
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Türk İşi Minimalizm'in kurucusu Hale Acun Aydın, bütçesini yönetmek ve kaynaklarını bilinçli tüketmek adına çıktığı bireysel yolculuğunda, nasıl binlerce insanın hayatına dokunduğunu ve başarılı bir iş serüvenine dönüştüğünü anlatıyor.
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Altyazı M.K. hedeflerine ulaşmak için neleri farklı
yaptıkları ve eğlenceli sohbetleriyle ilham veren yolculuklarını dinliyor olacağız.
16. bölümümüzün konuğu az çoktur felsefesiyle yola çıkan ve bizlere minimalizmi tanıtan Hale Acun.
Aydın, nam-ı değer, Türk işi minimalizm.
Hale Hanım hoş geldiniz.
Hoş bulduk. Nasılsın Emine?
Teşekkür ederim. Nasılsınız?
Ben de iyiyim. Çok teşekkürler.
Sağ ol beni davet ettiğim için.
Ben teşekkür ederim bu yoğunluğunuzun arasında kabul ettiğiniz için aslında.
Estağfurullah. Yani çocuklu hayatta bu evde olduğumuz dönemde iyice her şeyi planlamak zor.
Ama çok da keyif alıyorum.
Hem de böyle farklı insanlarla sohbet etmek, hep anlattığım şeylere farklı bakış açısıyla soru gelmesi beni de çok mutlu ediyor.
O yüzden teşekkür ederim tekrar.
Evet, çok güzel bir noktaya değindiniz aslında.
Hani böyle anlatılan şeylere farklı bir bakış açısıyla değinmesine.
O zaman ben direkt size farklı bir bakış açısıyla değineyim.
Çocuklu hayatta minimalizmi nasıl hayatımıza uyarlayacağız?
Oradan direkt sorayım. Böyle bir soru geldi çünkü.
Allah en zorundan başlıyoruz.
Ya çocuklu hayatta minimalizmi ben ayrı bir şey olarak aslında çok ele almıyorum.
Yani baktığımda...
Hani bir minimalizm var bir de çocuklu hayatta varmış gibi düşünmüyorum.
Ben zaten bu yolu seçtiysem çocuklu hayatta da yine aynı felsefeyle hareket ettiğimi düşünüyorum.
Doğdukları evin karakterini, özelliklerini, kurallarını benimsiyorlar ve eğer siz bir doğrultuda ilerliyorsanız onlar da öyle ilerliyor.
Ne yapıyorum dersek bir kere ilk günden beri hep bir eleme, bir değerlendirme.
Neyi giyiyor, neyi giymiyor, neyle oynuyor, neyle oynamıyor onlara bakıyorum.
Birçok şeyin çok daha kolay erişilebilir olması.
Hem marka çeşitliliğinin, oyuncak çeşitliliğinin artması, geride kalmama, eksik kalmama isteği.
O yüzden onun da tabii tetiklemesi oluyor.
Şöyle çok güzel bir şeye değindiniz aslında.
Geride kalmama isteği.
Zaten hani bizi sürekli böyle...
Almaya ya da bir şeyleri böyle stoklamaya yeni bir şeylerin peşinden koşmaya iten de bu değil mi?
Sadece çocuklar için değil hani genel hayatımızda da hani bu bir tecrübe de olabilir.
Herhangi bir eşya da moda bunlarla alakalı.
O yüzden ben sizin buradaki çıkış noktanızı da merak ediyorum.
Çünkü siz buna 10 sene önce gibi bir zaman diliminde başladınız.
Ve hani o zaman...
Minimalizm Türkiye'de çok da bilinen bir şey değildi.
O süreçten bu zamana kadar neler değişti?
O geride kalmama isteği nasıl şekillendi belki?
Onu da merak ediyorum. Bu 10 yıl aslında baktığınızda çok dönüştürücü de bir yıl oldu.
Yani benim bahsettiğim gibi işte bundan 10 yıl geride bu kavramla tanıştığımda daha online ticaret yani bu online alışveriş çok primitif bir haldeydi.
Dükkanlara gidiyorduk ağırlıkla.
Benim de sonuçta bana iyi geldiği için yürüdüğüm bir yol oldu minimalizm.
Ben sonra geriye dönüp baktığımda anladım ki yaptığım alışverişler hep kazandığım parayı böyle kendime ispatlamak içermiş.
Bak hani elim dolu poşetlerle döndüğümde bak evet bak kazandığım para işte burada gibi bir duyguyla hareket ediyormuşum.
Şimdi baktığımızda ise, şimdi daha geriye gideceğim önce.
Eskiden ne olacak ki? Benzer şeyler giyiyorduk.
Bir marka aldığında bile herkes aynı botu alıyordu.
İşte cat bot giymek diye bir şey vardı.
Şimdi esamesinde okunduğunu zannetmiyorum ama bir Harley çizmen olurdu ben lisedeyken.
Böyle hani ooo dediler.
Bir de cat sarı botlar vardı.
E şimdi hani envai çeşit şey var.
Dolayısıyla insanlarda tabii ki bu hani fear of missing out, FOMO deniyor ya kaçırma korkusu.
Kesinlikle yerleşmeye başladı yani.
Hem bu dijitalde ne oluyor ne bitiyor.
Çok fazla bilgi var. Çok fazla insan var.
Çok fazla şey konuşuluyor.
Hepsini öğrenmeliyim. Hepsinden bir parça kapmalıyım.
Dışarı baktığımda da çok fazla kıyafet var.
Çok güzel şey var. Bir tabak alıyorum.
Üç gün sonra o tabağın daha güzelini çıkarıyorlar.
Yani yok işte tropik desenli tabaklar.
Ertesi sene daha minimalist.
çizgili tabaklar.
Ondan sonra bu sene şimdi Frida çıktı mesela.
Herkes onu koyuyor falan. Şimdi bunun güzel şeylerin sonu yok.
Bunu anladığımız noktada aslında bir rahatlayacağız.
Yani biz hep bir dışarıda bir sürü şey var ve hepsini almamız gerekiyor duygusuyla hareket ediyoruz.
Oysa her şeye sahip olamayız zaten.
Bununla barıştığımız noktada elimizdekilerle mutlu olup onları gerektiğinde işte işlevleri bittiğinde, ömürleri bittiğinde, yenilediğimizde.
Bütçemiz dahilinde en iyisini aldığımızda aslında orada rahatlayacağız.
Yani her şeye illa bizim sahip olmamız gerekmiyor.
Eskiden şey vardı böyle anlatırken işte e-bültenlerden çıkın, dergilerdeki reklamlar çok fazla falan gibi anlatıyorduk.
Ama artık hepimizin Instagram'ı, bir influencer olmasına gerek yok.
Her bir kişi olarak Instagram'ımız artık birer reklam billboardu gibi.
Sürekli nerede, ne yapıyoruz.
Bu da çok doğal bir şey. Kınamak için söylemiyorum bunu.
Ne yapıyoruz, ne yiyoruz, ne giyiyoruz.
Hepsini sürekli sergiliyoruz.
Her bir insan takip ettiğimiz.
Bizim için farklı farklı ürünler demek.
Bunun reklamını yapmıyor olsalar bile.
O yüzden okey deyip geçmek lazım.
Tamam ne güzel. Siz nasıl uyguladınız?
Çünkü dediğiniz şeyler çok güzel.
Teoride yapabilince ekstra güzel.
Ama hani o sizin...
Alışveriş kısmından maaşınızı kazandığınızda onu alışverişe yatırmaktan şu noktaya gelip şimdi bu kadar insanı etkileyen ve minimalist yaşam üzerine danışmanlık veren hale nasıl gelindi?
Orası soru işareti benim aklımda.
Bence ben kendi dipimi yaşadım.
Annemle yaşıyordum. Kira ödemiyordum.
Buna rağmen yani evine maaş şeyine, kirasına, elektriğine bir şeyine katılıyorum.
Hiçbir şey yapmamama rağmen aldığım parayı tamamen kendime harcamama rağmen bir noktada ayın sonunu getirememeye başladım.
O dönemde çok fazla C yazısı da vardı işte.
Minimalizm hayatımı nasıl kurtardı?
Minimalizm borç patağından kurtardı falan.
Ben de tam böyle yani bir para kazanıyorum.
Yani normal koşullarda ay sonunda para biriktirmem lazım.
Ama ben ay sonunu zor getiriyorum.
Böyle 20 lira falan kalıyor bazen elimde.
Bazen o kalmıyor. Arkadaşımla böyle multinet yemek kartlarıyla yemek yiyoruz.
Orada param birikmiş.
O da niye birikiyor?
O şirketin verdiği yerde yemek yemiyorum.
Başka yerde yediğim için aslında.
O yemek kartıyla diyorum ki ben senin yemeğini alayım.
Sen bana nakit ver falan gibi.
Küçük oyunlarla para çeviriyordum.
Hani böyle yine de o kendi paramı...
Ailemden başka da destek almıyorum belki ama.
Ve baktım ki bu olmuyor.
Tam da bu kavramla tanıştım ve harcamalarımı yazmaya başladım.
Ve o noktada yani bayağı böyle ama her bir aldığım şey, nakit, kredi kartı, her bir şeyi yazdıktan sonra bayağı böyle analitik bir insan olarak severim de.
İşte bunların tablolarını yaptım.
Yemeğe bu kadar harcıyorum. Kıyafete bu kadar harcıyorum.
Şuna bu kadar harcıyorum. Ve orada artık bir aydınlanma yaşadım.
Şeyin de çok etkisi oldu.
Minimalizmle tanıştım.
Eşya eyleyelim. Zaten nereden başlıyoruz?
Eşya elemeyle başlıyoruz.
Eşyaları elediğim noktada etiketiyle çıkardım.
Kıyafetler olması. Baya böyle sanki oradan şey yapıyorum.
10, 20, 50.
Para çıkarıyorum sanki dolabımdan.
Hani giydiğim ve artık giymediğim kıyafeti elemek başka bir duygu.
Ama alıp...
Hangi duygu ile almışım acaba?
Ucuz diye almışım mesela.
Bu kaçmaz. O tarz kıyafetleri dolaptan çıkarmak benim çok gözümü açtı.
Yani ben ne yapıyormuşum diye.
Ama bu alışveriş tarafımı çok etkiledi minimalizmle tanışmak.
Yoksa öte tarafta ben zaten hep, ben hayatım boyunca hep bir parfüm kullandım.
Böyle hep mutfak dolabını açtığımda ya biz anne iki kişiyiz bu evde bu kadar bardakla kim çay içecek?
Yani eve... Bir kere de kaç misafir ağırlayabiliriz diye her seferinde isyan ettim.
Benim derdim kıyafet ve alışveriş tarafındaydı daha çok.
Diğer taraflarda zaten buna bir anlam aramaya çalışıyordum ve biraz da adını buldum gibi oldu.
O tarafımı da zamanla tabii ki törpüledim, öğrendim.
Yoksa minimalizmle tanıştım, ertesi gün kredi kartlarımı kestim ve birdenbire falan gibi bir gelişme olmadı.
Adım adım ilerledi. Daha da ilerlediğinde özellikle bu işte doğaya etkisini bu yaptığımız bütün bu harcamaların doğaya etkisini görmek, sıfır atık akımıyla tanışmak.
O zaman şey de oluyorsun yani buradan işte etiketiyle elinden çıkardığım ürün hem para cebimden boşuna çıkan harcadığım para hem de yani bu buraya gelene
kadar neler harcanmış.
Dolayısıyla bir ürünü de heba etmiş oluyorum.
Yani oraya alıp kullanmayarak o ürüne de yazık ediyorum.
Geçenlerde BBC Türkçe'nin hesabında böyle bir kutun, bir blue jean'in en başından şu zamana kadar geçirdiği zamanı ve harcanan enerjiyi anlatmışlardı.
Ve gerçekten dedim ki Allah'ım.
Çünkü benim de öyle birkaç tane etiketi duran şeylerim var.
Mesela gece elbisesi.
Her zaman almıyorsun ama aradığında da bulamıyorsun ya.
Ay bu ucuzmuş. Nasıl olsa ihtiyacım olur diye.
Seneler önce yani kaç sene önce, beş sene önce aldım.
Hala etiketi duruyor. Bir de üşenmeyip onu İstanbul'dan Dublin'e getirdim.
Ve burada topuklu ayakkabı bile giymiyorum.
O topuklu ayakkabılar ne olacak hiçbir fikrim yok.
Yani şeye yine okey.
İnsanın hayatı değişebilir.
Büyüyoruz, değişiyoruz.
Zaten yaptığımız evdeki kalabalıkların bir kısmı da bu değişen hayatlarımızda oluyor.
Çok normal. Şimdi tabii ki 20 yaşındaki hale 37 yaşındaki haleyle bir olmuyor.
Alışkanlıkları, giydikleri, sevdikleri.
Yani özüm aynı ama bir değişime uğruyor.
Bütün bu hani bu da bir tür kişisel gelişim konusu bence.
Minimalizmde baktığımızda daha az da yaşamak.
Hepsinin özünde...
Aslında kendini kabul yatıyor.
Yani nereye gidersen, hangi yola gidersen git.
İlk adım gerçekten kendini kabul.
Kendini olduğun gibi sevdiğin noktada ki bu benim hani başardığım şey değil, çok üzerine eğildiğim, her gün bir şeyler yapmaya çalıştığım bir şey.
O zaman zaten başkası gibi olmaya çalışmıyorsun.
O zaman zaten o başkasının giydiği birebir kıyafetin seni o yapmadığını biliyorsun.
Onun okuduğu kitabı okumanın, tabii ki kitabı okuyalım.
Bunu şeyle söylemiyorum ama biri olmak için onun elinde gördüğün kitabı sen asıl merak etmeden o olmak için okuduğunda o zaman o olmuyor.
Onları daha iyi anlıyorsun diye düşünüyorum.
Evet bu kabul noktası gerçekten de çok çok çok önemli.
Çünkü şöyle Eric Fromm'un bir kitabını okuyordum Olma Sanatı diye.
Ondan sonra orada şeyden bahsediyor.
Aslında biz olma halini sahip olduklarımız üzerinden...
Yani sahip olduğumuz arabanın modeli, sahip olduğumuz yaşam standartının yüksekliği, o işte kalitesinden ziyade kıyafetlerimizin markası
bunu eleştiren bir kitap.
Aynı dediğiniz gibi hani içimize dönme, kendimizi kabullenmeye doğru bizi yöneltiyordu.
Ondan sonrasında onun tam üstüne Zygmunt Bauman'ın Akışkan Hayat diye bir kitabını okudum.
O da şey diyor.
Hani hepimizle bireysellik dayatılıyor ama bu bireysellik aslında bireysellik değil.
Mesela Pepsi'nin reklamına örnek veriyor.
Diyor ki farkını yarat Pepsi iç.
Herkes Pepsi içerse herkesin farkı ne olacak?
Hani bunun gibi böyle çok eleştirel bir dille yaklaşıyor tabii ki ama hani bu bize dayatılan bireysellik kısmı hani toplum içerisinde.
Diğerlerinden farklı olalım.
Tabii ki olalım. Otantik olalım.
Ama bir yerde bizi şeye de sürüklüyor.
Aynılaşmaya ve minimalizmden uzaklaşmaya da sürüklüyor diye düşünüyorum.
Çok doğru. Bir de şey de oluşmaya başladı.
Onu da hiç sevmiyorum ben.
Hepimiz minimalist olduk.
Hepimiz 500 eşya ile yaşayacağız.
Hepimizin 3 tabağı 3 kaşığı olacak falan gibi bir şey değil bu yani.
Onu diyecektim. Bu minimalizmle alakalı doğru bilinen yanlışlar da var çünkü.
Oradan zaten birkaç tanesini söylediniz ama onun dışında şu çok yanlış biliniyor ve bunun düzeltilmesi lazım.
Ya da ben bunu hayatıma şöyle uyguladım ve aslında doğrusu buymuş dediğiniz bir şey var mı?
Eşya sayısı bir tanesi.
Aslında hiçbir minimalist çıkıp da zaten bir minimalistin bu kadar eşyası olması lazım demiyor.
Ama genelde çok büyük bir beklenti var.
Çok az eşyaya sahip olman gerekiyormuş gibi.
Halbuki bu kişiler...
Kendilerini de zaten ekstrem ya da uç minimalistler olarak tanımlıyorlar.
Yani gerçekten çok az eşyerle yaşayanlar.
Bir de frugal living diye bir şey var.
Belki biliyorsundur. Çok az parayla yaşamak.
O da minimalizmle çok karıştırılıyor.
Yani minimalist olmanın birinci amacı ekonomi değil.
Tabii ki dolaylı olarak ekonomin bundan etkileniyor.
Daha az para harcamaya, cebinde daha fazla para kalmış olmasına başlıyorsun.
Ama çıkış amacı bence daha...
huzurlu, daha ferah bir hayat yaşamak.
Çok bilinen yanlışlardan bir tanesi renk bence.
Gerçekten herkes böyle hem kıyafetinde hem evinde çok monokrom bir hayat bekliyor senden.
Ve boş duvarlar, hiçbir şey olmasın, yerde bir şey olmasın falan.
Bir kere yaşıyoruz yani.
Bir evin derli toplu olması ile minimalist olması arasında bence fark var.
Bir diğeri de bence minimalistlerin çok derli toplu oluyor olması.
Yani o derli toplu evlerin dolaplarını açtığınızda belki çok büyük bir ev, çok dolabı var.
Bir süre eşya saklıyor dolapların arkasında.
Onu bilemezsiniz.
O yüzden çok ezbere düşünmemek, kimsenin evine bakıp ay bu ne kadar minimalistmiş diye içlenmemek ya da kendi evine bakıp dertlenmemek gerekiyor.
İlla minimalist olunca hemen eşyaların hepsine dalmak gerekiyormuş gibi düşünüyorlar.
Çok büyükten başlamayı düşünüyorlar.
Halbuki çok küçükten başlayarak.
adım adım giderek ilerlemek.
Bunu anlık bir şey değil de bir bahar temizliği değil de daha hayat felsefesi haline getirmek gerek.
Yapılan hatalardan birisi o.
Hiçbir şeyi verememekten kaynaklanan bir minik istifcilik de olabiliyor.
Ay bu da işime yarar falan diye.
Bakayım. Renk konusunu da söyledim.
Eşya sayısı. En çok bence bunlar.
O istifçilik gerçekten benim de etrafımda çok görünüyor.
Uzun zaman boğuştuğum artık yeni yeni kurtulduğum bir şey.
Ben sadece şey soracaktım son olarak.
İki tane sorum var aslında.
Onu nasıl kompakt bir hale getirebiliriz onu düşünüyorum.
Bu kahvem termosta kısmı.
Herkesin kendine ait güzel fincanları, termosları olması bence bu çok gerekli bir şey.
Çünkü ona da ilgili bir çalışma okumuştum.
O kullanılan tek kullanımlık.
Karton bardakların çevreye verdiği zarar ya da üretilirken yapılan kısmı.
Sizin böyle bir girişiminiz var.
Çok da güzel bir girişim.
Bir onun çıkış hikayesi.
Bir de hani bu kurumsal hayattan buraya gelme sürecindeki o yaşanan zorluklar.
Yani orayı nasıl yönettiğiniz.
Evet minimalizmi çok güzel entegre ettiniz hayatınıza.
Onu dinledik. Ama şey hikayelerde ya genelde bizler böyle bizim jenerasyon özellikle kurumsal başlayıp ondan sonra farklı bir noktaya gider.
Ama herkes de bu kadar başarılı olup istediğinin bu kadar peşinden koşamıyor.
O kısmı nasıl yönettiniz orayı da merak ediyorum.
Tamam önce çok kısa Kahvem Termos'ta'yı anlatayım hemen.
Kahvem Termos'ta benim aslında kurumsal hayattan getirdiğim bir sıkıntıyla oldu yine.
Ofislerde çok fazla karton bardak kullanılması, öğlen aralarında içtiğimiz o bardaklar işte hani kurumsaldayken ne olur?
Ofiste de yemek yiyor olsam bir dışarı çıkar bir en azından kahve içeyim dersin falan.
Bir noktada bizim ofisimizde binada yemek yiyorduk.
Yani yemekhanemiz vardı.
Binada da bir tane kahve, üçüncü yok zincir kahve dükkanlarından bir tanesinin yeri vardı.
Yani aynı yer içindeyiz.
Yani alıp kahveyi bir yere gitmiyorsun.
Orada içiyorsun aslında. Ama insanlar öğle aralarında Türk kahvesi yapıp kahve fincanını şimdi oraya götüreyim, geri getireyim, yıkayayım falan uğraşmamak için küçük karton bardaklara falan döküyorlardı.
Türk kahvesini bile. Aşağıda o kafede oturup kahve içecekler.
Herkes karton bardakta kahve alıyordu falan.
Ve bu beni inanılmaz rahatsız ediyordu ama henüz öyle aksiyona geçecek o sesi bulamıyordum kendimde.
Sonra bir gün bana bir arkadaşım böyle...
Daha şimdi ekomaglar da daha ekolojik termoslar da yayıldı ya hani işte bana geçen gün geldi bir tane mesela kullanılmış kahve bayraklarının dönüşümüyle yapılmış falan
böyle özel bir ürün getirmiş bana İsveç'ten orada yaşıyordu.
Ya bak sen seversin böyle ürünleri bak bu termos kompost yapılabiliyormuş falan diye getirdi.
Benim de çok hoşuma gitti.
Sonra böyle daha ki daha önce hayatımda termoslarım olduğu.
İlk defa bir termosum olmadı ama onu almak ben niye bununla bir de daha böyle bardak gibi falan tipi de de klasik bildiğimiz termoslara benzemiyordu.
O biraz böyle gözümü açtı ya ben niye bununla gidip kahve içmiyorum diye.
Bu arada ben şey yapıyordum.
Mesela ofisteyken kendi kupamı götürüyordum kafeye.
Ondan sonra ya da şey yapıyordum.
Nasıl olsa buradayım. Sizin kupanız yok mu ya falan diye soruyordum.
Artık bana alışmışlardı.
Sistemlerinde olmasa da bana indirim yapıyorlardı.
Her seferinde bardağımı getiriyorum falan diye.
Çok doğal oluşmuştu yani.
Bu aslında dedim Starbucks'larda yapılıyor.
Herhalde bir tek onlar yapıyor olamaz.
Hadi dedim bir liste yapalım. Ben böyle hesabımda çok karşılıklı iletişimle bir şeyler kuruyorum genelde.
Listeler çok hoşuma gidiyor.
Herkesin kendine ait çok güzel bilgileri oluyor çünkü.
Bir baktık Türkiye'de bunu yapan gerçekten 2-3 yer falan çıktı.
Dedim nasıl olur falan böyle bir cumartesi akşamı ben ikinci çocuk benim işte bir yaşında falan uykusuz bir akşam muhtemelen kafayı buna taktım.
Dedim ki biz yapalım o zaman yani biz talep edelim bakalım ne olacak sesimiz ne kadar çıkacak.
Hemen internetten bir tane termos fotoğrafı indirdim.
Üzerine bir şablon yaptım böyle yazı nokta nokta var sevgili nokta nokta işte ben bir adım attım sana termosumla geldim sen de bu adımı gör bana indirim ver diye.
O gece dört tane yer döndü böyle biri Yozgat biri Adana falan enteresan Twitter'da paylaştım.
Twitter'da normalde bir şey paylaşmam dedim ki hani buradan yayılabilecek bir şey bu.
Ve yine beyaz yaka onlara uygun bir şey olduğunu düşündüğüm için.
LinkedIn'e koydum.
Ama Instagram'da da çok paylaşıldı.
Ve sonra gerçekten özellikle ilk ay, ilk altı ay bu hani algoritmalar sen ya da işte bu kukiler sen ne bakarsan sana onu getiriyor ya artık bana çıkan bütün reklamlar
kahveci reklamı olmaya başladı.
Her yerden kahve reklamları dökülüyor önüme.
Ve ben her birine gidiyorum böyle.
Merhaba işte ben böyle böyle.
Hemen bir sitemde sayfa oluşturdum buna.
Gerçekten kazıya kazıya kazıya.
İlk 6 ayda 50 mekanı geçmiştik.
100 mekana yaklaşmıştık.
İkinci yılında da 200 mekanı aştık.
Türkiye'nin 23 ilinden 200'ü aşkın kafe buna destek veriyor.
Tabii ki pandemide kapanan yerler oldu.
Kimi yerler hijyen konusunda daha çekingen oldu.
Halbuki karton bardakla da kahveyi sana o uzatıyor.
Termosta da o uzatıyor.
Yani ay termosuma değdi falan korkular olmaya başladı.
O zaman kahve içmeyi bırakman lazım aslında.
Hani baktığında.
O yüzden tabii ki ufak tefek sekteleri olsa da UNDP buna Birleşmiş Milletler Gelişim Programı destek verdi Türkiye'de.
Şahika Ercümen, milli rekortmenimiz bir çağrı yaptı, video çekti onlar sayesinde.
Öyle bir bu yaz tekrar hatırlatmış olduk.
Yani baktığımız noktada tabii ki şeyi söyleyemiyorum.
Tam olarak şu kadar adette bardağa engellilik diyemiyorum karton bardağı.
Ama her gün gerçekten onlarca fotoğraf geliyor.
Bak ben de işte termosumla çıktım.
İnanılmaz bir bilinirlik yarattı.
Bazen termos satışı içinde kullanılsa da...
Hareketi çok duyurdular.
İnsanların termos alma şeyi çok arttı.
Sokaklarda çok daha fazla görülmeye başladı.
En büyük hayallerimden biri böyle konferanslarda, seminerlerde kullanılmasıydı.
Geçen sene dijital topuklarda çağrı yaptılar.
Böyle çok uğraştım, onlara ulaştım falan.
Böyle düşünsenize 500 kadının belki yarısı ellerinde termoslarla içeri girdi.
Orada kahve dağıtıldığında kendi termoslarını almaları için.
Güzel bir hareket. Ben umuyorum ki daha da şey olacak şu üzerimizdeki hastalık belası bitince daha da ileriye gelecek.
Kurumsal hayatla da ilgili.
Buraya girmeden bir şey söylemek istiyorum.
Bu gerçekten çok çok güzel bir girişim ve burada sizin aslında...
Arkasından koşmanız, peşini bırakmamanız, böyle bir farkındalık yaratmanız.
Çünkü ben buraya İrlanda'ya geldiğimde şey fark etmiştim.
Herkesin kendi termosu var.
Ve bir yanda bu en başta konuştuğumuz bireysellik gibi şey çok hoşuma gitmişti.
Elimde kendime özel bir termosumun olması falan.
Ama arkasında Türkiye'de bu şekilde büyük bir çalışma ve bu kadar insanı etkilemek bence bu çok çok çok ilham verici bir şey.
Çok teşekkür ederim.
Çok teşekkür ederim. Ben de şey diyorum, herhalde hayatımda yaptığım, iş hayatımdaki bütün projeleri düşünüyorum.
Yaptığım en iyi şey, iş olarak yani özel hayatımla ilgili konuşmuyorum.
Bir proje olarak baktığımda herhalde verdiğim en güzel emek, çıkardığım en güzel proje diye düşünüyorum.
Mutluyum da yani ama dediğin gibi böyle her şey için istikrar çok altı çizilir yani gerçekten.
Yani pandemi de oldu bırakmadım peşini, şey de oldu bırakmadım peşini.
Birçok konuda olduğu gibi bunda da en büyük etken o oldu.
Ama çok inandım.
Evet yani bir fark yaratacağına çok inandım.
Onun çok etkisi oldu galiba.
O zaman ben buradan şunu çıkartıyorum.
Biz gerçekten istediğimiz ve fark yaratacağını düşündüğümüz bir şeye istikrarlı bir şekilde peşinden koşmamız, bırakmamamız lazım.
Çok güzel söyledin.
Kesinlikle. Podcast'ın bütün her şeyinin özeti bu olabilir.
Şöyle de bir şeyi de düzelteyim.
İnsanlar benim minimalist yaşam doğrultusunda işimi bıraktığımı düşünüyorlar.
Yani bu kariyeri devam ettirmek için.
Aslında tam öyle olmadı.
Yine minimalizmden gelen bir duyguyla aslında işi bıraktım ama şurada ikinci çocuğumda olduktan sonra hayatıma baktığımda yani ikinci çocuğuma hamile kaldığımda Şunu fark ettim yani benim iş
saatlerim, İstanbul trafiği, ilk çocuğumun çocukluğunda, küçüklüğünde kaybettiğim saatler, akşam evde çalıştığım saatler ve bunların sonucunda
ortada ne oldu? Hani kazandığım maaş, tabii ki maaş önemli bir şey, para ama onun dışında elimde ne kaldı?
Ve dedim ki yani ikinci çocuğumu da böyle mi büyütmek istiyorum?
Tabii ki benim şansım şuydu, bizim bir aile işletmemiz var, otelimiz.
Yedek planım orasıydı.
Hiçbir şey yapmazsam, ikinci çocuğum zaten doğduğunda bir sene evde olurum diye düşünüyordum.
Hiçbir şey yapmazsam aile otelinde çalışmaya başlarım.
Ama tam o sırada buranın da bir şansını denemek istedim.
Yani acaba burada hani Kahraman Tarmasa'dan daha önce gerçekleşiyor tabii bu 2018'den bahsediyoruz.
Acaba burada adım adım sürekli olarak bir şeyler yapsam bana nasıl bir dönüş olacak?
Ne yapabilirim buradayı sorguladım ve biraz kendi kendine getirdi.
Yani 2018 sizin başında ben doğum iznine çıktım.
2018'in sonunda resmi olarak işten ayrıldım.
Ama 2019'un sonundaydı artık benim ortaya çıkıp insanlara işte danışmanlık vermem, şirketlere konuşmalar yapmaya başlamam, okullara gitmeye, danışmanlık vermeye başlamam.
2019'u buldu yani bu sırada çok fazla çeviri yaptım.
Yani Loğusa'yken çeviri yapıyordum.
O da şey hani eskiden annemleyken annemin yardımını almayacağım, kendi maaşımla idare ederim şeyi.
İşten ayrıldıktan sonra da tabii ki belirli sabit bir maaşımı alamayacağım.
Hani ilk başta alıyorsun ilk aylardan sonra alamayacağının bilinciyle bir sürü şey yaptım.
İçerikler yazdım, başka insanların sosyal medyalarını yönettim.
Gidene kadar baya aslında kimsenin görmediği arka planda yine çetrefilli bir yol oldu.
Ama böyle şey almadım yani orayı.
Burası nasıl olsa olacak demedim.
Hep oraya yatırım yani ne geleceğini bilmeden hep bu hayalime yatırım yaptım öyle diyebilirim.
Belki başka bir gün onu konuşuruz.
O başka bir şey çünkü kendi işimi yapmak.
Şey diyecektim aynen ne geleceğini bilmeden hep hayalime yatırım yaptım.
Bu aslında çok hoşuma gitti bu benim.
Çünkü ne geleceğini bilmiyorsunuz ama aynı şekilde bir hayaliniz var.
Peşinden koşuyorsunuz ve o hayal bir fayda sağlamak, bir şeyler yapmak.
Bilmiyorum çok hoşuma gitti bu cümle benim.
Bunu kullanacağım. Tamam.
Çok teşekkür ediyorum tekrar.
Yani oradan bir kariyer oluşacak mı?
Türkiye'de böyle bir alan var mı?
Olabilir mi? Tabii ki...
şeyin ayak sesleri gelmeye başlamıştı 2017'de yani düşünsene ben 2011'den beri biraz önce seninle konuşurken bir kesildik ve arkadaşım bana mesaj yolladı yani şey gibi içine
doğmuş gibi 2012'de ben bir online dergide yazıyordum ücretsiz olarak bana onu yollamış her yazıyı yazdığımda da linki arkadaşlarıma mail atıyordum baksana diyor link artık çalışmıyor ama mail
hala bende duruyor diye o zaman yazdığımda gerçekten hiçbir şey yoktu.
Yani böyle kendi kendime, arkadaşlarıma anlattığım, ay bu keşke herkes tarafından bilinse diye heveslendiğim, ama bir yandan da çok bilinmeyen bir şey anlatmanın
çekingenliği, ay dur şimdi beni de kimse görmesin, bilmesin duygusu çok enteresan bir ikilemle.
Senelerce ben hiçbir karşılığı olmadan blog yazıları yazdım, arada işte Instagram'da bir şeyler paylaştım.
Ama böyle 2016-2017 gibi Türkiye'de yavaş yavaş bilinmeye başladı.
O noktada 2017'nin sonunda ben artık düzenli içerik girmeye başladım Instagram'da.
Yine de buradan bir şey olacağını hiç düşünmüyordum.
İşte röportajlar oluyordu, bazen bir yazılar oluyordu falan ama orası öyle kalıyordu.
Sonradan çıkan birçok isim...
Hep ilk yazılarında, ilk şeylerinde hep söylediler ya biz eskiden Hale'yi takip ederdik ya da işte biz Türk kişi minimalizmi takip ederdik diye.
Bu benim için inanılmaz bir şey.
Ama yine de bunun bir yere varacağını hala düşünemiyordum.
Ama tabii hayallerim vardı.
Yani ne bileyim bir dergide çıkmak, bu konuda bir şeyler söylemek.
Yani ben böyle dergi kuşağı olduğum için benim için o en parazan şey orası.
Bunlar yavaş yavaş oldu.
Bu alanda senelerdir gerçekten çok ciddi okuma yapıyorum, anlatıyorum, ediyorum.
Ama bunları bir araya getirmek, 2019'da atölyelere başladım.
İnsanlarla bir araya gelerek işte anlatarak onlara hızlı bir şekilde bir giriş sağlamak.
Sonra bu atölyelerin daha grup danışmanlık çalışmalarına dönüşmesi.
Oradan şirket eğitimlerinin başlaması.
Şirket eğitimlerine başladığım dönemde...
Dünyada pandeminin çıkıp da şirket eğitimlerinin de boyut değiştirmesi, 4 saatlik planlanan eğitimlerin hop bir saate düşmesi.
Bunların hepsi değişimi ayak uydurmak.
Yeni ne var onu görmek.
Ona göre kendini konumlandırabilmek.
Her şeyin bir zamanı var.
Ben hep buna inanıyorum. Ve gerçekten olması gerektiği zaman olması gerektiği şekilde oluyor.
Ama benim buradan çıkardığım istikrar.
Hayallerinden vazgeçmemek, sabır çünkü aslında 10 senelik bir geçmişten bahsediyoruz.
Biraz da şeyiz ya bu son zamanda her şeyin çok açık olmasıyla hani hemen olsun, şimdi olsun.
Halbuki bu biraz daha emek işi, sabır işi, bir düzenli olarak ona vaktini, kendini, enerjini adama işi.
Benim buradan çıkardıklarım bu ve bence çok güzel mesajlar aldım.
Süper, çok teşekkür ederim.
Peki o zaman çok teşekkür ederim bu güzel sohbet için.
Benim için çok öğretici, çok güzel böyle kendimi aydınlattığım bir şey oldu.
Umarım dinleyenler için de öyle olmuştur.
Umarım, umarım.
Yani her konuk ayrı bir hayat senin podcast'inde.
Yeni bir bakış açısı.
Ve gerçekten çok değerli.
Çünkü bazen kendi bakış açımıza çok sarılıyoruz.
Çok sımsıkı tutuyoruz onu.
Başka şeylere... bakmaya, başka deneyimlerin olabilmesi ihtimalini pek açmıyoruz kendimize.
O yüzden bu hayat hikayeleri üzerinden olan podcastlerin bence önemi ayrı.
Teşekkür ederim.
İnşallah gerektiği yerlere, gerekli şekilde, gerekli insanlara dokunabiliyoruzdur.
Peki o zaman görüşmek üzere.
Başarılarınızın devamını diliyorum ben.
Çok teşekkürler.
Tekrar görüşmek üzere. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
