
Neden Herkes Çok Çalışıyor? | Dünyadaki Farklı Çalışma Kültürleri
31 Temmuz 2026 · 29 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Japonya’da karoshi, Kore’de gwarosa, Çin’de guolaosi… Dilleri farklı olsa da hepsi aynı şeyi söylüyor: İş insanı tüketebilir.
Bu bölümde Japonya’dan Meksika’ya, İngiltere’den Türkiye’ye farklı ülkelerin çalışma kültürlerini; uzun mesailerin arkasındaki ekonomik ve kültürel nedenleri, görünmeyen ücretsiz emeği ve çok çalışmanın gerçekten daha üretken olmak anlamına gelip gelmediğini konuşuyoruz. Peki sorun biz miyiz, yoksa bizi sürekli daha fazlasını yapmaya zorlayan sistem mi?
Transkript
Düşünsenize bir toplum...
çalışmaktan ölmek diye bir kelimeye ihtiyaç duymuş.
Ve sadece Japonya değil, Kore'de, Guarosa, Çin'de, Gua Laosi, 3 farklı dil, aynı kavram.
İş seni öldürebilir diyor.
Bugün farklı ülkelerdeki çalışma kültürlerini konuşacağız.
Kim ne kadar çalışıyor?
Neden? Bu çok çalışma hali ne işe yarıyor?
Herkese merhaba, ben Emine.
Gelişi güzel hayallere, hoş geldiniz.
Bu konu geçtiğimiz haftalarda sizlerden talep olarak geldi.
Çok çalışan ve çalışmaktan yorulan bir dinleyicim, sizin oralarda da öyle mi diye soran bir mesaj atmıştı.
Benim de ilk aklımdan geçen hemen hemen her yerde böyle ya oldu.
Ama bilirsiniz ki data olmadan konuşmayı sevmem.
O yüzden oturdum, farklı ülkelerin çalışma kültürlerini yanında çalışma saheriyle beraber araştırdım.
Türkiye'de dahil. Daha önce iş sit...
İngiltere'de ve Türkiye'de iş stresinin verilerine bakmıştık.
Hatırlarsanız orada sorun sen değilsin sistem diye bir sonuca varmıştık.
Tükenmişlik toplumu bölümünde kapitalizmin bizi nasıl buraya sürüklediğini konuşmuştuk.
Performans toplumunda da Bing Chul Han'ın kendi kendini sömüren özne kavramını, toksik iş kültürü bölümünde de sistemin insanı nasıl öğüttüğünü.
Böyle sayınca kapitalist düzene dair baya bir bölüm çekmişim gibi geldi ama merak edenler bu saydığım bölümlere de bakabilir.
Çok keyif alarak çektiğim bölümler, çok da öğrendiğim bölümler.
Bugün bunları bir adım daha öteye taşıyıp ülke ve kültür düzeyine bakacağız.
Çünkü aynı tükenmişlik farklı coğrafyalarda farklı şekillerde tezahür ediyor ama kökü çok benzer arkadaşlar.
Ve ben bölümü şöyle planladım.
Birincisi kim ne kadar çalışıyor ve bu rakamlar ne anlatıyor ne anlatmıyor.
İkincisi ölümle çalışma kültürlerinin arkasındaki nedenler Japonya, Kore, Çin.
Üçüncüsü, Latin Amerika'nın şaşırtan hikayesi.
Ve dördüncüsü, gerçekten başka bir model mümkün mü?
Biz kendimizi bu tükenmişlikten korumak için ne yapabiliriz?
Evet, hemen data ile başlayalım.
Ama baştan söyleyeyim bu bahsettiğim rakam ülke eşleşmesi ilk duyduğunuzda ne alaka dedirten cinsten ilerledikçe neden olduğunu anlatacağım.
OECD verilerine göre...
Yıllık çalışma saatlerinde başı çeken ülke Meksika.
Yılda yaklaşık 2200 saat.
Onu Costa Rica ve Şili takip ediyor.
Yani en çok çalışanlar çoğu insanın düşündüğü gibi Asya ülkeleri değil Latin Amerika.
Neden olabilir sizce?
Zihninizin kenarında bunu bir düşünün birazdan değineceğim.
Peki en az çalışan ülke hangisi?
Almanya. Yılda yaklaşık 1340 saat çalışıyor.
Meksika ile arasında neredeyse 900 saatlik bir fark var.
Yani yılda 15 haftalık bir farktan bahsediyoruz.
Burada şöyle bir detay var. Bu OECD rakamları tüm çalışanları kapsıyor.
Yani yarı zamanlılarda dahil ve Hollanda gibi yarı zamanlı çalışmanın yaygın olduğu ülkelerde ortalama doğal olarak düşük çıkıyor.
Yani Hollanda az çalışıyor demek tam olarak doğru değil.
Bir de diğer dikkatimi çeken şey şu oldu.
Haftada 49 saatten fazla çalışanların oranı Japonya'da...
%20 yani her 5 kişiden biri haftada 49 saatten fazla çalışıyor.
Amerika'da bu oran 16.4, İngiltere'de 12.3, Fransa'da 10.1, Almanya'da 9.6.
Peki bu çalışma saatleri konusunda Türkiye nerede diyorsanız?
Eurostat'ın 2024 verilerine göre Türkiye haftada 43.1 saat ortalamayla Avrupa'nın en uzun çalışan ülkesi.
Birinci Avrupa Birliği ortalaması 36 saat.
Yani biz Avrupalı meslektaşlarımızdan haftada yaklaşık 7 saat daha fazla çalışıyoruz.
Haftalık saatimiz de yüksek 43 saate denk geliyor ama Meksika kadar değil ve resmi çalışanlar da yılda Türkiye'de 14 ila 20 gün arasında izin var.
Ama Meksika'da bu kadar izin yok.
Toplam 6 ile 12 gün gibi bir izin kullanabiliyorlar.
Yıllık çalışma saatleri de buna göre değişiyor.
Türkiye'nin 1855, Meksika'nın 2200 saat yıllık.
Ama yine de OECD ortalamasının üzerindeyiz.
Ortalama ne diye soracak olursanız o da yıllık 1750 saat.
Peki burada benim en çok dikkatimi çeken şeylerden bir tanesi aslında ortalamadan ziyade uçlar.
Ne demek istiyorum? Yine OECD verilerine göre Türkiye'de çalışanların yaklaşık dörtte biri haftada 50 saatin üzerinde çalışıyor ve Daha da ilginci her 7 kişiden biri haftada 60 saatin üzerinde
çalışıyor. Bu ne demek biliyor musunuz?
Haftada bir gün izin yaparsanız günde en az 10 saat çalışmak demek.
Ve Türkiye bu oranda 60 saat üzeri çalışma oranında bütün OECD ülkeleri arasında birinci.
Burada da birinciliği kaptırmadık ama OECD ortalaması %4-5 civarında onu da soracak olursanız.
Biz %15'lerdeyiz yani ortalamanın 3 katındayız.
Bunun sebeplerine birazdan değineceğim.
Ama ondan önce aşırı çalışma kültürünün en uç hallerine bakalım.
Çünkü bu anlatacaklarım bir metafor değil.
Gerçek insanların gerçek hikayeleri.
Ben okurken, araştırırken gerçekten çok şaşırdım.
Sizinle de paylaşacağım şimdi. Birincisi bölümü açarken bahsettiğim Japonya Karoshi.
Karoshi kelimesi Japonya'da 1970'lerde ortaya çıkıyor.
Sebebi de 1969'da büyük bir gazetenin sevkiyat bölümünde çalışan 29 yaşındaki bir adam aşırı mesai yüzünden beyin kanamasından ölüyor.
Mesela Japonya'ya gitmemiş bile olsanız ya da herhangi bir şekilde Japonlarla çok fazla çalışmamış böyle bir etkileşiminiz olmamış bile olsa Japonlar hakkında ne biliyorsunuz?
Japonlar çok çalışkandır, çok sadıktır ya da çok saygılıdır böyle bilgiler var değil mi kafamızda?
İşte bunun kökeni 2. Dünya Savaşı sonrasına dayanıyor arkadaşlar.
Japonya savaştan yıkılmış olarak çıkıyor ya biliyorsunuz.
Buna bağlı olarak da ülkenin toparlanması için İşi önceliklendirdikleri, kişisel hayatlarını feda ettikleri önce iş kültürü oluşuyor.
Bu kültür Japonya'yı 1980'lerde dünyanın ikinci büyük ekonomisi yaptı.
Ama aynı zamanda onlarca yıl sürecek bir sağlık krizinin de temelini atıyor.
Ve en sarsıcı vakada 2015'te gerçekleşiyor.
24 yaşındaki Matsuri Takashi Dentsu adlı dev bir reklam ajansında çalışıyormuş.
Ayda 100 saatin üzerinde mesai yapan birinden bahsediyorum.
Bir Noel günü fazla çalışmaktan kendi canına kıyıyor.
Ölümü bütün ülkede infial yaratıyor ve iş reformu yasalarını hızlandırıyor.
Google'a Matsuri Takashi Dentsu yazınca direkt bu olaya dair bilgi ve haberler çıkıyor.
Zaten merak edenleriniz orada.
Bunun üzerine 2019'da Japonya çalışma tarzı reformunu çıkartıyor.
Mesaiyi yılda 720 saatli sınırlıyor ama uygulaması zayıf.
Neden? Çünkü gizli mesai diye bir şey var ve hala devam ediyor.
Her sektörde değil tabii ki ama bugün baktığınızda Japon çalışanların yaklaşık %10'u ayda 80 saatin üzerinde mesai yapıyor diyen veriler var.
Ve son devlet raporlarına baktığımızda da işle ilgili ruh sağlığı bozukluklarında rekor artış gösteriyor.
Peki bu insanlar bu kadar çok çalışıyor.
Japonya'yı biz gerçekten çok başarılı bir ülke olarak biliyoruz.
Eskiden de tabii şu an o kadar değil ama bu insanlar bu kadar çok çalışıyor.
Ne kadar üretken? O da çok ilginç.
Japonya G7 ülkeleri arasında saat başına en düşük üretkenliğe sahip ülke.
Kısacası bu insanların bu kadar çalışması hiçbir şekilde verimli değil.
Bu kadar uzun saatler çalışmak ne?
şirketlere ne de kendilerine bir şey kazandırıyor.
Evet Kore'ye bakalım.
Orada da konfüçyen çalışma etiği var.
Hiyerarşiye saygı ve dev aile şirketlerinin baskısı birleşince ortaya çok uzun çalışma saatleri çıkıyor.
Tek burası Ütopya biz bir aileyiz mantığı Türkiye'de yokmuş.
Bakın arkadaşlar 2017'de Kore'de haftalık maksimum çalışma süresi 68 saatte 68.
Çok yüksek değil mi ya? 2018'de büyük bir reformla bu 52 saate çekildi.
40 saat standart artı 12 saat mesai.
Yani iyileşme dediğimiz şey bir de Kore'de haftada 52 saat çalışma.
Düşünün Avrupa'daki saatleri karşılaştırın aradaki farkı görürsünüz.
Peki Çin ne yapıyor? Çin'de de 996 diye bir kavram varmış.
Sabah 9 akşam 9 haftada 6 gün.
Yani haftada 72 saat.
Özellikle teknoloji sektöründe yaygın.
Hatta Ali Baba'nın kurcusu Jack Ma bir zamanlar 996'yı büyük bir nimet olarak tanımlamış.
Sonra da çok büyük tepkiler toplamış.
Çin'de de Gua Laosi aşırı çalışmadan ölüm artık kabul edilen bir olgu.
Ve hepsinin altında ortak bir şey var.
Dünya Sağlık Örgütü ve İLO'nun 2021'de yayınladığı ortak çalışma uzun çalışma saatlerinin 745 bin ölüme yol açtığını gösteriyor.
Çoğunlukla kalp krizi ve inme bunlar.
İş stresi bölümünde de bu rakamı konuşmuştuk hatırlarsanız.
Orada dünya genelindeki tabloya bakmıştık.
Bing Chil Han'ı hatırlayın. Tükenmişlik ve performans toplumu bölümlerinde konuştuğumuz.
Han diyor ki modern insan artık bir patron tarafından sömürülmüyor.
Kendi kendini sömürüyor. İşte bu Asya ülkelerinde çok net görülüyor.
İnsanları çalışmaya zorlayan tek şey patronları değil.
Oradaki kültürel bir sadık olmak, eşittir çok çalışmak denklemi, izin almamak, bir erdem, erken çıkmak ayıp.
Bu içselleştirilmiş baskılar her zaman için dıştan gelen baskıdan daha güçlüdür.
Peki bu saydığım rakamlara rağmen nasıl oldu da Japonya en çok çalışan ülke kültürünü Meksika'ya kaptırdı?
Çünkü Meksika'da, Costa Rica'da ve Şili'de çalışmak kültür değil zorunluluk.
Yani şöyle çok çalışmak kültürel baskıdan değil zorunluluktan geliyor.
Neden? Birincisi düşük saatlik ücret.
İnsanlar geçinebilmek için birden fazla iş yapmak ya da çok uzun saatler çalışmak zorunda kalıyor.
Yani mesele daha çok kazanmak değil.
Mesele hayatta kalabilmek.
İkincisi kayıt dışı ekonomi.
Meksika'da yasal maksimum haftalık çalışma süresi 48 saat ama kayıt dışı sektörde çalışan milyonlarca insan için bu sınırın hiçbir anlamı yok.
İş stresi bölümünde değmiştik zaten dünyanın yarısından fazlası kayıt dışı çalışıyor yani sıfır koruma altında.
Üçüncüsü de zayıf denetim.
Yasa var ama uygulanmıyor.
İşsizlik korkusu insanları haklarını aramaktan alıkoyuyor.
Biraz tanıdık geldi sanki bu ama.
Gerçi Meksika yakın zamanda haftalık maksimum çalışma süresini 48 saatten 40 saate indiren bir yasa çıkardı.
Kademeli olarak uygulanıyor.
Şili'de benzer bir geçiş yaptı.
2024'de 44 saate, 2026'da 42 saate indi.
Yani Latin Amerika'da mesele Asya'dan daha farklı.
Asya'da kültür temelinde bir problem var.
Latin Amerika'da ücretler ve yasal koruma problemli.
Şimdi İngiltere'ye gelelim.
Çünkü İngiltere ilginç bir vaka ve burada kendi gözlemlerimi de paylaşmak istiyorum.
Hatta bu... Bahsettiğim ülkelerde yaşayan deneyicilerim varsa bana mesaj atabilir.
Çünkü ben bunları datalarla araştırıyorum.
Evet dataları kesinlikle kontrol ediyorum, bakıyorum.
Ama orada yaşayan biri her zaman için çok daha fazla hakimdir.
O yüzden burada bahsettiklerimde aslında şöyle bir şey de var.
Ya da bu çok doğru değil gibi bir yorumunuz varsa bana mesaj atmaktan çekinmeyin.
Hep beraber öğrenelim. İngiltere diyorduk.
İngiltere'de rakamlara baktığımızda makul görünüyor.
Hükümetin ulusal verilerine göre tam zamanlı çalışanlar haftada ortalama 36.7 saat çalışıyor.
Kulağa fena gelmiyor. Benim de bir önceki işimdeki sözleşmemde 36 saat yazıyordu haftalık çalışma saatim.
Şu anki işimde 40 saat.
Ama... İlginç bir şekilde 36 saat yazan firmamda çok daha fazla çalışıyordum.
Tabii ki evden çalıştığım için o zaman artıları da eksileri de vardı.
Esneklik getiriyor ama iş yükünüz çok olduğu zaman da o esnekliği uygulayamıyorsunuz.
Bu yüzden bu rakamın altına bakınca detaylarına bakınca tablo değişiyor.
Birincisi bu 36.7 saat 2009'dan bu yana görülen en yüksek rakam.
Yani çalışma saatleri azalmıyor.
İngiltere'de aksine artıyor.
İkincisi Robert Waters İşe Alım Ajansı'nın 2025.
İngiltere'de çalışanların sadece %20'si mesai saatlerine sadık kalabiliyor.
%66'sı iş yükünün vaktinde çıkmasına izin vermediğini söylüyor.
%37'si de ya erken başlıyor ya da geç bitiriyor.
Üçüncüsü de sonsuz iş günü kavramı.
Microsoft'un bir araştırmasından çıkan bir kavram bu.
İnsanlar sabah 6'da e-maillerine bakarak başlıyor ve Bunların 129'u akşam tekrar bakıyor.
Benim bir iş arkadaşım şey demişti.
Ben gece yatağa girdiğimde uyumadan önce mutlaka Teams'teki mesajlara bakıyorum ve maillerime bakıyorum.
Bakmazsam içim rahat etmiyor.
Yani uyumadan önce Instagram'a, TikTok'a bakan duydum da hadi maillerine de bak ama Teams ne alaka?
Bir de yüksek bir pozisyonu olan ya da kritik bir iş yapan birinden bahsetmiyorum.
Üretim hattında falan çalışmıyor.
Bildiğin teknoloji şirketinde çalışıyor.
Yani o saatte acil bir şey olma ihtimali yok.
Anlatabiliyor muyum insanların zihninin nasıl çalıştığını?
Ve dördüncüsü son iki yılda İngiltere'de çalışanların %88'i, bakın %88'i tükenmişlik yaşamış.
Kendimi de koyuyorum bu veriye.
%82'si tam öğle molası kullanmıyor.
3'te 2'si masasında yemek yiyor.
Ve bu verileri daha önceki bölümlerde paylaşmıştım ama tekrar hatırlayalım.
İngiltere'de çalışanların %79'u düzenli iş stresi yaşıyor.
Stres kaynaklı hastalık izni 2020'den bu yana %35 artmış durumda ve şirketlere yılda 5.2 milyar sterline mal oluyor arkadaşlar.
Yani İngiltere'nin o makul görünen 36.7 saati kağıt üzerindeki rakam.
Gerçekte insanlar sözleşmelerinde yazandan çok daha fazla çalışıyor ama bu mesai olarak kaydedilmiyor.
Görünmez emek var burada.
Şimdi bu görünmez emekle ilgili ufak bir matematik yapalım.
İngiltere'nin Sendikalar Konfederasyonu her yıl bunu hesaplıyor.
2025 verisine göre İngiliz çalışanlar bir yılda 1.2 milyar saat ücretsiz fazla mesai yapmış.
Parasal karşılığı 28.5 milyar sterlin.
Yani insanlar bedavaya çalışıyor ve bu bedava emeğin değeri 28.5 milyar sterlin.
O yüzden... Tekrardan düşünün istiyorum.
Mesaiye kaldığınızda ay şu işim de bitsin dediğinizde ya da kendinizden çok fazla vererek çalıştığınızda bu paralar nereye gidiyor?
Sizin bu harcadığınız emek kime fayda sağlıyor?
Size fayda sağlamadığı kesin.
Mesela İngiltere'deki danışanlarımla üzerine en çok çalıştığım konulardan bir tanesi iş yaşam dengesi.
Diğeri de kariyer değişikliği.
Çünkü İngiltere'de T şeklinde kariyer var yani bir yerde uzmanlaşırsan orada devam ediyorsun ve sonrasında kariyer değiştirmek çok zor ama eğer o uzmanlaştığın sektörde eğer o uzmanlaştığın alandaki iş imkanları
çalışma saatleri senin istediğin şeyleri vermiyorsa haliyle farklı alana geçmek istiyor insanlar ve bunun üzerine çalışıyoruz ve çalışma saatleri tabii ki de iş yaşam dengesi.
Dünyanın neresinde olursa olsun sizin de benzer konularda bir profesyonelle çalışmaya ihtiyacınız varsa bu kariyer değişikliği olabilir, bölüm değişikliği olabilir ya da iş hayatındaki politikalarla baş etme olabilir.
Ya da ülke değiştirmek, farklı bir ülkeye geçmek, iş yaşam dengesi kurmak, iyi alışkanlıklar edinmek, sabit alışkanlıklar edinmek, sürdürülebilir hale getirmek olsun.
Benimle her zaman emineyesilçmen.com slash koçluk adresinden ücretsiz görüşme randevusuyla görüşebilirsiniz.
Bakarız birlikte çalışabileceğimiz bir durumda mıyız, size yardımcı olabilecek kişi ben miyim diye.
Bunları söylüyorum çünkü birazdan Türkiye'deki rakamlara değindiğimde göreceksiniz nasıl bir fark olduğunu.
Şu da var benim aklımda yani sabah kimse 6'da kalkıp ay ben bugün çok fazla çalışayım bugün de mesaiye kalayım demiyor.
Bu tek tek hepimizin bir 10 dakika daha bir yarım saat daha çalışayım akşam 7'de şu maile bakayım ya da hafta sonu bilgisayarımı açayım da şu sunumu hazırlayayım içim rahat etsin hafta içi falan böyle şeylerden geliyor.
Ve bir ara şey vardı ya İngiltere'de 4 günlük çalışma haftasına geçiliyor diye haberler.
Böyle bir yasa yok. Hükümet bu yöndeki vaadinden tabii ki de vazgeçti.
Çok konuşulan o pilot uygulama 61 şirketle yapıldı.
Yaklaşık 2900 çalışan vardı gönüllü katılan.
Konuya zaten sıcak bakan şirketlerdi.
Bu 61 şirketin sonuçları çok güzel olduğu için şirketlerin büyük çoğunluğu devam etmek kararı aldı bu örnekleme katılanlardan.
Ama İngiltere'deki milyonlarca işletmenin yanında...
çok küçük bir örnekten genel tabloyu yansıtmıyor.
Bunu özellikle söylüyorum. Çünkü bu tür pilot çalışmalarda sonuçları medyaya İngiltere 4 güne geçiyor diye servis ediliyor.
Gerçek değil tabii ki. Burası kapitalizmin merkezlerinden biri.
Amerika'dan sonra en çok kapitalizmin vurduğu ülkelerden biri burası.
Ve burada insanlar çok çalışıyor arkadaşlar.
Size hep İrlanda, Şirinler Köyü diyorum ya podcastlerde.
Bu yüzden işte. Çünkü İrlanda'daki gözlemlediğim çalışma ortamı ile burası arasında çok büyük fark var.
Tabii ki var. Çünkü burada rekabet daha fazla...
daha büyük bir pazar, ülkelerin nüfusları farklı gibi gibi bunların ben de farkındayım.
Zaten birazdan bu ülke nüfus dağılımına da geleceğiz.
Ama önce Türkiye.
Şöyle ki Japonya'nın ölümüne çalışma kültürünü konuştuk ama 60 saat üzeri çalışan nüfus oranında Japonya bile bizim yerimizde.
Neden? İşte burada Türkiye çok özel bir yere oturuyor arkadaşlar.
Çünkü bölümün başında konuştuğumuz o 3 hikayeden hayatta kalma, kültürel kod ve görünmez saatler Türkiye'de hepsini kapsıyor.
Her üçü birden olduğu için biz çok çalışıyoruz.
Birincisi hayatta kalma boyutu tabii ki bu çok net.
Türkiye'deki asgari ücret diskarın araştırmasına göre yıllar içinde eridi.
2006'da ortalama maaş asgari ücretin yaklaşık iki katı iken son yıllarda asgari ücrete çok daha yakın hale geldi.
Enflasyonunu da düşünün.
İnsanlar bu yüzden fazla mesai yapıyor, ikinci iş bakıyor, hafta sonu çalışıyor.
Latin Amerika'da konuştuğumuz o yapısal zorunluluğun bir benzeri.
Yani uzun saatler Türkiye'de bir tercih değil, bir geçinme mücadelesi.
Bir de kayıt dışılık var.
Türkiye'de kayıt dışı istihdam oranı SGK'nın kendi 2024 verisine göre bile hala önemli bir seviyede.
Tarım, inşa, turizm gibi sektörlerde çok daha yüksek.
Kayıt dışı çalışmak ne demek?
Sıfır koruma demek değil mi? Fazla mesai ücreti yok, sınır yok sosyal.
Güvence yok ve dünyanın yarısından fazlası kayıt dışı çalışıyor.
Bunu biliyoruz ama Türkiye'de bu oran Avrupa'nın çok daha üstünde.
İkincisi kültürel kod.
Bizde çok çalışan makbul insandır anlayışı güçlü maalesef.
Yani o gecenin bir saatinde atılan meyiller ya da izin kullanmamak bunlar.
Patrona sadakat gibi geç saatlere kadar çalışmak, iyi çalışan olmak gibi Japonya'da gördüğümüz o içselleştirilmiş baskının bir versiyonu aslında baktığınızda.
Ben şeyi anlamıyorum bir de.
Mesela benim Türkiye'de çalışan arkadaşlarım diyor ki ben iki hafta üst üste izin alamam.
Ne demek izin alamam? O senin yasal hakkın değil mi?
Ve çok büyük kurumsal şirketlerde çalışıyorlar bu arada.
Yok diyor hani ben iki hafta olmazsam işler gerçekten Arap saçına döner.
Ben de diyorum ki arkadaşım senin yokluğunla.
Eğer bir çalışanın iki hafta izin almasıyla o işler Arap saçına dönecekse o işler ilerlemeyecekse o şirketin vay haline demek ki o şirketin çok büyük bir yapısal sorunu var.
Özellikle böyle perakende sektörüne baktığım zaman ya da e-ticaret tarafına baktığım zaman kampanyalar falan olduğunda.
Gecelere kadar hafta sonları çalışanlar var ve ağzım açık bir şekilde izliyorum.
Yani bir de şey var mesela saat 9'da telefonunu açmadı diye azar işiten arkadaşım var benim.
Akşam 9'da bu arada sabah 9'dan bahsetmiyorum.
Benim başıma böyle şeyler gelmedi.
Ben şanslıydım. Daha iyi ortamlarda çalıştım ama ilk işe girdiğim zaman hani gencim kendimi göstermek istiyorum ya da işimi doğru yapmak istiyorum.
Bir şeyleri yetiştiremediğim zaman böyle mesaiye kalıyordum.
Ve bu birkaç gün üst üste oldu böyle birkaç hafta boyunca.
Hemen hemen her gün mesaiye kalıyordum.
Akşam 11'de falan eve gidiyordum.
Babam da bana şey diyordu. Sen mesaiye kalıyorum diye gece eğlenmeye çıkıyorsun.
Ben de babama dedim ki ya sence ben gece eğlenmeye çıksam gece 11'de mi gelirim eve baba?
1'e, 2'ye, 3'e kadar kalırım yani.
Nasıl bir mantık?
Ama dediğim gibi bu da mevcut.
Üçüncüsü görünmez saatler.
Bu bahsettiğim örnekle ilişkili.
Özellikle beyaz yakalı ofis çalışanları için bu görünmez saatler.
Çünkü yasal çalışma süresi Türkiye'de haftada 45 saat.
İş kanununun 63. maddesi.
Ama bu yasal sınır sürekli sıklıkla yasa dışı şekilde aşılıyor.
Sözleşmede 45 saat yazması bir şeyi değiştirmiyor.
Siz akşam 8'de hala ofisteyseniz ya da laptopunuzu açıyorsanız ya da WhatsApp'tan iş mesaj...
Hafta sonu acil işler çıkıyorsa tıpkı İngiltere örneğindeki gibi görünmez mesai yapıyorsunuz ve arkasında da milyarlarca TL dönüyor.
Onun dışında Türkiye'deki verilere bakarken şu dikkatimi çekti.
Biz çok çalışmaktan ölmüyoruz, çok çalışmaktan öldürüyoruz.
Nasıl diyeceksiniz? Yani gülüyorum ama tövbe estağfurullah.
Şöyle işçi sağlığı ve güvenliği meclisinin verilerine göre Türkiye'de her yıl binlerce insan iş cinayetlerinde hayatını kaybediyormuş.
Sadece 2024'ün ilk 6 ayında bu 878 kişiymiş.
İlginç gerçekten hani bunu bilmiyordum ben de.
Şimdi şöyle bir baktığımız zaman şeyi görüyoruz bu anlatım ülkelerin hepsinde arkadaşlar.
Mesele çalışkanlık değil.
Mesele o emeğin karşılığını alabildiğiniz insanca bir sınırın olduğu sistem kurmak.
Ama şu an içinde bulunduğumuz sistem maalesef.
Maalesef ki buna el vermiyor.
Buna el veren sistemler de var.
Ama hangi ülkeler bakalım.
Nüfusu daha az olan İskandinav ülkeleri tabii ki de.
Mesela İzlanda 2015-2019 arasında deneme yapıyorlar.
2500 kamu çalışanını kapsıyor.
Ülkenin iş gücünün %1'inden fazlası zaten.
Haftalık saatler... Ücret kaybı olmadan 40'dan 35-36'ya düşürülüyor ve sonuç üretkenlik aynı kalıyor ya da artıyor.
Çalışan refahı belirgin bir şekilde iyileşiyor.
Ve en önemlisi de sendikalar bu sonuçları toplu sözleşme masasına taşıyor.
Bugün izanda iş gücünün yaklaşık %86'sı ya daha kısa saatlerde çalışıyor ya da bunu talep etme hakkına sahip.
Tabii ki sahip. Çünkü 400 bin nüfusu var.
Çok yüksek dijital altyapıya sahip.
Sendikalaşma oranı yüksek bir ülke.
Yani bu yapıyı zaten Türkiye'de, İngiltere'de, Japonya'da, Amerika'da kuramazsınız.
O yüzden elmayla elmayı karşılaştırmak lazım.
Onun dışında Hollanda var. Hollanda da Avrupa'da Almanya'dan sonra en çok Türkler tarafından göç alan ülkelerden biri diyebiliyorum.
Ve Eurostat'a göre 20-64 yaş arası çalışanlar ana işlerinde haftada ortalama 32.1 saat çalışıyormuş.
Avrupa Birliği'nin en kısa saati bu haftalık çalışma.
Ve Hollanda hala Avrupa'nın en zengin ülkelerinden biri.
Çalışabilir nüfusun %82'si istihdamda çünkü.
Bir de oradakilere sormak lazım.
Göçmenlere sormak lazım gerçekten böyle mi diye.
Ben bu konuyu konuşacağımı söylediğim zaman Instagram'da bir soru butonu açmıştım ya.
Orada mesela... Almanya'daki bir dinleyicim şöyle yazmıştı.
Almanya güya iş yaşam dengesinin olduğu bir yer ama kendileri erken bitirirken göçmenlerden geldikleri ülkelerdeki çalışma kültürünü getirmelerini istiyorlar.
Aynı oradaki gibi daha fazla çalışmalarını bekliyorlar demişti.
Ama Hollanda'nın modeline geri dönecek olursak orada da şöyle bir şey var.
OECD verilerine göre yarı zamanlı çalışma çoğunlukla kadınlar tarafından tercih ediliyor ve bu kariyer ilerlemesini engelliyor.
Hatta başka bir veriye göre Hollanda'da yönetici seviyesinde çalışanların ve üst düzeyde çıktıkça bu yöneticilerin oranı sadece %27 kadınmış.
Gelişmiş ülkeler arasındaki en düşük oranlardan biri.
Onun dışında gelişmiş ülke deyince İsviçre.
Kreş ücretleri çok yüksek olduğu için eşlerden birinin genelde de kadının çalışmaması, kreşe vermek yerine evde çocuğa bakmak daha uygun olduğu için, maddi olarak daha avantajlı olduğu için tercih edilen bir yöntem.
Yani medeniyet, yan haklar, daha iyi ücret hikayesi.
O kadar da pürüzsüz değil arkadaşlar.
Her modelin bir bedeli var.
Bunu da söylemek istedim.
Peki biz ne yapabiliriz derseniz de önce kendimizi hatırlatalım.
Bu bizlik bir şey değil. Bu sistemsel bir mesele ve sorun...
Biz değiliz sistem ama bunu sistem bize tam tersi olarak yutturuyor.
Mutluluk Endüstrisi bölümünde detaylarıyla anlatmıştım.
Dileyenler oraya da bakabilir.
Bir de şu var. Ekonomik bilirsizliğin ve işsizlik korkusunun bu kadar yüksek olduğu bir dönemde sınır koy iş değiştir aman çok da takma demek kolay ama uygulaması hiç kolay değil arkadaşlar.
Yani ben kendi iş yaşam dengeme çok...
Dikkat eden bir insan olarak bunun üzerine çok fazla araştıran, çalışan, bunu empoze etmeye çalışan bir insan olarak kendimi İngiltere'ye geldiğimde günde 12 saat çalışırken bulduğum zamanlar oldu.
Ama yine de birkaç bir şeye değineceğim.
Birincisi bu meşguliyet ile üretkenliği ayırabilmek.
Zaten 8 saatin 8'inde de verimli olamayız.
Mesela İngiltere'de sadece 2 saat 53 dakikasını gerçekten üreterek geçiriyormuş insanlar.
Yani ofiste geçen saat sayısı yapılan iş miktarı demek değil.
Geç saate kadar kaldım.
bir başarı rozeti değil maalesef.
Burada kendimizi önceliklendirmemiz çok önemli.
İkincisi bağlantıyı kesme hakkı diye bir hak var.
Fransa, İspanya gibi ülkelerde yasal bir hak.
Mesai daşı iş saatlerinde maile cevap vermeme hakkı ya da telefondan size müdürünüz bir şey yazdığında buna cevap vermeme hakkı.
Tabii ki İngiltere'de ya da Türkiye'de böyle bir yasa yok ama bireysel olarak uygulanabileceğine dair bazı öneriler okudum.
Akşam belli bir saatten sonra bildirimleri kapatmak gibi.
Bildirimlerimi ben kapatıyorum.
Yani hiçbir şekilde telefonumda Teams bildirimim, Outlook bildirimim yok.
Ama WhatsApp'tan biri yazdığında da demek ki acildir diye cevap yazıyorum.
Hoş Fransızlarda da bu ne kadar uzun kalırsan o kadar çok çalışmış görünürsün muhabbeti varmış bu arada.
Her ne kadar onların bağlantıyı kesme hakkı olsa da.
Bana Fransız bir arkadaşım demişti.
Yediden önce çıkarsam laf gelir.
Zaten bütün gün çene çalmaktan anca işleri toparlıyoruz diye.
Ama bu sadece bir takımdan örnek.
Genele yayamayız tabii ki.
Demek istediğim şey şu aslında.
o şirketin kültürüne, o şirketin hangi ülkeye bağlı olduğuna göre de bakmak lazım.
Mesela Amerikan şirketleri...
çok fazla çalışıyor ya da şirket kültürü eğer iş yaşam dengesi sunuyorsa bununla alakalı aldığı ödüller bununla alakalı kendilerine gerçekten güzel bir yol haritası çizmişlerse o şirketleri önceliklendirmekte
de fayda olduğu kanısındayım yani evet tabii ki belli bir şirkette çalışırken oraya çok fazla emek veriyoruz orada artık bir otoritemiz oluşuyor ya da yükselmiş oluyoruz ama sizin hayatınızdan çok fazla götürüyorsa
yeni iş aramaktan çekinmemek gerekiyor tabii ki şu anki ekonomi Üçüncüsü de izni gerçekten
kullanmak. Kulağa basit geliyor ama Japonya, ABD, İngiltere, Türkiye gibi yerlerde insanlar izinlerini kullanmaktan çekiniyor.
Halbuki izin bir lütuf değil, bir hak ya da...
Mesela Türkiye'de çalışan arkadaşlarıma konuştuğumda şey diyor.
Ya şimdi izin isteyeceğim o kadar laf edecek.
Yani nasıl laf edebilir?
Sen bütün sene zaten köpekler gibi çalışmışsın.
Sadece kendini biraz daha deşarj edebileceğin bir izne ihtiyacın var.
Neyine laf edebilir? Gerçi Türkiye'de bayram izinleri vesaire olduğu zaman onlara da bahane gösteriyorlar ama.
Ben hep aynı şeyi söylüyorum. Az önce söylediğim gibi.
Eğer ben 10 gün yoksam, 2 hafta yoksam ve işler yürümüyorsa benim yoktuğumda bu sizin probleminiz, benim problemim değil arkadaşlar.
Dördüncüsü de kültürü sorgulamak.
Herkesin aynı şeyi yapması onun doğru olduğu anlamına gelmez.
Ergenlikte böyle herkes bir yerlere gidiyordu.
Benim böyle çok dışarıya çıkma iznim yoktu.
Ben hep annemlere şey diyordum. Ya işte herkes gidiyor, herkes şunu yapıyor, herkes bunu yapıyor, herkes buraya gidiyor.
Annem şey diyordu. Herkes kendini boğaz köprüsünden atsa sen de mi atacaksın emine?
O da aklımda böyle kaldı.
Ama şaka bir yana herkesin gerçekten bir şeyi yaptığı, aynı şeyi yaptığı, onun doğru olduğu anlamına.
Gelmiyor. Ben şunu öğrendim bu kadar senelik iş hayatımda.
Çok çalışmak bazen bir kimlik olabiliyor.
Ben çok çalışıyorum demek bir değer ifadesi gibi kendi değerini oradan ölçebiliyor insanlar.
Stati anksiyetesi bölümünde konuştuğumuz şeyle çok bağlantılı bu aslında.
Meşguliyet bir stati sembolüne dönüşmüş durumda.
Çok gözlemledim bunu iş hayatında.
Ama şöyle bir durup sorduğunuzda kime neyi kanıtlıyorsunuz?
Evet çok çalışıyorsunuz ama iyi mi yaşıyorsunuz?
Sağlıklı mı yaşıyorsunuz? Bunların cevabı var mı?
Buna da bakmak lazım çünkü özellikle de böyle hayatlarında iş dışında çok fazla yapacak şeyi olmayan bir hobisi olmayan ya da değer bulduğu bir şey yapmayan insanlar işte çok çalışarak ben çok çalışıyorum
ben çok meşgulüm ben çok önemli biriyim gibi kendi değerlerini biraz daha buradan ölçüyorlar ve bence bu da bir tık.
Bir tık değil baya bir tehlikeli.
Bu konuyla da alakalı benzer konuyla alakalı olmak ya da sahip olmak bölümünde konuşmuştum.
Eric Fromm'un kitabından örnek aldığım.
Evet şöyle bir toparlayacak olursak farklı ülkelerin çalışma kültürleri bize şunu gösteriyor arkadaşlar.
Normal dediğimiz şey aslında hiçbir şekilde normal değil.
Ve hepsinin arkasında farklı sebepler var.
O yüzden demem o ki eğer ki çok çalışıyorsanız birincisi bilin ki yalnız değilsiniz.
İkincisi bilin ki bu sizin verimsizliğiniz ya da sizinle alakalı bir şey değil.
Sistemle alakalı gördüğünüz üzere dünyanın her yerinde olan bir şeyden bahsediyorum.
Üçüncüsü de kendinizi nasıl korursunuz.
Eğer bu konuda profesyonel destek almak istiyorsanız iş yaşam değil.
renginizi daha sağlıklı bir yere oturtmak istiyorsanız ya da yurt dışında içinde bulunduğunuz kültürde çalışma kodlarını anlamak, buradaki iletişiminizi güçlendirmek istiyorsanız benimle her zaman iletişime geçebilirsiniz.
Bir profesyonel koçla çalışmak için emineyesiçmen.com slash koçluk adresinden bana ulaşabilirsiniz ya da instagramdan da yazabilirsiniz arkadaşlar.
Bir bölümün daha sonuna geldik.
Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
