
Konfor Alanım vs Hayallerim | Gökhan Kutluer
30 Temmuz 2021 · 38 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Ne istediğini biliyor musun? Kaybettiğin ve özlediğin şeylerin yerine yenisini koyabilmek için esnek, dayanıklı ve yeniliklere açık olmak ne kadar mümkün? Yazar ve Dijital Pazarlama Uzmanı Gökhan Kutluer ile İtalya ve sonrasında Almanya'ya uzanan göç hikayesinde kendini tanımak, ne istediğini bilmek, konfor alanından çıkmak ve hayalini kurduğumuz hayatı oluşturmak üzerine dolu dolu bir sohbet ettik.
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Merhabalar, Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Bugünkü konuğumuz Gökhan Kutber.
Gökhan hem yazar hem de dijital pazarlama uzmanı ve çok güzel bir hikayesi var bugün bizimle paylaşacağı.
Güzel bir göçmenlik hikayesi var, şiir gibi bir Instagram hesabı var.
Ve bugün biz aslında biraz daha konfor alanı, dayanıklılık, esneklik, istediğimiz şeylere ulaşmak için nelerden feragat etmemiz gerektiği, kendimizi nasıl daha iyi tanımamız gerektiğinden bahsedeceğiz.
Sözü çok da uzatmadan...
Hemen Gökhan'a veriyorum. Gökhan'cığım hoş geldin.
Hoş bulduk, merhaba. Nasılsın?
Teşekkür ederim, sen nasılsın?
Ben de iyiyim, teşekkür ederim. Bir buçuk aydır kalan İtalya'dayım, derdinden geldim.
Biraz benim Almanya ve İtalya arası bir hayatım var son bir yıldır.
Şeyi dinlemek istiyorum, birazcık daha birkaç sene geriye gidip böyle...
Sen Türkiye'den göç ederken İtalya'ya her şeyi arkanda bırakıp giderken o süreç nasıl gelişti?
Çünkü kolay bir süreç değil.
Hani ben de göçmenim ve biliyorum bir şeyleri o konfor alanına bırakmak, o rahatlığı, arkadaşlarını, ülkeni ve hayallerinin peşinden koşmak çok romantik gibi görünse de arkasında çok büyük bir sorumluluk,
çok büyük böyle zorluklar var öyle diyeyim.
O yüzden senin o kısmını birazcık dinlemek istiyorum.
Hayatın o kısmı nasıl gelişti?
Benim Türkiye'deki hayatım son yıllarımda değişmeye başlamıştı.
Yani bisiklet hobisine biraz daha ağırlık vermeye başlamıştım.
Hayatta keyif aldığım şeyler çeşitlenmeye başlamıştı vs.
Ve bunlara Türkiye'de yeterince yer açamadığımı fark ettim.
Yani benden kaynaklanmıyordu bu yer açama mevzusu.
Hani Türkiye'de gerek güvenlik, gerek sporu daha iyi, daha özgürce, belki de işte daha doğayla iç içe yapabileceğim yerlerin sayısındaki azalma çok gözde görülür hale gelince.
açıkçası oradaki hayatımı taşımaya karar verdim.
Çünkü İstanbul'da yapabileceğimi yapmıştım.
Yani İstanbul gibi çok büyük şehirlerde trafik problemi olan insan nüfusunun çok fazla olduğu kentlerde Kendi zamanınızı kontrol etmekte zorlanıyorsunuz.
Yani şöyle örneklendirin bir yerden bir yere giderken kafanızda tutturduğunuz atıyorum buraya 40 dakikada giderim ben dediğiniz zaman 40 dakikada gidemiyorsunuz.
Bir saat 40 dakikada gidiyorsunuz vesaire.
Yani bu şekilde kendi vaktiniz size ait olmadığında ki hayat bir geri sayım yani bize verilen bir ömür var ve bu doluyor.
Sonuçta biz genciz evet bunu hissetmiyoruz vesaire ama.
Bu sonuçta bir geri sayımdan ibaret.
Ben bu geri sayımı bu şekilde kalitesiz bir şekilde geçirmek istemedim açıkçası.
Benim Türkiye'den, İstanbul'dan ayrılma motivasyonum, en büyük motivasyonum bunlardı.
Tabii ülkenin kültürel, siyasi gündemi, finans durumu vs.
o zaman için her ne kadar şu anki kadar kötü olmasa da sonuçta ekonomik koşullar hiçbir zaman çok çok çok iyi değildi.
her zaman bu kadar kötü değildi ama eskiden de o kadar iyi durumda değildi.
Eskiden dediğim hani mevcut yönetimin zamanından bahsediyorum.
Dolayısıyla bir sürü şey üst üste koyduğunuzda gitmek mantıklı bir hale gelmişti.
Yani sadece duygusal sebepler değil esasında.
Böyle şeyleri üst üste koyduğunuzda ben bir hobiyi gerçekleştirmek istiyorum ama onu yapabileceğim yer arabalarla dolu.
Gri binalarla dolu. İstanbul'dan kapımdan çıkıp doğaya karışmam için benim atıyorum 30 kilometre, 20 kilometre bisiklete binmem gerekiyor vesaire.
Yani istemedim böyle bir hayatı ve biraz daha küçük bir yere taşınmak istedim.
Hem küçük olsun hem de benim uzmanlık alanıma yani bisiklet sektöründe devam etmek istediğim için pazarlama ve reklamcılık alanında bisiklet sektöründe bu işi en iyi nerede yaparım sorusunu sorduğumda İtalya için İtalya
'nın kuzeyi belirdi haritada benim için.
Çünkü Hem orada üretim daha fazla yani İtalya'nın hemen hemen bütün üretimi zaten Kuzey Hattı'nda gerçekleşiyor.
Bisiklet için de aynı şey geçerli.
Bütün iyi bisiklet firmaları, markaları orada.
Ve ben de kendime Bergamo şehrini hedef olarak seçmiştim.
Benim ayrılma hikayem hani özetle bu şekilde.
Bergamo'ya gitme sebebim hem duygusal İtalya'dan bisikletten kaynaklı hem de güvenlik sebepleri atıyorum işte maddi sebepler.
biraz daha kendimi kariyer anlamında geliştirmeye odaklı sebeplerden dolayı değişmiş oldu hayatım.
Bizim yaş grubumuzun sebepleri hemen hemen aynı.
Çünkü hemen hemen aynı zamanlarda ben de seninle göç etmişim sanırım ve aynı şeyler vardı.
Biraz daha böyle doğayla iç içe olmak, güvenlik sebepleri, finansal durumlar ki doğa benim için çok önemliydi.
O yüzden zaten İrlanda gibi bir yerdeyim.
O noktada herhalde şey de çok önemli Gökhan.
Bir hedefinin olması.
Hani şuraya gitmek istiyorum. Şunu yapmak istiyorum.
Çünkü şunu çok görüyorum.
Ben gitmek istiyorum. Tamam nereye gitmek istiyorsun?
Ne yapmak istiyorsun? Bilmiyorum.
Yeter ki gideyim. Şimdi orada net bir hedef olmadığı zaman biraz daha havada kalıyor.
Ve istediğin şeye ulaşma zamanın uzuyor.
Biraz daha dağınık oluyorsun.
Sen de burada çok net bir şekilde hedef koymuşsun.
Yani Bergama'ya gitmek istiyorum.
İtalya'da olmak istiyorum. Çünkü böyle bir hayat istiyorum.
Bu bence çok önemli, çok kıymetli bir şey.
Peki bunu yaparken karşına zorluklar çıkmadı mı?
Sonuçta bizim Türk vatandaşı olarak bir vize problemimiz var her şeyden önce.
Bir de tabii böyle kenarda belli bir paranın olması lazım.
En başta çok zorlanmaman için işte iş bulurken karşı tarafın sana bir vize çıkartması, bir employment permit dediğimiz çalışma izni çıkartması gerekiyor vs.
Hani bunlar çok yıpratıcı süreçler.
Gittiğin yere uyum sağlamak, biraz daha kültürüne, yemeğine, havasına.
Gerçi sen İtalya'da olduğun için bu kadar zorlandın mı bilmiyorum ama bu noktalarda sen nasıl yönettin, neler yaptın?
Çünkü zor yani biliyorum.
En baştan başlayayım ilk sorundan.
Kesinlikle bir hedef olması gerekiyor.
Yani ben bazen özellikle Twitter'dan ve Instagram'dan gitmek isteyenlerden mesajlar alıyorum ve genelde cümleye işte gitmek istiyorum, siz nasıl yaptınız, senin dediğin gibi neresi olursa olsun gideceğim şeklinde
giriyorlar. Ama ben bunu çok yanlış buluyorum.
Çünkü tamam bir Avrupa Birliği ülkesinde işte batılı değerleri aşağı yukarı unutulmuş bir ülkede yaşamak istiyorlar ve gitme arzuları belki de Kendilerine göre sebepler olabilir insanların ama
batıyı çok da abartmayı doğru bulmuyorum.
Çünkü batıdan anlaşılan şeyler kendi içinde de ayrışıyor.
Bir İngiltere'ye gitmekle ya da bir Fransa'ya gitmekle, Almanya'ya gitmekle yani ekonomik kuvvetli ülkelerden bahsediyorum.
Bir Polonya'ya, Macaristan'a gitmek hatta bir Çek Cumhuriyeti'ne gitmek arasında fark var.
Hem kültürel anlamda fark var adapte olma, iklim, mutfak vesaire açısından.
Hem de toplumsal anlamda farklar da var.
Örneğin bundan daha birkaç hafta önce işte Polonya'da kadınlar sokağa döküldü.
Kürtajla ilgili alınan kararlar sebebiyle.
Yani biraz bunları da iyi araştırmak gerekiyor.
Örneğin Krakow'da yaşayan arkadaşlarım var.
Benim ben sık sık Krakow'a gidip geldiğim o dönemler oldu.
Krakow'da mesela Polonya'da genel olarak eşcinsel haklarıyla ilgili işte köy bireylerle ilgili.
Problemler var yani toplumda.
Dolayısıyla batı olsun da ne olursa olsun diye gittiğinizde kendinizi belki de o kadar da rahat edebileceğiniz bir toplumda bulmayabilirsiniz.
Hani ben sadece Krakow ve Polonya'yı burada örnek verdim.
Ama mesela havası çok kirli olan bir yere gitmek bana çok mantıklı gelmiyor.
Hayatını gerçekten kaliteli bir hale getirmek istiyorsan bunu etraflıca düşünmek gerekiyor.
Dediğim gibi senin önceliklerinin ne olduğu da çok önemli.
Yani sen spor yapıyor musun?
Bilim kültürel aktiviteler senin hayatında ne kadar önemli?
Yani 24 saatin ya da işte bir haftan nasıl geçiyor?
Ve bunun ne kadarından memnunsun, ne kadarından memnun değilsin?
Ne kadarını değiştirmek istiyorsun?
Yaşadığın şehirde çok iyi para kazanamıyorsun belki ve para kazansan işte şunları şunları şunları yaparım dediğin bir hayat tarzı var aklında.
Mesela bunlar neler? Bunlara en kolay nerede ulaşabiliyorsun?
Hangi ülkede veya şehirde? Bunların hepsini analiz etmek gerekiyor.
Çok lafı uzattım ama dönüp dolaşıp konu biraz kendini tanımaya ve kendini keşfetmiş olmaya geliyor.
Eğer bunu hani bu süreci iyi atlatırsak, bu süreci biraz daha böyle eleştirel olarak yaklaşırsak gerçekten ne istediğimize dair.
Bundan sonraki aşamalar biraz daha kolay oluyor.
Zorluklarla karşılaşma konusuna gelince evet dediğin gibi vize oturma izni bunlar hep yıpratıcı süreçler.
Ben bir yıllık bir turist vizesiyle Türkiye'den ayrıldım ve kendime hedef koydum.
İşte biliyorsunuz maksimum Şengen bölgesinde 90 gün kalınabiliyor.
O 90 günün ardından tekrar çıkmanız gerekiyor ki ilk 180 günlük dilim içinde maksimum 90 gün kalınabildiği için eğer 90 gün tamamını doldurursanız diğer 90 gün Schengen bölgesinin dışında olmak gerekiyor.
Ben kendime ilk 3 ayda iş bulma hedefi koydum İtalya'da.
Dediğim gibi Bergama'ya gittim.
Cebimde 1000 Euro'ya yakın bir para vardı.
Bu süreçte işte önce evi buldum.
İki tane İtalyan çocukla aynı evde yaşıyordum.
Bahçeli bir evimiz vardı. Yani bahçeli bir evi olan ailenin ikinci katını kiraya verdiği bir evde yaşıyorduk.
Ayrı bir girişi vardı vesaire.
Üç kişi orada yaşıyordum. Ben sürekli bisiklete biniyordum.
CV'yi yolluyordum. İşte şirketlere gidiyordum.
Böyle deyim yerindeyse çat kapı.
Ve bir şekilde kendimi, derdimi anlatmaya çalışıyordum.
Türkiye'de neler yaptığımı, işte dergi editörlüğü yaptığımı Türkiye'de, hem bisikletin sektörel tarafında hem de basın tarafında çalıştığımı, yeteneklerimin neler olduğunu vesaire, vizyonumu, her şeyi satmaya çalıştım diyeyim
yerindeyse. Ve bütün bunların sonucunda 80 gün olduktan sonra yaklaşık bir şirketle epey mesafe kat etmiştik.
Ama ben biraz da cebimde gün kalsın istediğim için oraya gitmem gerekir vesaire bir şey olur.
Temkinli davranarak Karadağ'a gittim.
Türkiye'ye dönmek istemiyordum.
Kendime verdiğim o sözü hani totem belki de totem de diyebiliriz buna.
Karadağ'daki otellere yazdım.
Dedim ki işte benim yeteneklerim şunlar şunlar şunlar.
Hani bana sadece bir oda verin ve işte işi söyleyin.
Ve işte iki öğün yemeğimi verin.
Hani böyle tamamen bar turu suylu eski zamanlardaki gibi.
Parasız bir şekilde takas suyluyla.
Oraya gittim. Ben oradayken de işte o süreç hani Karadağ'da o hostel için çalışırken.
Hostel bu arada eski Gorice'deki eski Türk konsolosluğunun binasıymış.
O da güzel bir rastlantı oldu.
Orada yaklaşık iki ay çalıştım.
O esnada benim evrak işlerim halledildi.
Beklediğim telefonu aldım İtalya'dan.
Ondan sonra ama o kadar tabii inat etmiştim ki dönmemeye.
Babama vekalet verdim. Babam işte konsolosluğa.
Benim için çalışma iznine o başvurdu İtalyan konsolosluğuna İstanbul'daki.
Ben sadece posa borta almaya gittim.
Böyle bir süreç yani o süreçler yıpatıcı oluyor.
Biraz böyle aklınızda oluyor.
Yediğiniz yemekten attığınız kulaçtan yüzerken ne bileyim ben bisiklete binerken tırmandığınız dağdan böyle aldığınız keyfi biraz azaltıyor.
Bu bir gerçek. O stres faktörü mutlaka ki hayatınızda böyle bir sizi dürtüyor ama.
Günün sonunda en başa gelecek olursak bir hedef koymuştum.
Ve o hedefe ulaşırken içinden geçmem gereken süreçler bunlardı.
Ve bu süreçleri günün sonunda atlatabilmek, her şeyi harfiyen yerine getirebilmiş olmak önemliydi.
Yani benden bir evrak istediklerinde o evrak zaten hali hazırda duruyordu.
Ben o ihtimalleri daha önceden düşünüp, o evrakları, o senaryoları daha önce kafamda oynatıp her şeyi hazır etmiştim.
Yani işin ucunda biraz... Hazırlıklı olma, kendini bilme, bürokrasiyi birazcık bilme.
Neler isteyebilirler, neler istemezler vs.
Hazırlıklı olmakta fayda var.
Çünkü bazen çok sık hikayeler belki sen de duymuşsundur.
X bir işi halletmek için iki kişiden farklı evrakları istenebiliyor.
Yani senden beş evrak isterlerken birinden yedi evrak isteyebiliyorlar.
Bazen senin işini yapan memurun o anki keyfine kalıyor.
Bazen işleri başka başka yürüten kişilere denk geliyorsunuz.
Dolayısıyla ben bütün ihtimalleri hesaplayıp her şeyi hazır etme taktiğine gitmiştim.
Ve sonuçta ben Türkiye'den ayrılmaya karar verdikten 5,5-6 ay sonra İtalya'ya oturma izniyle geri döndüm.
Söylediklerin hepsine kesinlikle katılıyorum Gökhan.
Özellikle bu hani hedef koyma dedin ya.
Bana da çünkü çok fazla böyle mesaj geliyor.
Hani gitmek istiyorum dediğin gibi neresi olursa olur.
Ama orada kendini bilmek gerçekten çok çok önemli.
Hani direkt böyle başa dönmüş gibi oldum ama.
Mesela Polonya dedin.
Polonya gerçekten şu anda çok da iyi durumda olmayan bir yer.
Bir de seninle bu başlamadan önce şeyden bahsetmiştik ya sen İrlanda'yı merak ediyorum James Joyce'den vesaire demiştin.
Benim İrlanda'ya gelme hikayem de mesela öyle oldu.
Ben çok fazla kitap okuyan bir insanım ve küçükken İrlanda edebiyatını çok okurdum ve sadece böyle hani James Joyce'ler, Samuel Beckett'ler falan değil de bir tık daha böyle...
İrlanda'nın Ayşe Kulinlerini falan okurdum.
Hani böyle meyve binçler vesaire.
Ve hep böyle aklımda şey bir yerdi İrlanda.
Aa işte yeşillik çok güzel.
Bir de o zamanlar bu kadar çok internet kullanımı da yoktu.
Bir nebze daha şeydi gizemliydi benim gözümde.
Sonrasında buraya geldim turist olarak.
Gerçekten insanların ne kadar kibar olduğu bu benim için bir parametreydi.
İnsanların ne kadar kibar, yardımsever ve güler yüzlü olması, doğasının muhteşem olması ve büyük bir şehir olmaması.
Yani ben de İstanbul'dan geliyorum.
Büyük bir şehir, trafikte vakit harcaman, dediğin gibi her yerde binalar görmen.
Benim istediğim bu değildi.
Bundan mutlu olan insanlar da var bu arada.
Hani büyük şehirde, metropolde yaşamaktan çok keyif alan kişiler de var.
Ama ben Avrupa'nın köyü diye tabir ettiğimiz İlanda'yı tercih ettim.
Ve buraya geldiğimde, bir hafta kadar kaldığımda şöyle bir şey olmuştu.
Böyle fötül bir şapka takıyordum.
Böyle şapka uçtu. Burada sokaklarda çok evsiz var.
Böyle yakaladı. yüzümde kocaman bir gülümsemeyle bana geri verdi şapkayı ve Happy New Year dedi.
Dedim ki ulan burada evsizler bile mutlu bu ülkede.
Ben buraya geliyorum. Ama tabii onun dışında şey de vardı.
Önceliklerim neydi? Doğayla iç iç olmaktı.
Bir iş bulabilmekti ve iş bulmak da İrlanda pazarı zaten şu an Avrupa'nın teknoloji hubu olduğu için de burada işte tüm pazarlara buradan bakılıyor.
Türkçe iş bulmak bir tık daha kolaydı çünkü çalışma izni ihtiyacım vardı gibi gibi.
Hani bunları bilmek ama zorluklarını da bilmek dediğin gibi çok çok önemli.
O yüzden hani havası çok uygun değil.
Mesela sebze çok fazla yok.
Taze sebze, meyve. Bizim alışkın olduğumuz o hani boğaz balıkları yok vesaire.
O yüzden neyden ne kadar feragat edebileceğini bilmek sanıyorum ki çok önemli.
Çünkü gelip de çok hızlı bir şekilde dönenler de var.
Gelip de aradığını bulamayıp her ülke için geçerli.
Bu beğenmedim diye dönenler de var.
O konuda da sana şeyi sormak istiyorum.
Bu adaptasyon ve esneklik kısmıyla alakalı.
Hani gittiğin yere... Evet tabii ki kendi kültürünü de götürmek, onlardan vazgeçmemek önemli ama adapte olmak, biraz daha böyle esnek olmak, bir şekilde fleksibilite dediğimiz ya da dayanıklılık
geliştirmek senin tarafında nasıl oldu?
Bu konu bence gerçekten çok kilit.
Sonuçta homosofiyenizi falan hepimiz okuduk.
Yani o kitapta da geçmişimize dair pek çok şey, insan ırkının geçmişine dair pek çok bilgiye rastlamak mümkün.
Ama bence en önemlilerinden bir tanesi yeni bir yere...
adapte olabilme, yeni şartlara adapte olup oradan kendine yeni vazifeler çıkarabilme, yeni hayatlar kurgulayabilme ve bu bildiğine nasıl söyleyeyim bildiği şeye takılı kalma mevzusunu
bir yere kadar anlayabiliyorum.
Hatta Göte'nin İtalya Seyahati kitabında şöyle bir cümle var sana oradan küçük balıntı yapacağım.
İnsanın her şeyin değişmekte olduğu zamanın ilerleyişi sırasında bir şeyin ilk halinden kendini kolay kolay koparamıyor.
O şeyin niteliği zamanla değişse bile bu durum hiç değişmiyor.
Yani insan tabii ki ülkesini, bildiği değerlerini, kendi insanlarını vesaire pek çok şeyi yanında istiyor ya da arıyor ya da ona yakın şeyler görme eğiliminde, tecrübe etme eğiliminde oluyor
ama günün sonunda biz adapte olabilen canlılarız.
Yani yeni bir mevsime, yeni insanlara, yeni bir işe, yeni bir eve, yeni sokaklara yani adını siz koyun.
Pek çok yeni şey adapte olabilme üzerine tasarlanmış bir esasında.
Nasıl söyleyeyim? Zihnimiz ve vücudumuz var.
Hal böyle olunca buna çok karşı koymamak, buna çok inat etmemek gerekiyor bence.
Yani yeni gidilen bir yere uyum sağlamanın o kadar da zor olduğunu düşünmüyorum ben.
Zor olduğuna inanıyorum. Gidilen yere de bağlı olarak.
Yani ben sonuçta Türkiye'den İtalya'ya gittim.
Dediğim gibi Akdeniz iklimi vesaire.
Ben hiçbir Türk yemeğini hemen hemen aramıyorum.
Özlersem de hani iki saat uzaklıkta zaten Türkiye falan filan.
Ama atıyorum... Çok bambaşka iklimde yaşayan kişiler için de evet anlıyorum zorlanmasını ama hayat bence ikameyle de alakalı.
Yani kaybettiğin veya özlediğin bir şeyin yerine yeni şeyler koyabilecek kadar zengin dünya ve hayat.
Yani bu biraz kişinin kendisine bağımlı.
X bir hobiyi yapamıyorsun tamam onun yerine gittiğin yerde ne hobiler var senin yapabileceğine onlara bakmak lazım.
Onu sevmiyorum diye bir şey yok seveceksin çünkü senin artık hayatın değişti.
Yaşadığın yerin, yaşadığın şehrin adetleri, gelenekleri, coğrafyası, iklimi farklı.
Dolayısıyla oradaki insanlar ona uygun hayatlar sürüyor.
Sen geldiğin yerdeki hayatını aynen transfer edemezsin.
Çünkü denklemler değişti.
Yani farklı bir sistemdesin genel olarak.
Dolayısıyla kendini ona adapte edebilme ikameyle doğrudan orantılı.
İnsanlarını özledin tamam bakalım yeni arkadaşlar edinmekte ne kadar başarılısın.
Özlediğin arkadaşlarının yerine belki de onlar gibi olmayacak ama vakit geçirebildiğin dışarıda seni kahve içmeye ya da spor yapmaya çağırabilecek yeni arkadaşlar edinmede ne kadar başarılısın.
Kendine bir şekilde bu sınavların bence ben bunları çok tatlı sınavlar olarak görüyorum.
Bunların içinde buluyorsun. Bu da senin adaptasyonunla doğrudan bağlantılı bir şey.
Bunun haricinde adaptasyon konusunun bir ayağı daha var ki o da bence Çok sık yapılan bir hata olduğu için üstünde durmak istiyorum.
Kendini alıştırma süresinde yani bu ilk 3 ay olur, ilk 6 ay olur her neyse kişiden kişiye değişiyor.
O sürede bence çok fazla ülkeye dönmemek gerekiyor.
Yani şöyle düşün yeni bir çiçeği aldığını yeni bir toprağa ekiyorsun, yeni bir bitkiyi yeni bir toprağa ekiyorsun.
Şimdi onun orada iyice köklenmesi için, iyice kuvvetli hale gelmesi için onun işte oranın rüzgarını, oranın güneşini, oranın yağmurunu yemesi gerekiyor.
Oraya alışması için o şartlara dair pek çok şeyi deneyimlemesi gerekiyor ki iyice artık oraya değin yerindeyse bağışıklık kazansın.
köklerini derine kendini ise yukarı atmayı başarsın, büyümeyi başarsın o bitki, çiçek her neyse.
Dolayısıyla yeni bir yere gitmek de bence buna çok benziyor.
Eğer siz sürekli o çiçeği alıp eski yerine sürekli götürürseniz ondan bir kök salmasını, köklerini kuvvetlendirmesini bekleyemezsiniz.
Bence burada yapılması gereken en azından özlem duygusunu biraz bastırıp ilk birkaç ayı, belki 6 ay, belki 1 yıl bulunduğunuz yere odaklanarak geçirmek.
Yani o odağı kaybetmemek gerekiyor.
Bir hedefiniz var. Yeni bir hayat kurmak istiyorsunuz ve yeni bir hayat kurmak gerçekten kolay değil.
Yani Türkiye'den gitme kitabımda da hayat bilgisi dersine tekrar girmek olarak tanımlamıştım bu süreci.
Yani sıfırdan bir hayat bilgisi dersi alıyorsunuz yeni bir ülke için.
Dolayısıyla bu dersin her şeyine girmeniz gerekiyor.
Hiç ders kaçırmamanız gerekiyor.
Bunu yapmanın yolu da o tamamen odaklanmak, olduğunuz yerde kalmak, olduğunuz yerin insanlarına...
Dikkatli gözlerle bakmak, neler yaptıklarını iyice incelemek, diline hakimseniz oranın gazetelerini okumak, oranın televizyonlarına bakmak vs.
Yani oradaki detaylara, kültürel detaylara hakim olmak gerekiyor.
Onlara hakim olduktan sonra, hayatın düzenini iyice kurduktan sonra bence gelinen yere dönmek, özeliniz insanlarla buluşmak vs.
o kadar da problem olmuyor.
Çünkü kafanız karışmıyor.
Artık kafanızda oturtmuş oluyorsunuz.
Diyorsunuz ki yeni evim burası.
Bunları bunları yaptım.
Bu kadar yol geldim. Burada bir şeyleri kurdum.
Artık evime girdiğimde evden kokuyor.
Ve bunu sağladığınız zaman artık özlediğiniz insanları görmeye başlayabilirsiniz.
Ama bence işin başında biraz dişi sıkmak gerekiyor.
Dişi sıkmak gerekiyor ve ben bu söylediklerinin hepsini özellikle bu çiçek metaforunu çok beğendim.
Teşekkür ederim. Bunların hepsini hayatın her alanına uygulayabileceğimizi düşünüyorum.
Evet göçmenlik bunu da belki en çok gerekli olan şeylerden bir tanesi ama bu işte bir hayat tarzımızı değiştirdiğimizde o da olabilir.
Hani aynı ülkedeki şehri değiştirdiğimizde de olabilir.
Ne bileyim Gökhan şey de olabilir belki bir ilişki değişikliği, iş değişikliği bunlarda da olabilecek şeyler.
Bu biraz daha hayata bakış açısıyla alakalı.
Bugün bir tane Pinterest'te şey gördüm.
Hayat kalitenizi sizin bakış açınızın kalitesi belirler diye.
O yüzden hani bu tarz bir bakış açısına gelmek biraz daha geniş bir perspektiften bakmak ya da biraz daha kabullenici fırsatlara açık aynı senin dediğin gibi biraz daha böyle olanı kabullenici
şekilde bakmak da çok önemli.
Ama ben şeyi de merak ediyorum böyle sen bu noktaya nasıl geldin?
Hani kendi farkındalığını bu kadar arttırmak için neler yaptın?
Neler okudun, neler izledin ya da Gökhan'ın bir günü nasıl geçiyor kendini geliştirmek için?
Sonuçta dediğin gibi sürekli gelişen ve değişen varlıklarız.
Bu kısmı da merak ediyorum ve eminim dinleyicilerimiz de merak edecektir.
Son sorundan başlayayım.
Benim bir günüm genelde sporuma, işime, kendimi geliştirmeye, günlük evle ilgili yapılacak şeylere ve tabii ki özel hayatıma ve kedime eşit miktarda.
Vakit ayırmaya çalışarak geçiyor.
Çok böyle aşırı detaylar verip insanları sıkmak isterim ama bu noktaya nasıl geldin sorusunun cevabı ben sevmediğim yazarları da fikirlerine katılmadığım insanları da okumayı seven biriyim.
Çünkü x bir konuda kendinizi savunuyorsunuz diyelim.
Sadece ona dair bir şeyler okuduğunuzda bu sosyal medyada özellikle yankı odası diye anılıyor.
Yani sosyal medya biliyorsunuz önünüze hep beğendiğiniz şeyleri, hep daha önce etkileşimde olduğunuz kişilere.
Ve o kişilere yakın fikirleri çıkararak sizi adeta bir yankı odasına alıyor.
Ve siz artık sadece kendiniz gibi insanlarla örülü bir çevrede buluyorsunuz kendinizi.
Bunun tabii eğitimle de alakası var.
Yani Özel Taşı İlkokulu, Cağlo Andolu Lisesi ve sonra da Bahçeşehir Üniversitesi'nde okudum ben.
Ondan sonra da Erasmus eğitimi aldım.
Bir de Bergamo'da turizm üzerine yüksek lisans.
Yani benim eğitimim bunlardan ibaret.
Bu eğitimleri alırken...
Eğer eğitim sana ne kattı, tek bir şey bana söyler misin dersen kesinlikle eleştirel düşünceyi sana söyleyebilirim.
Yani bir şeye eleştirel yaklaşabilmek çok önemli.
Duyduğun herhangi bir şeye onu 10 kişi söylese de 100 kişi söylese de eleştirel yaklaşabilmek, ondan şüphe etmek.
Yani bu tabii işin biraz felsefesine de gider.
Yani bilgiden şüphe etmeden doğru bilgiye ulaşmak sonuçta mümkün değil.
Duyduğunuz şeylerden onu kaç kişi söylesin bence şüphe etmek.
insanı her zaman hakikate götürüyor ya da en azından hakikate yaklaştırıyor.
Durum böyle olduğunda da siz ister istemez gelişmiş oluyorsunuz.
Çünkü o hakikati ararken yani bir şeyin doğrusunu, gerçeğini artık ismini siz koyun onu ararken kendinizi bambaşka kişileri okurken buluyorsunuz.
Bambaşka fikirleri keşfederken buluyorsunuz ve bunlar hep beyninizde farklı farklı işte beyni küçük bir ev gibi düşünsek farklı farklı pencereler açıyor o evde.
Sizin evinize, sizin zihninize Sadece kuzeyden değil güneyden de ışık girmeye başlıyor.
Eviniz işte batıdan da batıya da bir cephe açılıyor.
Oradan da ışık girmeye başlıyor falan filan.
Yani ben böyle düşünüyorum.
Mümkün mertebe daha çok gazeteci, daha çok yazar, daha çok akademisyen bu insanların neyi savunduğunu bilmeden onlara karşı zaten bir karşıt görüşü oluşturmak da mümkün değil.
Yani siz kendinizi herhangi bir konuda çok iyi savunuyor olabilirsiniz ama beklemediğiniz bir yerden bir...
Tez aldığınızda karşınıza bunun için daha önceden antitez üretmiş olmanız gerekiyor.
Yeterince araştırırsanız bunu zaten alışkanlık haline getirmiş oluyorsunuz ve karşınıza çıkan şeyin nasıl tepki vereceğinizi biliyorsunuz.
Bir de beynimizin hep belli başlı düşüncelere...
eğilimi var. Yani işte bir kayak pistinde gibi düşünün.
Hep aynı yerden kaydığınız zaman hep aynı iz çıkıyor.
Sonra siz o izi takip ediyorsunuz ve hep aynı yerden kayıyorsunuz.
Ama işte bazen başka yerlerden de kaymak gerekiyor.
Başka izler de oluşturmak gerekiyor zihinde ki bu sizin düşünce tarzınıza da yansıyabilsin.
Yani ben şurada şöyle bir şey fark etmiştim.
Bunu aslında hayatımın şu kısmına da uygulayabilirim noktasına gelebiliyorsunuz.
Yani Beyin yeni uyarıcılara maruz kalmadığı zaman enerji tasarrufu moduna geçiyor.
Yani çözülmesi gereken bir problem hakkında araştırma yapılması gereken yeni bir durum olmadığında beyin kendini geliştirmeyi yani yeni o kayacak yollar bulmayı durduruyor.
Böyle olduğu zaman da siz hep kendinizi işte aynı yerde aynı şeyleri yaparken buluyorsunuz.
Benim meraklı bir insanım.
Yeni olan şeyler ilgimi çekiyor.
Bir yerde bir şey gördüğüm zaman eğer...
İlgimi çeken bir şeyse onun hakkında araştırma yapıyorum.
O olayın arkasındaki kişiyi araştırıyorum vesaire.
Hani konfor alanının dışına çıkmaktan bahsediyorsak mesela.
Hani ben Türkiye'den gitmek İngilizce'ye çevrildi.
Onun ismini Leaving One's Comfort Zone koydum.
Yani bunu yapmamın sebebi atıyorum çok popüler olduğu için o şekilde çağırmak değildi.
Çünkü yaptığım şey gerçekten konfor alanının dışına çıkmaktı.
Bunu o klişe tabirle işte konforlarınızın dışına çıkın ve her şey çok güzel olacak değil.
Yani sonuçta kitapta da anlattım bu süreçleri.
Yani çok sıkıntılar çektim ama günün sonunda ben yeteneklerimin farkındaydım ve neyi nasıl ne kadar yapabileceğimin farkındaydım.
Dolayısıyla konforlarımın dışına çıkarken körlüğüm yoktu.
Yani biraz kendini bilip o şekilde senin de dediğin gibi bir ilişkiden, bir işten ya da bir komple bir hayattan vazgeçerken, yeni bir yere adım atarken bütün bu saydığım şeyleri üst üste koyup o şekilde davranmak gerekiyor.
çok belki de jenerik cevaplar verdim.
Hani Gökhan bu noktaya nasıl geldi sorusunun cevabını mümkün mertebe detaylandırıp sıkmadan vermeye çalıştım ama dediğim gibi merak çok önemli.
Yani merak ve eleştirel düşünce ben bu ikisi benim farkındalığımı arttırdı diyebilirim.
Çünkü günün sonunda ben atıyorum sevmediği konulara çalışmayan bir insandım üniversitede.
Atıyorum istatistik, ekonomi vesaire çok böyle sevmediğim derslerde işin içinde çok fazla rakam olduğu için bilmem ne ama bir şekilde Onları da çalışıp işte ardındaki mantığı merak edip mümkün mertebe kendimi zorlayarak
da olsa o dersleri geçmiştim.
Ama gel gelirim mesela Political Ideologies dersimiz var diye o derse en önde otururdum.
Can kulağıyla dinlerdim çünkü ilgi alanıma giriyor.
Başka başka insanların neler düşündüğünü, siyasetin, devletlerin, ülkelerin bu hale nasıl geldi, bunun arkasında ne oldu.
Bu süreç beni hep nasıl söyleyeyim kendini hayran etmiştir.
İşte Jean-Jacques Boustan'ın toplum sözleşmesini okuduğumda mesela çok yeni bir dünya keşfetmiş gibi olmuştum.
Böyle böyle biraz da tabii neye ilgi alanınız varsa ona da hitap edecek şekilde kendinizi merak içinde ve hep karşı düşünceyi de merak edip okuyarak ilerlemek mümkün.
İşte Einstein'ın bir sözü var öğrenmeyi bıraktığınızda ölmeye başlarsınız falan der.
Yani bunların hepsi aynı kapıya çıkıyor.
yapılması gereken bence hayatta zevk aldığınız şeyleri bulup onlarla ilgili daha çok bilgi edinmek.
O bilgileri edindikçe zaten o bilgiler sizi başka yerlere taşıyor ve böyle böyle canareler bir TEDx yanlış hatırlamıyorsam bir TEDx konuşmasındaydı.
Noktaları birleştirmekle ilgili bir konuşma yapmıştı o.
Öneririm onu da YouTube'dan canareler TEDx yazarak bulabilir dinleyiciler.
Ben o konuşmayı da çok severim.
Biraz Steve Jobs'un o üniversitedeki konuşmasını da andırıyor hatta benzerlikleri var.
Önemli olan bir şey öğrenirken bu benim nerede işime yarayacak demeden eğer ilgi alanınıza giriyorsa onu öğrenmek, ona kendinizi vermek ve sonra hayatta onun ne zaman ne şekilde karşınıza çıkacağını beklemek.
Çünkü gerçekten öğrendiğiniz her şey bir şekilde işe yarıyor yani.
Kesinlikle yarıyor. Bu arada dinleyicileri bilmiyorum.
Yayından sonra gelen tepkilerden sana söylerim.
Ama bana böyle bir soru sorulmuş olsaydı ben de zaten eleştirel düşünce ve...
Merak derdim. Çünkü bu ikisi beni günbegün daha çok iyileştiriyor.
Günbegün daha çok şey öğrenip kendimi fark etmemi sağlıyor.
Bir de bu ufak sorular Gökhan.
Yani mesela mindfulness danışmanlığı verdiğim danışanlarımdan bir tanesinde böyle...
Bir soru listesi koydum ama dünyanın en basit soruları.
Hani senin işte hayattan zevk aldığın şeyler, değerlerin, işte nelerde iyi oldun.
Böyle normalde asla bakıp da ya ben zaten bunu biliyorum oturup buna vakit harcamam diye düşündüm ki kendisi de böyle söylemiş.
Sonra dedi ki ben buna cevaplarken çok zorlandım.
O kadar otomatik bir şekilde yaşıyoruz ki hayat.
Kendimizi bile olumlu bir şekilde eleştirmiyoruz.
Ya da kendimizi de sorgulamıyoruz.
O yüzden bence çok önemli. Oturup ben ne istiyorum?
Ne yapmak istiyorum? Nelerde iyiyim?
Nelerde kötüyüm? Yani bunları bilmek ayrı.
Yazıp bence gözünün önüne koymak da çok ayrı.
Bunlar da çok yardımcı olan şeyler diye düşünüyorum.
Sen zaten işini yazmak.
Muhtemelen bunların çoğunu da yapıyorsun.
O zaman Gökhan kapatmadan.
Öncelikle çok çok teşekkür ederim.
Bu keyifli sohbet için. Ben saatlerce konuşurum seninle ama bilmiyorum dinleyicilerimiz saatlerce dinler mi?
Şey soracağım sana.
Senin şu an iki tane kitabın var ve bir tane de gelmekte olan kitabın var.
Bizimle bu kitaplarını paylaşmanı bir de sana ulaşmak isteyenler olursa sana nasıl ulaşacaklar?
Senin o güzel şiir gibi Instagram hesabını nasıl bulacaklar?
Bunları söylersen çok mutlu olurum.
Tamam. İlk kitabım 2017 yayınlandı.
Bulut Fabrikası. İtik ülke yayınlarından.
Bisiklet benim hayatıma çok fazla şey kattığı için hem insan anlamında hem de tecrübe anlamında.
Hatta sonrasında işte hikayemi anlattım.
Bir nevi kariyere de dönüştü ve beni yurt dışına çıkardı, taşıdı.
Bir bisiklete teşekkür etmek istedim bir kitapla ve Bulut Fabrikası'nı bu yüzden çıkardım.
Bulut Fabrikası'nda 17 tane kısa öykü var ve hepsinin içinde bir şekilde bisiklet var.
Kitabın kapağında, arka kapağında ya da isminde asla bisiklete yer vermedim.
Çünkü amacım böyle kitabı deyim yerindeyse bir Truva atı gibi insanların kitaplığına sokmak ve onlar o kitabı okurken burada bisiklet var, burada bisiklete binen biri var vesaire vesaire.
Hep bisikletle ilgili öyküleri onlara sunmak istedim ki kendi çocukluklarına dair bir şeyler de hatırlasınlar.
Kendi bisikletle anılarını iade etsinler ve belki işte tekrar bisiklete başlasınlar.
Benim hayatıma çok fazla şey kattı.
Etrafımda da hayatını değiştirdiğini gördüğüm insanlar oldu bisikletin.
Dolayısıyla bunun için dediğim gibi bir teşekkür kitabıydı.
Bisikletin kendisine, bisiklet sporuna bir teşekkür kitabıydı benim için.
Ben biraz kervanı yolda düzenlerdenim.
Yani benim amacım hiçbir zaman bir edebiyat devi olmak ya da bestseller olmak vesaire değil.
Ben sadece kendi kitlesini yaratmış.
Yazdığı işte atıyorum 45 yaşına 50 yaşına geldiğimde sallıyorum 5-6 tane kitabım var diyelim.
Bu kemik okurlara sahip kendi okuyucusunu bulmuş bir yazar olabilmek.
Dolayısıyla ben çünkü iletişimden yana olan bir insanım ve ikinci kitabım da Türkiye'den gitmekte.
Kendi göç hikayemi anlattığım kitapta.
Kitabın ismi belki sert duruyor Türkiye'den gitmek deyince ama içinde herhangi bir politikayla ilgili bir done yok.
Yani anlatmaya çalıştığım şey kendi göç hikayem tamamen.
Sonuçta ben işçi sınıfına mensup bir aileden geliyorum.
İşte zengin bir aileden çıktım ve Türkiye'den gittim.
Baba parasıyla kolaydı tabii falan yorumlarını çok aldım ama kitabı okuyunca insanlar bu fikirlerini değiştirdiler.
Çünkü öyle olmadığını gördüler.
Hani bu önyargıları biraz engellesin diye kitabın altına İtalya'ya uzanan bir göç hikayesi alt başlığını koydum.
Ve arka kapak yazısında da deyim yerindeyse kitabın derdini anlattım.
Yani ne olduğunu ve ne yaptığımı anlattım.
Türkiye'den gitmekte şuraya bağlayacaktım.
Kolay bir dil, akıcı bir dil, samimi bir dil.
Okurdan hiçbir şey saklamadan ve kolay tüketebileceği bir kitap yazarak tecrübelerimi aktarmak istedim.
Ve nitekim buna yönelik bunu destekleyen geri dönüşleri aldım ki bu beni çok mutlu ediyor.
Yani insanlar kitabımı okuduktan sonra samimi ve akıcı buluyor.
Yapmak istediğim şekilde buluyorlar.
Yani o duyguyu geçirebilmeyi başarmışım.
Bundan sonra kitaplarımı da mümkün mertebe bu şekilde yazmaya çalışacağım.
Dediğim gibi ben kervanı yolda düzmeyi seviyorum ve yazarlığım da zaman içinde gelişecek.
Üçüncü kitabım ikisinden daha iyi, dördüncü kitabım üçten daha iyi.
Olduğu müddetçe ben mutlu olacağım.
Sonuçta ikinci kitabım birinci kitaptan daha fazla sattı.
Daha fazla geri dönüşü aldım.
Üçüncüde de bunu başarabilirsem bir önceki ne kıyasla ne mutlu bana.
Yapmak istediğim şey yazarlık anlamında bu.
Bir yazar olarak anılmak.
Bundan yıllar sonra dönüp baktığımda arkamda belki sayısız kitap değil ama işte az önce söyledim.
5, 6, 7 belki kitap yazabilmiş olmak beni tatmin etmeye yetecek.
Şu an bile kendi kitlemi oluşturmayı başardım.
Hani Twitter'da neredeyse 30 bin takipçim var.
İşte Instagram'da 40 bine yaklaşıyor vesaire.
Hani bu rakamları böbürlenmek için vermiyorum.
Bunları söylememin sebebi hedeflediğim şeye doğru gidiyor olmam.
Yani hayata benim gibi bakan, dünyayı benim gibi gören insanlarla bir araya gelmeye çalışıyorum.
Kitapları bu yüzden yazıyorum.
Nitekim insanlar kitabı alıyor, altını çiziyor.
Burada ne kadar işte Ben de böyle düşünüyorum deyip benimle iletişime geçiyorlar.
Bana bu yetiyor zaten.
Bir insan daha ne ister ki?
Yazıyor, okunuyor ve geri dönüş alıyor okuyucusundan.
Bence bu gerçekten mutlu etmeye çok yeterli bir yazar.
En azından beni. Twitter hesabım Gökhan Kutluer, Instagram hesabım Gökhan Kutluer dümdüz yazarak bana ulaşabilirler.
Ya da ciao at gökhankutluer.com e-mail adresine bana yazabilirler.
Instagram'da da bio kısmında yazıyor zaten e-mail adresim.
Bir de web sitem var gökankutlar.com diye.
Bu yollarla bana ulaşabilirler.
Ben mümkün mertebe her mesajı yanıt vermeye çalışıyorum.
Aynı gün veremeyebilirim işim olabilir ama mutlaka dönmeye çalışıyorum.
O yüzden herhangi bir konuda İtalya'ya göç olur, Almanya'ya göç olur, bisikletle ilgili bir şey olur.
Akıllarına ne geliyorsa sormak istedikleri bana sorabilirler.
Gökhan kapatmadan önce o kadar güzel iki tane mesaj verdin ki.
Oraya değinmeden kapatmak istemiyorum aslında.
Birincisi bisikletin senin hayatını nasıl değiştirdiğinden bahsedin.
Aslında bir sporun insanın hayatını ne kadar değiştirdiği bence çok gözde görülen bir şey.
Çünkü fiziksel olarak ve zihinsel olarak da etkileri çok fazla olduğu için.
Senin hormonları nasıl etkilediği.
Hatta Haruki Murakami'nin Koşmasaydım Yazamazdım diye bir romanı da var.
O yüzden çok teşekkürler.
Çok güzel bir örnek oldu.
Bir de genel olarak böyle...
mükemmelliyetçi bir yapıya sahip olduğumuz için mesela şöyle bir şey olabilirdi de ben bir kitap yazacağım ve herkes bunu çok beğenecek bu bestseller olacak.
Ama sen diyorsun ki birincisinden yani ikincisi birincisinden daha iyi olursa ben mutlu olurum.
İkincisi normal olacak ondan sonra üçüncüsü ondan daha iyi olacak.
Bu çok çok güzel ve biraz daha böyle ilerlemeye yakın bir bakış açısı.
O yüzden bu iki mesajı böyle bir toparlayıp kendim çok şey aldım.
Umarım dinleyenler de almıştır.
O şekilde kapatmak istedim.
Çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim.
Çok keyifli bir sohbet oldu.
Süre kısıtlaması olan şeylerde bazen benim zihnim çok hızlı çalışıyor.
Çok fazla şey söylemeye çalışıyorum.
Çok hitabeti kuvvetli bir insan değilim.
Bazen bana soruyorlar YouTube kanalı yapsana anlatsana falan filan.
Ama ben öyle çok düşündüklerini rahatça toparlayabilen bir insan değilim.
Çok fazla şey oluyor zihnimde ve onları anlatmaya çalışırken bazen hızlı konuşuyorum.
Bazen atlıyorum konular arasında.
Yüklemlere özenler karışıyor vs.
İyi bir konuşmacı değilim ama mümkün mertebe zihnimdekileri en duru biçimde insanlara aktarmaya çalışıyorum.
Bunu da en iyi yazarak yaptığımı düşünüyorum.
Bu yüzden ve fotoğrafla, yazarak ve fotoğrafla öyle söyleyeyim.
İkisi benim, senin en kuvvetli noktan ne Gökhan dersen yazı ve fotoğraf derim sanırım.
Kendimden emin bir biçimde.
Umarım dinlerken çok sıkılmadı dinleyiciler.
Sana da çok teşekkür ederim beni misafir ettiğin için.
Ben teşekkür ederim katıldığı için.
Vallahi ben hiç sıkılmadım.
Gayet güzel duru bir şekilde anlattın zihnindekileri.
Çok teşekkür ederim. Ve dinleyicilerimizden de ufak bir ricamız.
Hatta ricadan ziyade eğer ki gelecek bölümleri de kaçırmak istemiyorsanız.
Çünkü her hafta çok güzel hikayeler ve çok güzel hem farkındalık hikayeleri hem ilham hikayeleri paylaşıyor olacağız.
Spotify'dan ya da Apple Podcast'tan bizi takip etmeyi unutmayın ki yeni bölüm yayınlandığında size de bildirim düşsün.
Onun dışında görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
