
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Einstein’ın bile kendinden şüphe ettiği şu dünyada biz ne yapalım?! Siz de kendinizden, kapasitenizden, zekanızdan şüphe ediyorsanız bilin ki yalnız değilsiniz. Gelin hem dertleşelim hem de uzmanlar eşliğinde kendinden şüphe etme haliyle nasıl başa çıkarız ona bakalım.
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e.
Hoş geldiniz, ben Emine.
Bu kanalda psikoloji, felsefe.
Bilim ve farkındalık çerçevesinde hayatı daha yaşanılabilir kılmak için hayata dair sorgulamalarımı, düşüncelerimi, okuduklarımı ve öğrendiklerimi paylaşıyorum.
Ek olarak her çarşamba günü podcastta bahsettiğim konuya ilişkin kaynaklar, kitap önerileri ve kendimizi daha iyi tanımak adına bir soru ile e-bülten gönderiyorum.
Eğer ilginizi çeker ve benim de mail kutuma düşsün bunlar derseniz emineistitmen.com slash podcast adresinden kayıt olabilirsiniz.
Eğer benimle birebir çalışmak isterseniz yine aynı adresten koçluk başlığına tıklayıp bilgi ve ücretsiz ön görüşme randevusu alabilir ya da bana LinkedIn profilimden ulaşabilirsiniz.
Bu hafta son zamanlarda üzerine çok düşündüğüm bir konudan bahsetmek istiyorum.
Bölümün isminden de anlayacağınız üzere kendimizden, yeteneklerimizden, kapasitemizden şüphe etmek üzerine birkaç kelam edeceğim.
Bu konuda biraz araştırma yaparken Einstein'ın bile kendinden harca şüphe ettiği gerçeğiyle karşılaştım.
Yok artık diyenleriniz olabilir ama hayatına baktığımızda, biyografisini okuduğumuzda küçük yaşlardan okul çağından itibaren ki muhtemelen bunun altında yatan sebeplerden biri de budur ama O zamandan beri dünyanın
akışını değiştiren inovasyonları bulduğunda bile kendinden hep şüphe eden bir tavrı var.
Hatta o kadar ki 1905 yılı Einstein'ın mucizeler yılı olarak anılıyor.
Çünkü Einstein 1905'te modern fiziğin temelini atan 4 tane çığır açıcı makale yayınladı.
Ve bugünkü görevlilik gibi konulara dair anlayışımızda devrim yarattı bu makaleler.
Ama buna rağmen Einstein...
Kendinden şüphe etme nöbetleriyle boğuşuyormuş.
Akademide iş bulmakta zorlanması bir yana bir yandan da maddi sıkıntılarla boğuşuyor ve Einstein'ın fikirleri yerleşik inançlara meydan okuduğu için bilim camiası da onun fikirleri konusunda ikiye bölünüyor.
E haliyle bu faktörler kişisel ve profesyonel baskılarla birleştiğinde kendinden şüphe duyma konusundaki içsel mücadelesini inanılmaz derecede körüklüyor.
Ama bir yandan da devam ediyor yani kendine devam etme gücünü buluyor ki ilerleyen dakikalarda bundan da bahsedeceğim.
Konuyu irdeledikçe, araştırıp öğrendikçe bir o kadar da insani bir şey olduğunu da gördüm.
Bu kendimden şüphe etme olayının bugün de hem kendimden şüphe ederken yaşadığım bazı aydınlanmalardan, bunun arkasındaki psikolojiden araştırdığım kadarıyla ve destek olabilecek kaynaklardan bahsedeceğim.
Hazırsanız başlayalım.
Hatta şöyle başlayalım. Sizlere de sordum Instagram'da, kendinizden şüphe ettiğiniz oluyor mu diye.
Ankete yüzlerce kişi katıldı ve her yüz kişiden doksan ikisi...
Kendinden şüphe duyduğunu söylemiş.
Ve neredeyse %50 oranında da kendinden şüphe duymanın özgüveni zedelediğini söylemişsiniz.
Bir de hangi konularda kendinizden şüphe duyuyorsunuz diye sormuştum.
Genel olarak şu eksende cevaplar geldi.
İnsan ilişkileri, kariyer, yaptığımız işin kalitesi, kapasitemiz.
Bu yazdıklarınızın hepsinde sizi o kadar iyi anlıyorum ki arkadaşlar.
Eminim verdiğim örneklerde de siz de beni çok iyi anlayacaksınız.
Bazı bölümlerde ve sosyal medyada bahsetmiştim.
Yakın zamanda hayatımda bir takım değişiklikler oldu.
İrlanda'dan İngiltere'ye taşındım.
Hani karşı kıyı gibi görünebilir ama o kadar kolay değil aslında.
Oradaki kurulu düzenimi ve arkadaşlarımı bırakıp kimseyi tanımadığım medeniyetten uzak, minik bir kasabaya yerleştim.
Uzaktan çalışıyorum. Ofise sık sık gitmiyorum.
Şirketim aynı ama takım değiştirdim.
Böyle daha büyük sorumluluklar aldığım bir göreve geçtim.
ve bu değişikliklerin hayatımda sandığımdan daha büyük bir etkisi olduğunu geçtiğimiz haftalarda Tırnak içinde hallettiğimi sandığım şu kendimden şüphe etme konusunun tezahür etmesiyle
tekrar ortaya çıkmasıyla fark ettim.
Çünkü yeni görevim gereği çok daha büyük ölçekli firmalarla çalışıyorum.
Şöyle söyleyeyim biraz daha net bir resim oturması için kafanızda.
Dünya genelinde kullandığınız ya da servis aldığınız markaların her 10'undan 7'sini kapsayan bir müşteri portföyünden bahsediyorum.
Ve haliyle çok talepkarlar.
Bu şirketlerin insan kaynakları, liderlerine, üst düzey yöneticilerine, yetenek yönetimi, işe alımı, işveren markası konusuna stratejik danışmanlık veriyorum.
Bu detayı veriyorum çünkü sen profesyonel koçluk yapmıyor musun, ne iş yapıyorsun tam olarak biz anlamadık diye soranlarınız oluyor.
İki şapkalı bir işim var arkadaşlar.
Biri kurumsaldaki bu danışmanlık işim, diğeri de benim kendi işim olan koçluk.
Şimdi konuya geri dönecek olursak.
En başta bu işi alırken şöyle aldım.
Ben bu şirkette Türkiye başta olmak üzere Güneydoğu Avrupa bölgesinde en büyük firmalarla çalıştım.
Ondan önce yine İskandinav, Baltık, Britanya bölgeleriyle çalıştığım bir işim vardı.
Hepsinde de çok güzel işlere imza attım.
Haliyle bunu mu yapamayacağım?
Nasıl olsa işi biliyorum, ürünü biliyorum, kaç senelik tecrübem var rahatlığıyla geldim ben.
Bir başladım işe, inanılmaz farklı bir dünya.
Sanki ben senelerce bu şirkette çalışmıyorum ve aynı işi yapmadım.
Yani böyle farklı. Sebebi de buradaki firmaların çok daha kompleks bir yapısı olması ve en önemlisi de teknik konularda daha fazla ihtiyacı olması.
Çünkü ben yazılımcı değilim.
Bunun için zaten ayrı bir teknik ekibimiz var ama benim takımım maşallah tüm teknik detaylara hakim.
Ve öyle terimler havada uçuşuyor ki toplantılarda ben soru gelince gözüne far tutulmuş tavşana dönüyorum.
Bu da haliyle şöyle bir baskı getirdi bana.
Ben sonuçta içeriden geçen biriyim değil mi?
Ve daha küçük ölçekli de olsa aynı işi yaptım.
Bunun cevabını bilmem lazım.
Şimdi gidip soracağım. İnsanlar diyecek ki abi biz bu kızı işi biliyor diye aldık.
Sorduğu sorulara bak salak saçma sorular soruyor.
Ve bunun baskısı bende o kadar yüksekti ki ben ne yaptım?
İnsanlara sormak yerine saatlerce kendim çözüp anlamaya çalıştım bir süre.
Bu arada aşırı stresliyim ve bu stres...
Kendime olan güvenimi de etkiliyor.
Kendimi sorguluyorum, kapasitemi sorguluyorum, kendimden şüphe ediyorum ben bu işi kurtarabilecek miyim diye.
Ve her tarifi aldığımda ya da iyi bir pozisyona geldiğimde kendime sorduğum o soru geri geldi.
Beni niye bu işe aldılar?
Imposter nasıl koşa koşa geliyor farkındasınız değil mi?
Bu arada imposter sendromuyla alakalı da Kıvılcım Kıran'la çok güzel bir bölüm çekmiştik.
İlgilenenlere onu da tavsiye edeyim.
Şimdi bu imposter geri geliyor dedim ya beni niye bu işe aldılar?
Şimdi bunun arkasındaki sebeplerden biri de şu.
Göçmen dinleyicilerim daha iyi anlayacaktır.
Ben buraya çalışma izniyle geldim.
O süreçler zaten çok meşakkatli ve benim sürecim çalıştığımız aracı kurumun yaptığı bir hatadan dolayı.
Yılın hikayesine döndü.
İki haftada bitecek süreç iki ayda tamamlandı ve biz her şeyi değiştirmek zorunda kaldık.
Bu esnada da beni buraya getirmek için maddi manevi hatırı sayılır bir efor sarf edildi yöneticilerim ve şirket tarafından.
Ve ben üzerimde bunun da baskısını hissediyorum.
Yani insanlar zaten İngiltere'de yaşayan ve Anadolu İngilizce olan herhangi birini bu işe alabilirdi.
Beni bu kadar meşakkatli bir şekilde buraya getirdiler ve ben takımın çok gerisindeyim diye düşünüyorum.
Takımdaki tek Türk benim daha doğrusu tek İngiliz olmayan benim bu arada.
Bir yandan da kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum.
Diyorum ki bu süreç senin elinde olmadan uzadı.
Yapabileceğin bir şey yoktu. Bu kadar yüklenme kendine.
Halledersin bir şekilde. Alt tarafı teknik bir iş.
Atom parçalamıyorsun sonuçta.
Diğer yandan da diyorum ki Emine bok vardı bıraktın diğer işini.
Konfor alanından çık dedik de bu kadar da çıkma yani.
Böyle günler geçiyor geçiyor derken ben geçmiş haftalarda Londra'ya ofise gittim.
Yöneticim dedi ki gel seninle azıcık sohbet edelim.
Dedim edelim. Nasıl gidiyor, nasıl hissediyorsun diye sordu.
Ben bir döküldüm.
Çünkü bilmesi gerektiğini ve beni anlayabileceğini düşündüm.
Onu da kariyer yolculuğunun göz önünde bulundurarak benzer bir geçişimiz var.
Empati yeteneği çok yüksek biri ve yargılamayacak biri.
Dedi ki ben farkındayım.
Sana sadece şunu söylemek istiyorum.
Biz senin bu işi yapabileceğine inanmasaydık o kadar yüzlerce aday arasından sana gelmezdik teklifte.
Ayrıca aynı işte sende değil.
Çok farklı dinamiklere olan bir iş ve burada hiç kimse başladığında şu anki bilgi seviyesine değildi.
Zamanla öğrendi ve devam etti şöyle.
Kendi kendine baskı kurma, kendinden de şüphe etme.
Herkesin masaya getirdiği farklı bir yeteneği var, bilgi seti var.
Senin de çok zengin bir tecrüben var, bunu unutma.
Eksik olduğun konuları en kısa sürede tamamlarız.
Sonuçta amacımız artık seni daha iyi nasıl yaparız'a odaklanmak.
Ve cidden de çok hızlı bir aksiyon planı çıkardı bana ertesi gün.
Takip eden haftada ben o konuyla ilgili baya bir ilerleme kaydetmiştim zaten.
Velhasıl kelam bu konuşma bana öyle iyi geldi ki ve şunu fark etmemi sağladı.
Ben ne zaman konfor ağınımın dışına çıkıp kendime, kariyerime, hayatıma, ivime kazandıracak bir şey yapsam bu his geliyor.
Başta kendimden hunharca şüphe ediyorum ama sonra bir şekilde devam ediyorum ve geçiyor.
Bir noktada dengeye geliyorum.
Yani o şüphe benim büyümeme vesile oluyor bir yerde.
Bir yerde beni ittiriyor, kendi kendime meydan okumamı, kendi kendimi zorlamamı sağlıyor.
Kendimle alakalı halının altında kalmış, göz ardı ettiğim yönlerimi keşfedip üzerine eğilmeme de vesile oluyor bir noktada.
Yani tamamen öcü bir his değil.
Ve işte yaşadığım aydınlanma buydu.
Yani bu kendinden şüphe etme hali evet çok insani bir duygu ve aynı zamanda biraz daha benim ilerlememe vesire de olabiliyor.
Tam bunu fark etmişken konuyla ilgili dinlediğim podcastlardan birinde çok benzer bir tutumdan bahsettiler.
Hidden Brain diye bir kanal keşfettim.
Çok güzel konular işliyor aklınızda olsun.
Beni dinlemeyi seviyorsanız kesinlikle onu da seversiniz.
Hidden Brain. Orada uzun yıllardan beri kendinden şüphe etme üzerine çalışan Kevin Kukla isimli bir profesörün konuşmasını dinledim.
Özellikle de azınlık grupların toplum içinde yaşadığı kendinden şüphe etme durumunu araştırıyor.
Ve diyordu ki şüpheyi nasıl algıladığınız önemli.
Arkadaşınız mı yoksa düşman mı?
Ya da bunu bir motivasyon aracına çevirip ileriye de adım atabilirsiniz.
Ve ben de şöyle düşündüm.
Şüpheyi nasıl konumlandırdığıma bağlı gerçekten de.
Şüphe o psikoloğun dediği gibi arkadaşım olup benim şüphe duyduğum konunun üstesinden gelmek için gelişmeme, öğrenmeme, ilerlememe yardımcı mı olacak?
Yoksa düşmanı bulup kendini gerçekleştiren kehanet misali beni engelleyip özgüvenimi mi zedeleyecek?
Yani ben hangisine izin vereceğim?
Ben hangisine izin vermek istiyorum?
Bence hepimizin cevabı aynıdır burada.
Yani hangisine izin vermek istiyorum, hangisine izin vereceğim kısmında.
Bölümün başında da Einstein'dan kendinden ne kadar şüphe duyduğundan ve bu şüpheye rağmen nasıl devam ettiğinden, bu şekilde devam ettiğinden bahsetmiştim ya.
O da şöyle düşünüyor ve hatta şunu diyor.
Zekanın gerçek işareti bilgi değil, hayal gücüdür.
Yani şüphenin inovasyon için bir katalizör olabileceğini, bizi bilinmeyeni kucaklamaya ve mevcut paradigmalara meydan okumaya teşvik edebileceğini anlatıyor.
Ama şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum.
Bu kadar senelik tecrübelerimizle, bizi biz yapan tecrübelerimizle gelen şüpheleri birdenbire hayatımızdan çıkarmak kolay değil.
Çünkü her şeyde olduğu gibi bu da çocukluğumuza iniyor.
Modern psikolojide çok saygı duyulan isimlerden bir tanesi ve duygusal rasyonel davranış terapisi üzerine yoğunlaşmış bu terapiyi bulan kişi Albert Ellis de şöyle yaklaşıyor bu konuya.
Diyor ki... Kendinden şüphe duymaya katkıda bulunan yani bunu tetikleyen şey irrasyonel inançlardır.
Ve tabii ki bu irrasyonel inançlar da genellikle çocukluk deneyimlerimizden, toplumsal baskılardan, başkalarıyla yapılan karşılaştırmalardan, kıyaslardan kaynaklanıyor.
Bu inançların içselleştirilmesi...
Bir öz eleştiri ve olumsuz kendi kendine konuşma döngüsünü teşvik edebilirmiş.
Bu da gerçek tehditlerin yokluğunda bile insanların sürekli kendinden şüphe duymasına yol açabilen bir şeymiş.
Peki biz kendimizden sürekli şüphe duyduğumuzda ne oluyor?
Özgüvenimiz azalıyor. Sizin de ankette söylediğiniz gibi.
Ya da daha mükemmelliyetçi oluyoruz.
Bir şeyleri kanıtlamaya çalışıyoruz.
Ya da sürekli bir onaylanma ihtiyacı içinde oluyoruz.
Duygusal ihmal bölümünde bahsetmiştim.
Hatta kitabını önerip bir de test paylaşmıştım.
Oraya da bakabilirsiniz. O kitabı da bana çok kıymetli bir danışanım önermişti.
Bu kitabı okursanız yaşadığım aydınlanmalar üzerine çalışalım isterim diye.
Gerçekten de aldığım en iyi kitap önerilerinden biriydi ve sonraki danışanlarımla da kendinden şüphe duyma üzerine çalıştığımız seanslarımızda çok güzel bir kaynak oldu.
Eğer bu konuda biriyle çalışmak istiyorsanız benim kendinden şüphe duyma üzerine danışanlarımla çalışma şeklim şöyle aklınızda netleşmesi için söyleyeyim.
Mindfulness temelli bilişsel davranışçı terapi ile koçluğu harmanlıyorum.
İlişkili olumsuz düşünce kalıplarını sorgulayıp yeniden çerçevelemek üzerine pratik teknikler uyguluyoruz.
Danışanların şüphelerinin ardındaki kanıtları incelemeye, varsayımlarını sorgulamaya ve alternatif bakış açılarını düşünmeye teşvik etmek amacımız.
Bu yaklaşımın sebebi de kişinin öz eleştirel düşüncelerini daha dengeli ve gerçekçi bir bakış açısıyla değiştirmesine yardımcı olması.
Bundan çok fayda gördüm.
Detaylar için web sitemden daha önce çalıştığım kişilerin referanslarını okuyabilir ve ücretsiz ön görüşme talebinde bulunabilirsiniz.
Aklınızda olsun bunu tekrardan hatırlatmış olayım.
Ama bu hatırlatmayı yaparken de şunun da altını çizmek isterim.
Koçluk çözüm odaklı bir yaklaşım.
Yani aksiyon almak, bir sonraki adımı planlamak üzerine olan bir yaklaşım.
Eğer sizin buradaki... İhtiyacınız çocukluğunuza inmek ve oradaki belki keşfedilmemiş noktaları keşfetmekse o zaman sizin için doğru adres bir uzman psikologla çalışmak olacaktır.
Benim kendi danışanlarımda gördüğüm ortak yönde şu şekilde bana şunu derler ben terapi aldım böyle bir farkındalığım var.
Ama bu farkındalığımın nasıl aksiyona dökeceğimi bilmiyorum.
Yani bu farkındalıkla ne yapacağımı bilmiyorum.
İşte o noktada koçlukla tanışıyorlar ve orada koçluk devreye giriyor.
Eğer sizin de ihtiyacınız bu noktadaysa evet o zaman beraber çalışabiliriz.
Ama şunu da diyebilirsiniz terzi kendi söküğünü dikemiyor işte bak sen de kendinden şüphe duymuşsun.
Evet gerçekten de öyle oluyor ama işte bunlar insan olmanın bir parçası sanıyorum ki ya.
Çünkü hayat... Yine her bir şekilde gerçekten gitmiyor.
Sürekli inişleri, çıkışları ve onlardan öğrendiğimiz bir şeylerle bir yerlere sıçramayla gidiyor gibi görüyorum ben.
Bir de Jung'un yaralı şifacı diye bir kavramı var ya yani şunu der.
Sadece kendi yarasını doğru anlayabilen bir doktor hastasına yardımcı olabilir mantığından yola çıktığımızda eğer benim destek aldığım kişi benimle aynı yoldan geçmişse ben daha iyi anlaşılacağımı düşünürüm.
Ben de koç ve terapist seçerken aynı mantıkla ilerliyorum.
Neyse burayı çok uzatmayayım. Hazır konuya dair kitap önerisi...
yapmışken çok sevdiğim yazar, şair ve aktivist Maya Angelou'nun biyografisi olan Kafesteki Kuş Neden Şakır Bilirimi de öneriyim.
Ya da izlemek isterseniz kendisinin hayatını konu alan bolca ödüllü bir belgesel var.
And I Still Rise. Vaktinizi ayırıp izleyin isterim.
Hatta kendisinin çok da sevdiğim bir cümlesi var.
Yeri gelmişken onu da söyleyeyim.
Başınıza gelen tüm olayları kontrol edemeyebilirsiniz.
Ama bunların sizi etkilememesine karar verebilirsiniz.
Başkasının bulutundaki gökkuşağı olmaya çalışın.
Şikayet etmeyin.
Hoşunuza gitmeyen şeyleri değiştirmek için her türlü çabayı gösterin.
Eğer bir değişiklik yapamazsanız, düşünce şeklinizi değiştirin.
Yeni bir çözüm bulabilirsiniz.
Kesinlikle katılmakla beraber sadece şunu düşünüyorum.
İnsan o şüphe döngüsünün içindeyken bazen kayboluyor ve birinin elinden tutup çekmesi gerekebiliyor.
Ben de Katie ile yani müdürümle böyle bir konuşma yapmasaydım bu debelenmem daha da uzun sürebilirdi ki genelde bu imposter semptomlarını fark ettiğim zaman en yakın arkadaşlarıma yazıyorum diyorum ki beni tokatlayın.
Onlar da hemen seve seve gereğini yapıyorlar.
O yüzden kendi gerçekliğimizden uzaklaştığımızda yakınımızdaki kişilerin bize şimdiye kadar yaptıklarımızı hatırlatması önemli olur diye düşünüyorum.
Yaptıklarımız olmasa bile gerçekçi bir yerden bakıp saçmalama ya diyebilmesi çok önemli.
Az önce bahsettiğim psikolog Kevin Kukli'de en iyi panzehirlerden birinin çevremizden alacağımız destek olduğunu söylüyor.
Alternatif olarak kendi kendimize de hatırlatabiliriz diyor.
Böyle bir destek mekanizmamız yoksa.
Çünkü bu konu üzerine 92 tane makale yazmasına rağmen bu adamcağız bile kendinden şüphe ediyormuş.
Yani Einstein bile kendinden şüphe ediyor.
Biz nasıl etmeyelim? Anlattı bölümde hatta diyor ki o gibi durumlarda gidip Google'da kendi ismimi aratıp yayınlanmış çalışmalarıma bakıyorum diyor.
Ve gerçekten de bu hatırlatma bana iyi geliyor.
dediği bir bölüm vardı podcast'ta ve ekliyor.
Bunu narsist bir açıdan almayın, bir hatırlatma gibi görün.
Ya da yazın bunları diyor.
İşteki başarılarınızı, genel anlamda hayatta güzel yaptığınız şeyleri, aldığınız doğru kararları, bunları hatırlamak ve bir motivasyon aracı olarak kullanmak güzel bir kapı açabilir gerçekten
de. Günlük tutmanın gizli gücü bölümü hala en çok dinlenenler arasında.
Bu kadar sevilmesinin sebeplerinden biri de budur.
Belki kim bilir, siz bana söyleyin.
Ben bir de yazmakla beraber şunu uyguluyordum.
Eskiden meditasyon olarak yapıyordum bunu.
Hatta şöyle bir meditasyon olarak yapıyordum.
Çakra meditasyonu. Şimdi çakra meditasyonunda karın bölgesi solar plexus.
Orası daha çok özgüvenle alakalı ya.
Buraya geldiğim zaman daha çok böyle şu zamana kadar üstesinden geldiğim şeyleri, başardığım şeyleri hatırlatıyordum kendime ve diyordum ki bunları yapabildiysen dahasında yaparsın.
Biliyorum bazılarınız bu konulara çok sıcak bakmıyor ama...
Konu meditasyonmuş, çakraymış, reiki'ymiş bu değil arkadaşlar.
Önyargılarımızı bir kenara bırakıp düşünürsek hangi yöntemle yaptığınızın hiçbir önemi yok.
Önemli olan o dönemde size iyi gelen şeyi uyguluyor olmanız.
Kaldı ki çok saygı duyduğumuz Jungtan Tutun'da Ursula Le Guin'e kadar bilim ve edebiyat dünyasında doğu felsefesinden beslenen birçok kişi var hatırlatırım.
Farkındaysanız kendim burada bir açıklama ihtiyacı hissettim.
Bu da son zamanlarda yakaladığım hem kendimde hem çevremde şeylerden bir tanesi.
Ki şüpheyle el ele gittiğini düşünüyorum.
Çünkü insanı kendinden şüphe ettiren bir durumda insan kendine açıklama ihtiyacı hissediyor.
Karşı tarafın önyargılarına kurban gitmemek için insan kendine açıklama ihtiyacı hissediyor.
Ama bu çok ayrı bir bölümün konusu ki onun da üzerine çalışıyorum şu anda.
Şimdi esas konuyu toparlayacak olursam bölüm boyunca bahsettiğim psikolog Cookley'in...
birlikte imposter sendromu üzerine çok güzel yayınları olan İngiliz klinik psikolog Jessamy Hibbard'ın da önerdiği diğer bir başa çıkma yöntemi var kendinden şüphe duyduğunuzda.
Kendimize karşı kullandığımız dili biraz daha olumlu bir hale getirmek.
Yani kendimize daha pozitif, daha destekleyici bir dille yaklaşmak.
Bu konuyu kendiyle dost olmak ve Growth Mindset bölümünde ele almıştım.
Arzu edenler o bölümleri de dinleyebilir.
Son olarak bu konuda önereceğim yazar da Brené Brown'dır.
Özellikle Mükemmel olmamanın hediyeleri İngilizcesi The Gift of Imperfections bir de Daring Greatly acımasız dünyaya meydan okumak sanıyorum ki Türkçesi de bunları okuyabilirsiniz.
Haydi bölümü Shakespeare'in bir sözüyle kapatalım.
Shakespeare der ki şüphelerimiz haindir ve denemekten korktuğumuz için çoğu zaman kazanabileceğimiz iyiliği kaybetmemize neden olur.
Ve benim de sorum şu eğer kendinize Kapasitenize, zekanıza olan şüphelerinizden dolayı bir şeyleri denemekten korkmasaydınız nasıl bir hayat yaşıyor olurdunuz?
Bir hayal edin isterim bakalım neler canlanıyor gözünüzde.
O gözünüzde canlandırdığınız hayatı gerçekliğe dönüştürmek için de eğer desteğe ihtiyacınız olursa bana nereden ulaşacağınızı biliyorsunuz.
Açıklamalara her zaman iletişim bilgilerimi bırakıyorum.
Bir bölümün daha sonuna geldik.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
