
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Aidiyet kavramı üzerine düşünenler, kendini içinde bulunduğu topluma, aileye, işe, ortamlara ait hissedemeyen ve uyum sağlamak adına kendi olamayanlar… Bu sebeplerden dolayı değersizlik ve yetersizlik hissi taşıyanlar yalnız değilsiniz! Gelin birazcık dertleşelim.
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Merhabalar, Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Bugün böyle çok uzun yıllar boyunca üzerine düşündüğüm, kafa yorduğum, çalıştığım, Tabiri caizse biraz da acı çektiğim bir konudan bahsetmek istiyorum.
Aidiyet kavramı.
Ait olamama, bir yerlere ait hissedememe.
Çünkü hayatımızın bir döneminde birçoğumuz bulunduğu yerde var olmakta zorlanıyor.
Aslında aidiyet kavramına baktığımız zaman da kendinden daha büyük bir parçaya, daha büyük bir bütüne ait olmak, yani buranın içinde bulunmaktır.
İnsanlığın en temel ihtiyacı aslına bakarsanız kendinizi güvende hissettiğiniz, evinizde hissettiğiniz bir yerde var olmak.
Bu bölümü çekmemin sebeplerinden bir tanesi de aslında en son bu yurt dışına taşınma serisini çekerken kardeşim bana birkaç tane video gönderdi.
Bu videolarda şey böyle yurt dışına taşınıp da geri dönen kişilerin neden geri döndüm diye çektiği videolar.
Hatta bir tanesi böyle deniz kenarında bir röportaj.
Ve deniz kenarında böyle kayalıkların kenarında kadın şey diyor.
Yani o kadar kendime ait hissedemedim ki şuradaki kayadan bile buraya daha ait olabilirim.
Ve bu bana çok dokundu.
Yani gerçekten hayatım boyunca bu aidiyete alakalı problem yaşamış bir insan olarak aidiyeti sorgularken neden ait hissedemediğimi anlamaya çalışırken birkaç tane aydınlanma
yaşadım. Artık gerçekten bu konuları sorgulamıyorum eskisi kadar.
O yüzden birkaç kelam edebileceğimi düşünüyorum bu konuda.
Şimdi bu konu üzerine böyle ilk çalışmalar yaparken biraz daha spirtüel çalışmalar yapıyordum.
Ve bilenleriniz bilir böyle çakralarla alakalı kök çakra aslında ait hissetmekle alakalıdır.
Yani bir yere köklenmekle alakalıdır.
Ve ben onun üzerine çalışırken o kavramı o zaman da çok doğru anlayabildiğimi düşünmüyorum.
Çünkü hep beni korkutuyordu.
Bir yere köklenmek, hareket edememek, oraya böyle komple bağlı kalmak beni inanılmaz tedirgin ediyor.
Ve o zaman dedim ben hiçbir zaman hiçbir yere ait olamayacağım.
Ama yani böyle de hayat geçmez.
Yani sürekli kendini içinde bulunduğun yerde yabancı hissederek de yaşayamazsın.
O yüzden çalışmaya, sorgulamaya devam ettim.
Sonra o konu kendi kendine şöyle bir yere evrildi.
O zaman ben içinde bulunduğum...
Evrene aitim yani bütüne aitim.
Nereye gidersem gideyim aidiyet hissim baki kalabilir.
Hatta sonra şöyle demiştim kendime yani resmen bu konuyu halletmek için götünden element uydurdum.
Yani böyle saçma bir şey olabilir mi?
Ama bir yandan da bu düşünce beni o kadar rahatlatıyor ki bunun böyle altını doldurmaya çalışıyorum.
Sonra düşündüm ki demek ki bu aslında aidiyet dediğimiz şey.
senin beraberinde getirebileceğin bir şey olmalı.
Yani senin arayarak bulduğun değil de senin içinde olmalı.
Bunun için önce aslında kendine olduğun gibi kabullenerek kendine ait olman lazım.
Yani bedenini, ruhunu, zihnini olduğun gibi kabullenmen lazım.
Ama aynı zamanda tabii ki içinde bulunduğun ortamın da seni olduğu gibi kabullenmesi gerekiyor.
Sonra fark ettim ki evet işte zurnanın zırt dediği yer burada.
İçinde bulunduğum ortamın benim olduğum gibi kabullenilemediğim ortamlar olması.
Ve bu ülkelerden, coğrafyalardan, mekanlardan bağımsız bir şey aslına bakarsanız.
Yani illa bir kültürün içinde doğduk, illa bir ailede yetiştik diye ya da illa belli bir gruba mensupuz diye oraya ait hissetmek zorunda değiliz.
Ki zaten de her zaman hissedemiyoruz.
O zaman da ben şunu sorgulamaya başladım.
Yani ben nerelerde en çok kendime ait hissedemiyorum?
Birincisi sürekli böyle kendimi ispat etme gereği duyduğum ortamlar.
İkincisi sürekli olduğumdan daha farklı görünmeye çalıştığım ya da görünmesem bile olduğum kişiyi, özgün benliğimi ortaya çıkaramadığım ortamlar.
Çünkü öyle insanlarla...
Öyle ortamlarda bir araya geliyoruz ki aynı fikirde olmayabiliriz.
Tabii ki bu çok normal ama karşı taraf sanki onun düşündüğü en doğruymuş ve sen aslında onun gibi düşünmüyorsun diye sana öyle bir gerizekalı muamelesi yapıyor ki orada kendini
yerin dibine geçmiş gibi ve çok rahatsız hissediyorsun.
Ve para ve gücün hakim olduğu kültürlerde ben rahatsız oluyorum.
Hakim olduğu ortamlarda ortak konuşacak bir şey bulamıyorum.
Yani benim bahsettiğim şeyler, benim değerlerim karşı tarafa çok saçma gelebiliyor.
Yani şöyle baktığımda ben sürekli birbirlerinin üzerine basıp bir yerlere gelmeye çalışan insanlarla aynı ortamda bulunmak istemiyorum.
Çünkü ben böyle bir insan değilim ve böyle bir insan olmak kendimden feragat etmek demek.
Yani kendime karşı dürüst olamadığım ortamlarda da var olamıyorum.
İster istemez böyle bir ikilem yaşıyorum ve benim için güç bu demek değil zaten.
Uzun lafın kısası kendimden ve...
Değerlerimden feragat ettiğim ortamlarda kendime ait hissedemiyorum ve buralarda bulunmak istemiyorum.
İstemediğim için de ne yapıyorum?
Sürekli herkesten kaçıyorum.
Daha yalnız vakit geçirmeye başlıyorum ya da orada kendimi kötü hissettiğim için artık şöyle bir noktaya geldiğimi de hatırlıyorum.
Hepinizden tiksiniyorum.
Hayat mottom olmuştu.
Gerçekten de hepinizden tiksiniyorum kelimesini o kadar çok kullanıyordum ki böyle beni anlayan birkaç arkadaşım vardı.
Onlarla sürekli herkesten tiksiniyorduk beraber.
Ama o tiksinmemiz de aslında boşuna değilmiş.
Çünkü bundan seneler sonra Brenna Brown'un The Gift of Imperfections diye bir kitabı var.
Mükemmel olmamanın hediyeleri diye çevriliyor Türkçe'ye.
Bu kitabı okurken bu kitapta aidiyet alakalı bir bölüm vardı.
Ve tam olarak bundan bahsediyordu.
Yani sizin olduğunuz gibi kabul edilmediğiniz ortamlarda, kendiniz olamadığınız ortamlarda ait hissetmeniz mümkün değildir diye böyle...
Çok fazla araştırmalar üzerine yazılan güzel bir hikaye anlatımı tarzına bir kitap okumayanlarınız varsa da kesinlikle tavsiye ederim.
O yüzden de bunlar beni hep böyle şeye yönlendirdi.
Peki o zaman ben nerelerde kendime ait hissediyorum?
Kendime nasıl bir ortam yaratmalıyım ki bu aidiyet hissim, ait hissedememe hissim daha doğrusu minimuma insin?
Birincisi gerçekten de...
Kendiniz olmak, önce kendinizi kabullenmek, ondan sonra da bu kabullendiğiniz kişiyi korkusuz bir şekilde ortaya koyabilmek.
Yani beni böyle sadece ben olduğum için etimle, kemiğimle, duygularımla, düşüncelerimle kabul eden kişilerle daha böyle sağlam bağlar.
Birincisi buydu. İkincisi de tabii ki de hani girip çıktığım ortamlar.
Çünkü eğer sürekli kendinizle çeliştiğiniz ortamlarda bulunuyorsanız ben bunu şey gibi düşünüyorum.
Hani böyle bebeklerin oyuncakları vardır ya zeka geliştirmek için geometrik şekiller.
İşte kare vardır, dikdörtgen vardır, üçgen, yuvarlak ve onların bir de küçük parçaları vardır.
O yuvarlağın içerisine küçük yuvarlağı koyarsın tam böyle yerleşir.
Yani ait olduğu yere koyarsın.
Ama siz o yuvarlağın içerisinde üçgen bir parçayı zorla sıkıştırmaya çalışıyorsanız yani aslında kendinizi sırf aidiyet duygusunu tatmin etmek için ya da ait hissetmek
için aslında çok da uyumlu olmadığınız bir yere zorla uydurmaya çalışıyorsanız işte orada ait hissedemiyorsunuz demektir.
Yani toparlamak gerekirse biz bu ait hissedememe duygusunu yaşarken Aslında bir yerlere kendimizi iliştirmeye mi çalışıyoruz?
Olduğumuz kişiden feragat edip kabul edilmeye, onay görmeye, takdir edilmeye mi çalışıyoruz?
Ya da olduğumuz kişiyi sergilediğimizde herhangi bir korkumuz var mı?
Bunların tam tersi olarak eleştirileceğimize, yargılanacağımıza ya da aşağılanacağımıza dair belki bir korkumuz var ve bundan mı kendimizi saklıyoruz?
Bunları bir düşünmekte hatta yazmakta fayda var.
Ve ideal dünyada eğer kendimizi böyle ait hissediyor olsaydık bu nasıl bir yer olurdu?
Kendimizi evimizde hissettiğimiz yer, kendimizi evimizde hissettiğimiz insanlar nasıl insanlar olurdu?
Bunları böyle düşünebilir ya da yazabilirsiniz.
Yazmak bana her zaman çok fayda sağlıyor.
Çok güzel kapılar açıyor, ufkumu genişletiyor.
Bunu da böyle bir öneri olarak paylaşmak istedim.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Eğer hala takip etmeyenleriniz varsa Spotify'dan beni takip etmeyi unutmayın ki her hafta yeni bölüm yayınlandığında size de bildirim gelsin.
Onun dışında ufak bir newsletterımız vardı.
Ona da baya bir kişi kaydoldu.
Çok teşekkür ederim. Kayda olmayanlar ve kayda olmak isteyenler için de açıklamalara newsletter'ın linkini bırakıyorum.
Mailinizi doğru yazdığınızdan emin olup bana gönderirseniz her çarşamba günü hem podcastlerle hem böyle birkaç değişik önerilerle, kitaplarla vesaire bir newsletter geliyor olacak e-mailinize.
Gününüz çok güzel geçsin.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
