
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Edgar Cabanas ve Eva Illouz'un yazdığı Mutlu Yurttaş İmalatı - Mutluluk Endüstrisi Hayatımızı Nasıl Kontrol Ediyor adlı kitabından öğrendiklerimi, altını çizdiklerimi ve sorgulamalarımı paylaşıyorum.
Transkript
Altyazı M.K.
Merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Ben Emine. Bu kanalda psikoloji, felsefe, bilim ve farkındalık çerçevesinde hayatı daha yaşanabilir kılmak için hayata dair sorgulamalarımı, düşüncelerimi, okuduklarımı ve öğrendiklerimi paylaşıyorum.
Ek olarak her çarşamba günü podcastta bahsettiğim konuya ilişkin kaynaklar, kitap önerileri ve kendimizi daha iyi tanımak adına bir soru ile e-bülten gönderiyorum.
Eğer ilginizi çeker ve benim de mail kutuma düşsün bunlar derseniz emineyesitmen.com slash podcast adresinden kayıt olabilirsiniz.
Eğer benimle birebir çalışmak isterseniz de yine aynı adresten koçluk başlığına tıklayıp bilgi ve ücretsiz öngörüşme randevusu alabilir ya da bana LinkedIn profilimden ulaşabilirsiniz.
Bu hafta skeptik olduğum bir konuda yangına iyice körükle giden bir kitaptan ve onun dahilinde araştırmalarından bahsetmek istiyorum.
Kitabın adı Mutlu Yurttaş İmalatı.
Okuyun, okutturun. Ben çok beğendim.
Böyle farklı kapılar açıyor zihninizde.
Mutluluk bilimi ve endüstrisinin nasıl hayatlarımızı kontrol ettiğine dair sağlam kanıtlarla eleştirel bir yaklaşımı var.
O yüzden farklı kapılar açıyor dedim.
Bilim özellikle de pozitif psikoloji, hükümetler, şirketler dahil çeşitli kurumların toplumu etkilemek ve yönlendirmek hatta kontrol etmek için mutluluk bilimini nasıl kullandığına dair
ve nasıl manipüle ettiğine dair demek daha doğru olur aslında.
Kapsamlı bir eleştiri sunuyor.
Baya eleştirel bir kitap.
Baya kritik taraftan yaklaşan bir kitap.
Ve biliyorsunuz ben böyle kitapları, böyle içerikleri, böyle sosyolojik incelemeleri çok severim.
Kitabın iki tane yazarı var.
Bunlardan biri Eva Illouz, aşk, mutluluk, neoliberalizm gibi konular üzerine önemli katkıları olan bir sosyoloji profesörü.
Edgar Cabanas da diğer yazar.
O da sosyal psikoloji profesörü.
Daha çok böyle duygu, toplum ve modernite üzerine çalışmalar yürüten biri.
O yüzden kitap ikisinin de güçlerini birleştirmesiyle bence çok güzel olmuş.
Şimdi... Günümüzde mutluluğun böyle bir hastalığa dönüştüğünü ve bu mutluluk hastalığının arkasında nasıl devasa bir ekonomik pazarın olduğunu da anlatıyor.
Ben de altını çizdiğim yerlerle birlikte faydalı ve zihin açıcı bulduğum noktaları paylaşacağım bugün.
Ki düzenli dinleyicilerim bilir, bu kanalda ve hayatta her ne kadar bilimi arkama almayı sevsem de, okuduğum bilimsel araştırmaları eleştirmeyi, tam karşıt görüşleri okumayı da severim.
Daha böyle şüpheci yaklaşan biriyim ve bu kitabı okurken bazı noktalarda kendimi bu mutluluk hastalığı çarkının bir parçasıymışım gibi hissettim.
Biraz da böyle aldatılmış, kandırılmış hissettiğim anlar da oldu açıkçası.
Beraber şimdi hepsine değineceğiz.
Şöyle yavaştan giriş yapacak olursam da sizden bir ricam olacak.
İnternete arama motorunuza Google kullanıyorsanız Safari kullanıyorsanız artık her neyse mutluluk yazın.
Ya da happiness yazın İngilizce olarak.
Bakın bakalım kaç yüz milyon baloncuk tane sonuç çıkıyor.
Çünkü yüz binlerce sonuç çıkıyor.
Bunu neden söyledim biliyor musunuz?
Mesela Amazon'da bundan 24-25 sene önce mutluluk kelimesi başlığında Böyle 300-400 tane kitap vardı.
Ama bugün bu listede 2000'den fazla kitap var.
Ve aynı artış insanların böyle her gün paylaştığı haftalık tweet, instagram, facebook gönderileri için de geçerli.
Sanki böyle herkes mutlu olmak ve bunu göstermek zorundaymış gibi bir algı var.
Mutsuzsanız istenmeyen insan olabiliyorsunuz.
Halbuki geçen ben terapistime şunu derken buldum kendime.
Ben mutsuzluğumla mutluyum ya.
Yani benim hayatımın belirli dönemlerinde mutsuz olmam, melankolik olmam çok normal değil mi?
Biri bana nasılsın diye sorduğunda iyi değilim dediğimde neden böyle vereme yakalanmışım gibi davranılıyor bana?
Hep iyi ve mutlu olmak zorundaymışım gibi böyle tavsiyeler veriliyor üst üste falan.
Böyle bir teselli moduna geçmeler, ahlanmalar vahlanmalar.
Bir salın beni ya. Mutlu olmama halim hayatımdan tiksindiğim anlamına gelmiyor ki.
Ben yine... mutlu olmadan da keyif alabilirim bence birçok bir şeyden.
Böyle düşünüyorum. Sanırım mutluluk kendimizi ve dünyayı anlama konusundaki algımızın temel bir parçası haline geldi arkadaşlar.
Bunu böyle alışılmış bir kavram olarak kabul ediyoruz.
Yani bulutların üzerinde uçmadan da normal bir hayat yaşayamaz mıyız?
Bence yaşayabiliriz.
Hadi gelin bakalım şimdi.
Nereden geliyor bu mutlu olma illeti?
Önce ona bakalım. Bana bu biraz şey gibi geliyor.
Hani böyle self-made profiller var ya.
Yani mutluluk senin elinde.
Mutluluk bir seçim.
Ben bugün mutlu olmayı seçiyorum muhabbeti.
Sanki içinde bulunduğumuz durum ailevi, ekonomik, politik ve toplumsal şartlardan çok ayrıymış gibi ne olursa olsun ben mutlu olmayı seçebilirim düşüncesinin geldiği bir noktada olduğumuzdan
mutluluğun... Kaderle ya da koşullarla bağlantılı olduğuna inanmıyoruz.
Hatta bence şansla bile bağlantılı olduğuna inanmıyoruz.
Halbuki bakın seçim sonuçlarından sonra hepimizin yüzünde güller açmıyor mu?
Hayata dair umudumuz yaşardı resmen ya.
Enerjim yerine geldi, bölüm çekiyorum 2-3 hafta aradan sonra.
Açıp açıp kutlamaları izliyorum, mutlu oluyorum.
Mesela bu mutluluğun bağlı olduğu bir şey bence.
Ama işte son yıllarda mutluluk sanki böyle irade gücüyle kontrol edilebilen bir zihniyet olarak görülüyor.
Bir duruma nasıl tepki vermeyi seçtiğimiz bizim elimizde olabilir.
Ben buna hala inanıyorum.
Burada bir beis yok ama bazen de negatif tepki vermek istiyorum.
Herkes gibi benim de şikayet etmeye içimdeki zehri yakıtmaya ihtiyacım var değil mi?
Bunu yapmadığım zaman kendimi daha mutsuz hissediyorum.
Çünkü içimden böyle hayatın gelmişine geçmişine söverken yüzüme yerleştirdiğim o yapmacık gülümseme kendimle arama aşılması güç mesafeler örüyor bazen.
Bukowski'nin en sevdiğim sözlerinden bir tanesi aklıma geldi şimdi.
Diyor ki bu dünyaya mutlu olmak için gelmediğimi anladığımda mutlu olmaya başladım.
Gerçekten de öyle. Bu mutlu olma hali, iyi oluş hali vs.
ne derseniz deyin son yıllarda hayatımızın değerini, başarısını, başarısızlıklarını, ruhsal ve duygusal gelişimimizin büyüklüğünü ölçmek için kullanan bir ölçüt olarak görülmeye başladı ya bence biraz da
bununla alakalı. Mesela kitabın açılışında verdiği örnek de buraya değiniyor.
Umudunu Kaybetme filmini bilenleriniz vardır.
Orijinal ismi Pursuit of Happiness yani mutluluğun peşinde koşmak, mutluluğun peşinde olmak.
Ki benim de bu kanalda bazı noktalarından örnek verdiğim sevdiğim de filmlerden bir tanesidir.
Ama kitapta şöyle bir eleştiri vardı ki o filmi sevmeme rağmen adını koyamadığım, aklıma yatmayan o şeyin ne olduğunu çok güzel açıklamış.
O da Christopher Gardner'ın hikayesinin aslında mutluluğun bir şeyden bir duygudan çok belirli bir insan türü olduğunu öne sürmesi.
Yani bireysel, kendine güvenen, zorluklara...
karşı dayanıklığı, kendi kendini motive eden, iyimser ve duygusal olarak zeki bir kişi var karşımızda değil mi?
Yani bu kişi aslında ideal bir vatandaş.
Çevresinde olup bitenlerden bağımsız olarak kendi kendini regüle eden, kendi kendini motive eden bir örnek kişi.
Şimdi... Buradaki eleştiri çok iyi anlıyorum birazdan detayına ineceğiz zaten bunun ama kitabı eleştirin bir yandan da şöyle bir şey savundukları şeyi çok ateşli bir şekilde savunuyorlar çünkü eleştiri kitabı bu
çok iyi anlıyorum ama bu bütün özellikler hani biraz daha dayanıklı olmak kendini motive etmek bunlar aynı zamanda.
İçinde bulunduğumuz topluma uyum sağlamak için ya da içinde bulunduğumuz durumlarda bir tık daha böyle umut arayıp çıkış yolu aramak için de ihtiyacımız olan şeyler.
Yani hepsini mutluluk çerçevesi, mutluluk şemsiyesi altında toplamak da çok doğru gelmiyor bana.
Ama dediğim gibi arada ince bir çizgi var ve onun farkında olmak önemli.
Katıldığım nokta da şurası.
olarak gösteren ve bu durumu çok iyi temsil eden bir örnek.
Yani Amerikan rüyası aslına bakarsanız ve filmin bu kadar çok sevilmesinin sebeplerinden bir tanesi de meritokrasi arkadaşlar.
Çünkü meritokrasi her zaman çalışır.
Şimdi pozitif psikoloji diye burada devreye giriyor.
Bu alandaki uzmanlara göre duygusal zeka, özellik, öz saygı, iyimserlik, dayanıklılık ve kendi kendini motive etme gibi yüksek düzeyde psikolojik özellikler daha mutlu, sağlıklı ve kişisel başarı
düzeyleri gösteren otantik ve gelişen bireylerin tipik özellikleri.
Bu kanalda hep konuştuğumuz şeyler bunlar.
Dediğim gibi bunlar bence hayatta kalmak için ihtiyacımız olan şeyler.
Ama bunu gerçekten kendimiz için mi yapıyoruz yoksa bize çizilen mutluluk resminin içerisine yerleşebilmek.
Tırnak içinde ideal insan olabilmek adına mış gibi mi yapıyoruz?
Buradaki ayrım önemli bence.
Beni salak yerine konduğumu hissettiren de şu oldu.
Pozitif psikolojinin babası kabul edilen Martin Serigman'ın bulduğu konseptin araştırmaları ve uygulamaları için başlayan böyle 1,5 milyon dolarlık fonlamanın 2002 yılında 37 milyon dolar
olarak devam ederek gitmesi.
Aradaki 3-5 milyonları saymıyorum.
Sonra başta Coca-Cola olarak kurumsal şirketlerinde bu işin içine dahil olup fonlamaya yardımcı olmasıyla En sonunda da Amerikan Silahlı Kuvvetleri'nin buraya 145 milyon dolar yanlış duymadınız
145 milyon dolar yatırması ve tabii ki bunun dışında İngiltere, Kanada, Japonya, Çin, Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi devletlerin Eğitim politikalarında ya da devlet
politikalarında bu alana fazlasıyla yer vermesi bana çok ilginç geldi.
Yani beni bir şüphelendirdi.
Bazı bölümlerde bahsetmiştim.
Kapitalist düzendeki her amacı güden firmaların çalışanların mutluluğuna böyle büyük yatırımlar yapması bana çok şüpheci geliyor.
Her ne kadar ben de çalıştığım şirkette eğitimler düzenliyor olsam ve...
Bu eğitimlerle beraber birçok insana fayda sağladığımı düşünsem de bu kadar büyük paraların dönüyor olması bana bir garip geliyor.
Mesela eski çalıştığım şirketlerden bir tanesinde Chief Happiness Officer vardı.
Yani mutluluğun başında şirketteki mutluluktan sorumlu olan insan.
Uzaktan bakınca böyle çok cool bir iş ama adam dünyanın en mutsuz insanıydı.
Onu ne yapacağız? Yani gerçekten adama böyle farklı fikirlerle gidiyorum.
Senin amacın bu değil mi?
Bunu yapmak değil mi? Gel bunu yapalım şunu yapalım.
Adamın umuru değildi.
Hayır çalışan verimliliğini arttırdığı için şirketlerin buradaki çıkarını düşündüğünü söyleyebiliriz tabii ki ama.
Bence bu biraz daha derin.
Mesela mutluluğa bir para birimiyle fiyat bitecek olursak bitebiliriz.
Bazı uzmanlar bunu yapmış bile hatta.
İngilizlerin işte işte mutlu olmak için ihtiyaç duyacakları miktar toplam ülke genelinde konuşuyorum.
7 milyon sterlinmiş.
Bunun içerisinde artık neler var kim bilir.
Tabi bir de mutluluk artışı veya azalışının ekonomik getiriler ve kayıplarını anlamak da önemli.
Yani bu hastalık izinleri olsun ya da o verimin düşmesi olsun bir saatte yapılacak işin 3 saatte bitmesi olsun falan.
Gallup da bununla alakalı bir rapor yapmış.
Mutsuz çalışanların neye göre kime göre burası da tartışılır ama neyse.
Amerikan ekonomisine yılda 500 milyar dolara mal olduğunu tespit etmişler.
Yani bu noktadan baktığında aslında.
Günün sonunda her şey duygusal arkadaşlar.
Bunları söylerken de aklıma ne geldi biliyor musunuz?
Acaba bu mutsuzluğun Türkiye ekonomisine zararı ne kadar?
Bunu hesaplayabilir miyiz? Kesin hesaplarız aslında da bunu hesaplarsak sonucundan asla mutlu olmayız.
Özellikle son 20 senedeki mutsuzluğun.
O yüzden o topa hiç girmeyelim.
Peki kurumlara ve mutluluk bilimcilerine göre mutlu çalışanlar işlerinde daha iyi performans gösteren ve daha verimli çalışanlar ya sadece işlerine daha bağlı olmakla kalmayan aynı zamanda işte örgütsel
değişikliklere yani namı değer işten çıkarıp Kurumlara ve çoklu görevlere daha iyi uyum sağlayanlar.
Bakın hepsi kurumların faydasına farkında mısınız?
Çünkü işe alım da çok masraflı bir süreç.
İşin içinde olduğumdan biliyorum.
Daha az böyle tükenmişlik yaşıyormuş mutlu çalışanlar.
Daha az hastalık izni alıyormuş.
Daha kendi kararlarını verebiliyor.
Daha esnek. Daha yaratıcı.
Ve hedeflerine ulaşmak için daha fazla risk alıyorlarmış.
Evet buraya kadar anlıyorum.
Ama bence dananın kuyruğu şurada kopuyor.
Bu mutlu çalışanlar aynı zamanda işine ilgili ne yaptığından bağımsız olarak kurumsal değerlere bağlı.
İşine sahip çıkan, şirkete sahip çıkan, ait, yeri geldiğinde kraldan çok kralcı olan var.
Böyle tipler hepimiz çalıştık bunlarla yok mu?
Tabii ki var. İşte tüm bunlar da haklı olarak size şunu söylüyor.
Siz böyle bir çalışan olun ve işinizi garanti altına alın.
Daha iyi işlere ulaşma olasılığınız artsın, terfi alma olasılığınız artsın.
E tabii ki artar çünkü kurum sana bir profil yaratıyor.
Diyor ki sen böyle ol canım ye ben de sana minik bir maaş artışı vereyim, ünvan vereyim sen de koyun gibi git gel.
Mesela ben şu an çalıştığım şirkete geçtiğimde bir önceki çalıştığım şirketler kadar böyle mutluluğa, kişisel gelişime, stres azaltma, yatırımın olmaması beni çok şaşırtmıştı.
Hatta ben de burada güzel bir alan var.
Bununla alakalı çalışmalar yapabiliriz diye düşünmüştüm.
Çok da güzel çalışmalar yaptık bu arada.
Gerçekten fayda sağlayan, insanlara farklı konularda farkındalık yaratan çalışmalar yaptık ve yapıyoruz da.
Ama şunu fark ettim ve bana daha samimi geldi.
Şirket kültürünü öyle güzel düzenlemişler ki yani zaten seni strese sokabilecek bir...
konuyu minimize ediyor baştan senin yöneticin ve çalışma arkadaşların.
Zaten hani o saygı çerçevesinde toksik kültürü minimize eden bir şey var.
Bu arada iş yerinde toksik kültürle alakalı da bir bölümüm var.
Dinlemek isteyenler varsa ikinci ya da üçüncü sezonda olması gerekiyor.
Onları da dinleyebilirsiniz.
Hatta yine yöneticilerle alakalı bayağı böyle bahsetmiştim.
Bir bu bana daha samimi gelmeye başladı.
Ve orada da vay be aslında hani bu kadar çok yatırım olmadan bu kadar çok şey yapmadan Güzel bir kültür olabilirmiş.
Stresimizi daha iyi bir şekilde yönetebilirmişiz diye düşündüm.
İkincisi de burada şirket sana evet belli başlı eğitimler sağlıyor.
Yine çalışanların kendi ihtiyaçları doğrultusunda belli komüniteleri var içerisinde.
Ama bir yandan da diyor ki ben sana böyle bir bütçe veriyorum.
Benim sana dayattığım mutluluk eğitimlerinden ziyade sen git ne ihtiyacın varsa onu al kardeşim.
Ya da işte belli yerlerde indirim sağlıyorum.
Belli yerlerde destek sağlıyorum.
Kupon sağlıyorum. Sen kendi ihtiyacını kendin belirle.
Tabii ki burada şey diye eleştirebilirsiniz de.
Ya sen şirket olarak bizi strese sokuyorsun.
Ondan sonra da git kendi sitesini kendin yönet gibi bir yere varıyor da olabilir bazı kişiler için.
Ama dediğim gibi şirket kültürünü o kadar Net bir şekilde düzenleyip o kadar böyle net sınırlar koyuluyor ki zaten o toksitiste artık böyle bir kelime var mı bilmiyorum ama onu zaten minimize etmiş
oluyor. Bu konuyu daha fazla uzatmak istemiyorum.
Sonuçta kurumsal firma güzelleyecek halim yok burada.
Ama dediğim gibi güzel yerlerde var.
Güzel olmayan yerlerde var.
Tamamen sizin çalıştığınız yere bağlı.
Günün sonunda hepimiz o kapitalist çarkın içindeyiz.
Bu düzenin içindeyiz. Peki.
Devletlerin mutlulukla kafayı bozması neden?
Yani neden dünyanın belli ülkelerinde mutluluk bakanlıkları kuruluyor?
Neden eğitimde çocukların eğitim müfredatına mutlulukla alakalı bir sürü eğitim ya da pozitif psikoloji temelli bir sürü eğitim koyuluyor?
Tamam bunlar güzel şeyler şey diyor olabilirsiniz bu arada.
Emine sen çok şüphecisin ne güzel işte insanların kendilerine yetmesi için araç sunuyor devletler diyor olabilirsiniz.
Evet haklı olabilirsiniz ama ben böyle düşünmüyorum.
Çünkü güç dengesizliğinin ve ayrımcılığın hakim olduğu bir dünyada bana çok samimi gelmiyor açıkçası.
Şey gibi geliyor bana, mutluluk sizin elinizde, kendi kendinizi yönetebilirsiniz, kendi kendinize dayanıklı olabilirsiniz, ruhsal dayanıklık falan derken sanki böyle beyin yıkama ya da terkin yöntemiyle orta
sınıf ve altını... Biraz daha böyle zihinsel olarak uyuşturmak gibi geliyor.
Yani üretim araçlarını ve yönetimi elinde tutan kesimin daha güçlenmesini sağlayan diğer kesiminde biz fakir halkında daha çok böyle mutluluk sizin elinizde isterseniz Christopher Garner
gibi olabilirsiniz gibi böyle bir hayal satması gibi geliyor açıkçası bana.
Düşünüyorum yani şüpheci yaklaşıyorum.
Mesela varlığını asla anlayamadığım şeylerden bir tanesi Dünya Mutluluk Endeksi işte.
Gallup ile Birleşmiş Milletlerin ortak çalışması.
Her sene ilk beşe girilen ülkeler belli.
İşte refah düzeyi yüksek, suç oranının az olduğu, sosyal devletin hakim olduğu İsveç, Norveç, Danimarka, Belçika, Belçika, Hollanda bir de Finlandiya var tabii.
Yani bunlar olduktan sonra insanlar zaten mutlu olur.
Tabii ki de... Bunların kültüründe bazı şeyler var işte sosyallik, beraber olmak ki buraya da değineceğim birazdan.
Veli Başlı'nın mutluluk anları.
Tamam buradan öğreneceğimiz şeyler vardır.
Biliyorum farklı kültürlerden öğrenmeyi ben de çok seviyorum ama şimdi bu raporu hazırlayan mutluluk araştırmacılarının nereden data çektiğine bakacak olursak faydalandıkları kaynaklar neler?
Sosyal medya ve Google arama motoru kaynaklarından çok büyük bir kısmı bu aslında.
Çünkü buradaki pozitif negatif paylaşımları ayıklıyorlar, üzerine böyle hummal bir analiz yapıyorlar, mutluluk haritaları çıkartıyorlar, kültür karşılaştırmaları, davranış patternleri falan çıkartıyorlar ve bir dijital kimlik
oluşturuyorlar. Bakın bu dijital kimlik çok önemli çünkü şu an karşılaştığınız içeriklerin çok büyük bir kısmı bu kimliğin çerçevesinde sizin karşınıza çıkıyor.
Peki neden yapıyorlar bunu sizce?
Kitaba göre şöyle diyor mutluluk kavramını halkın sosyal ve politik sorunlarını bu konudaki fikirlerini ihtiyaçlarını anlayıp yine halkı istedikleri yönde şekillendirmek amacıyla yapıyorlar.
Yani evet bu ihtiyaçları anlayalım sorunları anlayalım ondan sonra da buna bir çözüm bulalım biz devletin başı.
Dışındakiler tabii ki vardır yine çok kötü yaklaşmak istemiyorum.
Buna göre de bir çalışmaları vardır ama biz bunu biraz da şekillendirelim gibi bir yerden tutuyor.
Şey gibi işte ya Big Brother tamamen bu.
Emine niye bu kadar şüpheci yaklaşıyorsun derseniz de hemen size söyleyeceğim.
Bununla alakalı bir tane skandal var.
Facebook'un 2014 yılında mutluluk üzerine kullanıcıların haberi olmadan bir deney yaptığı ortaya çıkıyor biliyor musunuz?
Hatırlıyor musunuz onu? 689 bin kullanıcının ana sayfasında böyle gösterdikleri içeriklerde kişilerin hem kendileri hem de bağlantılarıyla alakalı pozitif ya da negatif hissetmelerini sağlayacak
bir manipülasyon yapmışlar.
Bir de platforma üye olurken gezerek...
sözleşmesinin içinde yazıyordu zaten böyle araştırmalar yapacağımız falan diye böyle kendilerini savunmuşlar ama yani konu bizzat kişinin bireysel verilerine dayanarak modunu hissiyatını manipüle eden bir
çalışma olduğundan ve bunun için önden bir bilgilendirme yapılmadığından tabii ki de skandala dönüştü yani tabii ki de saçmalık.
Şimdi ben bu bilgiyi size neden verdim?
Çünkü burada iki tane önemli nokta var.
Birincisi, mutluluk kavramı kurumlar ve politikacılar için çok önemli.
Dediğim gibi sebebi de insanların nasıl hissettiği, nasıl tepki verdiği, nasıl davranacağını bilmek.
Evet ama nasıl hissetmemiz, davranmamız ve yaşamamız gerektiğini de etkilemek.
Yani bir noktada şey gibi bu, predictive analytics var ya, tahmin eden analitikler, bizim ne yapacağımızı önceden tahmin etmek gibi.
Bununla alakalı ne yapacağımızı önceden tahmin etmek ve ona göre onların istediği yönde bir şey yapmayacaksak onu yönlendirmek.
Çok komplo teorisi gibi konuşuyorum geldi ama bence bunların hepsi gerçek.
Neyse ikincisi de mutluluk algoritmalar desteğiyle bizim kullanıcı davranışı paternlerimizde ölçülebilir bir noktada.
Nasıl işte biyolojik, duygusal, davranışsal, bilişsel, sosyal, ekonomik, politik tükettiğiniz, baktığınız, arattığınız, kaydettiğiniz, birine yolladığınız, yorum yaptığınız her içerik birer bilgi deposu ve mutluluk seviyemiz
hakkında haliyle politik ve ekonomik kararlarımız hakkında mükemmel bir bilgi veriyor karşı tarafa.
Zaten Zuckerberg'in Amerikan seçimlerinde kullanıcıları manipüle etmek adına yediği naneli...
seneler önce o algoritmalarla nasıl oynadığını hepimiz biliyoruz.
Bu noktada mutluluğun aslında ya da insan hissiyatının politikada çok büyük bir yeri var.
Bunu anlatmaya çalışıyorum. Mesela 2010 yılında İngiltere tarihindeki en büyük ekonomik kesintileri duyurduktan hemen sonra Cameron ne yaptı?
Dedi ki İngiltere'nin ilerleme göstergesi ekonomi değil de mutluluktur.
Hayat sadece paradan ibaret değil diye söylemler havada uçuştu.
Gayri safiye yurt içi hastalığa odaklanmak yerine genel refaha, genel mutluluğa odaklanma zamanı geldi gibi konuşmalar geçti.
Yani İngilizlerin dininin imanının para olduğunu bilmesem, ellerinden gelse şu ülkede nefes aldığımız için para alacaklarını bilmesem inanacağım.
Ama külliyen yalan arkadaşlar.
Peki neden yaptılar bunu?
Çünkü... Bireysel ve toplumsal mutluluğa odaklanmak her zaman daha kolay.
Yani bir bakıma daha objektif ve karmaşık sosyoekonomik göstergelerden ya da gelirin yeniden dağıtımı konusundaki şüphelerden, eşitsizliklerden, sosyal ayrımcılıktan, cinsiyet
eşitsizliğinden, işte leş olan sağlık sisteminin eleştirisinden, demokrasi, yolsuzluk ve işsizlik oranları gibi dikkatleri başka yöne çekmek için bir stratejiydi bu.
Hala daha böyle. Yani bu hep böyle.
Sadece İngiltere'de değil aynı şey Birleşik Arap Emirlikleri'nde de var.
2014 yılında Dubai'nin başbakanı şehrin çeşitli noktalarına gerçek zamanlı insanların memnuniyeti hakkında geri bildirim almak amacıyla böyle dokunmatik ekran kurulmasını emretmiş ve dünyanın en mutlu
şehrini inşa etmeye hedeflemişler.
Sonra burada da bir Mutluluk Bakanlığı açıldı.
Bu bağlamda Mutluluk Bakanı...
CNN'e ülkenin rolünün insanların gelişebileceği bir ortam yaratmak olduğunu söyledi.
İşte potansiyellerine ulaşabilecekleri bir ortam, böyle bir ülke planlıyoruz.
Mutlu olmayı seçen insanların olduğu ülke planlıyoruz gibi.
Demeçler verdi. Hatta bir soru üstünde bizim için Birleşik Arap Emirlikleri'nde mutluluk çok önemlidir.
Ben çok mutlu ve pozitif bir insanım ve her gün mutlu olmayı seçiyorum.
Çünkü bu beni motive ediyor.
Bu hayatıma bir amaç duygusu veriyor.
Bu yüzden her zaman bardağın yarısını dolu görmeyi seçerim dedi.
Yersen yani. Sor bakalım senin ülkendeki insanlar da böyle düşünüyor mu?
İşte böyle böyle subliminal mesajlarla insanların zihnine girmece.
Hindistan'da da çok benzer bu arada.
Yani dünyanın çeşitli yerlerinde bu şekilde bir terkin olduğunu ben de düşünüyorum.
Peki az önce eğitimden bahsetmiştim.
Biraz da eğitime bakalım isterseniz.
Çünkü ağaç yaşken eğidir mantığıyla eğitim müfredatında da farklı çalışmalar yapıldı.
Yine İngiltere çıbanın başı başta olmak üzere.
Yaşadığım ülkeyi ne kadar seviyorum ya.
Neyse birçok eğitim mifredatına dahil edilen böyle pozitif psikoloji temelli dersler var.
Aslında yani bir yerde mantıklı geliyor bana çünkü bizler okulda hep böyle ders, matematik, fen, sosyal bilimler, Türkçe, işte mefaülün bilmem ne edebiyat derken duygularımızla,
ilişkilerle ilgili eğitim almadığımız için şu an çuvallıyoruz.
Ama her zamanki gibi orada da bir ince çizgi var.
Yani siz bunu gerçekten fayda yaratmak için mi yapıyorsunuz yoksa manipülasyon amaçlı mı yapıyorsunuz?
Şöyle rakamlarla konuşayım daha netleşsin.
Mesela İngiltere'deki ilkokulların %90'ından fazlasına ve ortaokulların %70'ine SEAL diye bir program tanıtılmış.
Bu program öğrencilere duygularını yönetmeyi, kendilerine ve öğrenme yeteneklerine daha iyimser bakmayı, uzun vadeli hedeflerini düşünmeyi ve kendilerini iyi hissetmeyi öğretiyor.
Mesela Amerika'da da Penn Dayanıklılık Programı diye bir şey var.
İlkokul, ortaokul öğrencilerine yönelik böyle yanlış düşünceleri sorgulama.
Yanlış düşünce sorgulama ne ya?
Kime göre neye göre? Biri bana mesela yanlış düşünüyorsun dediği zaman ben çıldırıyorum.
Sana göre yanlış düşünüyorum.
Yanlış ne ki? Doğru ne?
Neyse oraya girmeyeyim.
Bak sinirlendim yine. İşte zorlu durumlarla başa çıkma ve duyguları yönetme gibi beceriler öğretmeyi hedefliyorlar aslında.
Yani sonuç olarak bunlar güzel şeyler.
Amaçladıkları şey de depresyonu azaltmak, ansiyeteyi azaltmak.
Ama benim ilk baktığımda ilk okuduğumda aklıma gelen şey şu oldu.
Negatif olarak adlandırılan duygularla alakalı hiçbir şey yok.
Yani bunlar da insan olmanın bir parçası.
Bunlar da var. Bunları tanımlamak, bunları yönetmek ya da yönetmekten ziyade bunların var olduğunu kabullenip bunların faydasını anlamak.
önemli. Öfke çok faydalı bir şey.
Öfkeyle ilgili bölümde bahsetmiştim.
Eğer hala dinlemeyenleriniz varsa öfke yönetimiyle alakalı.
Bunun gibi hani böyle negatif olarak adlandırdığımız duygularla alakalı bir şey göremedim.
Tabii ben de yazarların yalancısıyım.
Tek tek girip okulların müfredatlarına bakmadım.
Diğer yazarlar da diyor ki aslında bu programlar çocukların ansiyetesini ve depresyonunu daha fazla destekliyor ve bununla alakalı da bayağı bir araştırma yapmışlar.
Geldiği yerde şöyle mantıklı diyor ki öğrencilere Mutlulukların kontrolünün onların elinde olduğunu ve mutluluğun özden başladığını söylediğiniz zaman mutsuzluğun nihayetinde öğrenciler kendilerini
suçlu hissediyor. Yani mutsuz oldukları zaman kötü hissettikleri zaman bende bir sorun var gibi düşünüyor.
Ve bu da haklı olarak kaygı ve depresyonu daha fazla arttırıyor.
Bunları daha fazla içselleştiriyorlar diyor.
Bana mantıklı geldi. Bunu sadece öğrenciler olarak düşünmeyin gelin kendi hayatımıza bakın.
Sonuçta bu kanalı dinliyorsanız sizler de bir noktada A noktasına B noktasına gelmek için daha iyi daha doyumlu bir hayat yaşamak için bir şeyler öğrenmek için beni dinliyorsunuzdur.
Şimdi ama böyle düşündüğümüz zaman da kitapta mutluluk ve bireyselliği iç içe sokan kişisel gelişime de haklı bir eleştiri vardı.
Bakın ben yalnız kalmayı kendi kendine kaliteli vakit geçirmeyi çok seviyorum ve benden daha fazla seven...
Çok az insan vardır emin olun buna.
Nitelikli yalnızlık bölümünü dinleyenler bilir.
Her ne kadar kendimle baş başa kalmayı çok sevsem de böyle kalabalık ortamlara girdikten sonra iki gün boyunca kendimi eve kapatıp enerji toplama ihtiyacı hissetsem de ben sosyal bir varlığım çünkü insanım.
Yani hepimizin bir bağı insana iletişime ihtiyacı var.
Bunun da hep altını çiziyorum.
İşte onun dengesi çok önemli.
Özellikle Londra'ya taşındıktan sonra iyice anladım bunun ne kadar önemli bir denge olduğunu bu arada.
tehlikeli noktaya varan şeyler şu mesela bir ara instagramda falan dolaşıyordu ya böyle şeyler that girl kendi kendine yeten fit duygusal dayanıklılığı yüksek otantik iyi para kazanan
güzel deneyimler yaşayan o muhteşem hayatı olan kız bu neden trend oldu mesela yani niye biz bunu böyle sürekli herkesin feedinde görmeye başladık ya da bunun karşıtı işte evli
mutlu çocuklu instamam hesapları bunlar neden hep iyi mutluluk temsili örnekler olarak var.
Yani aradaki hayatlar nerede?
Bunları niye göz ardı ediyoruz?
Ben bunu sorguluyorum açıkçası.
Bir tane sosyolog var Michel Lamont.
Onun öne sürdüğü bir tez var.
Diyor ki biz Postkriz neoliberal toplumların bireyleri kendimizi ekonomik düşüş dalgasına karşı direnmek için gereken gücü kendi içimizde bulmamız gerektiği düşüncesiyle yüzleşiyoruz.
Bu düşünce sadece toplumsal ve siyasi içeriğimizi boşaltmakla kalmıyor.
Aynı zamanda kişisel çaba ve dayanıklılığın problemlerimizden kurtulmanın anahtarı olduğuna ikna olduğumuz sürece kolektif bir sosyopolitik değişimden de geçiyoruz diyor.
Buna katılıyorum çünkü evet tabii ki...
Güçlü insanlar olmak güzel, her şeyin üstesinden gelebilmek güzel ama benim bir şeye ihtiyacım olduğunda ilk aklıma gelen şey şu oluyor bir yandan da bu konuyla alakalı kimi arayabilirim, kiminle konuşabilirim, kimden fikir
alabilirim. Yani bireysellik çok güzel bir şey ama o kadar da böyle şeye çıkartılacak bir şey değil.
Yani aşa çıkartılacak bir şey değil.
Yine denge, denge, denge.
Yine dönüp dolaşıp dengeye geldim.
Şimdi bazı noktada yazarlar mindfulness üzerine de iki...
Kelam etmişler. Onu da bugünün neoliberal toplumlarını etkileyen birçok sorunun panzehiri olarak büyümeye devam eden bir fenomen olarak görüyorlar.
Katıldığım noktalar var, katılmadığım noktalar da var.
Onu da şöyle bir toparlayayım.
Şimdi eleştirdikleri nokta bu sorunların kökünün bireylerin sosyoekonomik gerçeklikte değil, kendilerinde bulunması gerektiğine inanması.
Yani toplumun yeniden düzenlenmesi değil de bireylerin sürekli uyarlanması, bireylerin değişen topluma ayak uydurması.
Ve kendilerini geliştirmesi gerekiyor mantığı.
Buraya katılıyorum. O yüzden zaten eleştirel düşünme en önemli yakıtımız deyip duruyorum burada da.
Çünkü evet stres yönetimi, sosyal duygusal öğrenme önemli.
Ama sosyal adalet ve sistemsel değişim olmadan bilinçli farkındalık distopik bir uygulama olarak kalıyor arkadaşlar maalesef ki.
Ben tam ihtiyacım olduğu dönemde mindfulness'dan çok fayda gördüm.
Beni çeken kısmı bilimsel temelinin olmasıydı.
Ki kitapta o bilimsel temellere de çok güzel karşıt görüşler sunulmuş.
Saygı duyuyorum. Katıldıklarım katılmadıklarım yine var.
Odaklanmama yardımcı olmasıydı.
En önemlisi olaylara farkında olarak yaklaşıp eleştirel düşünmeyi teşvik etmeseydi benim için.
Bu işin içine girdikten sonra şunu fark ettim.
Ben çok şanslıymışım ki iyi insanlara ve eğitmenlere denk gelmişim.
Çünkü her konu gibi bu da popüler olduktan sonra altı boşaltılan manipülasyona açık ve görece kolay nakde çevirilebilen bir tarafta olduğu için bir şekilde amacından saptı.
Yazarlar da bunu eleştirmiş zaten.
Çünkü orada da senelik 1 milyar dolarlık bir ekonomi dönüyor bu arada.
Ki bu kitapta beni hayal kırıklığına uğratan şeylerden bir tanesi de.
Hayal kırıklığı değil de yani oradaki duygumu tam sanıyorum ki tarif edemeyeceğim şu an ama bu pozitif psikoloji ile birlikte koçluğa da sağlam bir eleştiri yapmasıydı.
Bir yandan sevindim aslında çünkü ben kendi yolumda yürümeyi tercih edip daha sorgulayan daha felsefi yerden yaklaşan pratik çözüm üreten bir noktadayım koçluk tarafında ve mesleğimi bu
şekilde icra ediyorum. O yüzden bu çarkın bir parçası olmadığımı anlamak bir yandan gururumu okşadı şimdi yalan yok ama sonuçta ünvanım koç.
Bu koç ve ben de bir genelleme yapıldığında bunun içine dahil oluyorum ve dokunuyor yani.
Ya böyle değil aslında diye böyle bir savunma ihtiyacı hissediyorum.
Şimdi bu işin içerisine girdikten sonra da en iyi adlettikleri yerlerden eğitimleri, sertifikasyonları aldıkça ve yazarların eleştirdiği o tırnak içinde koçların var olduğunu gördükçe o tarafa da hak vermiyor değilim açıkçası.
Ama koç ünvanını kullanma, onu kullanma, bunu kullanma ya ne diyeceğiz kendimize ben de anlamadım ki.
Sonuç itibariyle ben doğru cevap için doğru soruyu sorma, insanları farklı açıdan bakmaya teşvik etme, eleştirel düşünme kavramları üzerinden hayatıma devam ediyorum.
Mesleğimi böyle icra ediyorum. Koçluk tarzı merak edenler mutlaka LinkedIn'deki recommendation kısmından ya da web sitemdeki referanslar kısmından danışanlarımın süreçle ilgili düşüncelerine baksın derim bu arada.
Evet sanıyorum en uzun solo bölümüm oldu o yüzden yavaş...
Baştan toparlayalım. Yani demek istediğim şey aslında şu.
Madalyonun iki yüzü var.
Bir tanesi sürekli kendinin en iyi versiyonuna ulaşmaya çalışan ve daha böyle çok yaptıkça yapan, eğitim aldıkça alan, onu da alayım, bunu da yapayım, şöyle de kişisel gelişim, böyle de kişisel gelişim bir
tarafı. Onun arka tarafı da ne yaparsan yap hiçbir zaman o istediğin yerde olmayacağın, o kendini gerçekleştirmenin kavramlara bakın.
Aslında hiçbir zaman mümkün olmadığı için düzenli olarak kendini eksik ve yetersiz hissedeceğin bir nokta.
Yani bu açıdan sürekli gelişen, öğrenen bir birey olmak çok güzel ama aradaki dengeyi unutmamak lazım.
Yani bizden beklenen çünkü kendimizi hiçbir zaman elimizdeki halimizde memnun hissetmememiz ki biz daha fazla hizmet satın alalım, daha fazla ürün satın alalım.
Daha fazla politik olarak manipüle edilebilelim, otoriteye karşı boyun eğelim, istediklerimiz değil de onların istediklerini yapalım gibi gibi.
Bunu sadece kişisel gelişim olarak düşünmeyin çünkü mental sağlığı, psikolojiyi fiziğimizden ayrı düşünmek çok mümkün olmuyor.
Şöyle bir etrafınıza baktığınız zaman güzellik sektörünün bu kadar çok gelişmesi, işte her köşe başında bir protest tırnakçının, her köşe başında bir kuaförün olması, estetiğin ya da işte güzellik...
ürünlerinin yok retinolüydü c vitaminiydi zartıydı zortuydu falan derken yani inanılmaz büyük bir sektör var burada da değil mi sürekli böyle bir kendimizi eksik hissetmeye ve bir şeyleri tamamlamaya daha iyisi
daha güzeli daha fiti olmaya bizi iten bir sektör de var burada yani çünkü her zaman daha sağlıklı bir alışkanlık edinebiliriz denenecek bir tedavi vardır düzeltilmesi gereken bir kusurumuz vardır işte ya da tamamlamamız
gereken bir hedefimiz yaşamamız gereken bir deneyim Gezme endüstrisi, seyahat endüstrisi de bunların içinden bir tanesi de ki ben seyahat etmeyi çok seven biri olarak bunu söylüyorum.
Ama işte demek istedim her zaman karşılanması gereken bir ihtiyaç ve optimize edecek bir zaman takip edecek yeni bir diyet bırakacak yeni bir alışkanlık var yani.
Böyle böyle daha mutlu olacağımıza inanıyoruz çünkü içten içe.
O yüzden bunların farkında olarak bilinçli bir şekilde tüketmek önemli.
Şimdi mutluluk biliminin bu konulardaki uygulamaların insanların hayat kalitesini arttırma konusundaki desteğini göz ardı etmek istemiyorum.
Çünkü ben de çok faydalanıyorum birçok şeyden ama dediğim gibi bunlardan faydalanırken eleştirel düşünme kasımızı kullanalım.
Çünkü mevcut biçim ve kullanımıyla mutluluk daha böyle itaatkar işçiler, askerler, vatandaşlar inşa etmek için kurumların ve kuruluşların güçlü bir aracı.
Evet bir bölümün daha sonuna geldik.
Umarım keyif almışsınızdır.
Zihninizin labirentlerinde biraz dolaşabilmişizdir el ele beyninizi yakmadan.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
