
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde kendimle, zihnimle ve duygularımla olan mücadelelerimi bana yansıtan, ayna görevi gören bir kitap üzerine hayata ve kendime dair sorgulamalarımı paylaştım. Çayınızı kahvenizi, isterseniz not defterinizi de alın gelin derince bir sohbet edelim:)
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e.
Hoş geldiniz, ben Emine.
Bu kanalda psikoloji, felsefe, bilim ve farkındalık çerçevesinde Hayatı daha yaşanılabilir kılmak için düşüncelerimi, okuduklarımı, öğrendiklerimi ve günlük hayattaki tecrübelerimi paylaşıyorum.
Ek olarak her çarşamba günü podcastta bahsettiğim konuya ilişkin kaynaklar, kitap önerileri ve kendimizi daha iyi tanımak, anlamak adına bir soru ile Ableton gönderiyorum.
Eğer ilginizi çeker ve benim de mail kutuma düşsün bunlar derseniz emineyesitmen.com slash podcast adresinden kayıt olabilirsiniz.
Eğer benimle birebir çalışmak isterseniz de yine aynı adresten koçluk başlığına tıklayıp bilgi ve ücretsiz ön görüşme randevusu alabilir ya da bana LinkedIn profilimden ulaşabilirsiniz.
Bu hafta geçtiğimiz günlerde okuduğum ve bende çok tatlı bir his bırakmakla birlikte hayatı, hayatı yaşadığım tonları, kararlarımı, kendimi farkındalıkla sorgulamama vesile olan bir kitaptan
bahsetmek istiyorum. Marion Milner'ın Kendine Ait Bir Hayat isimli kitabı.
Yazar bir psikiyatrist ve 26 yaşındayken ilginç bir deneye kalkışıyor.
Kendisini nelerin mutlu ettiğini bir günlüğe tek tek kaydetmek ve hayatta tesadüfen karşısına çıkan mutluluk anlarını artırma amacıyla bu günlüğü tutmaya başlıyor.
Ama o günlük zaman içinde iç dünyasını ve kör noktalarını keşfetmesine yardımcı oluyor.
İnanılmaz kapılar açıyor yazara.
Sonra da bu yolculuğunu ve kendi hakkında öğrendiği şeyleri başkalarıyla paylaşma arzusuyla günlüklerini bir kitap haline getiriyor.
İlk olarak takdir ettiğim şey şu oldu yazarla alakalı.
Bu kadar açık yüreklilikle tüm özeni kitaba dökmesi.
Ben yapabilir miydim bilmiyorum.
Hoş bu bölümlerde de çok farklı bir şey yaptığım söylenemez ama bence Meryem Miller'ın yaptığı çok ayrı bir seviye.
Ve beğendiğim şeylerden bir tanesi de şuydu.
yol gösterme, kılavuzluk etme ya da nasıl mutlu olacağına dair didaktik bir sav ortaya koyma amacı taşımıyor.
Bir nevi iç dökme kitabı ki girişte yazar bunu kendisi de diriye getiriyor zaten.
Goodreads'te kitapla ilgili yapılan yorumlarda çok hoşuma giden bir cümleyi paylaşmak istiyorum.
Biri demiş ki, kendimle, zihnimle ve duygularımla olan mücadelelerimi bana yansıtan Aynı görevi gören bir kitap.
E tabi şunu da göz ardı etmemek gerekiyor.
Kitabın 20'li yıllarda yazıldığını göz önüne alınca teknolojide, bilimde, edebiyatta o kadar ilerlememize rağmen İnsanın iç dünyasının hayattan kendisinden beklentilerinin
bugünkü ile ne kadar benzer olduğunu fark ediyorsunuz ki bence bu da üzerine düşünülmesi gereken bir konu.
Derin bir konu yani. Bunu sadece bu kitapta değil stoji kaynakları okurken de benzer tonlu kitapları okurken de çok fark ediyorum bu arada.
Çünkü insanlık ne kadar gelişmiş olursa olsun bazen hayatta...
Tüm benliğimizin farkındalığıyla, bütünsel bir yerden değil de zihnimizin dıracık bir odağından bakıyoruz.
Sonuçta akıl her ne kadar temel bir unsur olsa da aklın hükümdarlığının dışında kalan duyguları, arzuları ve ihtiyaçlarıyla insan çok daha karmaşık bir varlık.
İşte bu yüzden de biraz durup bakışlarımızı kendi içimize çevirdiğimizde aslında kendimiz hakkında ne kadar az şey bildiğimizi, bastırdığımız ya da görmezden geldiğimiz ne çok yönümüz olduğunu fark ediyoruz.
O yüzden bu kitap bana nasıl benliğimle bilinçli bir bağlantı kurup hem kendimin hem de içinde yaşadığım dünyanın iyi bir gözlemcisi olabileceğim konusunda güzel kapıları açtı.
Çünkü son zamanlarda kendine olan bağlantımı zayıfladığını hissediyordum ve sahalara geri dönme anlamında beni güzel destekledi diyebilirim.
Bugün de bu bölümü kaydederken aslında amacım bu benliğimizle bağlantı kurmak için sorgulamalarımı sesli devam ederek beraber düşünmek.
Bir yere varmak ya da formül vermek kesinlikle değil.
O yüzden haydi alın kahvenizi, çayınızı, gelin biraz sohbet edelim.
Öncelikle şimdi kitabın başlığına baktığın zaman çekici bir başlığı var.
Ama bana şunu sordurtuyor.
Kendine ait bir hayat ne demek?
Hayatlarımız zaten bize ait değil mi?
Her zaman değil bence.
Ben zaman zaman kendime şu soruyu sorarken buluyorum açıkçası.
Ben gerçekten istediğim hayatımı yaşıyorum.
Yoksa toplumun, ailemin, partnerimin...
Ya da kendime çizdiğim ve nereden geldiğine emin olmadığım ideal hayat çerçevesindeki bir hayat mı?
Özgür irademle yaptığımı düşündüğüm seçimlerim tam anlamıyla bana mı ait?
Dolayısıyla hayatım bana mı ait?
Bu sorular açıkçası benim kafamda dolaşan sorular zaman zaman.
İşte bu noktada da kitapta altını çizdiğim şöyle bir yer vardı.
İstediğim şey, öleceğim zaman olabilecek kadar faydalı oldum demek değil.
Yaşadığımı hissetmek istiyorum.
Ama bununla hayatı dolu dolu yaşamak, her şeyi deneyimlemek gibi pazar günü gazete eki yazılarına konu olacak başlıklardan bahsetmiyorum.
Belki çok büyük bir bencillik ama dünyadaki her şeyden bir pay almak istiyorum.
İyisiyle kötüsüyle.
Dünya o kadar harika ki onu kavramak, kucaklamak, her parçamın onunla titreştiğini hissetmek istiyorum.
Bence çok güzel ifade etmiş ve burada beni düşündüren iki tane yer var.
Birincisi ben ne zaman, nasıl, kimle, ne yaparken yaşadığımı hissediyorum.
Güzel soru. Kesinlikle seyahat ederken, bir şeyler üretirken, ormanda böyle sık ağaçların arasında yürürken, ilginç bulduğum insanlarla sohbet ederken, onların hikayelerini,
fikirlerini dinlerken, kardeşimleyken, partnerimle böyle akşamları uzun sohbetlerimizde.
Ve tabii ki hayatı sorgularken.
Peki ben bu soruyu size de sordum ve size sorduğumda gelen cevaplardan bazılarını paylaşayım.
Yürürken yüzüme vuran rüzgar, denizin kokusu, güzel bir manzara, keyifli bir yorgunluk, müzik, dans, insan hikayeleri, anneannemle vakit geçirmek, sakinliği
veya mutluluk veren deneyimleri deneyimlediğim anlar, ailem ve arkadaşlarımla geçirilen vakit.
Spor yapmak, bunu söyleyen çok olmuş.
Hayal kurmak ve bu hayallere ulaşmak için hedefler belirlemek, yeni yerler keşfetmek.
Bir dinleyicim de çok güzel bir fotoğraf yollamış.
Böyle masmavi bir gökyüzü, güzel böyle beyaz bulutlar var, yemyeşil bir çayırın ortasında yürürken.
Demiş ki doğada vakit geçirmek, spor yapmak ve yüzmek.
Ve son olarak bir de...
Aklıma ilk gelen şey acılar demiş.
İşte böyle uzayıp gidiyor şimdi hepsini söyleyemem belki ama bu cevaplar zamanla değişebilecek cevaplar gibi geliyor bana.
O yüzden buralarda esnek olabilme payı da bırakmak lazım.
Yani bugün bana yaşadığımı hissettiren şey yarın aynı şeyi hissettirmeyebilirim.
Diğer şey de düşünmekten ziyade yazarla hemfikir olduğumu fark ettiğim şey hayatı dolu dolu yaşama kalıbının mübhemliği.
Sahi ne demek hayatı dolu dolu yaşamak?
Size ne çağrıştırıyor?
Bana... hep yapma halini çağrıştırıyor.
Çok aktif bir anlamı var bende.
Yemek, içmek, eğlenmek, öğrenmek, deneyebildiğin her şeyi denemek ama böyle uçlarda yapmak.
Bunlarda kötü bir şey yok bu arada.
Bunları yapmak kötü bir yerden geliyor demiyorum.
Ama böyle çılgınlıklar, sürekli aktif olmak bana bunları çağrıştırıyor ve şunu düşünüyorum.
Hayat her zaman dolu dolu yaşanmalı mı?
Yani sürekli bir şeyler yapma halinde olmalı mıyız?
Bu da bir önceki bölümde bahsettiğim tutkularının peşinden koş klişesine benzemiyor mu?
Yani hayatını dolu dolu yaşa.
Çünkü şöyle bir perspektiften baktığımda boşluk olmadan doluluk da olmaz değil mi?
Belki de bazen hem zihnimizde, iç dünyamızda hem de fiziksel dünyamızda boşluklara ihtiyaç var.
Ben bunu çok sonra öğrendim mesela.
Sanıyorum bir bölümde demiştim çok yakın bir arkadaşım bana her dakikanı faydalı bir şey yaparak ya da bir şeyler öğrenerek Doldurmak zorunda değilsin.
Bazen sadece durmaya ihtiyacın var demişti 20'li yaşlarımın başında.
Ben her ne kadar bunu geç sindirmiş olsam da kendisine bu konuda müteşekkirim.
Bu konuyla ilgili açıkçası böyle uzun uzun konuştuğum, aydınlanmalarımı yaşadığım bir bölüm çekmek istiyorum.
O yüzden konuyu çok dağıtmayacağım.
Kitaba geri dönecek olursak yazarın kendine dair en önemli keşiflerinden bir tanesi de şuydu.
Her konuda fikri olması gerektiğine olan inancı.
ortamlara girdiğinde kendini entelektüel anlamda eksik ve yetersiz hissettiği, bu yüzden de sürekli okuduğu, filmler izlediği, araştırdığı, yeni diller öğrendiği ama hiçbir zaman istediği
noktaya gelemediği ve bunun içinde acı çektiği, kendini böyle acımasızca eleştirdiği ki bunun arkasında bana göre tamamen kendi fikrim, bir noktada onaylanma, kabul görmeye
ait ihtiyacı da var sanıyorum.
Bunlar tüm insanların sahip olduğu gayet doğal ihtiyaçlar hatta tatmin edildiğinde yaşadığını hissettiren de ihtiyaçlar.
Sadece hayatın bunların çerçevesinde döndüğünde yani sürekli bir yerlerde ortamlarda yer bulmak, kendini oraya iliştirmek için, kendi değerlerinden vazgeçtiğinde, kendinden
uzaklaştığında ya da insanları nedeni bilirsiz bir şekilde memnun etmeye çalıştığında Tüm
kararlarının ve davranışlarının en büyük itici gücü bu ihtiyaçlar olduğunda o zaman durup düşünmek gerekir.
Böyle bir hayat kişinin kendisine ait olabilir mi?
Bence olamaz.
İşte o yüzden bölümün başında dediğim gibi insanın hayatının kendine ait olması kavramının tüm beklentilerden, başkalarının ve kendisinin kendinden olan beklentilerinden bahsediyorum.
Ve ideal personasından sıyrılmış olması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü hayatta kendi yolunu bulamayan insan başkalarının yolunda yalpalar.
Bu sözü nerede okudum inanın hatırlamıyorum ama çok hoşuma gittiği için not almışım bu bölümde sizlerle paylaşmak istedim.
Bir de az önce onaylanma ihtiyacı demiştim ya orada eklemek istediğim bir şey var.
Zamanla şunu gözlemledim.
Bu ihtiyacın varlığını fark etmek insana böyle rahatsızlık, huzursuzluk veren tatsız bir duygu getiriyor beraberinde.
Sebebi de sanırım bu ihtiyacın doğallığının insan olmanın bir parçası olduğunu kabullenememekten.
Yani bunu kabullenmekten ziyade biraz daha tüy kaka muamelesi yapıyoruz.
Çünkü orada bir kırılganlık var.
Tabii ki bu ihtiyacımız hayatımızı dikte ettiği ve bizi olmak istemediğimiz kişiye dönüştürdüğünde, yapmak istemediğimiz şeyleri yaptırdığında o karşımıza çıkan şeyden bahsetmiyorum.
O tamamen ayrı az önce dediğim gibi.
Ama belki de insan kendine ait bir hayat oluştururken biraz da buralarda dolanmalı.
Beklentiler, çevre etkisi, işte bu onaylanma ihtiyacı, sizin hayatı nasıl yaşamak istediğiniz, nasıl hissetmek istediğiniz bir hayatta.
Geri dönüp baktığınızda neler yapmış olmak keşke değil de iyi ki dedirtecek.
Bunların cevapları çok kolay gelmeyebilir.
İşte o yüzden Maryam Miller'ın bu kendini keşif günlüğü bana çok güzel bir başlangıç gibi geliyor ki insanın kendisinin iyi bir gözlemcisi olmasına da olanak tanıyor.
Düşüncelerimizi gözlemlemek, farkına varmak, duygularımızın farkına varmak bence bunlar insanın kendine ait bir hayat inşa edebilmesi için çok önemli şeyler.
Duygulara yer açabilmek bölümünde bahsetmiştim zaten ve kitabın sonunda Mary Miller'da benzer bir yerde toplamış düşüncelerini ve şunu demesi dikkatimi çekti.
Ne istediğimi, nasıl bileceğimi de öğrenmiştim.
düşüncelerimi yeterince sakin tutar ve altlarına bakarsam bazen gerçek ihtiyacın ne olduğunu anlayabileceğim.
O zaman nasıl yaşanacağına dair sezgisel bir duygu olduğunu keşfetmiştim diyor.
Ve ben de varım diyorum bu cümlesine.
Hatta not düşmüşüm.
Ebildiğim mindfulness bu diye.
Bana tabii ki de en çok mindfulness ve okuduğum kafa açan kitaplar destek oluyor bu anlamda.
Hemen birkaç tane aklıma gelen kitapları söyleyeyim.
Seviyorsunuz çünkü kitap önerilerini.
Varoluşun Keşfi. Rolomey, Bugünü Yaşama Arzusu, Varoluşçu Psikoterapi, Arben Yalom, Kendini Bilmek, Michel Foucault.
Roman isterseniz ben Ursula Legoy'un romanlarını çok seviyorum.
Dünyaya orman denir, mülksüzler.
Onun dışında Küçük Prens, bence buraya koymak çok gerekli Küçük Prens'i.
Ve tabii ki canım Eric Fromm, Olma Sanatı, Yaşam Sanatı, Sevme Sanatı, Özgürlükten Kaçış.
Bu kanalda hep önerdiğim kitaplar.
Kendimi tekrar etmiş olmak istemem ama beni ilk defa dinleyenler varsa mutlaka ki baksın isterim, önermek isterim.
Bertrand Russell aynı şekilde.
Dünya görüşüm, sorgulayan denemeler, mutlu olma sanatı.
Onun dışında ben biyografilerden de çok besleniyorum.
Marie Curie çok beğendiğim, tarihte kendine ait bir hayat kurabilmiş, gerçekten çok takdir ettiğim bir karakter.
Onunla alakalı bir bölüm de var bu kanalda.
Salome aynı şekilde, Simone de Beauvoir aynı şekilde.
Bu şekilde uzar da gider. Yani sizden de duymak isterim bu arada.
Mutlaka dinledikten sonra bana mesaj atın.
Yani sizi kim etkiliyor? Kimlerin biyografisi en çok sizin hayatınızda yer ediyor?
Size yol gösteriyor?
Gibi gibi. En son olarak da şunu diyeceğim.
Bölüm hazırlarken tekrar baktım ama hala Türkçesi yok.
Alayında Batı'nın Hayat Okulu kitabı yani The School of Life.
Alayında Batı'nın bütün kitaplarını çok kafa açıcı buluyorum.
Ki burada yine söylediğim şeylerden bir tanesi.
Sürekli önerdiğim kitaplardan bir tanesi.
Şimdi konuya geri dönecek olursam da yazar o kadar sene yazdıktan sonra günlüğün sonlarına doğru şuraya evriliyor.
O zamanlar gerçek amacımın belki de hiçbir amaca sahip olmamak olduğunu anlayamamıştım.
Ama en azından en büyük ihtiyacımın bir şeyleri akışına bırakmak ve eğer cesaret edebilirsem başarı peşinden koşmamak olabileceğini tahmin etmeye başlamıştım.
Güzel nokta çünkü insanlık sanayi devriminden itibaren her şeyi somut ölçülerle değerlendirme ihtiyacında.
Ekonomu büyüsün, satışlar artsın, para kazanalım, servetimiz artsın, zengin olduğumuzu gösterelim, şanımız yürüsün.
Böylece başarılı olacağız ilizyonu.
Amacımız, hedefimiz olmasın tabii ki demiyorum.
Yani eğer benim yakıtım buysa ve ben bu şekilde motive oluyorsam tabii ki benim bir amacım ve hedefim olmalı.
Ama eğer ben hayatta bir amacım, tutkum, hedefim olmadan da kendimden memnunum.
benim yakıtım başka bir şey diye düşünüyorsam ve çevremin bana dayattığı baskıdan dolayı enerjimi ve zamanımı bana ait olmayan hedeflere ve amaçlara kanalize ediyorsam, o zaman orada
durup düşünmem gerekir.
Tabii insanı zorlayan da bir konu bunların altını deşmek.
Çünkü gerçeklerle yüzleşiyorsun.
Ve o gerçeklerle ne yapacağını bilmeyince hayatın ortasında böyle kocaman bir soru işaretiyle kalıyorsun.
Geçen haftaki seanslarımdan bir tanesinde Bir danışanım çok güzel bir hikaye anlattı.
Bölümü kapatmadan önce sizinle paylaşmak isterim.
Kadının biri balık kızartırken hep balığın kafasını ve kuyruğunu kesiyormuş.
Eşi de sormuş, hanım neden böyle yapıyorsun diye.
Bilmem, annem böyle yapardı demiş.
Bir sorsan annene, çok merak ettim demiş adam.
Kadın annesini aramış, sormuş.
Annesi de demiş ki, vallahi bilmiyorum, benim de annem böyle yapıyordu.
Tabii anneanne de yaşıyor.
Sonra kadın anneannesini arıyor, diyor ki, anneanne neden böyle?
Yaşlı kadın da diyor ki bizim zamanımızda yokluk vardı.
Tavalar küçüktü. Sığsın diye keserdik balığın kafasıyla kuyruğunu o yüzden.
Şimdi bu hikaye beni düşündürdü.
Çünkü şu an tavalar küçük değil.
Her boy tava bulabiliyoruz.
Ama biz aynı bu hikayedeki gibi nereden geldiğini bile bilmediğimiz bazı alışkanlıklarını, düşünce kalıplarını sürdürüyoruz.
Ayfer Tunç'un Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek kitabını okuyanlar hatırlar.
Orada 70'li yıllardaki hayatımızı anlatıyor.
bir bölümde çocukların gazoz kapağı, misket, ilaç kutusu vs.
hep bir şeyler biriktirdiğini, koleksiyon yaptığına dair böyle bir cümle geçiyor.
Ben de katılıyorum bu arada eski akrabaların evlerinde hep biriken bir şeyler görürdüm yani.
Bazı şeyleri çok yakalayabildim 90'ların çocuğu olarak.
Ve Ayfer Tunç bunu şöyle açıklıyor.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra çayı kuru üzümle içtiğini söylemekle övünen ebeveynlerden geldiğimiz için benim anneannemin annesi bu arada birinci ağızdan duymuşumdur.
O yokluk zamanlarında tasarruf yapmak, bir şeyleri elde tutmak, biriktirmek ana temaydı.
Sonraki jenerasyon çocuklarında bu alışkanlık olarak kaldı.
İşte bu iki tane hikaye beni günlük hayattaki alışkanlıklarımı düşünmeye de itti.
Çünkü alışkanlıkların davranışının çok büyük bir kısmını bazı kaynaklara göre %40 olduğunu varsayarsak neleri sorgusuz sualsiz kabul etmiş olabilirim?
Hangi davranışlarım, alışkanlıklarım bana ait?
Benim şu an içinde yaşadığım hayatla uyumlu mu diye düşündürdü beni.
Ya da ben çok düşünüyorum bilmiyorum yani Emine saçmaladın da diyebilirsiniz ama.
Bölümü de birkaç tane kendimce önemli olduğunu düşündüğüm soruyla kapatmak isterim.
Çünkü insan yaşadıkça çevresinde şunu fark ediyor.
Birçok insan istemediği hayatı yaşıyor.
Kendine ait olmayan hayatı yaşıyor.
Eminim gözlemliyorsunuzdur ya da belki aramızda vardır bu şekilde hayatlar yaşayan.
O yüzden de size soruyorum.
Kendinize dürüst olarak cevaplayın.
Kendime de sordum bu soruları tabii ki.
Hayatı istediğiniz şekilde yaşıyor musunuz?
Yaşamıyorsanız sizi durduran nedir?
Nereden başlayacağınızı mı bilmiyorsunuz?
Başarısızlıktan mı korkuyorsunuz?
İçten içe o hayatı hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz?
Ya da o hayatı oldurmak çok mu iş çıkaracak başınıza?
Motivasyonunuz mu yok bunun için?
Hazır mı hissetmiyorsunuz?
Belki de kaybetmekten korkuyorsunuz şu an sahip olduklarınızı.
Belki de istediğiniz hayatın ne olduğunu bilmiyorsunuz ki bu da çok normal.
Daha fazla sorsam sorarım bu arada.
Bu liste uzuyor gidiyor çünkü ama bence bugünlük yeter.
Bu sorulara ben de cevap arıyorum ve cevap aradığım, kendimce cevapları düşündüğüm, tartıştığım bir sürü bölüm var bu kanalda.
Onun dışında ben bu işin içinden tek başıma çıkamıyorum.
Emine birisiyle beraber düşünmeye, kafa yormaya ihtiyacım var.
Bir elin nesi var, iki elin sesi var derseniz de biliyorsunuz ki bana her zaman ulaşabilirsiniz.
Açıklamalarda iletişim linkimi hep bırakıyorum.
Oradan kendinize uygun bir zaman dilimi için randevu alabilirsiniz.
Diyelim ve... Bir bölümün daha sonuna geldik.
Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
