
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta Alman sosyolog Hartmut Rosa'nın social acceleration yani sosyal hızlanma teorisini ele aldım . Neden modern hayat sürekli daha hızlı akıyor? Neden teknoloji bize daha fazla zaman vereceğine, daha az zamanımız varmış gibi hissettiriyor? Ve bu hızdan çıkışın yolu ne?
Transkript
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyordum.
Dedi ki evine ben artık yetişemiyorum.
Hiçbir şeye yetişemiyorum.
İşe yetişemiyorum. Dünyada olan bitene yetişemiyorum.
Sosyalleşmeye yetişemiyorum.
En önemlisi de kendime yetişemiyorum.
Şöyle bir an düşündüm.
Bu yetişemiyorum hissini.
Ben de böyleyim. Muhtemelen bu bölümü dinlemeyi tercih ettiğiniz için siz de kıyısından köşesinden bir yerinden böyle hissediyorsunuz.
Peki ama yetişemediğimiz tam olarak nedir?
Ve neden 21. yüzyılda teknoloji bu kadar ilerlemişken etrafımızda çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, internet, yapay zeka...
Akıllı telefonlar varken yani bütün hayatı kolaylaştırması gereken şeyler varken bize ne yetmiyor da biz hala koşturuyoruz.
Herkese merhaba ben Emine.
Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Bugün Alman sosyolog Hartmut Rosa'nın Social Acceleration.
Yani sosyal hızlanma teorisinden bahsedeceğim.
Almanya'da Friedrich Schiller Üniversitesi'nde sosyoloji profesörü kendisi ve son 25 yıldır tek bir soruya kafayı yoruyor.
Modern hayat neden bu kadar hızlı akıyor?
Bu sorunun cevabı sadece kişisel değil tahmin edersiniz ki büyük bir kısmı toplumsal.
Çünkü Rosa diyor ki bu yetişemiyorum hissi bireysel bir başarısızlık değil sistemin yapısal bir özelliği.
Bugün bu bağlamda 3 noktaya değineceğim.
Birincisi Rosa'nın sosyal hızlanma teorisi.
Birisi teorinin kendisi nereden çıktığı.
İkincisi neden bu döngüye giriyoruz ve çıkamıyoruz.
Ve üçüncüsü belki de en önemlisi.
Rosa'nın önerileriyle bu döngüyü nasıl kırarız ve bu durumu nasıl yönetiriz.
Bölüme başlamadan önce minik de bir hatırlatma yapacağım.
Beni ilk defa dinliyorsanız hoş geldiniz.
İyi ki geldiniz. Beni düzenli dinleyip içeriklerimi beğeniyor ama beni dinlediğiniz platformdan takip etmiyorsanız bir takibinizi alırım.
Çünkü algoritmaya şunu diyorsunuz.
Bana benzer kalitede içerikler gösteriyor.
Aynı zamanda podcastlarınızı da düzenli içerik üretimi için desteklemiş oluyorsunuz.
Evet, kamu spotumuzda yaptığımıza göre başlayabiliriz.
Rosa, 2013'te Social Acceleration, A New Theory of Modernity kitabını yayımladı.
Bu kitap aslında 800 sayfalık bir doktora çalışmasının kısaltılmış hali ki kitap da zaten uzun, 500 sayfa falan.
Yani adam bu konuyu çok ciddi bir şekilde araştırmış.
Ve diyor ki, modern hayatı anlamak için zamansal yapısına bakmamız lazım.
Toplum sadece sınıflardan, kurumlardan, ekonomiden ibaret değil.
Aynı zamanda bir tempo, bir ritim.
Ve bu tempo son 200 yılda özellikle de son 50 yılda sürekli artıyor.
Rosa bu hızlanmanın 3 farklı katman olduğunu savunuyor.
Birincisi teknolojik hızlanma.
Bu en çok hissettiğimiz, özellikle son zamanlarda en görünür olanı.
Ulaşım hızlanıyor. Mesela Atlas Okyanusu'nu geçmek 19.
yüzyılda haftalar alırdı.
Şimdi 7 saat. Geçtiğimiz aylarda Kamboçya'ya gittim.
Orada böyle Uber gibi bir sistem.
Sen var tuktuk çağırıyorsun online olarak.
Onayla tuşuna basmamla tuktuğun kapıya gelmesi arasında maksimum 2 dakika vardı.
Genelde de 30 saniye gibi bir sürede kapının önünde beliriyor.
Tabii ki ufak bir yer, fakir ülke, vakit nakittir mantığını anlıyorum ama yine de inanılmaz değil mi teknolojinin geldiği nokta?
Özellikle ülkenin şu anki bulunduğu durumu göz önüne alırsak.
E iletişim de hızlanıyor.
Bir mektup 19. yüzyılda Londra'dan İstanbul'a aylar sürerdi.
Şimdi mesajınızı göndermek için WhatsApp'tan 2 saniye yetiyor.
Ben de bu yüzden bence baya çok WhatsApp'ta vakit geçiriyorum.
Ben bunu bir düşüneyim. Şaka bir yana üretim de hızlanıyor.
Bir araba 20. yüzyılın başında 12 saatte yapılırdı.
Şimdi bazı modeller saatte 60 birim çıkıyor.
İnanabiliyor musunuz? Yani bu kategoriye karşı bir itirazım yok aslında.
Bence iyi bir yerdeyiz ama...
İkinci hızlanma kategorisi birazcık üstüne konuşmamız gereken bir konu.
Nedir o? Sosyal değişimin hızlanması.
Yani toplumsal yapıların, ilişkilerin, mesleklerin, modanın değişme hızı.
Hatta ışık hızında değişmesi bile diyebiliriz bence.
Buna ilk olarak iş hayatından örnek verecek olursam şöyle bir örnek verirdim.
Şöyle bir baktığımız zaman bizden önceki kuşaklara, anne babalarımızın kuşağına eğer herhangi büyük bir problem olmazsa 30 yıl çok rahat çalışıp oradan emekli olabilirlerdi değil mi?
Ama şimdiki istatistiklere baktığımızda ortalama çalışan 5 yılda bir iş değiştiriyor ki bu dataların içinden gelen biri olarak söylüyorum.
5 yıl bile aslında çok uzun şu anki konjonktürde.
Sektöre, firmaya, mesleğe göre değişmekle beraber.
2 maksimum 3 senede diyebiliriz.
Ve Y kuşağı biri olarak tabii ki kişisel görüşümle söylüyorum.
Bir yerde böyle 10, 20, 30 sene gibi uzun yıllar çalışmayı benim aklım almıyor.
Evet şirket çok iyi olabilir, yan haklar vs.
Ama bir yerden sonra insan kendini tekrar etmez mi ya?
Ya da ne bileyim farklı bir sektör, farklı bir iş, lokasyon denemek istemez mi?
Ki zaten çoğumuzun da tırnak içinde site hasılları var.
Benim olduğu gibi mesela şu an beni o yüzden dinliyorsunuz gibi.
Mesela ben iş hayatımda...
Hayatına ilk şer genel müdürlüğünde başlamıştım.
Üstüne 5 şirket değiştirdim 15 senelik çalışma hayatımda.
Ve şöyle bir baktığım zaman o zamanki yöneticim olan özellikle X kuşağı kişiler hala orada.
30 senelik falan bir geçmişleri var aynı firmada.
Maddi olarak eminim aşırı getirisi vardır.
Çünkü Shell emekliliği diye bir kavram vardı.
Yani firmaya vaktinde girerseniz ve Shell üzerinden emekli olursanız böyle büyük paraların döndüğü, emekliliğinizde sırtınızın yere gelmediği falan konuşuluyordu.
Ben tabii ki o treni kaçırdım.
Belki kaçırmasaydım kalırdım bilmiyorum.
Ama yani sektörde değiştirmek istiyor.
İnsan farklı şeyleri de denemek istiyor.
En azından bizim kuşağımız ve sonrası için ki buradan da Rosa'nın ne demek istediğini anlayabiliriz zaten.
Onun dışında ne var? Evlilik sürelerinin kısalmasını buna sayabiliriz.
Ya da komşuluk ilişkilerini.
Nerede o eski bayramlar moduna gireceğim az kaldı ama var mı böyle çevrenizde gerçekten çocukluğumuzun komşuluğu?
Ben hatırlıyorum komşuya oturmaya giderdi eskiden annem, anneannem, babaannem.
Komşularla beraber aktiviteler yapılırdı, günler falan yapılırdı.
Şu an hiç öyle şeyler yok.
Kimse yapmıyor. Londra'da da mesela arkadaşlarım arasında apartmandaki tüm komşularını tanıyan ve düzenli sohbet eden bir tek ben varım.
O da... benim çok sosyal kelebek falan olduğumdan değil bizim apartmanın gerçekten çok kendi halinde bir aile apartmanı olmasından diye düşünüyorum.
Ya da moda. Eskiden 2 sezondu.
Şimdi 52 sezon.
Sürekli yeni bir şeyler çıkıyor.
Takip etmek istesen bile edemezsin.
Edemiyorsun da zaten. İşte bunların hepsini topladığımızda da 3.
hızlanmaya geliyoruz. Yani hayatın temposunun hızlanması.
Komple hayatın kendisinin hızlanması.
Peki neden bizim hayatımızı kolaylaştırması gereken teknoloji?
Genelde bu teknolojik hızlanmayla beraber gelen rahatlık bize zaman kazandırmak yerine daha fazla zamanımızdan çalıyor.
Çünkü mantıken düşündüğünüzde eğer ki elinizde çamaşır yıkamıyorsanız 2 saatte çamaşırları yıkarsınız.
Birkaç dakikada da asarsınız.
Ve mantıken o kazanılan zamanla kendinize birazcık vakit ayırırsınız.
Daha çok dinlenirsiniz. Ama nedense tam tersi oluyor.
Çamaşır makinesi olan bir hayatta Biz daha fazla çamaşır yıkıyoruz.
İyi posta var diye daha sık yazışıyoruz.
WhatsApp var diye daha çok insanlarla konuşuyoruz.
Mesela ben. Sonuç olarak teknolojik hızlanma hayatın temposunu arttırıyor, azaltmıyor.
Bu durumda birbirini besleyen bir sarmala dönüşüyor.
Buna da acceleration circle yani hızlanma sarmalı deniyor.
Ve öyle bir hale geliyor ki bu sarmal, bu hayatımıza giren teknolojiler hayatımızın o kadar büyük bir parçası haline geliyor ki bir noktada onlarsız hayat da düşünemiyoruz.
Mesela şunları düşünelim. Dating uygulamaları olmadan önce flört etmek nasıldı mesela?
İnsanlar gerçi bayağı bir geri çekiliyor bu dating uygulamalarından.
Ama ya da şunu söyleyelim.
Slack, Teams, Zoom olmadan önce iş yerinde nasıl bir iletişim vardı?
Şu an ben mesela Teams'in olmadığı bir iş yerini hayal edemiyorum.
Bütün her şey onun üzerinden akıyor.
çünkü. O dönemlere dönelim demiyorum tabii ki.
Bence online toplantı çok gerekli bir şey.
Sadece nasıl bir değişime yer açtığından bahsediyorum.
Ya da yapay zeka konusu.
Yapay zekanın son 5 senede geldiği noktayı daha öncesinde hayal edebilir miydik?
Ne kadar hızlı ilerliyor?
Hızın farkında mısınız?
Bu modern toplum üzerine çalışmalar yapan başka bir sosyolog daha var.
Mark Oji. 3 sene önce vefat etti ve çalışmalarında genelde bizim çağımıza aşırılık çağı.
Yani aşırılık çığ olarak netelendiriyor.
Bu 3 senede yapay zekanın geldiği noktayı görseydik kim bilir ona ne derdi diye merak ediyorum yani.
Ama onun dediği şey biraz daha şöyle bir şey.
Aşırı bilgi, aşırı seçenek, aşırı temponun getirdiği düşen yaşam kalitesi ki 2 bölüm önce de değinmiştik bu konuya.
Yani aşırılık yaşam kalitesini düşürüyor.
Beynimizin beni bir işleme kapatistesi varken çok fazla yüklendiğimizde mavi ekran veriyoruz.
Yalan yok. 404 not falan doluyoruz.
O yüzden de aslında bu aşırılık bizi hızlandırıyor.
Bu modern hayatın hızı bir yandan da yaşam kalitemizi düşürüyor da diyebilir miyiz?
Bence diyebiliriz.
Bölümümüzün ana kahramanı Hartmut Rosa'nın da 2003'te Constellations dergisinde yayınladığı bir makalesi var.
Orada da diyor ki modernlik kendi vaadini yiyor.
Yani aydınlanmanın bize verdiği vaat daha çok zaman, daha çok özellik, daha iyi bir yaşam değil mi?
Modernliğin kendi yapısal dinamikleri tarafından bizden...
Geri alınan şeyler de bunlar değil mi?
Evet bunlar. Rosa da buna diyor ki şimdinin küçülmesi olarak adlandırabiliriz.
Yani geçmiş deneyimlerimizin gelecek beklentilerimize uyduğu zaman aralığı onu şimdi olarak konumlandırıyor.
Sürekli daralıyor.
Daralırken bizi de yoruyor.
Çünkü hayatımızı planlama kapasitemiz deneyimimizin geleceği işlemesi üzerine kurulu.
Ve biz sürekli gelecekte yaşıyoruz.
Sürekli bir sonraki adımımızı planlama ihtiyacı duyuyoruz şu an içinde bulunduğumuz hızdan ötürü.
Hatta bunu da çok güzel bir metaforla anlatıyor.
Kayan yamaçlar. Almancasını paylaşmak isterdim ama asla telaffuz edemeyeceğimi bildiğim için o topa hiç girmiyorum arkadaşlar.
Şöyle anlatıyor. Modern hayatta bir yerde durmak sadece olduğunuz yerde kalmak bile geri gitmek anlamına geliyor.
Çünkü yamaç sürekli kayıyor.
Siz yerinizde sayı olsanız bile dünya altınızdan akıp gidiyor.
Çok doğru. Tam olarak modern hayatın hissi bence bu.
Bir hafta tatile çıkıyorsunuz.
Bayramları vesaire herkesin tatile gittiği dönemleri saymıyorum.
Ama döndüğünüzde mailler, işler dağ gibi birikiyor.
Ya da böyle bir şeyler kaçırıyormuş gibi oluyorsunuz telefonunuza bakmadığınız zaman da.
Mesela bu statik toplumlarda olmayan bir durummuş.
Statik toplumdan kastım da şu.
Eğer toplum sabit bir tempoda akıyorsa, her şey acil değilse, son dakikaya bırakılmıyorsa ya da iş her şeyin önünde değilse diye yorumladım ben.
Olması gereken senaryoda ya da statik toplumlar diyelim durmak dinlenmek kendinize zaman ayırmak bunlar normal bir lükstür.
Buna bence İskandinav ülkelerine örnek verebiliriz de ama hızlanan toplumlarda durmak geri kalmak demektir.
Hızlanan toplumlara da şöyle örnek verebilirim ilk aklıma gelen örnekler Amerika, İngiltere, Türkiye bence bunlar uygun örnekler olur.
Kapitalizmin böyle en derinden vurduğu toplumlarız ya biz ya da aynı şekilde gelir dağılımının eşit olmadığı toplumlarız.
O yüzden bizler için durmak, dinlenmek, kendimize zaman ayırmak normal bir lüks değil, lüks bir lüks oluyor.
Hatta Rosa da şöyle bir şey söylüyor, çok beğendim ben bu sözünü.
Modern toplumda olduğun yerde kalmak için bile koşmak zorundasın.
Ve bu... Tamam ben bunun bilincindeyim, şimdi ve buradayım diye kendinizi hatırlatmakla üstesinden gelinebilecek bir şey de değil arkadaşlar.
Sistematik bir baskı.
En belirgin örnek çalışma hayatından olur mesela.
Herkesin mesaiye kaldığı, fazladan çalıştığı bir ortamda sizin bilgisayarınızı vaktinde kapatmanız, ofisten mesai bitimi çıkmanız göze batar.
Siz işinizi yapsanız bile, en iyi siz yapsanız bile yeri gelinir yapmıyormuş gibi görünebilirsiniz.
Dublin'de yaşarken Fransız bir arkadaşım vardı.
Fransa takımına bakıyordu Dublin Genel Merkez'den çalıştığım şirkette.
Buluşacağız böyle hep geç saatte geliyor.
Diyor ki işten çıkamadım, işi bitiremedim.
Dedim ki yani biz öyle uzun saatler çalışılan bir yerde değiliz ki.
Buradaki iş yaşam dengesi...
Senin ülkendeki gibi değil dedi ki bana hayır şunu unutuyorsun ben Fransız takımında çalışıyorum.
Benim işimin olup olmaması önemli değil çalıştığım herkes Fransız ve bu bir kültür.
Eğer mesai bitiminden 1-2 saat daha uzun kalmıyorsam bu da çalışmıyor derler göze batarım işimi kaybedebilirim.
O yüzden gün içinde lak lak yapıp günün sonunda çalışıyormuş gibi yapıyoruz diye bir bilgi vermişti bana mesela.
Birçok yerde benzer bu arada.
Mesela İngiltere'ye taşındıktan sonra bir önceki işimde yeni başlayan bir çocuk vardı.
Böyle uzun saatler ofiste kalıyor.
Ben de bir gün iş çıkışı arkadaşlarımla buluşacağım.
Ofiste vakit öldürüyorum.
Müdürlerden bir tanesi geçiyordu böyle yanımızdan.
Dedi ki vay be Azme bak yeni olduğun halde ne kadar da çalışıyorsun falan dedi.
Halbuki çocuk yanda tatil planı yapıyor.
İki dakika önce beraber bakıyorduk.
Onu evde yapacağına geliyor işte yapıyor ki çalışıyor gibi görünsün.
Bu sadece iş hayatından verdiğim iki farklı örnek.
Bunu alın hayatın diğer alanlarına da koyun.
Bu mış gibi yapmayı.
Orada zaten biraz daha bu döngün içinde nasıl girdiğimizi ve neden çıkamadığımızı da anlayabiliyoruz gibi.
Ama işin yanında ekonomik rekabet, politik belirsizlik, sosyal beklentiler, kültürel normlar hepsi bu hıza katkıda bulunuyor.
Özellikle teknolojinin geldiği ve gelme ihtimali olan noktayı göz önüne alırsak tamam ben sistemin içinde kaybolmak istemiyorum, ben bilinçliyim dediğinizde bile dönüp dolaşıp kendinizi o sistemin içinde savrulurken
buluyorsunuz. Rosa bu noktada senkronizasyon eksikliği diye bir kavramdan bahsediyor.
Yani diyor ki farklı hayat alanlarının bir...
Birine uyumsuz hızlanması.
Evet iş hayatı çok hızlı akıyor ama hasta olduğunuzda ya da yorgun olduğunuzda vücudunuz aynı hızda iyileşmiyor değil mi?
Hasta olmasına rağmen çalışan bir sürü arkadaşım var mesela ya da izin almayıp ben bugün ağırdan alacağım demeyip çalışıyormuş gibi yapan bir kitle var.
O zaman siz izin aldığınızda ya da ben hastayım dediğinizde göze batan siz oluyorsunuz.
Ben de ne dertliymişim ya bu iş hayatı konusunda.
Neyse başka ne var?
Sosyal medya ışık hızında zaten.
Politik kararlar çok yavaş alınıyor ama ekonominin gerektirdiği hız daha yüksek.
Haliyle bu hayatımızın farklı alanlarındaki uyumsuzluk yani senkronizasyon eksikliği büyük bir gerginlik yaratıyor.
Hem bireysel hem de toplumsal düzeyde.
Bir parantez açıp en sevdiğim sosyologlardan biri olan Zygmunt Bauman'ın akışkan modernlik kavramına da değinmek istiyorum.
Çünkü Rosa'nın söylediği hızlanmanın bir başka adı da akışkanlık.
Hayat o kadar hızlı akıyor ki Bauman'ın diliyle katılaşamıyor.
Bir şeyin tortusu, bir ilişkinin kökü, bir kimliğin sabitliği oluşamıyor bile.
Her şey akışkan.
Ve bu akışkanlığın bedeli de sürekli yetersiz, sürekli geç kalmış, sürekli dağılmış hissetmek.
Tükenmişlik toplumu bölümünde detaylıca konuştuğumuz şey aslında bu.
Hatta performans toplumu, tüketim toplumu, eleştirel düşünme bu saydığım bölümlerin hepsi birbirini tamamlayan aynı manzaranın farklı parçaları gibi.
Henüz dinlemediyseniz oralara da bakmanızı öneririm.
Rosa'ya geri dönecek olursak, bıkmadan, yılmadan, usanmadan bu konu üzerine çalıştığı için şöyle bir kitap daha çıkarıyor vaktinde.
Alienation and Acceleration.
Türkçesini bulamadım, sanırım henüz çevrilmedi.
Umarım çevrilir. Bu kitapta da temel olarak şunu soruyor.
Bu kadar hızlanmanın bize bireysel maliyeti ne?
Ve cevabı da tek kelime ile toplayacak olursa yabancılaşma diyor buna.
Yabancılaşma kavramı aslen Marx'tan geliyor.
Marx'ın işçinin emeğine, ürettiği şeye, çalışma sürecine ve nihayetinde kendine yabancılaşmasından bahsettiği kavramı ele alıyor.
Ama biraz daha modern zamanı taşıyıp şöyle diyor.
Bugün biz dört şeye yabancılaşıyoruz.
Birincisi mekana yabancılaşma.
Yaşadığımız şehri, mahalleyi, daireyi gerçekten tanımıyoruz.
Burada yaşıyorum diyebileceğimiz bir his yok.
Çünkü... Sürekli hareket halindeyiz.
Bunu okurken şey düşündüm ben.
Bu bulunduğumuz yere ait hissedememe hissinin sebeplerinden biri de belki bu modern toplum, akışkan toplum ve getirdiği hızı, tempo olabilir mi acaba?
Olabilir. Neden olmasın?
Siz de bir düşünüp bana yazın isterim.
İkincisi de nesnelere yabancılaşma.
Sahip olduğumuz şeylerle gerçek bir ilişkimiz yok.
Ne demek istiyorum? Annem bana hep şey derdi.
Bizim zamanımızda böyle çok çeşit yoktu, çok giyim markası yoktu.
Azdı ama kaliteliydi.
Bir şey aldığımız zaman senelerce giyerdik, onu kullanırdık.
Şimdi her şeyin sürekli yenisi, daha iyisi, daha modası çıkıyor ya.
Bu da bizi nesnelere yabancılaştırıyor.
Hatta bu benim aklıma şunu da getirdi.
Bu antika vintage eşyaların son zamanlarda çok popüler olduğu bir dönem vardı ya.
Belki insanlar farkında olmadan yabancılaşma hissini bastırma ihtiyacı duyuyor.
Ve bunu da biraz daha nostaljiye yönelerek, vintage eşyalara yönelerek yapıyor.
Bu benim naçizane düşüncem.
Gereksiz detay düşünüyor da olabilirim tabii şu an ama neden olmasın yani.
Üçüncüsü de eylemlerimize yabancılaşma.
Gün boyunca yaptığımız şeylerin çoğunu...
istediğimiz için değil gerektiği için yapıyoruz.
Toplumun bizden beklediği ne varsa tırnak içerisinde ideal insan, ideal çalışan, ideal ebeveyn, ideal eş için gerekenleri yapıyoruz.
Kişisel gelişimin uç noktasında da bunun olduğunu düşünüyorum.
İnsanın kendini geliştirmek istemesi, daha iyi olmak istemesi çok anlaşılır ama unutmayın ki buradan da beslenen çok büyük bir endüstri var.
Yani dönen paraların haddi hesabı yok bu kişisel gelişim endüstrisinde ve Haliyle o endüstrinin ayakta kalabilmesi için sizin sürekli eksik ya da gelişecek bir yanınızın olması gerekli değil mi?
Sürekli iyileşmeniz.
Bu kişisel gelişim konusunda da ince bir çizgi olduğu kanısındayım.
Hatta yeri gelmişken bir kitap da öneriyim.
Kişisel gelişim çılgınlığında kendiniz kalabilmek.
Sven Brinkman. Ben bu adamın kitaplarını beğeniyorum bayağı.
Danimarkalı bir profesör psikoloji alanında merak edenler oraya da bakabilir.
Dördüncüsü de kendimize yabancılaşma.
Ben ne istiyorum sorusuna verecek cevabımız kalmıyor.
Oturup düşünecek vaktimiz de kalmıyor.
Düşünmek de istemiyoruz bazen çünkü cevabı bulamayacağımızdan korkuyoruz.
Günümüzde böyle sorulara cevap aramak böyle kara delikte salınmak gibi bir şey.
O yüzden de bir sonraki şeye yetişmekle kendimizi meşgul etmek daha kolay geliyor ve kendimize yabancılaşıyoruz.
Danışanlarımla da hep bunu konuşuyorum.
Mesela seanslarda birçok danışanım şunu diyor.
Emine ben bu yaşıma kadar bu soruyu kendime hiç sormadım.
Ne istediğimi sormadım.
Ben ne yapabilirim diye sormadım.
Ben de diyorum ki tam olarak bunun için buradayız zaten.
Kaldı ki çok erken yaşlarda bu soruyu sorsak da cevabı ne kadar doğru.
Doğru olur ya da o zaman için doğru olsa bile bunun cevabı zamanla değişebilir ki muhtemelen değişir.
Vaktinde o sorunun cevabını bilseniz bile şu an bilmiyor olabilirsiniz.
Bence bu da çok normal. Ben hayatımda ne istiyorum sorusuna böyle bir göz kırpıyorsanız uzaktan yakından bir yerden.
Ama ben bu sorunun cevabını nereden bulacağım, nereden bulmaya başlayacağım bunu bilmiyorum diyorsanız arkadaşlar.
Şöyle bir yol arkadaşım olsun beraber düşünelim beraber beyin fırtınası yapalım.
şöyle güzel derin konular konuşalım, derin sorular sorsun ve benim kendime ait cevaplarımı bulmama yardımcı olsun diyorsanız arkadaşlar bana her zaman emineyişçimen.com slash koçluk adresinden ücretsiz
ön görüşme randevusu için ulaşabilirsiniz.
Bakarız elektriğimiz tutuyor mu?
Size destek olabilecek kişi ben miyim değil miyim diye.
Evet konuya geri dönecek olursak da burada farklı bir filozofun konusuna değinmek istiyorum.
O da Theodor Adorno'nun Suskun Dünya teorisi.
Çevirisi tam olarak Suskun Dünya olmayabilir.
Almancasını söyleme gibi bir cürette bulunacağım.
Verstummte Welt.
Evet Almanca bilen, Almanca konuşan dinleyicilerim bir şekilde çevirip bana yazarlar doğru mu dedim, yanlış mı dedim diye.
Bundan neden bahsediyorum?
Yani bu Suskun Dünya, Verstummte Welt dediğimiz şey Adorno'nun modernliğin dünyayı susturduğunu iddia etmesi.
Bu kavramı biraz açacağım çünkü önemli ve çözüme buradan bağlanacağız.
Emine ne alaka nereden geldik buraya diye düşünmeyin.
Adorno Frankfurt okulunun en büyük isimlerinden.
20. yüzyılın en etkili felsefecilerinden bir tanesi olarak biliniyor.
Zaten bugünkü konumuz Rosa'da bu ekolden geliyor.
Estetik teori adlı bir eseri var Adorno'nun.
Orada şunu diyor. Modernlikten önce dünya bize konuşurdu.
Nasıl yani? Şöyle ki bir dağa baktığınızda dağ size bir şey söylerdi ya da siz ondan bir şey alırdınız.
Bir ağaca bir nehre bir gökyüzüne baktığınızda insan ile dünya arasında karşılıklı bir iletişim bir konuşma vardı.
Ama modernlik hayatımıza bu kadar sirayet ettikten sonra özellikle de aydınlanma çağı sonrası Akıl her şeyi yöneten ilke olduğunda dünya bir nesneye dönüştü.
Artık bize konuşmuyor.
Biz onu kullanıyoruz, ölçüyoruz, kategorize ediyoruz, üretime sokuyoruz ama o bize cevap vermiyor.
Suskun. Ve Adorno'nun Bu suskun dünyaya karşı önerdiği şey de mimesis kavramı.
Mimesis antik Yunanca'da taklit anlamına geliyor ve Adorno'nun kullandığı şekliyle daha derin bir şey.
Dünyayı yargılamadan, kontrol etmeden sadece ona cevap verebilmek.
Bir sanat eserinin doğaya, bir dinleyenin müziğe, bir okuyucunun şiire verdiği cevap gibi düşünün bulun.
Yani dünyaya hükmetmeyen onunla karşılaşan bir ilişki kurmaktan bahsediyor.
Rosa da buradan yola çıkarak diyor ki Az önce bahsettiğim bu modern dünyadaki insanın yabancılaşmasına karşı bir tutum varsa O da rezonanstır.
Doğa üstü bir şeyden bahsetmiyorum bu arada.
Kısaca bakalım nedir rezonans diye.
Müzikten gelen bir kavram aslında bu.
Bir telin başka bir teli titretmesi.
Yani iki karşılıklı şeyin titreşim halinde olması.
Birbirine cevap vermesi gibi düşünebilirsiniz.
Rosa da rezonans tarafını diyor ki eğer ki rezonans da olursak yabancılaşmayız da.
Ve bunu dört unsurla tanımlıyor.
Bu adam da ne çok unsur tanımlamış ya.
Bullet point race diye sim geldi.
Neyse birincisi dokunulmuş olmak.
Ne demek bu? Dünya bize bir şeyler söylüyor, bizi etkiliyor.
Müzik dinliyoruz, bir cümle okuyoruz, bir manzaraya bakıyoruz.
İçimizde böyle bir şeyler hareket ediyor değil mi?
Bir duygu uyanıyor. Bundan bahsediyor aslında dokunulmuş olmak derken.
Benim de aklıma şu geldi. En son ne zaman bir müzik dinlediğimize durup o müziğin sizde uyandırdığı duyguyu fark ettiniz.
Çünkü müzik çok güçlü bir şey bu arada.
Üzgün olduğumuzda belli bir müzik dinliyoruz değil mi?
Mutlu olduğumuzda başka tarzda bir müzik açıyoruz gibi.
Ve bunu fark ettiniz. Fark etmeden yapıyoruz.
İşte buna biraz daha farkındalık getirelim diyor.
Bu yaptığımız eylemlere duygularımızı da katalım ve oradaki iletişimimizi fark edelim diyor.
Diye anladım ben. İkincisi kendi sesimizle yanıt vermek.
Bu sadece pasif bir alma olmasın.
Dünyaya geri bir şeyler de verelim.
Bir şeyler söyleyelim, bir şeyler yaratalım, bir şeyler yapalım.
Ufak da olsa katkımız olsun bakış açısı.
Üçüncüsü dönüşüm. Bu karşılaşmadan değişerek çıkıyoruz.
Aynı kalmıyoruz. Yani sizin duygularınızı uyandıran bir müzikten, bir manzaradan ya da bir insanla olan sohbetinizden değişerek çıkıyorsunuz tabii ki de.
Aynı kalmıyorsunuz. Bir şeyler uyanıyor içinde, fikriniz değişiyor, bakış açınız değişiyor gibi gibi.
Ve dördüncüsü de tahmin edilemezlik.
Burada da diyor ki rezonans dediğimiz şey planlanan bir şey değil.
Bir şeyin sizi etkileyeceğini garanti edemezsiniz.
Bunu bekleyemezsiniz, üretemezsiniz de.
Sadece koşullarını yaratabilirsiniz.
O yüzden de koşulları yaratın ama gerisini bırakın.
Zaten de maksimum 3 noktada rezonans yaratabilirsiniz.
Nedir bu? Doğa ile rezonans, başkalarıyla rezonans ve sanat veya anlam bulma yoluyla rezonans.
Mesela bir ormanda yürüyüşe çıkmak doğa ile rezonansa örnek verilebilir.
Eğer çok hızlı yürürseniz ağaçları göremezsiniz.
Kuş seslerini duyamazsınız değil mi?
Ayağınızın altındaki toprağı hissedemezsiniz.
O yüzden yürüyüşü hızı bitirmek hedefiyle gittiğinizde doğal size bir şey söylemez.
Ama yavaşladığınızda, durduğunuzda, dinlediğinizde orman size bir şey vermeye başlıyor diyor kendisi.
Bu bir rezonans. Veya bir sohbet ettiğinizde bir arkadaşınıza buluşurken aklınız başka yerdeyse İşi, az önce gelen maili, sosyal medyada gördüğünüz bir şeyi düşünüyorsanız o sohbet rezonans olmuyor.
İki kişi yan yana monolog yapıyor.
Ama gerçekten orada olduğunuzda, gerçekten dinlediğinizde ve gerçekten cevap verdiğinizde bir şeyler değişiyor.
O iki kişi de sohbetten farklı çıkıyor.
Bu konuyla alakalı aktif dinleme diye bir bölüm yapmıştım.
Ona da bakabilirsiniz. Veya bir kitap, bir paragrafı okuyup geçiyorsanız kitap size dokunmuyor.
Ama bir cümle sizi durduruyor, sizi düşündürüyor, sizi başka bir yere götürüyor olabilir.
Ve fark ettiniz mi bilmiyorum ama rezonansın bütün örnekleri yavaşlığı gerektiriyor arkadaşlar.
Acerisi olmayan bir zamanı gerektiriyor.
Bu yüzden de Rosa der ki hızlanmaya karşı çözüm sadece yavaşlamak değil.
Tatillere gitmek değil ya da telefonu kapatmak değil.
Çözüm aynı zamanda rezonans için alan açmak.
Hayatımızdaki temas kalitesini arttırmak.
Doğa ile temas, insanlar ile temas, kendimiz ile olan temas kalitesinden bahsediyorum.
E peki bunu nasıl yapacağız Emine diyorsanız.
Rosa'nın yaklaşımı bana değişik ve uygulanabilir geldi açıkçası.
Daha az yapmaya çalışmaktan ziyade içinde bulunduğumuz dünya ile insanlar ile...
Bedenimizle zihnimize farklı bir ilişki kurmaktan bahsediyor.
Farklı ilişkiden kastım da daha fazla dinleyen ve bilinçli bir şekilde karşılık veren bir ilişki.
Biliyorum modern hayat bizi üretmeye, yetişmeye, optimize etmeye itiyor.
Rezonansa değil. O yüzden de rezonans için bilinçli alan açmak gerektiğine inanıyorum.
Konu yine dönüp dolaşıp öz hakiki farkındalığa gelecek sanırım.
O yüzden burada duruyorum. Size şöyle bir sorum var.
En son ne zaman kendinizi rezonansta hissettiniz?
Bu bir kitap okurken olur, bir manzaraya bakarken, bir sohbet esnasında, bir müzikte.
İçinizde titreşim yaratan bir şey ve o anları nasıl daha fazla çoğaltırsınız hayatınızda?
Hızdan tamamen çıkmak mümkün değil tabii ki ama hızın içinde küçük rezonans alanları açıp bir kahveyle gerçekten oturmak, bir kitabı gerçekten okumak.
Ben bazen çünkü fark ediyorum böyle kitabı okuyorum ama hiçbir şey anlamamışım kafamda çünkü başka bir şey.
Ya da böyle bir insana gerçekten dikkatlice bakmak, gözün içine bakarak konuşmak bile olabilir bu.
Bunların hepsi mümkün şeyler arkadaşlar.
Yani günlük hayatın hızı içerisinde belki unutuyoruz ama her şey gibi bu dediğim şeyleri de istikrarlı ya da bilinçli bir şekilde yapmamız gerekiyor ki zaten 2026 itibariyle analog hayatlarımıza geri dönüyoruz.
Geri döneceğimizi öngörüyor birçok kaynakta.
Ona da ayrı bölüm gelecek bu arada.
Evet arkadaşlar bu bölümü dinlerken kendinizden bir şeyler bulup ben de yetişemiyorum ya tam da benim yarama tuz bastım dediyseniz emin olun yalnız değilsiniz.
İnsanın görülme anlaşılma hissi çok kıymetli.
O yüzden özellikle sürekli koşturan kendini kötü hisseden yapamıyorum yetişemiyorum diyen bir arkadaşınıza göndermeyi unutmayın bu bölümü.
Çünkü bazı kavramları bilmek bile var olduğunu bilmek bile baş başına bir rahatlama olabiliyor.
Ve eğer bu konuları hayatı yavaşlatmak ne istediğinizi belirlemek kendinizle temas...
kurmak gibi konulardan bahsediyorum.
Profesyonel bir şekilde, uluslararası profesyonel bir koçla çalışmak istiyorsanız da emineyesitmen.com slash koçluk adresinden bana ulaşabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşürüz.
Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.
Bugün birazcık uzun konuştum ama yani 800 sayfalık tezi de 30 dakikaya sığdırmış olduk.
Bence fena değil. Görüşmek üzere arkadaşlar.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
