
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Tüketmek için mi yaşıyoruz, yaşamak için mi tüketiyoruz?
Bu bölüm, Baudrillard’ın teorileri eşliğinde tüketim toplumunun görünmeyen yüzünü sorguluyor. Statü, kimlik, aidiyet… Hepsi alışveriş torbalarına mı sıkıştı? Gerçek ihtiyaç ne, kim söylüyor, biz kime inanıyoruz?
Profesyonel Koçluk Ön Görüşme Linki
Transkript
Herkese merhaba, gelişi güzel hayallere.
Hoş geldiniz, ben Emine.
Bu kanalda felsefe, sanat, bilim, psikoloji ve sosyoloji aracılığıyla hem kendimizi hem de dünyayı daha iyi anlamak üzerine birlikte düşünüyoruz.
Doğru cevaplardan ziyade doğru soruları sorduğumuz ve birlikte keşfettiğimiz bir alandayız.
Ayrıca kariyer başta olmak üzere hayatında ya da ilişkilerinde somut bir değişiklik yapmak isteyenlere profesyonel koç olarak destek oluyorum.
Eğer sizi farklı açılardan bakmaya davet edecek bir yol arkadaşına ihtiyaç duyduğunuz bir dönemdeyseniz bana her zaman emineyesilçimen.com slash koçluk adresinden ulaşabilirsiniz.
Açıklamalarda da linki mevcut.
Evet, bugün ne konuşacağız?
Bölümün isminden de anlayacağınız üzere tüketmeyi ele alacağız.
Neden bu kadar çok şey alıyoruz?
Neden bu kadar çok şeye ihtiyacımız var ya da var mı?
Neden sürekli daha fazlasını istiyoruz?
Bu tüketme ihtiyacımızı hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ele alacağız.
Bu bölümde referans aldığım kaynakların başında sosyolog ve filozof Jean Baudrillard'ın Tüketim Toplumu kitabı var.
Konumuz uzun.
Örneklerimiz bol o yüzden hazırsanız hemen başlayalım.
Şimdi hepimizin bazı şeylere ihtiyacı var değil mi?
Yemek bunların başında, barınma bunların başında.
Ya da Zoom toplantılarında dinliyormuş gibi yaparken Instagram'a, X'e, LinkedIn'e bakacak bir telefon.
Kendimizi içinde iyi hissettiğimiz kıyafetler gibi gibi ihtiyaç listesi uzar gider.
Ama biz çoktan bu noktayı geçtik.
Bana sanki artık yaşamak için alışveriş yapmıyoruz da alışveriş yapmak için yaşıyoruz gibi geliyor.
Geçtiğimiz hafta size Instagram'dan şu zamana kadar aldığınız ve gereksiz para harcadığınız neler var diye sormuştum.
Gelen cevaplar aşırı iyiydi.
Bir dinleyicim cam silme robotu almış.
Güya o silecekti ben oturacaktım ama hayalimdeki gibi olmadı demiş.
Çok güldüm ben de alacaktım bu arada ama şu an iki kere düşünüyorum.
Öneriniz varsa alırım.
Başka bir dinleyicim de bu yüze elektroşok verip cildi sıkılaştıran aletlerden almış.
Çok bir fark görmedim.
Uzun vadede cildi sarkıttığına dair araştırma okudum.
Kullanmayı bıraktım demiş.
Güzel fotoğraf çekmek için iPhone 15 alan var ama parasına değmediğini söylüyor kendisi.
Airfryer, Rolex saat, yine çok para harcanan ama asla giyilmeyen, pahalı olduğu için de verilemeyen elbiseler, çocuklara yapılan harcamalar neler neler geldi.
Bir dinleyicim de çok dürüst bir şekilde demiş ki, fazla reklama maruz kaldım, Dyson Airwrap aldım, saçlarım mükemmel olacak sandım ama anladığım kadarıyla olmamış.
Gelişi güzel hayaller dinleyicilerinin büyük bir çoğunluğu kadın ve 25-40 yaş arası olduğu için haliyle bu kadar güzellikle alakalı ürün gelmesi bana normal diye düşünüyorum.
Ama güzellik konusu da benim son zamanlarda kendimde gözlemlediğim ve sorguladığım bir alandı.
Güzellik algısıyla ilgili bir bölüm çekmiştim bu senenin başında.
Oraya da bakmanızı öneririm henüz dinlemediyseniz.
Tüketime geri dönecek olursak.
Ben de de bu aralar kıyafet ve ev eşyası olarak vuku buluyor bu tüketim çılgınlığı.
Ve kendime çok şaşırıyorum.
Çünkü bundan birkaç sene önce güzel, minimal bir gardıroba geçtim.
Birbirleriyle kombin yapabileceğim renk ve materyallerden oluşan bir dolap yaptım kendime.
Muhteşem bir düzen.
Bunu biraz da ne giyeceğim derdini yönetmek için yapmıştım.
Karar yorgunluğu bölümünü dinleyenler hatırlar.
Hatta Pinterest'te kıyafetleri açtığım bir boardum var.
Hoşuma giden kombinleri orada tutuyorum.
Bir şey alacağım zaman da orası hep aklımda var ona göre alıyorum.
Son zamanlarda şöyle bir şey oldu.
Pinterest'te normalden daha fazla vakit geçirmeye başladım ve boardlarımın çoğu kıyafet kombini ya da mid century tarzı ev dizaynı.
Yani pinlerime bakan biri bu kız yeni eve taşınmış evini belli bir renk ve tarzda düşüyor ve muhtemelen kıyafet dolabını yeniliyor diye yorum yapsa yeridir.
Eskiden bu boardlarda Pinterest'te yemek tarifleri, izlemek istediğim filmler, gitmek istediğim ülkelerin pinleri falan olurdu.
Onlar hala var duruyor orada.
Ama algoritma size en çok neye bakarsanız onu gösteriyor ya.
Benimki de kıyafet ve ev dizaynı şu an.
Ve kendime şunu soruyorum.
Ben nasıl bu hale geldim?
Neden içime canavar kaçmış gibi alışveriş yapmak istiyorum?
Evet ev düzmek çok güzel.
Sonuçta kendine ait bir yuva oluşturuyorsun.
Zaten minimalist bir şekilde düşürdüm bu arada.
Az ve öz eşya aldım.
Ama kıyafet neden?
Neye ne kadar ihtiyacım olabilir ki?
Ve ben evden çalışıyorum.
Ofise de sık sık gitmiyorum.
Haftada bir gidiyorum. Oda toplantım varsa.
Ve kendime şu soruları sormaya başladım.
Ben neyi tatmin etmeye çalışıyorum, neyin eksikliğini hissediyorum ki bir şeyler satın alarak kapatmaya çalışıyorum.
Çünkü beğendim, aldım, tatmin oldum evresinden sonra başka bir tırnak içinde ihtiyaç illa çıkıyor arkadaşlar.
Sonra giyecek hiçbir şeyim yok, bu kombinin altına şöyle bir ayakkabı olsa daha iyi olurdu deyip o döngüye tekrar girdiğimi fark ettim.
Ve bu hiç ben değil, hiç değil.
Biraz araştırınca da şunu buldum.
Amerikan Psikoloji Derneği'ne göre alışveriş beynimizin öde sistemini aktive ediyor.
Bunu zaten biliyorduk.
Sepete ekle tuşuna bastığımızda dopamin patlaması yaşıyoruz.
Tamam ama ilginç olan şu bu dopamin asıl öncesinde yani beklenti sırasında salgılanıyor.
İstediğimize sahip olduğumuzda o heyecan gidiyor.
Tanıdık geldi mi? Tabii ki hoş değil bu ama...
Martin Lindstrom'un Biology diye bir kitabı var ve satın alma davranışlarının zihinsel süreçlerinin nörobilimini inceliyor.
Kitabında o da benzer şeyler söylüyor.
Satın alma davranışlarımız çoğu zaman mantıklı değil.
Mantığımızı hareket etmiyoruz.
Duygusal hatta bilinçaltı seviyesinde karar veriyormuşuz.
Markalarda korkularımıza, arzularımıza ve ait olma ihtiyacımıza hitap ediyor.
Bunun üzerine çalışmalar yapıyorlar.
Mesela dizayner çantaları ele alalım.
Ben hiçbir zaman bir çantaya 5, 10, 20, 50 bin poundlar falan vermedim bu arada.
Verebileceğimi de zannetmiyorum. Çünkü benim mantığımda bir materyale o kadar para vermek oturmuyor.
Ama zaten konumuz o değil.
Konumuz o çantanın dünyanın en güzel, en kaliteli materyali olması değil.
O çantayı alan bir kişi toplum aslında şu mesajı veriyor.
Benim bir tarzım var.
Böyle bir çantayı... Karşıyabilecek maddi gücüm var.
Trendleri takip ediyorum ve bu çanta sayesinde benim toplum içerisinde bir statüm var.
Aslında biz bir kişiliği, ideal bir kişiliği ya da ideali satın alıyoruz.
Ve onunla bir şekilde var olmaya çalışabiliyoruz.
Buraya birazdan detaylı olarak değineceğim.
Hem toplumsal hem psikolojik düzeyde.
Ama ondan önce şunu söylemek istiyorum.
Babamın bir lafı var.
Der ki insan kıyafetiyle ağırlanır, sohbetiyle uğurlanır.
Yani... Güzel, temiz, düzgün giyinmek, giydiğini yakıştırmak önemli.
Evet. Ve bir noktada insanın hem kendisine hem de içinde bulunduğu topluma olan saygısını gösteriyor bence.
Kaliteli olması için ya da güzel giyinmek için illa marka ya da pahalı şeyleri giymemize de gerek yok.
Giydiğini yakıştırmak yeterli.
Ama şuna geleceğim. Ben herhalde babamın bu lafını çok özleştirmişim.
Ve ekstra dikkat ediyorum. Özellikle o ofise gittiğim haftanın bir gününde.
Ve ne zaman gitsem mutlaka kıyafetime, kombinime bir şeylere itifat alıyorum.
Ve bir arkadaşım geçen şey dedi.
Ben senin tarzını çok beğeniyorum.
Gelip benim dolabımı bir elden geçirir misin?
Ya da beraber alışverişe çıkalım.
Böyle ufaktan bir gururum okşandı tabii ki okşanmadı değil ama moda ikonu olduğumu falan düşünmeyin kesinlikle.
Pinterest'e giriyorum old money outfit yazıyorum ya da french girl outfit yazıyorum bu.
Hani böyle muhteşem şeyler çok değişik parçalar aldığımdan ya da çok pahalı giyindiğimden kesinlikle değil.
Ama şeyi fark ettiniz mi?
Gururum okşandı dedim ya o beğenilme duygusu insanın hoşuna gidiyor değil mi?
Ki bu çok insani bir şey.
Biri herhangi bir şekilde sizin dış görünüşünüze ya da zekanıza aldığınız bir karara iltifat ettiği zaman mutlu olursunuz.
Herkes olur. Ama bunun derecesi önemli.
Dış görünüşünüze verdiğiniz önem daha çok kendinize olan saygınızdan mı geliyor?
Yoksa beğenilme ihtiyacınız sandığınızdan daha mı yüksek?
Yani şunu demeye çalışıyorum.
Benliğimizin, özdeğerimizin kökleri bu materyallere bağlandığı zaman orayı biraz deşmek gerekir.
Ben deştim. Materyalle ilgili çok bir şey çıkmadı.
Ama şunu buldum kendimde.
Elim bir şey almaya gittiği zamanlarda genelde ya aşırı düşünüyorum, ya endişeli oluyorum, ya stresli oluyorum ve zihnimi böyle oyalıyorum.
Al birini vur ötekine.
Birbirinden daha iyi değil ama ben bunu buldum.
Ona göre de işte kendimce bazı önlemler alıyorum ki onlardan da bahsedeceğim birazdan.
Bu diğer konu da yani o benliğini, özdeğerini bir şekilde materyalle var edebilmek.
Geçenlerde sohbet konusuydu girdiğim bir ortamda.
Bazı markalar var.
Türkiye'de çok pahalı, yurt dışında bir tık daha ucuz.
Çıkmışken kaliteli diye alınır.
Bunun üzerine konuşuyorduk. Senelerce giyilecekse tamam ama şöyle bir şey duydum.
Şu üstümüzdeki montlardan dört tane aldık.
Şu kadar para harcadık.
Para çok fahiş bir para bu arada.
İhtiyacımız yoktu ama çıkmışken aldık.
Neden? Sonra şöyle bir şey söyledi biliyorum yanlış ama üzerimde o olduğu zaman bu marka olduğu zaman kendimi daha değerli hissediyorum diye bir itiraf geldi.
Farkındalık çok güzel bir şey bir insanın bunun farkında olması ve açık bir şekilde söyleyebilmesi de çok kıymetli cesaret ister.
Peki ama bu farkındalığı aksiyona nasıl dökeceğiz bence orası daha önemli.
Çünkü gün gelecek belki onu karşılayabilecek madde gücün olmayacak o zaman ne yapacaksın?
Şimdi burada ince bir çizgi var.
Buraya da değinmek isterim ilerlemeden önce.
Günümüzün tüketim çılgınlığında zaten ürünlerin kalitesi çok düşmüş durumda.
Özellikle de bu bilinen markalarda.
Ve bu kalite düştüğü için ben şu görüşe de yatkınım.
Ucuz mal alacak kadar zengin değilim diye bir atasözü vardı.
Sanıyorum ki İngiliz atasözü ama emin değilim.
Yani 10 tane olacağına bir tane olsun ama düzgün kaliteli olsun.
Dediğim gibi illa marka olmasına gerek yok.
Hiç bilinmeyen bir şey de olabilir ama zaten kaliteli mal duruşundan, kumaşından, dikişinden kendini belli ediyor.
Çok iyi hatırlıyorum.
15 yaşındaydım. Babam bana deri bir ceket almıştı.
Şimdi de var olan deri markalarından birinden.
Ve inanır mısınız ben onu hala giyiyorum.
Sadece bir kere bakıma götürdüm.
Onu da ücretsiz bakıma yaptılar.
Sanıyorum ki 10. senesiydi.
Ve 20 sene oldu arkadaşlar.
Ben o deri ceketi hala giyiyorum.
Böyle çok fazla eşyam var.
Arkadaşlarım dalga geçiyorsan o zaman 20 senede hiç büyümedin emin ediyorlar bana.
Ama herhalde büyümedim. Yani bu mantık benim kafama yatıyor.
Özellikle de böyle timeless, zamansız dediğimiz parçalarda.
Timeless ne ya? Şeyma Subaşı mıyım ben?
Pinky Cloud diye gireceğim birazdan.
Ama gerçekten her zaman, her daim giyebileceğiniz, bedeninizde değişmiyorsa şeylere para vermekten çekinmiyorum.
İlla marka olmasına gerek yok.
Tekrar altını çizeyim.
Sadece... En başta bahsettiğim gibi bir insan eğer kendi değerini o üzerindeki kıyafete, bindiği arabaya ya da taktığı takılara göre ölçmeye başlıyorsa işte orayı değişmek gerekiyor.
Ama bunu sadece bireysel düzlemde değerlendirmenin de doğru olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü içinde yaşadığımız toplum metaya değer veren bir toplum arkadaşlar.
Kapitalist bir düzenin içindeyiz.
Tükettikçe var olan bir sistemdeyiz.
O da bizi bu satın alma davranışlarına itiyor zaten.
Az önce bahsettiğim o insan kıyafetiyle ağırlanır kısmı kıyafetin düzgünlüğü ve temizliğinden ziyade yavaş yavaş kıyafetin toplam değerine kaydı.
Bunda bence hemfikiriz.
Ve bölümde referans aldığım kitabın yazarı Jean Baudrillard da Tüketim Topluluğu kitabında diyor ki bu sistemde artık ürünleri kullanmak için değil, Anlamlarını satın almak için tüketiyoruz.
Az önce bahsettiğim bayılıcı kitabına benzer aslında.
Bodia'ya göre nesneler artık dilin, insan iletişiminin bir parçası oldu.
Bence sadece dilin değil bu arada sözlü ve sözsüz iletişimin de bir parçası o nesneler.
Ya da olmak istediğimiz kişiyi satın aldıklarımızla anlatıyoruz diyor kendisi.
Mesela burayı da örneklendirelim hemen.
Tesla satın aldığında aslında sadece bir araba satın almıyorsun.
Ben çevreye duyarlıyım, gelecek odaklıyım, başarılıyım ve evet birazcık da havalıyım.
Bunu diyorsun, bu mesajı veriyorsun aslında topluma.
Araba değil bir...
Değer satın alıyorsun.
Bir önceki bölümde bahsettiğimiz statü sahibi olmaya değiniyor biraz da burası.
Ve Baudrillard kitabında şöyle bir şey demişti, bunun altını 8 kere çizdim.
Tüketim ihtiyaçları karşılamaz, onları yaratır.
Yani alışveriş yaptıktan sonra hala bir şeyler eksik hissediyorsanız bu sizinle alakalı değil arkadaşlar.
Sistem zaten böyle çalışıyor.
Sistem bizi sürekli aç tutmak üzerine tasarlanmış durumda.
Çünkü tüketim toplumu var olmak için nesnelerine ihtiyaç duyar.
Daha doğrusu onları yok etmeye ihtiyaç duyar.
Nesnelerin yitirilmesindeki değer orada yaratılan değer üretilen değerden çok daha yoğundur.
Ve o nesnelerde maalesef ki toplumsal statüyü temsil eder.
Çünkü statü toplumda yükselmenin tüm dinamiğine rehberlik eder.
Tüm özlemlerin kökeninde statüye duyulan ideal amaç yatıyor diyor Baudrillard.
Haklı olduğu noktalar var tabii ki derininde.
O yüzden bu bölümü biraz daha statü anksiyetesi bölümünden sonra çekmek istedim.
Son iki senedir ben bu tüketim toplumu bölümünü Black Friday zamanlarında çekeceğim deyip duruyorum kendime.
Bir türlü denk gelmedi.
Böyle daha mantıklı oldu.
Statü anksiyetesiyle hatta bir önceki bölüm tükenmişlik toplumuyla bence hepsi yan yana oturuyor.
Bir de kitapta demokrasiyle tüketimi beraber ele almış.
O da ilgimi çekti. Sizle de paylaşmak isterim.
Tüketim, statü, mutluluk, eşitlik ve toplumsal refahla el eledir diye bir yerden ele alıyor konuyu.
Açalım biraz burayı. Mutluluk kavramı modern toplumlarda genellikle eşitlik anlayışı da şekilleniyor.
Öyle şekillenmesi isteniyor ve özellikle sanayi devriminden sonra bu eşitlik fikri meritokrasiye değinmiştik geçen bölümde mutluluğun ideolojik temeline dönüşmüş durumda kendisine göre.
Yani mutluluğu hep ölçülebilir ve somut bir hale getirmeye çalışıyoruz birey olarak değil ama toplumlar devletler olarak.
Demokrasi ve eşitlik ihtiyacımızın da mutluluğun sadece bireysel bir iç deneyim olmasından çok toplumsal bir göstergeye dönüşmesini sağladığını savunuyor ki katılıyorum burada.
Yine bir diğer Fransız filozof Tocqueville der ki demokratik toplumlar her bireye mutluluk hakkı tanır.
Ancak bu mutluluğun ölçülmesi gerekir.
Yani mutluluğun nesneler ve göstergeler aracılığıyla belirli bir şekilde görünür olması lazım bir devletin kendini başarılı atfedebilmesi için.
Günümüz tüketim toplumunda da mutluluk artık kolektif bir deneyim olmaktan çok kişisel başarı ve statü göstergesi haline gelmiş durumda.
Bu da derinlemesine toplumsal eşitsizlikleri gizleyen bir yapıyı ortaya çıkarıyor baktığımız zaman.
Çünkü mutluluğun ve refahın ölçütü artık sadece bir...
Beyin tatmin değil, aynı zamanda başkalarıyla rekabet etme ve toplumsal başarıya ulaşma çabası.
Tüketimle tanımlanan bir mutluluk var burada.
Meritokresi yani bu hak eden kazansın anlayışı, hak eden daha fazla tüketsin anlayışı çerçevesinde statü ve başarı sembollerinin etrafında şekilleniyoruz fark etmeden.
E haliyle ne oluyor?
Az önce bahsettiğimiz bu eşitlik ve adalet anlayışını da daha yüzeysel hale getiriyor.
Çünkü toplumsal eşitsizlikler hala devam ederken toplumun çoğu bu durumu fark etmeden yapıyı, düzeni sürdürüyor.
Önerilere geçmeden önce bu bütün anlattıklarımı şöyle bir toparlayacak olursam.
Baudrillard der ki tüketim toplumunda insanların sürekli daha fazlasını istemesi bireysel düzemde statü ve prestij arayışının bir sonucu.
İnsanlar tükettikleri şeylerle kendilerini diğerlerinden ayırmak ve daha yüksek bir statüye ulaşmak istiyorlar.
Bu da aslında en basit haliyle sadece ihtiyaçları karşılamak değil, toplum içinde o farklı özel olma ihtiyacıyla alakalı.
Toplumsal düzlemle de içinde bulunduğumuz kapitalist sistemin var olup çarkların dönebilmesi için, eşitsizliklerin örtbas edilebilmesi için, Tüketmek, tüketim toplumu olmak gerekli.
Ve bu sebeple ihtiyaçlarımızı reklamlar ve toplumsal baskılar, aidiyet ihtiyacı şekillendiriyor.
Herkes toplumdaki yerini belirlemek için bir tüketime yönlendiriliyor.
Yönleniyor demiyorum bakın, yönlendiriliyor.
Kitapta bunun özellikle kadınlar için daha belirgin olduğundan bahsediyordu.
Diyordu ki kadınlar genellikle Toplumsal baskılar nedeniyle kendilerini beğenme ve başkalarına hoş görünme yolunda erkeklere göre daha fazla tüketime zorlanıyor.
Bu konuda açıkçası düşüncelerinizi merak ediyorum.
Çünkü bu bahsettiği şeye çok derin inmemiş ama beni düşündürdü.
Güzellikle alakalı bölümde eril bakış açısında benzer bir yere değinmiştik.
Ya da erotik kapital bölümünde de yine benzer konulara değinmiştik.
Dinleyenler hatırlar ama sizce gerçekten kadınlar...
Daha fazla tüketmeye mi yönlendiriliyor?
Bizim üzerimizde daha güzel görünmek, daha başarılı olmak için bu içinde bulunduğumuz patriark düzende böyle bir baskı var mı?
Varsa siz bunu nasıl algılıyorsunuz?
Nasıl yönetiyorsunuz? Bunları merak ediyorum.
Spotify'da bölümün altında yorumlara yazabilirsiniz ya da bana Instagram'dan mesaj atabilirsiniz.
Artık çok şükür Instagram'ı bir tık da olsa böyle bir tık da olsa daha aktif kullanmaya başladım.
Evet konumuza geri dönecek olursak da moda ve diğer tüketim kültürleri de bunun bir parçası diyor Baudrillard.
Herkes sürekli yenilenmesi gereken bir şeyler almak zorunda hissediyor kendini ya da bir deneyim yaşamak zorunda.
Şu an günümüzde özellikle de gezme, tozma bir şeyleri deneyimleme bu kadar gündemdeyken ve eğer buna uymazsan toplumda dışlanma riskin var.
Kimsenin arzu edeceği bir şey değil zaten bu.
Yani şu sonuca varabilir miyiz?
Bence varabiliriz. Tüketim sadece kişisel bir tercih değil toplumsal bir baskı.
İnsanlar tükettikçe toplumun değerleriyle uyum sağlamaya çalışıyorlar.
Kendilerine yer edinmeye çalışıyorlar.
Bu da bireyleri sürekli tüketmeye ve toplumsal süt etlerini göstermek için daha fazla harcamaya yönlendiriyor.
Böyle bir sistem yaratıyor.
Emine tamam iyi hoş konuyu çok iyi anladık.
Kafamızda yer etti artık.
Peki biz bu bilgilerle ne yapacağız diyorsanız.
Ben ilk olarak bireysel düzlemde bir tık daha bilinçlenmemiz gerektiğini düşünüyorum açıkçası.
Çünkü markaların nasıl çalıştığını, o pazarlama aktivitelerini nasıl yaptığını anlarsak bir şeyi tüketirken de daha bilinçli oluyoruz.
Bunlarda ne var? Özellikle de tüketici psikolojisinin arkasında birincisi marka sadakati var.
Mesela Apple, Coca-Cola, Starbucks bunları bir düşünün.
Bunlar sadece ürün mü satıyor sizce?
Tabii ki hayır. Bir yaşam tarzı sunuyor.
Özellikle de Apple kullanıcıları için söylüyorum.
Burada bir sadakat duygusu var değil mi?
Bir alışkanlık, bir kimlik var arkasında.
Ya da sürekli alışveriş yaptığınız markaları düşünün, kahve zincirlerini, gittiğiniz mekanları düşünün.
Neden onları tercih ediyorsunuz?
Onun dışında tüketim psikolojisinin arkasında, tüketici psikolojisinin arkasında ne var?
İkinci sırada algı ve marka.
Marka algısı zihnimizde belirli hikayeleri ve sosyal imgeleri otomatik olarak çağrıştırıyor ve markalar zaten bunun üzerine çalışıyorlar.
Mesela Nike düşünün, Just Do It diye bir sloganı var değil mi?
Bu slogan size yalnızca spor yapmayı değil, aynı zamanda kişisel hedeflere ulaşmayı, zorluklarla yüzleşmeyi ve engelleri aşmayı simgeliyor.
Yani markanın yapmaya çalıştığı bu reklamlarına bakarsanız zaten bunu çok net fark edersiniz.
O reklamlar hep böyle bir başarı hikayesinin peşinden koşmayı ve sınırlara meydan okumayı anlatıyor.
Spor yaparken Nike giydiğiniz zaman sadece sağlıklı olmuyorsunuz aslında.
Aynı zamanda kişisel bir hedefe ulaşmak için kendini aşan biri oluyorsunuz.
Ama bu o kadar bilinç altında ki bunları fark etmiyoruz bile.
Ki marka algısı da burada devreye giriyor.
Bu duyguları tetikliyor. Her markanın en başta dediğim gibi bizim arzularımıza ve korkularımıza hitap ettiği noktaları var.
Tüketici psikolojisindeki bir diğer...
Etki de sosyal etki.
Her dönem belli bir marka çanta, bir ayakkabı, bir aksesuar, bir kıyafet tarzı bir şeyler moda oluyor değil mi?
Herkes aynı fabrikadan çıkmış gibi aynı şeyleri giyip geziyor ortada.
Bu hiç değişmedi ve bence değişmeyecek de özellikle de sosyal medyanın günümüzde tüketim alışkanlıklarını bu kadar yönlendirdiği bir dünyada.
Şimdi baktığımız zaman sosyal medya influencerlarına illa böyle tırnak içinde must have bir ürün paylaşıyorlar ya da herhangi bir şey paylaşıyorlar ve ertesi hafta o ürün tüm stoklarda tükeniyor.
İnanılmaz bir şey değil mi?
E-ticaret firmalarından birinde çalışan bir arkadaşım var bana şey demişti komikli bir influencer var ismini vermeyeyim şimdi.
Emine instagramda ne paylaşırsa...
O ürünün satışları patlıyor ve çok böyle alakasız geliş güzel şeyler paylaşıyor demişti.
İşte sosyal etki böyle bir şey zaten arkadaşlar.
Çünkü iknanın en temel kurallarından biridir.
Tanıdığımız, bildiğimiz birinden daha kolay bir şey satın alırız.
Çevremizde sürekli gördüğümüz bir nesne varsa ya da yakınımızdakilerde sürekli gördüğümüz, sürekli duyduğumuz bir nesne varsa bilinçaltımıza şu mesaj gider.
Bu senin de ihtiyacın olabilir ve sonra biz onu ihtiyacımız zannederiz.
O yüzden özellikle bu sosyal etki konusunda gözümüzün açık olması lazım.
Dördüncüsü de duygusal pazarlama.
Bunun için şöyle bir örnek vereceğim.
Coca-Cola reklamlarını bir hatırlayın, bir zihninizde canlandırın.
Neyi vurguluyorlar en çok?
Aile, paylaşmak.
Bayramlar, nostalji, bir kutu gazlı içecekle duygu satıyorlar.
İnanılmaz değil mi? Bebek bezi reklamları keza, annen ikisini ya da doğu gerçek güzellik teması üzerinden beden olumlama duygusunu satıyor.
Yani markalar bizi sadece mantıkla değil, duygularla yakalıyor.
Bu stratejiler yüzeyde çok basit gibi görünüyor, farkındayım ama bilinçaltımızı işleyen derin mesajlar taşıyor.
O yüzden neyi neden aldığımızı anlamak, sadece bireysel değil, kolektif bir uyanışın da kapısına...
Aralayabilir bence. Bunları bildiğimiz zaman da bir şeyi satın almadan önce durup düşünebiliriz.
Aslında neyi satın almaya çalışıyorum?
Kendime olan güvenimi mi?
Aidiyet hissi mi mi? Başarıyı mı?
Kontrolü mü? Ya da anksiyetimi mi azaltmaya çalışıyorum?
Ya da elimiz bir şeye gittiği zaman bir dakika ya diye durup buna gerçekten ihtiyacım var mı diye sormak.
Gerçekten çok faydalı oluyor.
Belki de bir hafta boyunca zorunlu ihtiyaçlar dışında hiçbir şey almamak ve sonra banka hesabımızdaki o azalmayan miktarı görmek bu da güzel olabilir.
Onun dışında sahip olduğunuz eşyaları, mevcutta olan eşyalarınızı sembolik olarak ayıklamak da mantıklı olabilir bir sonraki satın alma tecrübeniz için.
Ne demek istiyorum? Diyelim ki bir ürün aldınız ve bu ürünü ben bunu neden aldım?
Sadece işe yaramasından ziyade bunu kullanıyor muyum, kullanmıyor muyum diye sormaktan ziyade ben bu ürünü ya da hizmeti alırken neyi umuyordum, hangi imajı satın almak istedim gibi sorular sormak.
Az önce şeyden bahsetmiştim ya bir dinleyicim demişti Dyson alınca saçlarım mükemmel olacak zannettim ama olmadı diye.
Tam olarak bundan bahsediyorum.
Sonuncusu da benim üzerimde en çok çalışan şeylerden bir tanesi.
Tüketmek yerine üretmek.
Bu bana çok mantıklı geliyor.
Çünkü tüketmek pasif bir şey ama üretmek güç veriyor.
El işi olur, örgü olur, bir şeyler yazıp çizmek olur, yemek yapmak.
Artık sizin üretme anlayışınız neyse ona odaklanmak da tüketimi dengeleyebiliyor.
Hani dedim ya son zamanlarda çok tükettiğimi fark ettim diye.
O dönem benim hiç üretmediğim dönemdi ve ben bu durumdan çok rahatsızdım biliyor musunuz?
Podcast üretmiyorum, bir şeyler yazıp çizmiyorum, resim yapmıyorum.
Sadece çalışıp tüketmek üzerine böyle birkaç ayım oldu.
Yani buradan şunu anlayabilirsiniz.
Sevgili podcasteriniz bu geçtiğimiz birkaç ay boyunca bölüm yayınlamıyorken yani bir şeyler üretmiyorken ne yapıyordu?
Tabii ki de alışveriş sepetine bir şeyler atmakla meşguldü.
Şaka bir yana bir bölümün daha sonuna geldik arkadaşlar.
Eğer bu bölüm size dokunduysa ya da düşündürdüyse paylaşın.
Kimle paylaşın? Alışveriş manyağı kuzeninizle paylaşın.
Amazon'da kampanyadan kampanyaya koşan arkadaşlarınızla paylaşın.
Ya da bu çok iyi indirime girmiş diye WhatsApp grubunu sabote eden kankilerinizle paylaşın.
Ve hala yapmadıysanız Gelişigüzel Hayaller'i dinlediğiniz platformdan takip edip 5 yıldız vermeyi unutmayın.
Bunu bilinçli tüketimin ilk adımı sayalım.
Bir sonraki bölüme kadar meraklı kalın, farkında kalın ve unutmayın.
Siz alışveriş sepetinizden çok daha fazlasınız arkadaşlar.
Seviyorum sizi. Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
