gelişiminde anne ve baba iki farklı rolü edinir.
Ama aslında tabii burada hani illaki toplumsal cinsiyeti kadın olan ve toplumsal cinsiyeti erkek olan ebeveyn anlamında demeyelim de ana ebeveyn işte temel bakım verici ebeveyn diyelim.
Onun vermesi gereken çocuğa 10 temel mesajdan bahseder.
Bu mesajlar eksikse, işte mesela ne var o mesajların içinde?
Oldun halinle yeterlisin.
İşte bana mutluluk veriyorsun.
İşte seni görüyorum.
İhtiyaçların benim için önemli.
Vesaire gibi böyle 10 tane temel mesaj vardır.
Çocukken bunları duymamış veya bunları duysa bile içselleştirememiş bir sebepten.
Bazen de anne bunları... Söyler ama çocuk bir tür yani çocukla anne arasındaki ilişkinin ambivalans yani böyle çok tam sağlam kullanmaması sebebiyle de işsizleştirilmez bunlar.
Annem mesela bu dediğim mesajları ekstra veren bir insan.
Yani anneme göre benim her şeyim zaten mükemmel ya da ben bir şeye üzülüyordum annem bana şöyle bir argümanla geliyordu.
Ay senin gözlerin yeter kızım.
Sınavdan düşük almışım.
Senin gözlerinin güzelliği yeter.
Ne alakası var?
Annem ekstraydı ve babam da tam tersi.
Sen ne yaparsan yap hiçbir şekilde yeterli değilsin.
Zaten hiç kimse yeterli olamaz.
Böyle bir durumda da çocuk şey yapıyor.
İki uç noktada olumsuza gidiyor.
Çünkü annenin dediği de o kadar ütopik geliyor ki.
Sonra şey diyorsun. Evet ya babam haklı gibi.
Bende böyle bir şey oluşmuştu mesela.
Öncelikle gözlerin gerçekten çok güzel.
Yani orada anneyle alakalı durumda şey var benim anlattığım kadarıyla, gördüğüm kadarıyla.
Annen aslında orada çok yapıyoruz bunu tabii çocuklarımıza.
Üzülmesinler istediğimiz için çabuk geçiştiriyoruz duyguyu.
Halbuki duyguyu çabuk geçiştirmemek, duyguyu böyle üzüm üzüm üzülmek gerekiyor yeterince.
Ya da işte kızmak gerekiyor öfke varsa.
Ondan sonra geçmek gerekiyor.
Onu söylüyordum. Bunu kullanırız biz zaten birebir danışan ilişkisinde de.
Önce bir karşı tarafın duygusunda buluşulur.
O duygu anlaşılır.
Duyguyu proses ederiz.
Ondan sonra şimdi ne yapacağız?
Buradan nereye gidiyoruz? Tamam üzüldük, tamam öfkelendik.
Bundan sonra ne yapacağız? Çözüme gitmemiz lazım.
Mesela annen ilişkisinde...
O verdiğin spesifik örnekte çok sık yapılan şeylerden bir tanesi o.
Baba tarafında da işte o verdiğin örnekte tabii ki ulaşılmaz şeyler koymak çocuklara.
Ebeveynlik sanatı çok ilginç gerçekten.
Bir yandan çocuğu geliştirebilmek için mesela ben yıllarca insan kaynakları da yaptım orada da vardır.
Şey verdik biz mesela bir gömlek büyük vereceksin pozisyonu kişiye ki.
Ona ulaşmaya çalışsın, gelişmeye çalışsın, biraz uğraşsın ve onu başarsın.
Çünkü konfor alanından dışarı çıkması için kişinin biraz tırmalaması gerekir.
Ama öte yandan da o zorluğunu çok yukarı koyarsan bu sefer de ulaşamayacağı için veya çok deneyip deneyip başaramayacağı için umutsuzluğa düşer ve yetersiz hisseder kendini.
Dolayısıyla çıtayı nereye koyacağın çok gerçekten de önemli.
Çıtayı koyduğumuz yeri iyi seçme de çocuğa göre veya karşımızdaki kişiye göre doğru anlayıp çıtayı da doğru yere koymak da herhalde insanla alakalı çalışan, başta ebeveynlik
olmak üzere her türlü rolün sanat kısmı mı diyeyim bilmiyorum.
Yani bilimsel kısmını biliyoruz da sanat kısmı doğru algılayıp doğru koymak çıtayı.
Bence kesinlikle sanat kısmı yani bu bir sanat, çocuk yetiştirmek bir sanat.
Bence insan ilişkileri de bir sanat, iletişim de bir sanat.
Bunların hepsi hayatımızdaki en önemli şeyler ve hepsi de aslında kendinle olan ilişkinden geçmiyor mu?
Kendini ne kadar iyi tanırsan, ne kadar kendinle doğru bir ilişkin varsa oradan geçiyor.
Mindfulness'ın o kadar fazla faydasını gördüm ki, benim de ilk profesyonel olarak mindfulness eğitimim, bu senin dediğin mindfulness temelli bilişsel terapi, senin de uzman olduğun,
bildiğim kadarıyla Oxford'dan zaten aldığın diplomanı, bununla başladı.
Ondan sonra işte hala daha devam eden bir MBSR, mindfulness temelli stres azaltma eğitimim var.
Her gün yeni bir şey keşfediyorum kendimde ve kendimle olduğumla ilişkim gerçekten rahatladıkça o zaten ya da güzelleştikçe, iyileştikçe diyeyim o zaten etrafıma yansıyor.
Çok güzel söyledin.
Onunla ilgili benim şimdi akla bir şey geldi.
Mesela imposter sendromunun yani sahtekar sendromunun tam tersi de Dunning-Kruger.
Dunning-Kruger etkisinden bir şey.
Orada da kişi kendisini bilmediğini bilmiyor.
Yani aşırı derecede olması gerektiğinden yetkin hissediyor.
Aslında bilgisi ya da yetkinliği o konudaki sınırlı.
Ama aşırı bir özgüven hali var.
Cahil cesareti dediğimiz belki de çok basit bir şekilde.
Şimdi bu iki durumda, şimdi mindfulness'a bağlayacağım buradan.
Yani mindfulness bize olanı olduğu gibi görmek konusunda becerilerimizi keskinleştiriyor.
Yani aslında özünde farkındalık çalışması bir dikkat çalışmasıdır.
Yani dikkatini nereye yönlendirirsem, orada olan biteni...
yargısız bir şekilde, yargısız dediğimiz şey nedir?
Aslında zihin hep yargı yapar.
İşi budur zaten. Ama yargıladığını fark ederek, yani benim zihnimin örüntüleri var ve bırakırsam otomatik pilota girerse, kapıp koyuverirse çeşitli senaryolar yaratır.
Buna muktedir olduğunu biliyorum zihnimin.
Dolayısıyla hep bir gözlemcide kalarak, hep bir daha bir adım geride kalarak iyi, kötü, nötr, ne varsa seyredebilme hali.
İşte bu farkındalık bizi imposter sendromu gibi durumlardan da korumaya yardımcı oluyor.
Dunning-Kruger gibi taraflardan da etkilerden de korumaya yardımcı oluyor.
Niye? Çünkü ortada daha dengeli bir yerden iyi hallerimize de, kötü hallerimize de, olumlu hallerimize de, olumsal hallerimize de, duygunun iyisi kötüsü yoktur ama biz onu etiketleriz öyle.
İyi duygu ya da kötü duygu ya da olana olduğu gibi görme halini destekliyor farkındalık.
Niye? Çünkü dikkatimizi olana bitene veriyoruz.
Ve daha objektif, kabul odaklı, yargıladığımı fark ederek, zihnimin yanlılıklarını bilerek bir değerlendirme yapıyorum.
Ben bir zihnimizin yanlılıkları diye bir atölye yaptım.
Çok güzeldi. Oradaki pek çok kullandığımız bilgisayar yanlılık, zihnin otomatik hallerinden bahsetmiştik.
Sonunda bir katılımcı şey demişti, atölyeye katılımcısı.
Ya zihnim beni ele geçirmiş, haberim yokmuş demişti.
Gerçekten de öyle. Yani şurada böyle bir zihnimiz aslında sürücü konutunda olması gerekiyor tabii ki.
Biz hayatı bu zirninle bilinçle algılıyoruz ama bazen o kadar böyle kontrolsüz ve kafasına göre gidiyor ki acı çektiriyor bize.
Dolayısıyla çok kuvvetli, muazzam bir şey zihin.
Tabii ki ama aynı zamanda da çok fazla acıya da gebe.
Çok fazla örüntüleri ve senaryolar yaratıp çok fazla bize acı da çektirebiliyor.
Onun için bu mindfulness zihnimizin bize gereksiz acı çektirmemesi için.
Bir miktar acı her zaman zaten hayatın içinde vardır biliyorsun.
Mindfulness ile de çok konuşuruz yani acısız hayat olmaz diye.
Ama gereğinden fazla acı çekmemek için farkındalık çalışması çok gerçekten de...
Benim hayatımı çok değiştirdi ve benim de gördüğüm, kimle konuşsam, dokunduğu insanların hayatını değiştiren bir deneyim gerçekten de.
Kesinlikle. Zaten hani insanın eğitmenlik yoluna ilerlemesinin, o yolda gitmek istemesinin sebeplerinden bir tanesi de bu değil mi?
Seni bilmiyorum ama ben şey demiştim.
Ya bu ne kadar güzel bir şeymiş.
Benim hayatta ne kadar katkı sağladı.
Hani ben bunu yayayım.
Daha fazla insana katkı sağlasın.
Benim gibi olan insanlar da varsa onlar da öğrensin gibi.
Hep buradan çıkıyor zaten.
Evet ben de öyle başlamıştım.
Yani şöyle ben aslında hiç bu yola çıkarken ben Maritimus eğitmeni olacağım diye bir şey düşünmemiştim.
Şunu biliyordum. Ben artık eski yaptığım işi yapmak istemiyorum.
Onu çok net biliyordum. Ama hayatımda tam olarak ne yapacağımı bilmiyordum.
Ve çok kaygılı ve gergin bir dönemdeydim.
Bir arkadaşımın tavsiyesiyle meditasyon yaptım.
Bir meditasyon seçtim.
Bir beden taramasıydı.
Ve beden taraması da hayatımda daha önce hiç yapmamıştım.
Ve inanılmaz iyi geldi bana.
Yani herkesin ilk meditasyonu çok güzel geçecek, harika geçecek, ilk yapışta aşk olacak diye bir şey yok.
Ama benim için öyle olmuştu ve çok etkilendim.
Ve bir süre kendi başıma yapmaya başladım.
Ve o zamanlar hiç eğitmen olmayla falan alakalı bir derdim yoktu.
Hiç öyle bir şey düşünmüyordum yani.
Kendi kendime yaparken ondan sonra Mindfulness çalışması beni sadece sinir sistemini sakinleştirip kaygımı azaltmak ve benim zihnimi sakinleştirmekle kalmadı.
Hayattaki amacımı yani ben bu hayatımda ne yapacağım konusunun da netleşmesini sağladı.
Hani çok sık. Atıfta bulunduğumuz Mary Oliver vardır şair bu mindfulness derslerinde.
Yaban Kazları mıydı ya da Yaz Günü galiba o şiirin adı.
Yaz Günü şiiri ya da Yaban Kazları şiiri.
Onda der mesela sen bu biricik hayatında ne yapacaksın diye sorar.
Ben de kendime o soruyu sormuştum.
Yani tamam artık daha berrak görüyorsun ve sinir sisteminde daha sakin.
O çok önemli çünkü sinir sistemimiz sakin değilse, kaygılıysak, gerginsek, korkuyla kararlar veriyorsak...
Gerçekten istediğimiz şeyleri değil, hayatta sağ kalım için gerekli şeyleri veririz, kararları veririz.
Otantik kişiliğimizin, otantik özgün hallerimizin kararlarını değil, korkan, hayata tırmalamaya, tutunmaya çalışan, panik halinde, yani bir hayvan metaforu her zaman çalışıyor bence insanlar için.
Yani böyle bir sakin sakin, güvende kendini hisseden kedi düşün.
Bir de korkmuş, kenara kısılmış, böyle sinirli ve gergin, korkan bir kedi düşün.
hangisinin davranışları daha öngörülebilir ya da hangisinin davranışları daha kendisi için iyi diye söyleyeyim.
Yani dolayısıyla da mindfulness o korkmuş, gergin, sıkışmış ruh halinden insanı çıkarıp kendi gerçek haliyle temasa sokunca çok sevdiğim bir başka şair ve kendi
kapına varmak diyor. Sen kendi kapına varıp da kendinle tanışınca o zaman hayatıma ne yapacağım diye de sormaya başlıyorsun.
Ben de kendime o soruyu sordum.
Hemen hayatıma ne yapacağım? Microsoft eğitmenliğini bir alayım dedim.
Yapayım. Çünkü sevdiğim bir konu.
Biraz daha derinleşeyim dedim. İlk eğitmenlik eğitimimden reddedim ben.
Başvuramazsın daha çok erken dediler.
Bangor'a başvurmuştum o sırada.
Ben de Bangor'dan eğitim alıyorum.
İlk Bangor'dan başvurmuştum.
Reddediler. Çok daha yenisin sen dediler.
Daha pratiğin çok yeni. Ben de o sırada 4 aylık hamileydim.
Valla dedim beni şimdi aldınız aldınız almazsınız.
Ben bir buçuk tane gelemem.
İptal olurum dedim. Onlar da şartlı kabul ettiler beni.
Yani gel ama eğitime başlayamazsın dediler.
Eğitim veremezsin dediler. Ben tabii tabii dedim.
Hiç sorun değil. Şartlı kabul edildi.
Sonra bana bir ödev listesi verdi.
Bunları yapacaksın, şunları yapacaksın.
O bokmalarım, bunlar biraz daha pratik.
İşte bilmem kaç tane daha inziva falan.
Ben zaten o dönem onlarla geçirdim.
Sonra da tekrar Oxford'un eğitimine de başladım.
Zaten psikoloji okumaya da karar verip okula da geri dönmüştüm.
Son bir senedir de şefkat eğitimleri alıyorum.
Öyle öyle şekillendi. Yani her bir adımda.
Ben şimdi ne yapmak istiyorum hayatımda?
Her bir adımda ben şimdi neye etki etmek istiyorum?
Niye diye şekillendi. Böyle çok baştan çok stratejik şeyler kurup kafamda sonra da ona yürümek yerine her bir adımda kendimi dinleyip ne yapmak istediğime bakarak ilerledim aslında.
Kıvılcım çok teşekkür ederim.
Çok güzel bir sohbet oldu. Bir sürü şeye değindik.
Utanca değindik, tükenmişliğe değindik, şefkate değindik, mükemmellikçiye.
Zaten imposter ve yetersizlik temel konumuzdu.
Çok teşekkür ederim. Senden tek bir ricam olacak.
Şimdi bizi dinleyenler bize nasıl ulaşsınlar yani sana nasıl ulaşsınlar?
Senden eğitim almak isterlerse, atölyelerine katılmak isterlerse seni nasıl bulabilirler?
Çok teşekkür ederim bunu sorduğun için.
Tabii ki çok isterim. Bu da dinleyenler, benimle çalışmak isteyenler bana ulaşmak isterse.
Çok aktif bir Instagram akantum var, hesabım var.
Oradan Kıvılcımkran diye beni bulabilirler.
Kıvılcımkran.com gene web sitem çok çalışıyor aktif bir şekilde.
Oradan da bana ulaşabilirler.
İnşallah kısmetse onlar için hayırlısıysa, benim için hayırlısıysa buluşur yollarımız.
Tamamdır. Çok teşekkür ederim.
O zaman yavaştan kapatalım.
Günün çok güzel geçti. Senin de.
İyi günler. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
