
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Ne demiş Leonard Cohen; “Kusursuzluğu unutun, her şeyde bir çatlak vardır. Işık içeri böyle girer.” Bu hafta size Kusurlu Güzellik felsefesi olan Wabi Sabi'den bahsettim. Kendimizi, insanları, doğamızı olduğu gibi kabullendiğimiz, farkındalığımızı arttırmaya destek olan, ruhen arınmayı temelinde barındıran bu felsefeyi hayatımıza nasıl uyarlayacağımızı merak ediyorsanız buyrunuz :)
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e.
Hoş geldiniz, ben Emine.
Bu kanalda psikoloji, felsefe, bilim ve farkındalık çerçevesinde hayatı daha yaşanabilir kılmak ve minik hayallerimize ulaşmak üzere düşüncelerimi ve günlük hayatta uygulanabilir pratik
yöntemleri paylaşıyorum. Buna ek olarak her çarşamba günü podcast ile bahsettiğim konuya ilişkin kaynaklar, kitap önerileri ve bir de kişisel farkındalığımızı artırmak adına bir soru ile e-bülten gönderiyorum.
Eğer ilginizi çeker ve benim de mail kutuma düşsün bunlar derseniz emineyesitmen.com slash podcast adresinden kayıt olabilirsiniz.
Biliyorsunuz hepimizin...
Yaşı güzel hayalleri var, irili, ufaklı ve bunlara ulaşmak istiyoruz ama bazen hayallerimize ulaşmak isterken bizi böyle tutan bir şeyler oluyor.
Kendi kendimizi sabote ettiğimiz ya da kendi kendimizi engellediğimiz noktalar oluyor.
Bunlardan bir tanesi de mükemmelliyetçilik.
Çünkü o hayallerimizin içerisinde bir olmasını istediğimiz kişi var.
Olmasını istediğim ben, olmasını istediğim ilişki, olmasını istediğim iş, aile, her şey.
Ama bir de gerçekte olan var, kusurlu olan var.
İşte Vabisa bir de burada devreye giriyor.
Diyor ki nasıl doğada hiçbir şey mükemmel değilse sen de mükemmel değilsin ve olamazsın da.
Kusurlarını kabullenmek zorundasın.
Neden var olmayan bir mükemmelliğin peşinde koşasın ki?
Ha tabii bu demek değil ki.
Yahu ben böyleyim, benim kusurlarım bunlar de bir köşeye çekil, kendine böyle gelişmek için, büyümek için, öğrenmek için herhangi bir alan açma.
Böyle bir şey değil. Sadece sen yine çalış, yine daha iyi bir şeyler yapmaya çabala ama bunu...
Elindekinin kıymetini bilerek, kendinin farkında olarak yap, kendini insanlarla kıyaslayarak ya da gerçekçi olmayan bir şekilde mükemmelliğe erişmeye çalışarak değil.
Hem kendin için bu da hem de diğer insanlar için de.
Çünkü eğer bir insan kendiyle ne kadar barışık olur, kendi kusurlarını ne kadar kabul ederse diğer insanları da...
Daha fazla öyle kabul edebiliyor.
Şimdi Babi Sabi aslında Zen Budizminden alıyor köklerini.
Ki Zen Budizm dediğimiz şey de tamamen benim anladığım kadarıyla söyleyeceğim şimdi.
Çünkü Zen Budizm okuyarak ya da akıl yoluyla erişilebilecek bir şey değil diye yazıyor her yerde.
Ama yine de bir sürü kitap var.
Neyse Zen Budizm'in aslında temel amacı da şu.
Özünde kişinin varlığının...
doğasını kavramasını sağlayan ve esareten özgürlüğe giden yolu gösteren bir sanat, bir öğreti.
Ve nihai amaç da aslına bakarsanız aydınlanmanın kazanımı.
Yani Zen Budizm'de Satori dedikleri şey.
Hatta 20. yüzyıl ruh bilimcilerine bakarsanız, psikologlarına bakarsanız bu alanda çalışmaları da var.
Jung da bunlardan bir tanesi, Eric Fromm da bunlardan bir tanesi.
Shoma Murita diye Japon bir kişi var, Japon bir psikolog var.
O da mesela zambudizmi ile birlikte terapi yapıyor.
Hatta buna da morita terapi deniyor.
Neyse buraya hiç girmeden ben vabisabiye geri dönüyorum.
Dediğim gibi vabisabi aslında köklerini zambudizminden alıyor.
Şimdi ben tabi böyle araştırırken bununla alakalı derinlikli bir kitap okumak istedim.
Çok fazla kaynak var. İngilizce yazdığınız zaman Allah'ım önünüze gelen kitapların haddi hesabı yok.
Ve podcast'lerin de sadece ismi Vabi Sabi olan o kadar çok podcast var ki.
Ben de şey istedim.
Gerçekten bir Japon tarafından ve bu felsefeyle yaşayan biri olsun.
Onun kitabını okuyayım istedim.
Ve yeni çıkan bir kitap var.
Daha 2021 yılında yayınlanmış.
Yazarı Nobuo Suzuki.
Hatta ön sözünde bu iki gayenin yazarı Hector Garcia yapmış.
Bana böyle bir güven verdi.
Neden bilmiyorum. O kitabı beğendiğim için belki.
Ben bunu indirdim. Kitabın girişinde yazar neden bu kitabı yazdığına dair çok güzel bir açıklama yapmış.
Şimdi size ondan bahsetmek istiyorum.
Yazarımız Noboa böyle dağların arasında kendi kendine yaşayan bir insan.
Bir gün Noboa'nın arkadaşı Yuji onu ziyarete gidiyor.
Diyor ki yahu sıkılmadın mı tek başına burada yaşıyorsun mağara adamı gibi.
Gel diyor Tokyo'ya bak diyor mükemmel işler yapıyorsun.
Orada paraya para demezsin.
Burada harcanıyorsun resmen diyor.
Orada diyor ne güzel insanlarla tanışırsın.
Daha fazla kazanırsın.
Ne güzel kadınlarla tanışırsın.
Bizimki de diyor ki Nobo.
Yahu diyor geleyim de şehir hayatının stresiyle şu anki sahip olduğum ilhamın onda birini bile alamam.
Hani gelmemin hiçbir manası yok o yüzden.
O da diyor ki arkadaşı Yüce.
Ya diyor negatif olma Allah aşkına.
Neden diyor denemiyorsun? Noboğa da dönüyor diyor ki.
İhtiyacım olmayan şeylere sahip olmayı mı denememi istiyorsun benden?
Yüce de diyor. Allah'ım inanılmaz zen kafasındasın ya.
Hiçbir zaman değişmeyeceksin.
Cevap veriyor Nobuo. Yani ben şu anda kendi doğama uygun bir şekilde yaşıyorum.
Ve hayatımdan gayet mutluyum.
Çünkü Wabi Sabi benim rehberim diyor.
Yücü de Wabi Sabi bildiğin estetik bir değerdir.
Sana böyle mini minnacık sanatınla alakalı destek olur.
Ama geri kalan hiçbir şeyde istediğin şeyleri sana veremez.
Bizimki de dönüyor Nobuo.
Wabi Sabi diyor benim hayat felsefem.
Benim diyor evreni anlama şeklim.
O yüzden diyor ben bu şekilde mutluyum.
Ama yüzü durmuyor tabii daha da fazla ısrar ediyor.
Hiç mi korkmuyorsun arkadaşım ya diyor.
Hayatta diyor geriye dönüp baktığında keşke diye pişman olacağını hiç düşünmüyor musun diyor.
Keşke şu dağların arasında yürümekten, yazmaktan, piyano çalmaktan farklı bir şey yapsaydım hayatımda diye pişman olmaktan hiç mi korkmuyorsun diyor.
Noboğa gülmeye başlıyor.
Diyor ki Wabi Sabi'de hataya yer yoktur diyor.
Hayat zaten olduğu gibi kusurlu, mükemmel değil ve hiçbir zaman olmayacak.
Neyse konuşma burada bitiyor.
Ondan sonra yazardaki ben bununla alakalı bir kitap yazacağım.
Böyle düşünen insanlara benim de bakış açımın ne olduğunu gösteren ve böyle bir hayatın olduğunu gösteren bir kitap yazmak istiyorum diyor ve bu kitabın başına oturuyor.
İyi ki de oturmuş valla çünkü Wabi Sabi'yi böyle bir felsefeyi sadece salt anlatmaktan ziyade hayatına entegre edip bunu yaşayan birinin ağzından dinlemek çok daha farklı.
Onun görüşüyle beraber diğer konuları değerlendirmesi de bence çok kıymetliydi.
Şimdi Wabi Sabi'nin üç tane temel prensibi var.
Bunlardan ilki son beş dakikadır konuştuğum üzere hiçbir şey mükemmel değildir.
Gerçekten de değildir ama ne demek istiyorum?
Mesela batıya bakın, batı sanatına ya da batıdaki mimariye bakın.
Her şey simetrik.
Her şeyde bir böyle mükemmeliyetçilik.
Her şeyde normalde insan doğasının içerisinde olmayan ekstra bir şeyler aranıyor değil mi?
Ekstra bir şekilde gözümüze sokuluyor.
Ama bunun çok değişik bir örneği var.
Böyle olmayan ve bize bir en yatkın örneği Gaudi.
Barcelona'ya gittiniz mi hiç bilmiyorum ama mesela Gaudi'nin Casa Mila'sı, Gaudi'nin Park Güell'i simetriden uzak, düz çizgilerden uzak, mükemmellikten uzak ama
özgün, kendine ait ve hani kusurlarıyla, farklılıklarıyla ön plana çıkıyor değil mi?
Ben her gittiğimde inanılmaz büyüleniyorum her gördüğümde ve gerçekten hani yazarın burada ne demek istediğini çok iyi anlıyorsunuz o tarz şeylerle birleştirdiğinizde çünkü batının sanatı da mükemmellik üzerine kuruldur, simetri üzerine kuruldur.
Neyse sanat dersinde değiliz ama bunu kendi hayatımıza uygulayacak olursak da.
Bence şöyle bir oturup bakmamız gerekiyor.
Biz kendimizde neyi beğenmiyoruz, neyi kusurlu görüyoruz ama bu gördüğümüz kusurlar ne kadar gerçekçi.
Çünkü... Sürekli iyileştirmemiz gereken bir şey olacak.
Sürekli böyle bizden daha iyisi, bizden daha güzeli, bizden daha şanslısı, bizden daha başarısı olacak değil mi?
Biz kusurlarımızı bu insanlarla kendimizi karşılaştırdığımız için mi kusur olarak görüyoruz?
Yoksa gerçekten orada bizim bir ilerleme noktamız mı var?
Çünkü neye odaklanırsan onu büyütürsün.
Bu bir gerçek değil mi? kusurlarına odaklanırsan, sürekli elinde olmayana odaklanırsan, sürekli mükemmel olmadığına ya da mükemmel olmaya odaklanırsan, bu sefer senin aslında orada yatan,
bunları kabullenmekle birlikte ortaya çıkabilecek potansiyelini de harcamış oluyorsun.
O yüzden de insanların kendilerini hem duygusal olarak hem fiziksel olarak kıyaslaması en çok önümüze çıkan, en çok böyle huzurumuz, o zen kafasından bizi uzaklaştıran şeylerden biri
diye düşünüyorum. Allah'tan bu aralar işte bu politikalı korak da olsa şeyler oldu ya aman büyük manken kullanalım aman işte toplumun güzellik standartlarının dışında bir manken kullanalım gibi
böyle markalar adım attı.
Yalandan da olsa çok inandırıcı değil tabii ki ama en azından bir adım atıldı.
Neyse buraya da çok girmek istemiyorum.
Bunun üstünde de saatlerce konuşabilirim çünkü.
Ama ikinci olarak da hani bu sürekli mükemmel zamanı işte doğru anı şunu bekleyip de bir işe başlayamama.
hali var ya. O da bence bizi inanılmaz baltalayan bir şey.
Çünkü olmayacak. Mesela bu konuda bana Franz Kafka inanılmaz ilham verir.
Franz Kafka'yı bilmiyorum ne kadar seversiniz.
Ben çok severim. Bence hani mükemmeli en yakın örneklerden bir tanesidir sanat dünyasında.
Ama Franz Kafka'nın hayatına baktığınız zaman adamın çok kötü bir hayatı var.
Adam işinden tiksiniyor.
Bir sigorta firmasında avukat olarak çalışıyor.
Ama her gün böyle tiksiniyor.
Babasıyla iğrenç bir ilişkisi var.
Babaya mektup kitabını okuyanlarınız varsa bilirsiniz.
Ama adam hiçbir zaman demiyor ki yahu benim işte mükemmel şartlarım olsun da bir kitap yazmaya başlayayım şöyle yapayım böyle yapayım diye demiyor yani.
Adam geliyor işinden dinleniyor uyuyormuş 3-4 saat günlük rutinlerinden biri buymuş.
Ondan sonra oturuyormuş başlıyormuş yazmaya sabaha kadar ondan sonra da hazırlanıp tekrar işine gidiyor.
Ve gerçekten de inanılmaz güzel eserler ortaya çıkarmış.
He tabi yayınlanmasını istememişti Franz Kafka Allah'tan arkadaşı.
Kendisine ihanet etti de yayınladı.
İyi ki de yapmış. Neyse.
Sonuç olarak hani gerçekten hiçbir şey mükemmel değil ve olmayacaktı.
Sen de olmayacaksın. Ben de olmayacağım.
Şartlar da mükemmel olmayacak.
Karşımdaki de olmayacak. Sevgilim de olmayacak.
Annem babam da olmayacak. Bu insanları böyle kabulleneceksin.
Bu bir. Hatta ikinci prensibe geçmeden önce Voltaire'in şu sözünü de hatırlatayım.
İ'nin düşmanı mükemmeldir.
Aklıma hep bu geliyor. Gerçekten de İ'nin düşmanı mükemmeldir.
Bunu unutmayın arkadaşlar. Bu arada her çarşamba bölümde bahsettiğim konulara ait pratik yöntemleri, kitap önerilerini ve açılacak grup çalışmalarını, online eğitimleri e-bültende paylaşıyorum.
Eğitimler genelde bültende yayınladığım an doluyor.
O yüzden farklı platformlardan da çok duyurmuyorum.
Eğer siz de bu eğitimlerden haberdar olmak istiyorsanız açıklamalardaki linkten e-bültene kaydolmayı unutmayın.
Devam edecek olursak...
Gelelim ikinci prensibine.
Diyor ki hayatta hiçbir şey tamamlanmış değildir.
Ne demek istiyor? Hayat bir devamlılıktır.
Bir şeyleri yarım bırakabilmeliyiz.
Bizim bir şeyleri yarım bırakıyor olmamız aslında bizim kusurlu olduğumuz ya da kötü olduğumuz anlamına gelmez.
Büyümeye ve gelişmeye hep bir açık kapı bıraktığımız anlamına gelir diyor.
Şimdi bu hayat bir devamlılıktır.
Kastı da aslında şu.
Yani eğer ki siz...
Elde ettiğiniz tecrübeyi beğenmediniz.
Yaptığınız şeyi beğenmediniz.
Seçiminizi beğenmediniz.
Bu iş hayatınızda, aşk hayatınızda kendinizle alakalı olabilir.
Ama işte hayat devamlı olduğu için orada bir açık kapı var.
Ve siz sürekli onu değiştirme şansına sahipsiniz.
O hikayeyi yeniden yazma şansına sahipsiniz.
O yüzden de hep böyle bir şeyleri tamamlamaya, netleştirmeye, hani böyle puzzle'ın son parçasını...
Koyarsınız ya bulamadığınızda çıldırırsınız böyle eksikliktir çünkü o.
O eksikliği kapatmaya çalışmayın diyor.
Hatta bununla alakalı Zen Budizminde şöyle güzel bir sanat var.
Zen Budizmindeki monklar aslında ne yapar biliyor musunuz?
Bir tane enso dedikleri bir halka vardır.
Böyle fırçanın başıyla soldan başlarlar sağa doğru tek bir el hareketiyle çevirirler.
Hani şey olur o aşağıya doğru gelir ama hiçbir zaman kapanmaz.
İşte bu da aslında hayatta hiçbir şeyin tamamlanmış olmadığını.
temsil eden güzel bir sanattır.
Bu da bize bunu söylüyor Wabi Sabi'de.
Sürekli bir şeyleri tamamlamaya çalışmayın, bir şeyleri kapatmaya çalışmayın.
Hayat devam eden bir çıraklıktır aslında diyor ve öğrenmeye, gelişmeye, tekrardan hikayenizi yazmaya hep bir açık kapı bırakın demek istiyor.
İtiraf edeyim benim aslında hani en çok zorlandığım kısım bu oldu.
Hani burayı biraz daha araştırmak durumunda kaldım.
Çünkü hayatta hiçbir şey tamamlanmış değildir demek ne demek diye düşünüyordum ama umarım güzel bir şekilde anlatabilmişimdir.
Hani mesaj bu çünkü. Neyse gelelim üçüncüye.
Üçüncü de hiçbir şey sonsuza kadar sürmez.
Merak ediyorum bunu söylediğimde aklınıza ilk gelen şey ne oldu?
Bu kısmı okuduğumda aklıma gelen ilk şey Heraklitos'un aynı nehirde iki kere yıkanamazsın dediği oldu.
Ve gerçekten de bir sayfa sonra zaten yazar da ondan örnek veriyor.
Şimdi bence burası birazcık daha iki yönlü.
Çünkü hiçbir şey kötü de olsa sonsuza kadar sürmüyor.
Yani hepimiz kayıplar yaşıyoruz, ayrılıklar yaşıyoruz, işte işimizden çıkıyoruz vs.
Hani böyle gerçekten hayatın dibinde olduğumuz zamanlar yaşıyoruz ya.
E geçiyor. Bir sene geçiyor, iki sene geçiyor, üç sene geçiyor.
Ondan sonra yeri geliyor aklımıza bile gelmiyor.
Ama bunun bir tersi olarak da hepimizin yaşadığı çok güzel anlar da var değil mi?
Muhteşem böyle mutlu olduğumuz ya da işte mükemmel olduğunu düşündüğümüz.
Ama onlar da sansıza kadar sürmüyor.
Onlar da geçiyor. Şeyi çok iyi hatırlıyorum.
Francesco ile ilk böyle çıkmaya başladığımız zamanlar gerçekten böyle o kadar mutluyuz ki hayatımda hiç böyle bir duygu yaşamamışım.
Böyle mutluluktan gözlerim doluyor sürekli durduk yere.
Ve hani karşı taraf da böyle hissediyor.
Bir gün böyle oturuyoruz, sohbet ediyoruz.
Frenin böyle yüzüne bir gölge düştü.
Dedim ki ne oldu? Bana ne dedi biliyor musunuz?
Ya Emine her şey o kadar güzel ki ben bunu kaybetmekten çok korkuyorum dedi.
Ya bir şey olur da biz dedi bu elimizdekini kaybedersek, bu sevgiyi kaybedersek, bu tutkuyu.
Şöyle bir durdum. Kendime hala şaşırıyorum böyle bir tepki verdiğim için bu arada.
Dedim olabilir. Neden olmasın?
Böyle bozuldu çünkü şey bekliyordu herhalde.
Hayır ben seni sonsuza kadar seveceğim falan diye bekliyordu.
Neyse dedim ki yani her şey insanlar için.
Kimse ne sen bana bunun sözünü verebilirsin ne ben sana bunun sözünü verebilirim.
Seni sonsuza kadar şu anki sevgimle, şu anki aşkımla seveceğimi, şu anki tutkuyla.
Hani dedim bunu düşünerek şu an neden kendi kendimizi baltalayıp mutluluğumuza gölge düşürüyoruz?
Bence bunu yapmayalım dedim.
O zamanlar bu kadar çok bu babisa değilmiş, bu diziymiş bunlarla alakalı değildim tabii ama bana çok gerçekten mantıksız geldi.
Oğlum zaten çok mutluyuz anladın mı?
Neden şimdi gidip de ya bu mutluluğumuzu kaybedersek diye boşu boşuna orada onun anksiyetisini yaşıyorsun?
Deli misin sen? Neyse bunun üzerine konuştuk.
Biraz açıklamam gerekti.
Ama sonunda her şeyin değişebileceğine, hiçbir şeyin sabit kalmadığına dair mutabık kaldık ve bu...
Sadece içinde bulunduğumuz anı ve onun duygularını yaşayacağımıza dair de netleştik.
Neyse bu detayı da verdikten sonra şöyle devam etmek istiyorum.
Bu olayda diğer olaylar buna benzer olaylar da olmuştu.
Hani ikili ilişkilerimde değil ama hayatla alakalı.
Bunlar hep şeyi hatırlatıyor.
Gerçekten hiçbir şey kalıcı değil.
Ve mükemmel olsa da kalıcı değil.
Mükemmel olduğunu sansak da çok güzel olsa da kötü olsa da kalıcı değil.
O yüzden boşuna kendimizi bir şeyleri için sürekli üzmenin, sürekli kendimizi mutsuz etmenin manası yok.
Japonların bu konuyu bir tık daha iyi anladığını düşünüyorum.
Çünkü şimdi Japonların coğrafik olarak bulunduğu konuma bakarsanız adamlar...
Her dakika bir deprem, her dakika bir tsunami halinde.
Yani o kadar böyle ölümle her şeyin ya da yerle bir olmasıyla o kadar burun buruna yaşıyorlar ki.
Adamlar haklı olarak zaten hiçbir şeyin sonsuza kadar olmadığını biliyor.
O yüzden de...
Bizim de bence yaşadığımız şartları göz önüne alındırırsak ki Türkiye'de coğrafik olarak deprem aslında çok yatkın ama depremden önce Türkiye'de hiçbir şeyin sonsuza kadar olmayacağını gösteren birçok şey var.
Şimdi burada politika yapmak istemiyorum ama neyse.
O yüzden bunları da göz önünde bulundurmak önemli.
Neyse dediğim gibi Wabi Sabi'nin 3 tane prensibi aslında bunlar.
Ne dedik? Hiçbir şey mükemmel değil, hiçbir şey tamamlanmış değil ve hiçbir şey sonsuza kadar sürmez.
Şimdi gelelim Babi Sabi'nin Kintsugi ile olan ilişkisine ki ben gerçekten bu Kintsugi olayını çok seviyorum.
Hatta bunu bir meditasyonumda söylemiştim ama hatırlamıyorum gerçekten Türkçe meditasyon muydu, İngilizce meditasyon muydu.
Insight Timer'dan meditasyonlarıma bakabilirsiniz bu arada en çok orada var.
Neyse bu ufak reklamı da yaptıktan sonra Kintsugi'ye gelelim.
Şimdi Kintsugi aslında bir sanat hani böyle bir çanak çömlek sanatı.
Kırılan çanak çömlekleri onarırken onları böyle hiç sanki kırıklarını belli etmemekten ziyade onları onardıktan sonra altın kaplamayla o kırık yerlerini çiziyorlar.
Ve mantık da şuradan geliyor.
Biz aslında ruhumuz ne kadar...
İncinmiş olursa olsun, ne kadar acı çekmiş, ne kadar örselenmiş olursak olalım.
Şu anki halimizde o tecrübelerimiz sayesinde varız.
Ve o tecrübelerimiz sayesinde daha da güçlüyüz, daha da güzeliz, daha da iyiyiz, daha da kendimizle barışıyoruz.
Kintsuki aslında bunu öğreten bir sanat.
Bunu bedensel olarak da düşünebilirsiniz, ruhani olarak da düşünebilirsiniz.
Bizi biz yapan şeylerin o geçmişteki bizi üzen tecrübelerimizin olduğunu söylüyor.
O yüzden de hani böyle ikincisi ki hayatımda böyle ne zaman kendimi inanılmaz kırılmış, ne zaman kendimi inanılmaz böyle yerlerde hissettiysem, böyle kötü tecrübeler yaşadıysam hep böyle aklıma gelen o
kötü tecrübelerimi böyle birazcık daha altın kaplama gibi hayal ettiğim bir sanat çeşidi felsefe de değil aslında ama neyse demem o ki.
Aslında bu Wabi Sabi, Zambudizm, Kintsugi bunların hepsi bizim böyle ilham alabileceğimiz şeyler.
Biz şu anda gerçekten o kadar hızlı bir hayat yaşıyoruz ki, o kadar böyle talepkar bir hayat yaşıyoruz ki sadece kendi kendimizden ettiğimiz talep değil.
İçinde yaşadığımız toplumun da bizden çok yüksek talepleri var.
Hem dış görünüş olarak hem iç görünüş olarak hem başarı olarak.
Ve bir noktada gerçekten kendimizle olan iletişimimizi kaybediyoruz.
İşte Wabi Sabi aslında bizi bu kendimizle olan iletişimi tekrar kurmaya davet ediyor.
Çünkü Emine bu kadar anlattın.
Şimdi biz bu Wabi Sabi'yi hayatımıza nasıl uygulayacağız derseniz eğer.
Birincisi olanı olduğu gibi kabul etmek.
Yani bizim olmasını istediğimiz gibi değil de.
Elimizdeki her neyse onu olduğu gibi kabul etmek.
Bu birincisi. İkincisi varsayımlardan gerçekten uzak durmak.
Çünkü o da bizim olanı olduğu gibi kabul etmemizi engelliyor.
Confucius'un dediği gibi aslında hayat çok basit ama biz hayatı daha komplike bir hale getirmekte ısrar ediyoruz.
Gerçekten de böyle. O yüzden hayatı böyle biraz daha akışında yaşamak.
Biraz daha böyle farkındalık getirmek, kendi kendimizi sabote ettiğimiz noktaların farkına varmak, kendimizle birazcık daha baş başa kalmak.
Hatta böyle kendine baş başa kalmak demişken Japonların çok güzel bir terimi vardır.
Şirin yoku, orman banyosu denir.
Böyle ağaçların arasında, ormanın içerisinde tek başına böyle doğayı gözlemleyerek dolaşmak çok severim ben.
Hani çok da yaptığım bir şeydir.
Bu gerçekten... Doğadan sonuçta Babisa bir de kendi felsefesini aldığı için doğanın içerisine vakit geçirmek gerçekten faydalı oluyor.
Diğer bir tanesi de kendi iç sesini dinlemek.
Yani o kadar çok böyle bilgiye maruz kalıyoruz, o kadar çok konuşmaya, diziye, kitaba.
Birazcık böyle sessizlikte kendi iç sesini dinlemek ya da bir şeyin kararını verirken sürekli bir onay beklemek yerine kendi...
İçinden gelen sesi duymaya çalışmak, kendine güvenmek aslında biraz daha.
Çünkü sonuçta en iyiyi kendin için sen biliyorsun değil mi?
Kendini en iyi sen tanıyorsun.
Ve en önemlisi de elinden gelenin en iyisini yapmak, mükemmel olmaya çalışmak değil.
Bunu birkaç tane daha podcastımda söylemiştim.
Bununla alakalı biliyorsunuz hani çok inandığım bir şey.
Hatta Japonların da bir terimi var.
Ganberi Masu diyorlar buna.
Elinden gelenin en iyisini yap, gerisini de bırak.
Ve artık bugünkü podcastı da kapatırken Leonard Cohen'ın şu şarkı sözleriyle kapatmak istiyorum.
Kusursuzluğu unutun, her şeyde bir çatlak vardır, ışık içeri böyle girer.
Bir podcast
fikriniz var ama nereden başlayacağınızı bilmiyor musunuz?
Fikrinizden yayına format kayıt.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
