
Kitap Okumanın Alternatif Yolu: Bir Yudum Kitap
15 Mart 2022 · 35 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hangi kitabı okuyacağına karar veremeyenler için kitaplardan alıntı paylaşmak amacı ile ortaya çıkan Bir Yudum Kitap'ın hikayesini ve nasıl sosyal bir girişime dönüştüğünü kurucusu Alparslan Demir'den dinliyoruz. Mindfulness Temelli Koçluk için benimle çalışmak isterseniz:https://emineyesilcimen.com/kocluk/?utm_source=spotify&utm_medium=caption&utm_campaign=spotify_koclukNewsletter kayıt:https://emineyesilcimen.com/iletisim/?utm_source=spotify&utm_medium=caption&utm_campaign=spotify_newsletterArtwork: Andrea De Santis
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Merhabalar, Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Bugün her zamanki gibi çok özel bir konuğum var.
Bir Yudum kitabın kurucusu Alparslan Demir bizimle olacak.
Bu bir yudum kitap kurulduğunda bundan yaklaşık 7 sene önce falan da sanıyorum ki benim bir arkadaşım bana mesaj attı dedi ki Emine böyle bir oluşum var sana böyle her gün mailini bir kitaptan alıntı
gönderiyor ve kendi böyle cümlelerini de yazıyor sen çok seversin ve ben böyle seneler boyunca bir yudum kitaptan mail aldım.
Ondan sonra da Alparslan'ı buldum bu podcast'ı yapmaya başladıktan sonra ve buradaki hikayesini çok merak ediyorum.
Çünkü inanılmaz başarılı bir girişim oldu ve şu anda da app'leriyle beraber ilerliyorlar.
Ama Alparslan'ın çıkış noktasını bilmiyorum ben söylemeli miyim ama Alparslan söylese herhalde daha iyi olur.
Bu bir yudum kitap nasıl çıktı ve bugün nasıl yüz binlerce kişiye ulaşıyor.
Alparslan hoş geldin. Merhaba hoş bulduk.
Bir yudum kitap 2015 yılının Ekim ayında bir fikir olarak ortaya çıktı.
Biz edebiyat konuşan arkadaşlarımızla buluştuğumuz zaman işte sinemada fragmanlar var.
İşte bir dizi izlemek istediğiniz zaman en güzel sahnelerini görebiliyorsunuz.
Ama kitap için kitapların arka kapak yazıları ya da belli başlı süreli yayınlar, dergiler dışında bir kitabı tanıyabileceğiniz bir platform yok diye düşünüp acaba bir kitabın en iyi yerini işte
en iyi üç sayfasını, iki sayfasını tadımlık olarak...
okuyabilse insanlar ki bir kitapçığa gidip kitabı karıştırır gibi nasıl olur diye düşünürken işte bir yudum kitap kombiyle posta bülteni kuralım fikriyle ortaya çıktı ben o gün bu fikri bulduğumuzda
akşam gidip bir kafede sabaha kadar web sitesini hazırlayıp 28 ya da 29 Ekim'de zannediyorum 2015'te uyudum sabah bir uyandım 10 bin kişi kayıt olmuş bunun En
büyük etkisi herhalde ekşi sözlük oldu.
O gün ekşi sözlük yazarlarından biri bir şekilde benim postumu görüp ekşi sözlükle bunu yazdı.
Ve ondan sonra Twitter'da, Facebook'ta ki o zaman Facebook Türkiye'de çok aktifti.
Şimdiki gibi çok atıldırımda değil.
Facebook'un da etkisiyle, ekşi sözlüğün de etkisiyle bir günde daha hiçbir e-posta göndermemiş bültenin 10 bin üyesi oldu.
Daha sonra 1 Aralık'ta ilk e-postaları gönderdik.
Seninle de muhtemelen orada tanışmış olduk.
Evet kesinlikle.
Ya evet orayı merak ediyorum.
Çünkü ben senin YouTube'da videolarını da izledim.
Bu görüşmeyi yapmadan önce.
Hani birazcık stalkladım.
Ve şey fark ettim.
Sen bu ilk 10 bin kişiden bahsediyorsun ya.
Nasıl hiç post olmadan bir ekşi sözlükleri nerede paylaştın peki bunun dışında?
Hani yazarlardan biri paylaştı ekşi sözlükleri ama o yazar nereden gördü bunu?
Muhtemelen Facebook'taki paylaşımından görmüştüm.
Ben uyumadan hani böyle bir şey yaptım.
Kayıt olursanız hani ilk yüz zırhlar olsun, bir beta bir şey olsun, bir kullanıcılar gelsin diye kendi arkadaşlarımla paylaştım.
Muhtemelen biri onu paylaştı.
Daha sonra şeyin de etkisi var tabii.
Askıda Nevar'ın kurucusu olsan canımla o dönem evimi tutun.
girişimcisi Baby Nesem vardı.
O ikisinin çok ciddi bir network'ü ve ağı var.
Arkadaş grubu. Onlar da beğeni ya da paylaşım yaptıysa ki muhtemelen onların çok büyük etkisi oldu sonradan.
O günde muhtemelen Oğuzhan'la Baby'nin büyük etkisi olmuştur.
Çünkü 10.000 kişinin e-postasının adını almak ve sadece şu yazıyor.
Size 1 Aralık 2015'te böyle bir mail göndereceğiz.
Başka hiçbir şey yok. Dümdüz bir sayfa.
Logo yok. Logoyu Google'a işte freebook icon yazıp Oradan bulduğumuz ilk görselle yapmışız.
Ve yazılım entegrasyonu filan hangi mail programını kullanacağız hiçbir şey yok.
Sadece bir tane landing page var.
Yani aslında tam böyle bir startup nasıl ortaya çıkarın?
Hani yazılarda, bloglarda oluyor ya okuyoruz ama diyoruz ki ya böyle olmuyordur filan.
Gerçekten öyle oldu yani. Gerçekten çok ilginç.
Peki korkutmadı mı ya gözünü?
Ulan ben daha bir şeye başlamadım.
Hangi platformu kullanacağımı bile bilmiyorum.
10 bin tane insan var. Ben bu insanları nasıl mutlu edeceğim, idare edeceğim ya da nasıl mail atacağım diye gözüm korkmadı mı hiç?
Ben olsam çok korkardım çünkü.
Orada şundan korktum.
Mail atmak, işin teknik tarafını çözmek problem değil.
İçerik bulmak problem.
Çünkü siz şöyle bir cümle kuruyorsunuz.
Yani ben en iyi kitapların en iyi bölümlerini göndermeyi taahhüt ediyorsunuz.
10 bin kişi.
Bunun için bir şeye subscribe oluyor.
Üye oluyor. Onun için de lisedeki arkadaşım Bilal var.
Bilal Tayfur. Yazar.
Şimdi akademisyen. Hemen onun evine gittim.
Bütün kitapları boşalttık.
O gün hatırlıyorum biz 30-40 tane pasajı hazırladık bir gecede.
Hani şimdiden elimizde olsun diye.
Bir de o noktada şunu yapamıyorsunuz.
Yani o kadar böyle cool bir havası oldu ki.
Bir yudum kitap çok havalı bir şey.
O yüzden size Sabahattin Ali'den Kürt Mantolu Madonna'yı göndermemesi lazım.
Daha niş kitaplar bulması lazım.
Daha edebi niteliği yüksek, çok görünmeyen raflarda yer bulamayan kitaplar olması lazım.
Bir de edebiyat dediniz. Türkiye'de daha çok tarih, psikoloji, kurgu dışı kitaplar satar.
Roman, öykü yeni yeni aslında şu an görünür oluyor.
Ondan önce hep tarih, felsefe, siyaset, güncel, kişisel gelişim bir de o rezil kitaplar.
rafların en üstünde bulunan parlak rezil kitaplar oluyor.
Onları da gönderemezsiniz.
O korkuttu ama Bilal'le beraber iki yıl o tarafı çözdük.
Bilal hazırladı çoğunlukla.
Onun çünkü iyi bir kitaplığı vardı.
Ben işin daha çok teknik tarafını, pazarlamasını, üye toplama tarafıyla ilgilendim.
2017'den sonra Bilal'le yollarımızı ayırdık.
O akademisyen oldu.
İnşaat mühendisi bu arada. Çok da alakasız.
Ben de iktisat mezunuyum.
Çok alakasız, edebiyatta çok sektörel olarak buluşmayan kitap okuru olan iki kişi olarak yola başladık.
Daha sonra farklı arkadaşlarımız da geldi.
Ama beni en çok korkudan o içeri kısmıydı.
Onu da bu şekilde hallettik. Hatta bir gün bayramdı.
Temmuz'du galiba 2016'da.
Ya bayram ya bayram herifesi.
Bir kafeye gidip artık kitap yok.
Yani kitaplarımız bitti.
Kafelerin kitaplarını, içindeki kitaplar olur ya bazı kafelerde.
Onları böyle kurcalayıp onun içinden böyle pasaj arıyoruz.
Artık baştan sona okumamız zorlaştı.
İşte bir jüri ekibi kuralım dedik sonra gönüllü bir jüri ekibi kurduk falan.
En zor kısmı içerikleri seçmek çünkü çok iddialı bir şey söylüyorsunuz ve 100 kişi gelir diye beklerken 10 bin kişi geliyor ve ekşi sözlükte sayfalarca yazı yazıyor.
Onlar çoğu şeyi beğenmezler.
Onlara bir şey beğendirmek zordur.
Bu biraz korkuttu. Evet haklısın ekşi sözlük bir şeyi beğenmemek diye bir şey var zaten.
Doğru. Peki bir şey söyleyeceğim.
Yani aklıma şu geldi sen konuşurken de.
Dedin ya sen iktisat mezunusun arkadaşın zaten inşaat mühendisi mezunu.
Ki genelde benim gözlemlediğim, ben hep Türkiye'de böyle zannederdim ama da birinde gözlemlediğim kadarıyla da insanların...
Ama neredeyse hiçbir yani çok büyük bir çoğunluğu mezun olduğu işi yapmıyor.
İnsanlar bir şekilde istediği şeyi bulabiliyor ve onun peşinden gittiği zaman farklı şeyler yapıyor.
Sen mesela böyle bir şey yapmak istediğini nasıl fark ettin?
Yani ne seni itti bunu yapmaya?
En başta söyledin gerçi hani böyle bir içerik yok diye ama...
Ondan sonrasında ya ben bunu yapabilir miyim, yapamaz mıyım diye şüpheye düştüm mü hiç?
Orayı merak ediyorum. Çünkü hepimizin kendince bir fikri oluyor.
Beni dinleyenler de genelde bu minvalde.
Dinleyicilerin de böyle bir fikri oluyor.
Ama bir yerde ya motivasyonda ya da bu kendimize inancımızda bir eksiklik oluyor ya.
Sen o kısımda neyi farklı yaptın onu çok merak ediyorum.
Bu kadar hızlı aksiyon alabildin.
Ya da bakış açın neydi?
Orada tabii birkaç etken var.
Birincisi ben zaten girişimciydim.
Bir yudum kitabı yapmadan önce de bir reklam ajansım vardı.
Dijital reklam ajansım. Dolayısıyla böyle bir ürünü çıkarmak benim tek başıma birkaç saatimi aldı.
Ekibe söyleseydim hafta sonu olduğu için böyle oldu.
Ekibe söyleseydim belki daha kısa sürede daha güzel bir sayfa çıkardı.
Benim girişimci olmam ve dijital...
alanda çalışan bir ajansımla olması büyük bir artı.
Çünkü sizin bir fikriniz olabilir ama bu nasıl yapılacağını bilmiyorsanız ya da bunu yapabilecek insanları tanımıyorsanız, onları bulmanız zorsa zaten bu fikri hayata geçirmeniz mümkün olmuyor.
İşte hep söylerler ya getir benim aklıma gelmişti diye.
Okey getirin hepimizin aklına geldi.
Zaten 90'larda işte Kangurum vardı, Mikros Sanal Market vardı ama getiri hayata geçirmek için 3 şey lazım.
Bir, zamanın ona uygun olması lazım.
Zaman artık uygundu.
İki çok iyi bir yazılım ekibiniz olması lazım ve teknolojinin, GPS teknolojisinin, akıllı telefonların gelişmiş olması lazım vs.
Dolayısıyla Bir Yudum Kitap çok orijinal bir fikir mi?
Daha önce mesela fişek.net diye epigraf.fişek.net diye benzer bir çalışma olduğunu gördüm ben Bir Yudum Kitap'ı yaptıktan bir buçuk yıl sonra.
Bu fişek ailesinin bir hediyesi ve 96 yılından beri var bu site.
Hala çalışıyor mu bilmiyorum çünkü üyelerin çoğu vefat etmiş, aile üyelerinin.
Bu bir site ve siteye her girdiğinizde size bir kitaptan böyle bir paragraf gösteriyor.
Her yenilediğinizde böyle bir şey yapmışlar.
Ama bunu tam olarak bir mail bültenine entegre etmek, işte teknolojisini yapmak...
Herhalde ya öyle istemediler ya bilmiyorlardı ya da 90'lı yıllarda böyle bir şey yoktu zaten.
Mailbox'a bir mail bülteni.
Bu işte çok büyük internet sitelerinin yaptığı bir şeydi.
MSN.com, Yahoo.com.
Daha Google yok o yılda.
Google'ın olmadığı yılda adamlar bir yudum kitabe benzer bir şey yapmışlar.
Ve Türkler. Dolayısıyla birincisi o.
Ben zaten girişimciydim.
İki, bir fikri hayata geçirmek için maddi özgüvene de ihtiyaç var.
Yani ben bunu 2010 yılında yapamayabilirdim.
Üniversite öğrencisiyken işte harçlığım varken ama şimdi işte bir dijital ajansım var.
Müşterilerim var. İşte çalışan takım arkadaşlarım var.
Onların maaşlarını ödüyorum. Kendi para kazanıyorum.
Böyle bir projeyi de ek olarak bir yapayım demekle hiçbir şey yokken bunu yapmak arasında şöyle bir fark var.
O zaman dolar düşük olmasına rağmen siz 10 bin kişiye her bir mail atarsanız yılda 3.6 milyon mail atıyorsunuz.
100 bin olursa 36 milyon oluyor.
Biz en son bıraktığımızda yılda 200 milyona yakın mail atıyorduk.
Türkiye'de yılda 200 milyon.
E tabii 200 milyon maili Trendyol bile atmıyor.
Niye? Çünkü her gün atmıyor.
Biz her gün atmak zorundayız.
Taahhüdümüz o. 200 milyon mailin de işte o dönem içinde yaklaşık aşağı yukarı bir 6-7 bin dolar yıllık bir gideri oluyor.
E şimdi bunu nasıl karşılayacaksınız?
Bir gelir modeli kurmanız lazım.
Gelir modelini kurana kadar her ay 500 dolar gidiyor.
Bir fikir gelecek aklınıza.
Onu satacaksınız. Sponsor bulacaksınız.
Ama her ay 500 doları kim finanse edecek?
İkinci nokta da bu.
Türkiye'de bu çok atlanıyor.
Fikrim var. Tamam. Ekip de var.
O da tamam diyelim. Para yok.
Cebimden harcıyorum. O çok yanlış bir şey.
Ne yapmak lazım? Ya kendinizi finanse edeceksiniz.
Maddi kaygınız olmayacak.
Ya da bir yatırımcı da bulacaksınız.
O ekibin içinde parayı harcayacak biri de olacak.
Benim şansım hem zaman olarak rahat bir zamanımdı.
Hem Türkiye'nin daha görece ekonomik durumu da iyiydi.
Hem ekip vardı hem kendim teknik olarak bunu yapabiliyordum.
Belki kitap okumayı seviyordum.
Anladım. Çok teşekkür ederim bu kadar içtenlikle paylaştığın için.
Çünkü bir tane bölümünde paylaşmıştım.
Outliers diye bir kitap var Malcolm Gladwell'in.
Okudun mu bilmiyorum. Ama orada da mesela hep şeyleri...
Söyler zaten hani doğru yerde, doğru zamanda olmak, doğru kaynaklarının olması, işte doğru arkadaşlıklarının, doğru bağlantılarının olması diye.
Dediğim gibi biz bazı şeyleri atlıyoruz.
O yüzden özellikle sordum hani biz bir şeyleri yapmak isterken bazen kendimizi işte geride kalmış falan hissediyoruz ya da eksik hissediyoruz, olmak istediğimiz yerde değiliz gibi hissediyoruz ama o kendimizi kıyasladığımız
kişilerin o anki durumu ya da kendimizi kıyasladığımız kişiler elmayla...
Elmayı mı kıyaslıyoruz? Elmayla armutu mu kıyaslıyoruz?
Bu anlamda birazcık da böyle bir sosyal mesaj vermek hissettim.
Böyle bir şey hissettim. Çok teşekkür ederim detaylı olarak anlattığın için.
Peki sonra sen yatırım aldın değil mi?
Yatırım nasıl aldın?
Bu girişim çünkü bayağı bir ödül de aldı.
Şimdi hepiniz de var. Oralar nasıl gelişti?
Orayı da ben çok merak ediyorum.
Bir yıl kitabı yaptıktan sonra onun bir sosyal girişim olduğunu keşfettik.
Bu bilinçli olarak ben sosyal girişimciyim ve bir sosyal girişim yapayım.
Mantığıyla ortaya çıkmamıştı.
Türkiye'de kitap okuma oranları çok düşüktü.
Hala düşük ama daha iyi 6-7 yıl öncesine göre.
Ve biz aslında insanlara günde 5 dakikalık bir okuma parçası gönderiyoruz.
Türkiye'de ise o dönem TÜİK'in ve Avrupa Birliği'nin yaptığı araştırmada Türkiye'de günde kitap okumaya ayrılan süre 1 dakikaydı.
Yani siz sadece bir yudum kitabı takip edip baştan sona okursanız Türkiye'deki ortalama bir insanın 5 katı daha fazla kitap okumuş oluyordunuz.
Bu kitabı okuduktan sonra birkaç deney yaptık.
Araştırma diyelim. O da şu.
Bize her gün okuyan, bunları takip edebiliyorsunuz mail uygulamalarında.
Her gün okuyan bin kişiye bir mail attık.
Bizim bu çalışmamıza katılmak ister misiniz diye.
Burada şartımız şuydu.
Her gün girip okumanız gerekiyor.
Son 90 gün her gün açmış olmanız gerekiyor.
Sosyal medyada aktif olarak tweet ya da facebook paylaşımı yapmanız ve bunları açık, kamuya açık olarak yapmanız gerekiyor.
Biz bu insanları 30 gün boyunca takip ettik.
Her gün açıp okudular ve tweetler attılar.
Ve bunları niye yaptığımızı bilmiyorlardı.
Biz şunu gördük. Bir yudum kitaptan önce daha sert, belki daha küfürlü, işte daha isyankar, daha depresif içerikler paylaşan kullanıcıların gitgide böyle daha entelektüel, alıntılar
paylaşan, işte daha nazik, daha farklı kelimeler kullanan, özellikle biz o pasajlarda bazı kelimeler kullanıyoruz.
Mesela işte yürümek yerine aşınlamak.
ne bileyim işte baş dönmesi yerine işte aklının bir yerden uçması falan gibi böyle çok mecazlı, çok teşbihli içerikler yoğun kullandık o çalışma süresince ve şöyle bir şey gördük.
Kitap okuyan insan, insan dönüşür diyoruz ya onu canlı gördük.
Her gün pasaj okuyan adam bir anda mesela Freud paylaşıyor falan ne alaka ya da ne bileyim işte Tanpınar diyor ki falan diyor.
Bunu hava atmak için yapıyor olabilir, bunu başka bir şey için yapıyor olabilir ama genel olarak sentiment olarak pozitif.
tweetler, pozitif paylaşımlar yapmaya başladığını gördük.
Dedik ki bir dakika bu burada başka bir şeye sebep olabiliriz.
Biz her gün insanlara karamsal hikayeler, kötü hikayeler atarsak, vampir hikayeleri atarsak bu insanları down edebilir.
İnsanların moralini bozabilir.
Tam tersini yaparsak pozitifliğe bir katkımız olabilir ve bu bir sosyal bir fayda sağlayabilir diye düşündük.
İki tane sosyal fayda çıktısı oldu.
Bir, insanlara kitap okutuyoruz.
İki, Güzel mesajlar veren romanlardan, güzel mesaj veren hikayelerden, güzel mesaj veren şiirlerden paylaşıyoruz.
Mesela işte Türkiye kötü dönemler geçirdi, bombalar patladı, işte darbe girişimi oldu, silahlı saldırı oldu, reyna oldu, şu oldu, bu oldu.
Biz o günlerde mesela çok seçici olarak şeyler paylaştık ve burada pozitif paylaşımların önünü açtık.
Küçük bir komünitiydi, küçük bir topluluktu belki ama bir şeyleri değiştirebildi en azından okuyan 50 bin, 100 bin kişi için.
Bunun üzerine pek çok uluslararası kuruluştan ve yerli kuruluştan ödül aldık.
Bilgi Üniversitesi'nin genç sosyal girişimci ödülünü aldık.
Ashoka'nın Changemaker Exchange programına seçildik.
Garanti BBVA'nın yani garantinin sahibi olan BBVA Bankası'nın global projesine seçildik.
Uluslararası Gençlik Vakfı'nın Amerika merkezli dünyayı değiştiren 25 girişimcisinden biri olarak seçildi.
Washington'a gitti. İşte yine Changemaker Exchange'in...
İkinci bir çalışmasında Endonezya'ya gittim.
Orada 25 farklı bir girişimciyle tanıştım.
Derken bir yudum kitap büyüdü büyüdü.
En son Amerika'daki Birleşmiş Milletler'in sosyal girişimcilikle ilgili bir etkinliği vardı New York'ta.
Orada fazla gıdanın da sunum yapacağını öğrendim.
Bir Türk girişim. Olcay Silahlı.
Oraya da kaçak olarak bir şekilde girdim.
Onun hikayesi de çok ayrı. Yani ismin listede olmamasına rağmen ya benim vardı falan diye orada bir Türklük yapıp New York'ta.
Gerçekten mi? O hikayeyi artık anlatsana ya.
Onu anlatmadan geçmeyelim merak ettim.
Muhtemelen dinleyenler de var. Vardım burada yoktum falan deyip orada şey panik yaptırdım.
Yani Avrupalılar da fazla şeyde oradakiler İsviçreliydi.
Amerikalı olsa yemeyebilir.
Amerikalılar bizim gibidir çünkü öyle çok fazla kendinizi kabul ettiremeyebilirsiniz.
Ya ben vardım yoktum biraz olay çıkardım.
Neyse siz geçin diye guest card'la girdim oraya bir şekilde.
Normalde bir ay önceden bir anovasyon yapmanız lazım.
Çünkü orada UNDP başkanı var, Birleşmiş Milletler'in üst düzey yöneticileri var.
Ve yani siz herhangi biri olabilirsiniz.
Tamam çok üst...
Üst düzey görüşmeler Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde yapılıyor New York'ta.
Bu biraz daha alt bir etkinlikti ama yine de akreditasyon olmadan öyle girdim.
Sonra hemen olcayı buldum abi ben Türk'üm falan diye.
Şimdi o önemli bir ödül aldı orada.
İşte 2030 hedefleriyle ilgili 3 girişim seçilmişti.
Yanlış hatırlamıyorsam biri Meksika'da bu lastiklerin dönüşümüyle ilgili.
2 fazla gıda, gıda israfını önlemekle ilgili.
Üçüncüsü de Afrika'da bisiklet ve motosiklet yani çevre dostu motosiklet ve bisiklet kullanımıyla lojistik işi yapan bir şeydi.
Tabi bunun etrafında çok acayip dünyanın en önemli kurumlarının başındaki insanlar var.
Ben hemen elime bir kola, fanta bir şey kapıp onların arasına girip falan bir şekilde Birleşmiş Milletler Kalkınma Ajansı'ndan üst düzey yöneticilerle görüştüm.
Bana net bir şey söylediler.
Dediler ki sen bir şey başarmak istiyorsan kardeşim, Türkiye'nin kitap okuyup okumaması bizi zerre ilgilendirmiyor.
Hiç umurumuzda değil.
Birleşmiş Milletler'in alanı değil.
Bana ne Türkiye'nin kitap okumasından ya da işte Yunanistan'da kitap okunuyormuş, okunmuyormuş.
Ama sen okuma yazma, yani literacy ya da dört işlem yapma yeteneğini yani numeracy arttırabilecek bir proje geliştirirsen bu yaptığın
işte de bir app geliştirip gelir elde edip onu finanse edersen işte o zaman Birleşmiş Milletler'in işi olur.
Biz deriz ki Türkiye'de Alparslan diye biri var, Bir Yudum Kitap diye bir iş var.
Bunlar bir dernek ya da vakıf kurdular.
Türkiye'de işte taşrada, köylerde ya da mültecilerin okuma yazma oranını dört işlem yapma yeteneği arttıran Bir proje yapıyorlar.
O zaman bizden de destek alabilirsin.
Bütün Dünya Bankası'dan da destek alabilirsin.
Avrupa Birliği'nden de destek alabilirsin.
Ama bu haliyle sen Türkiye'de lokal bir girişim olarak kalırsın.
Bu yöntemin, metodun beğenildiği için bu ödülleri almışsın.
Tebrik ederiz ama bir üst devreye çıkman için fazla gıda gibi olman lazım.
Daha metotsal bir sorunu çözmen ve bizim hedeflerimizden birini çözmen lazım.
Onların da kaliteli eğitim diye bir hedefi var.
Birleşmiş Milletler'in sürdürülebilir kalkınma hedeflerinden.
Bunun altında da okuma yazma oranının çeşitli ülkelerde arttırılması ve dört işlem yapma yeteneğinin arttırılması.
Bugün hala Türkiye'de yüzde iki okuma yazma bilmiyor.
Bunların çoğu kadın, bunların çoğu taşrada yaşıyor.
Bunların çoğu 90'lı yıllarda özellikle Irak'tan göç edenler, Suriye'den göç edenler, sonra buradaki akrabaların yanına gelenler ve aslında Türkçe öğrenmeye ya da okuma
yazma öğrenmeye. Bir ihtiyaç duymamış kişiler ama artık bunların çocuklarının, işte bunların 30'lu 40'lu yaşlarda olanların artık öğrenmesi gereken.
Yani düşünün otobüse binecek numara bilmiyor, okuyamıyor.
Var böyle insanlar. %2 böyle bir şey raporuna göre, BM raporuna göre.
Bunları arttıracak bir şeyler yapılabilir mi diye o gün bir app yapıp para kazanmaya.
Bir yudum kitap o güne kadar hiç para kazanmadı.
Sadece küçük sponsorluklar almıştı.
App yapmaya o gün karar verdik.
Hayalimiz şuydu, biz app yapacağız.
Yurt dışına da bu yapıyı yayacağız.
İşte döviz kazanıp, Türkiye'den de kazanıp bir kitap okuma derneği ya da kitap, özür diliyorum okuma yazma derneği ve kitap okuma kulüpleri kurup işte bu bölgelerde çalışmalar yapacağız.
Belki okuma yazma kursları açıp burada gönüllü ya da gönüllü olmayan profesyonel eğitmenlerle bu %98'i 99'a çekeceğiz.
En azından komşu ülkelerin içinde Türkiye şu anda En iyisi Gürcistan, ondan sonra Türkiye.
Gürcistan'ı da geçeceğiz gibi bir hedef koyup bu model tutarsa bunu biz tutup Irak'a, Suriye'ye, ne bileyim İran'a, Azerbaycan'a, Ermenistan'a taşıyacağız gibi bir fikirle app yapmaya karar verdim.
Sonra da app yaptık. App'e de bir yatırım aldık 2020 başında.
2020 sonu 2021 başında.
Şu anda Bir Yudum Kitap artık bir eposta bülteni değil sadece.
Sesli kitap özetleri ve sesli hikayeler sunan bir...
sesli kitap, alternatif sesli kitap platformu ve şu anda 450 binden fazla da indirmesi olan Güney Amerika'da, Rusya'da, Ukrayna'da ve Türkiye'de ağırlıklı Türkiye ve Güney Amerika'da bir
sesli kitap platformuna dönüştü.
Vay anasını gerçekten çok güzel bir hikaye.
Teşekkür ederim. Bak iyi ki sormuşum.
Hikaye buraya bağlandı çünkü.
Peki Şimdi siz buradan aldığınız tabii ki kendinizi finanse ediyorsunuz ama buradan aldığınız kazandığınız paranın bir kısmında o zaman kenara ayırıp bu bahsettiğin okuma yazma oranını arttırmak
için oraya yatırım mı yapıyorsunuz?
O kısım ne oldu? Orayı nasıl şekillendireceksiniz?
Bu şimdi bir melek yatırım gibi bir yatırımdı.
Yani bununla orayı finanse etmemiz mümkün değil.
Önce bizim karlılık tarafına geçmemiz lazım.
Şu an karlılığa çok yakın değiliz.
Yani daha içerikler hazırlandı, seslendirildi ve bunların çoğu dolarla oluyor.
İspanyolca seslendirme yapıyorsunuz, Rusça seslendirme yapıyorsunuz.
Muhtemelen bu yıl bir yatırım daha olur gibi öyle hayal ediyorum.
Ondan sonra belki bir yatırım daha olur.
Yani o seviyelere gelmemiz için bizim yılda birkaç milyon dolar ciro yapmamız lazım ki işte bunun yüzde şu kadarını sosyal sorumluluk projesi adı altında bir yudum kitap AŞ'nin yani bizim firmamızın yönetim
kurulunun ya da ortaklarının da işte derneğin üyesi olduğu bir dernek kurup o derneği de çok böyle tüzüğüyle işte demokratik yapısıyla ki Türkiye'de dernekler gerçekten dünyadaki diğer sistemlere göre çok
demokratiktir. Çok.
İyi bir tüzükle kurmak lazım ki dediğim gibi o demokrasinin şöyle bir kötülüğü var.
Kötülük demeyeyim de bir açığı var.
Gerçekten siz bir dernek kurarsınız.
Yüz milyonlarca lira ya da yüz binlerce lira bağış yaparsınız.
Gerçekten o dernek sizi alaşağı edebilir ve sizi çıkarıp dernek...
yoluna devam edebilir. Yani dernek üyeleri çok güçlü.
Oy ve seçim çok güçlü dernekte.
Vakıf gibi olmuyor. Vakfında başka dezavantajları ve avantajları oluyor.
Dolayısıyla orada iyi bir sistem ve iyi bir para lazım ki bir noktada yapmak istediklerimi hani o demokratik sistem dernek sistemi içinde Gerçekleştireyim.
Ondan sonra dernek kendi kendine başka bir şey yapmak istiyorlarsa alıp gidebilir.
Türkiye'de örneği çok. Ama baştan doğru kurgulamak iyi bir para lazım.
Şu anki durumda o paraları ayırmamız oraya mümkün değil.
Çünkü daha biz maaşlarımızı ödeyip içerikleri hazırlayıp reklamlarımızı finanse ediyoruz orayla.
Ben daha büyük bir şey hayal ediyorum.
Yani bizim yaptığımız sesli kitap özeti pazarında bir Ukraynalı bir Alman firma ayda 3-4 milyon dolar gibi cirolar yapabiliyor.
Biz daha bunun çok uzağındayız.
onlarla rekabet edecek pozisyona gelip, bunu bir sosyal sorumluluk projesi olarak yapıp, o dernek işte bir sosyal girişim gibi davranıp aslında, önce bir yudum kitaptan beslenir, sonra diğer
paydaşlardan beslenir, artık bir yudum kitabın bir parçası değil, ayrı bir girişim olarak yoluna devam edecektir.
Anladım. Bayağı meşakkatli, sabır, sebat hepsini gerektiren böyle zamanlı olacak bir şey.
Umarım bütün hayallerin gerçekleşir.
Çok güzel hayallerim var. Peki bu içerikten bahsedin ya içeriklerin daha hani bir buçuk sene sonra bile ne kadar zor bulduğundan bahsedin.
Şimdi bir de app var, sesle de içerik var, o da var, bu da var.
Nasıl yetiştiriyorsunuz Alparslan?
Gerçekten bunların hepsini nasıl buluyorsunuz?
Ekstra bir takımınız mı var içerik üzerine çalışan ya da hani...
Burayı nasıl yapıyorsunuz?
Çok merak ettim. Tabii şimdi maddi tarafı çözdüğünüz zaman ne yapıyorsunuz?
Bir yayın evi gibi çalışıyorsunuz.
Yani bizim şu an bir editörümüz var.
Ben varım. Ben de yazı işleriyle ilgileniyorum.
Ve bu editörümüz de dışarıdan freelance olarak pek çok yazarla çalışıyor.
Çevirmenle çalışıyor. Bazen biz hazır içerikleri işte yurt dışından satın alıp telifini diyoruz ki ya da telifsiz içerikler var.
Yazarı öldükten 70 yıl...
70 yıl sonra Türkiye yasalarınca o alenileşiyor.
Mesela işte Edgar Allan Poe'nun artık içerikleri ve metinleri alenidir.
Siz onları alıp çevirip çevirmen telifiyle kullanabilirsiniz.
Editör bunların hepsini planlayıp bir şekilde hazırlanıyor.
Sonuçta Türkiye'de işte 200-300 tane çok iyi yayın evi var.
Burada çalışmış, burada yazmış, burada çevirmenlik yapmış yüzlerce insan var.
Siz onların telif haklarını, emeklerini ödedikten sonra çok iyi metinler ortaya çıkartabilirsiniz.
Onun dışında seslendirme içinde zaten yine profesyonel stüdyolarla çalışıyoruz.
Onların seslendirmenleri var.
Anlaşıyorsunuz. Devam ediyor.
Burada sunduğunuz üç önemli şey var.
Bir, biz diğer sesli kitap uygulamaları gibi kitabı baştan sona okumuyoruz.
Edebir niteliği olmayan yani roman ya da öykü olmayan kitapları özetliyoruz.
Kişisel gelişim, felsefe, düşünce.
Bu size iki şey sağlıyor.
Bir kitap okuyan biriyseniz okumadan önce kitap hakkında fikir sahibi oluyorsunuz.
İki kitap okumayan biriyseniz en azından o kitap size ne mesaj veriyor, ne anlatıyor iyi bir editörün ağzından dinliyorsunuz ya da okuyorsunuz.
Üçüncüsü biz bu kitleyi çok sevmeyiz, istemeyiz ama var böyle bir kitlede.
O kitap hakkında sağda solda konuşmak isteyen, işte ben bu kitabı okumuştum demek isteyen böyle bir kitlemiz de var.
Onlar da dinliyor ve bu kitabı okumuş gibi davranabiliyor.
Yani bizim hayal ettiğimiz buydu ama o oluyorsa ona da döneriz.
Belki onları dönüştürebilecek şeyler deneriz.
Yani bir insan sadece havalı olmak için kitap özetlerini dinliyorsa farkında olmadan çok fazla şey de öğrenebilir.
Bu hap bilgi de hap bilgi çağı.
Adam hiç okumayacaksa bunu okusun bari.
Yani bu kötü bir şey değil. Yani Türkiye'de mesela dergi okuru var.
Genelde dünyada dergi okuru aynı zamanda kitap okurudur ama bizde sadece dergi okuru diye bir şey var.
Bugün hala edebiyat dergileri yıllar geçmesine rağmen 20 bin, 30 bin, 40 bin satabilirken bir kitap o kadar satmıyor.
Yani Orhan Pamuk gibi işte Ahmet Ümit gibi yazarlar milyonu zor görüyor artık.
Eskiden milyon 1 milyon satan yazarlarımız vardı.
Şimdi birkaç tane. Yani 10 tane yazarımız yoktur kitabı milyon satan.
Ya da bir yazar rahmetli oluyor ölüyor mesela işte Doğan Cüceloğlu gibi.
Ondan sonra kitapları milyon satıyor.
Yani işte Fatma Girik mesela geçtiğimiz zaman da kaybettik.
Bir yazar olsaydı kitabı olsaydı işte 1 milyon satardı.
Ama ölmeden önce satmıyor.
Ya da bugün en çok satan yerli yazarlar işte Sabahattin Ali.
Orhan Veli, klasik yazarlarımız.
Modern klasik diyelim.
Onlar milyonlarca satıyor.
Bizde öldükten sonra kıymetini bilmek diye bir şey var.
Oğuz Atay'ın da mesela ölmeden önce romanların hiç okunmaması, öldükten sonra popülerleşmesi ve yayınması gibi.
Ben o noktada buna kızmıyorum ya da niye böyle oldu diye üzülmem.
Hem ticari olarak üzülmem.
Çünkü sonuçta parasını veriyor.
Hem de farkında olmadan o kişi zaten aslında bir şekilde edebiyatla, hikaye tarafımızla ve kitapla, özet tarafımızla tanışmış oluyor.
Biz bununla ilgili anketler yapıp işte mobil uygulamanın verdiği nimetle takipler yapıp bu kitleyi çözebiliriz.
Ama dediğim gibi kitle neyse biz ona dönüştürürüz ya da kitleyi dönüştürürüz.
Onunla ilgili bir sakıncam yok.
Şeyi çekincem yok. Ama isteriz ki tabii bizde de nitelikli olarak farkında olarak ya kitap özetinin böyle bir amacı da var.
Bu amaca yönelik ben bunun özetini okudum.
Bu kitap güzelmiş. Kitabı da satın alıp okuyayım diye bir ekosistem kurulabilsin.
Çünkü o kitaplar satılmazsa.
Yayın evi yeni kitaplar basmayacak.
O yeni kitaplar basmazsa ben onu özetleyemeyeceğim.
Bir yudum kitap da yok olacak.
Kitap da yok olacak. Yazar da, editör de, kitap kapak tasarımcısı da, kağıtçı da, matbaa da.
Yani bu bir ekosistem.
Kitap satmalı ki, dergi satmalı ki bizim gibi bu okuyan kitleden para kazanan girişimler çoğalabilsin.
Cerolarını arttırabilsin. Sen bundan bahsederken ben kendimi birazcık kötü hissettim.
Çünkü ben hep Kindle'dan okuyorum.
Yani benim için çok kolay okuması, indirmesi, hani orada highlightlarını yapması, altını çizip ondan sonra onu dijital bir ortama aktarması.
Kindle okuyarak da bu ekosisteme katkı sağlayabiliyor muyum?
Tabii ki hatta daha çok sağlıyorsun.
Ben şimdi kağıtçı filan dedim ama kağıt iki ülkede üretiliyor.
Dolayısıyla aslında kağıdın tek faydası Finlandiya ile Çin'e.
Bir de Alman kağıdı var çok fazla kullanılmasa da.
Dolayısıyla Kindle okuyarak zaten editör o işi yapıyor ve onu Kindle'a çeviriyor.
Dizgici de Kindle'a uygun hale getiriyor.
Yani aslında emekçiyi ek kitap okuyarak daha çok besleyebiliyoruz.
Kağıtta kağıdın %90'ı, %10'u ticaretini yapanın %90'ı Finlandiya'daki, Almanya'daki, Çin'deki firmaya gidiyor.
Bir Amerikalı da Amerika'yı besleyemez çünkü başka şey yok.
Bu kitap kağıdı üretmek için bir selüloz lazım ve onun için özel ormanlar yetiştirmeniz lazım.
Yani süper güç bile olsanız bugün Amerika kağıt üretemeyebilir.
Çünkü kolay değil. Birkaç yıl geçmesi lazım.
Ya da ne yapacak? Finlandiya'daki ormanları söküp getirip Amerika'ya takacak.
Dolayısıyla Kindle'da okuyarak tabii ki katkı verebilirsiniz.
Sesli kitap dinleyerek Türkçe, Türkiye'deki ekosistemden bahsediyorum.
Katkı verebilirsiniz. Çünkü o seslendirmeyi hazırlayan süreçle kitabın hazırlanılması arasındaki süreç aynı süreç.
Kitap satın almak ya da e-kitap satın almak ya da sesli kitap satın almak her türlü ekosistemi besleyen bir şey.
Onlar çatı gibi bizde.
Biz bunun altında bir şey üretmeye çalışıyoruz.
Bir eğitim uygulaması, eğitim teknolojisi uygulaması izleyebiliriz o anlamda.
Anladım, teşekkür ederim.
Yüreğime su serptiğin için.
Bu detayı da hiç bilmiyordum bu arada Finlandiya ile Çin detayını.
Bunu da burada not etmiş olduk.
Yavaş yavaş kapatmaya doğru gelirken, öncelikle teşekkür ediyorum gerçekten bu kadar detaylı ve samimi şekilde paylaştığın için.
Ama bir de şeyi merak ediyorum.
Mesela şimdiki aklınla, hep öyle derler ki şimdiki aklım olsa ya da şimdiki tecrübenle, bakış açınla şöyle bir geriye dönecek olsam.
O zamanki Alparslan'a ne derdin?
Ve şu an böyle ufak girişimleri, aklında fikirleri olan ama en başta bahsettiğin gibi parası olmayan ya da ekibi olmayan kişilere nasıl bir tavsiye verirdin?
Şimdi böyle deyince Bitcoin aldardım.
Güzel. Yatırım tavsiyesi değil ama.
Yok yatırım tavsiyesi değil.
Yani Bitcoin aldardım.
Hiç böyle dertlerimiz olmazdı.
Bir yudum kitabı da ücretsiz yapardık.
Herkes bedava dinlerdi.
O zaman bir yudum kitap için harcadığımız parayla bitcoin alsaydık çok farklı bir şey olurdu bugün.
Pandemi başında çok farklı olurdu.
Pandemi ortasında çok çok daha farklı olabilirdi.
Ama şakası bir yana bu tarz şeylerde de şu var.
Ya şununla bin bitcoin alıyordum falan diye mesela böyle konuşulur.
Ben de hep şunu söylerim abi işte bitcoin 40 bin dolarken bin bitcoin 40 milyon dolar yapar.
Hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı onun 40 milyon dolar olmasını beklemezdi.
100 bin dolar da satıp memur çocuğuysa hemen muhitinde bir ev alırdı.
Dolayısıyla hiç öyle üzülmeyin.
Yani daha kötüsü bizde böyle para kaçırdığı için böyle intihara giden depresif olan her şeyin kaybeden tipler de çoktur Türkiye'de.
Özellikle Doğu Avrupa'nın sağından itibaren Polonya'da, Yunanistan'da, Bulgaristan'da da öyle.
Almayın abi öyle şeyler diyorum.
Sonra erken bozarsınız.
Bir yıl sonra o yüz katına çıkar.
Bu sefer git işte olmayan bir şey kazanamadığınız için üzülürsünüz derdim.
O yüzden 7 yıl önceki bana şey derdim herhalde.
Dolarla ilgili çok böyle hatalar yaptık.
Çünkü bizim harcadığımız her şey dolar.
Kitap kağıdı dolar. Ambalaj kağıdı dolar.
Sunucular dolar. Herhalde sadece şey derdim.
Yatırımın belli bir kısmını döviz tutmalıydım.
Çünkü döviz endeksli iş yapıyorsanız yani sen de iktisatçısın.
Döviz endeksli. Çok alakam yok ama.
Ama öyledir yani çıktı ve girdi TL çıktı dövizse orada saçma bir şey oluyor.
Türkiye ekonomisi iyiyken de saçma.
Yani döviz harcayıp döviz kazanıyorsanız döviz tutarsınız.
Döviz harcayıp TL kazanıyorsanız yine harcamanız için döviz tutmanız lazım.
Bunu söylerdim. Bir de herhalde uygulamayı daha erken yapardım.
Onu biraz herhalde çok büyüğü ben her şey iyi olacak diye düşündüğüm için biraz geç kaldık.
Bugün yaptığımız ciroları pandemi öncesinde ya da dolar bu durumda değilken daha iyi değerlendirebilirdik.
Herhalde bu ikisini söylerdim.
Anladım. Teşekkür ederim.
Her şeyin kendine ait bir zamanı var ama ya.
Bilmiyorum hani bu böyle çok polyanacılık gibi de duruyor olabilir ama ben buna çok inanıyorum.
Her şeyin kendine ait bir zamanı olduğuna.
Ama bu paylaştığın şeyler de çok kıymetli.
Bazı şeyler için çünkü zamanı geriye de çeviremiyorsun.
Hani bir şey yapmak istiyorsan her şeyin kendine ait zamanı var okey ama bir şey de yapmak istiyorsan onu sürekli ertelemenin de manası yok diye yine böyle bir kamu ve spotu vermiş olayım.
Çok teşekkür ederim tekrar katıldığın için.
Dinleyenler de bizi dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
öderiz. Umarım keyif almışsınızdır, güzel şeyler öğrenmişsinizdir ya da ilham almışsınızdır Alparslan'ın hikayesinden.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
