
Uzaktan sağlık uygulaması Eczacıbaşı Evital’in yeni sürümü ile ihtiyaçlarınızı yönetmek, psikolog ve diyetisyen gibi sağlık uzmanlarıyla online görüşme yapmak hiç bu kadar kolay olmamıştı! Hemen indirin, keşfedin:
https://s.evital.app/gelisiguzelhayaller
Lansmana özel indirim kodu: GGH15
Bu bölüm ''Evital'' hakkında reklam içerir.
Transkript
Herkese merhaba, yeşil güzel hayallere hoş geldiniz.
Ben Emine. Bu kanalda psikoloji, felsefe, bilim ve farkındalık çerçevesinde hayatı daha yaşanılabilir kılmak için hayata dair sorgulamalarımı, düşüncelerimi, okuduklarımı ve öğrendiklerimi paylaşıyorum.
Bu hafta dönem dönem hepimizin kıyısında dolaştığımız kaybolmuşluk hissinden bahsetmek istiyorum arkadaşlar.
Hayatımın neresindeyim, ne yapıyorum, neden bunu yapıyorum, ne yapmak istiyorum gibi cehennem azabı soruların zihnimizde dönüp durduğu ama asla cevabının olmadığı durumlar herkeste zaman zaman
oluyor ve bu kaybolmuşluk hissinin içinde dibe çökmek çok muhtemel.
O yüzden de... Bu hafta böyle okuduğum bir makale bu konuya farklı bakış açısından bakmamı sağladığı için hemen koşa koşa mikrofona geldim.
Sizinle paylaşmak istedim.
Bu bölüm birazcık kaybolmuşluk hissi ve bununla nasıl başa çıkacağımız demek de istemiyorum ama nasıl hemhal olacağımız diyeyim.
Yani bu hisse nasıl oturacağımız üzerine diyelim.
Kaybolmuşluk hissi tarifi çok zor bir his.
Beraberinde bilinmezlik de getiren bir his.
güvenebileceğin ya da sığınacağın bir limanın olmaması hissi de taşıyor.
Bu limandan kastım bir doğru ya da bir inanış, bir şey yani.
Bu aidiyetle ilgili bence bu kanalda sık sık değindiğim bir konu aidiyet.
Çünkü insanlar sadece mekanlara ya da ilişkilere değil fikirlere de ait hissederler.
İnsanın fikirleri değiştiği ya da inançları sarsıldığı zaman da kaybolmuş hissedebilir.
Ben bunu biraz şeye benzetiyorum.
Bir çam ağacında kozalağım.
Yerim yurdum belli, ait olduğum yer, köklerim hepsi belli ama bir yandan da her şey o kadar monoton ki sıkıldım hep aynı dalda asıl durmaktan, hareket edememekten, hep aynı
yerden, aynı sokaktan, aynı açıyla dünyayı görmekten sıkıldım.
Biraz böyle gideyim dolaşayım değil mi?
Ne var ne yok bir bakayım, farklı kozalaklarla tanışayım falan.
Sonra bir şekilde ait olduğum ağacın dalından pıt düşüyorum.
Kendimi kurtarmayı başarıyorum.
Yuhuu özgürlük.
Önce çok güzel geliyor.
Nereye istersem gidebilirim.
Şöyle sokaktan aşağı bir yuvarlanayım.
Bakayım yolun sonunda ne var.
Farklı yerler keşfediyorum.
Yolda benim gibi maceracı diğer kozalaklarla karşılaşıyorum falan.
Bazen onlara katılıyorum.
Bazen yalnız devam ediyorum.
Sevdim ben bu özgürlüğü.
Derken biri geliyor.
Ben böyle yolun kenarında kendi kendime dururken şöyle okkalı bir tekme yapıştırıyor.
Ben fırlıyorum yolun diğer tarafına.
Gittiği yere kadar beni de tekmeleye tekmeleye devam ediyor.
Ben burada kozalakları hep tekmelerim yolun sonuna kadar.
Allah kahretsin bunu anlatana kadar ne kadar kötü bir şey olduğunu fark etmemiştim.
Neyse konumuza geri dönüyorum.
Sonra ben bir bakıyorum.
Hiç bilmediğim bir yerdeyim.
Yalnızım. Önce bir neye uğradığımı şaşırıyorum.
Sonra düşünüyorum.
Aaa diyorum. Özgürlüğümün cicim ayları sona erdi.
Birden kafamda soru işaretleri beliriyor.
Neredeyim? Nereye gidiyorum?
Hayattan ve kendimden ne bekliyorum?
Bilmiyorum. Şimdi ne yapacağım?
Bilmiyorum. Evim olan çam ağacına çok uzağım geri gidemem.
Gitsem de o daldan koptum artık bir parçası değilim.
Ben eski ben de değilim.
Çok değiştim. Hayatın farklı yönlerini gördüm.
Ne şu an olduğum yere aitim ne de koptuğum ağaç evime.
Eee ağaçtaki diğer kozalaklara da yabancılaştım.
En korkuncu da kendime yabancılaştığımı hissediyorum.
Eskiden zevk aldığım şeylerden artık zevk almıyorum.
Değer verdiğim şeyler anlamsızlaşıyor gitgide.
İnandığım şeyler de yok oluyor birer birer.
Ve ben hayallerinin, özgürlüğünün peşinden giden o idealist kozalak koskoca bir kaybolmuşluk hissiyle öylece duruyorum.
Evet, tanıdık geldi mi?
Özellikle de göç tecrübesi yaşamış kişilerde daha yoğun bir his olmakla beraber, lokasyondan bağımsız en başta dediğim gibi fikirlerin ve değerlerin değişmesi ile de üzerimize çöken bir his
bu kaybolmuşluk. İçinde durması zor bir his, sindirmesi zor bir his, kabullenmesi zor bir his.
Çünkü bir kısmı koskoca bir bilinmezlik içeriyor.
Hatta bazı durumlar için hiçlik hissiyatı da büyük bir yer kaplayabiliyor.
E Emine iyi hoş tarif ettin de ne yapacağız diyorsanız, inanın ben de bilmiyorum arkadaşlar ama en azından umudumu yaşartan bir bakış açısıyla karşılaştım.
Onu biraz konuşalım isterim.
Filosof Hosea Ortakay Gasset, kaybolmuş hissetmenin kişinin kendisini özgürce yeniden yaratmasının ön şartı olduğunu belirtip şöyle bir söz söylemiş.
Kendini gerçekten kaybolmuş hissetmeyen kişi, telafisi olmayan bir şekilde kaybolmuştur.
Hmm tekrar edelim.
Kendini gerçekten kaybolmuş hissetmeyen kişi telafisi olmayan bir şekilde kaybolmuştur.
Şimdi Ortega'ya göre aklı başında herkes kaybolur.
Çünkü içindeki ve dışındaki gerçeklerin ne kadar uyumsuz olduğunu fark eder.
İşte burası da tam olarak keşke bu kadar farkında olmasaydık dediğimiz nokta.
Ama Ortega da der ki Düşünmek için yaşamıyoruz, yaşamayı sürdürmek için, hayatta kalabilmek için düşünüyoruz.
Geldiği nokta da şu, kaybolmadığına inanan kişi bu duygu durumuyla yüzleşmediği için kendini bulamaz gibi bir yerden tutuyor ve bu kaybolmuşluk hissini Fark ettiğimizde hayatta kalabilmek
için can havliyle tutunacak dal arıyoruz.
O dalı ararken de bu kurtuluş arzusu yıllardır unuttuğumuz en samimi arayışımıza dönüşür diyor kendisi.
Ve tabii mutlu son da kendimizi bulmak ama süresi belli mi diye soracak olursanız orası da ayrı bir bilinmezlik.
Mutlu son olacak mı diye soracak olursanız da o da bir bilinmezlik bence.
Yani farklı bir bakış açısı.
Belki bu görüşün beni etkilemesinin sebeplerinden biri en son çalıştığım terapistin içinden çıkamayacağımı düşündüğüm duygulara şöyle yaklaşmamı sağlamasıydı.
Burada benim göremediğim bir şey ya da kendi lehime kullanabileceğim, gelişebileceğim bir fırsat var mı?
Varsa ne? Bu tabii herkes için çalışacak diye bir şey yok ama bana sunduğu bakış açısı işime yaradı açıkçası.
Bir diğer farklı bakış açısı da annemden geldi.
Kendisine ne zaman psikolojik ya da fizyolojik bir problemimden bahsetsem cevabı hazır havalardan.
Kışın soğuk ve karanlık, yazın sıcak ve bunaltıcı, bahar ayları zaten mevsim geçişi.
Yani hava durumu hep suçlu, kaçışı yok gribimin.
Ama bu mevsim geçişleri yorucu oluyor gerçekten.
Mental ve fiziksel sağlığı birbirinin tamamlayıcısı olarak gördüğümden terapi ve diyetisyen konularında bu dönemlerde daha fazla desteğe ihtiyacım oluyor.
Teknolojinin nimetlerinden de en çok faydalandığım alanlarından biri sağlık hizmetleri.
Bu konuda Ezacıbaşı Evital'i gönül rahatlığıyla öneririm arkadaşlar.
Randevu bulmakta zorlandığınız ya da uygun fiyatlı güvenilir bir terapist ya da diyetisyen bulamadığınızda, bulsanız da gitmeye vaktiniz olmadığında Evital'in mobil uygulamasını hemen indirip kullanabilirsiniz.
Online olarak uzmanlara kolayca bağlanabiliyorsunuz.
Ücretsiz ön görüşme yapabiliyorsunuz.
Dörtlü ve sekizli alımlarda daha uygun fiyatlardan da faydalanabilirsiniz.
Ben böyle farklı sorunlara tek bir yerden çözüm sağlayan zamandan ve ekstra düşünme enerjisinden tasarruf ettiren pratik oluşumları pek severim biliyorsunuz.
Benim için diğer bir önemli kriter de bu tarz uygulamaların kullanıcı dostu olması.
Yenilenen arayüzünü denemek için anneme de uygulamayı indirttim ve henüz...
Ay bunu nereden yapıyorduk, nereye tıklıyorduk gibi sorular gelmedi.
Bakın bu çok önemli bir gösterge.
Gelişigüzel Hayaller dinleyicileri için tüm psikolog, diyetisyen ve sağlık ihtiyaçları görüşmelerinde lansmana özel bir ay süreyle geçerli %15 indirim kuponumuz var.
Tek kullanımlık kupon linkini açıklamalara bırakacağım.
Şimdi olmasa bile ileride ihtiyacınız olabilir.
Mutlaka bir indirip göz atın derim.
Evet devam edelim ve Ortega'ya geri dönmek istiyorum.
Benim geç keşfettiğim ama çok kıymetli İspanyol bir filozof kendisi.
Felsefesine biraz daha yakından bakalım.
Kaybolmuşluk kısmını genişletelim azıcık.
Diyor ki Ortega, hayatım bununla ne yapılacağı ve kendimi koşulların belirsiz denizinde gemim batıp mahsur kaldığım durumda başıma nelerin geldiğinin sorusu.
Hmm bu da değişik.
Ve şöyle devam ediyor. Birey bu bakış açısından bilinçle ve hayatının özüyle bağlantı kurma çabası içinde, iç varlığının derinliklerine batıp kendi kendisini kurtarır.
Yaşamak, dünyayla başa çıkmak, ona yönelmek, içinde hareket etmek, onunla meşgul olmak demektir.
Yaşarken içinde bulunmak durumunda olduğum bu dünya, kendi içinde şu ya da bu yerde bulunmayı seçme olanağını bana tanır.
Gel gelelim hiç kimseye içinde yaşadığı dünyayı seçme olanı verilmemiştir.
O dünya hep budur.
Ne yaşayacağımız yüzyılı, günü ya da tarihi ne de içinde dolaşacağımız evreni seçebiliriz.
Keşke seçebilsek çok güzel olmaz mıydı ya?
Yaşamak, insan olmak önceden hazırlanılan ya da denenebilen bir şey değil.
Yaşamımız ani olarak patlak veriyor.
Gerçekten de öyle patlak veriyor.
O yüzden de doğduğumuz yerden ya da doğduktan sonra kendimizi bulduğumuz yerden istesek de istemesek de yüzerek çıkmak zorundayız.
Dolayısıyla da hep bir şeyler yapmak, bir şeyler yapar olmak durumundayız.
Çünkü bize verilen bu yaşam yapılıp tamamlanmış olarak verilmedi.
İçimizden her biri kendi yaşamını yapılandırmak zorunda.
Her birimiz kendi yaşamamızı yapılandırmak zorundayız.
Maalesef keşke bize böyle birisi hazır olarak tepside sunsaydı, bizim yerimize karar verseydi ki oraya da geleceğim birazdan.
Ama maalesef öyle değil.
Ortega haklı. Ve doğamız gereği de sürekli bir şeyler yapıyor olmamız lazım diyor.
Şimdi geldiği noktayı çok iyi anlıyorum.
Katılmakla beraber şunu da düşünmüyor değilim.
İçinde bulunduğumuz kapitalist sistemden ötürü.
Biz devamlı olarak bilinçli ya da bilinçsiz bir şeyler yapma halinde olmaktan at yarışındaymışçasına kendimizin ya da kendimiz sandığımız hedeflere koşmaktan ötürü durduğumuz
an eror vermiyor muyuz zaten?
Yani belki de durduğumuz zaman kaybolduğumuzu hissettiğimiz an kesin böyledir demiyorum ama Bu da olabilir diyorum.
Bana şeyi düşündürdü hatta son yıllarda Mindfulness'taki yapma modundan çıkıp olma hali, anda kalma hali.
Neden bu kadar iyi geldi bazı insanlara?
Bir böyle soluk almaya, kendine bakmaya, içinde bulunduğu andan keyif almaya olanak sağladı değil mi?
Hatta Ortega bile o kadar uğraşınız olsun, bir meşguliyetiniz olsun derken bir yandan da şunu savunuyor.
İç dünyasına stratejik çekilme yapmadıkça, düşüncesini nöbette bekletmedikçe insan yaşamı olanaksızdır.
Ben bunu okurken kitapta yanına şöyle not almışım.
Emin misin amca?
Çünkü bu zaten benim ve bu sayede bağ kurduğum siz canım dinleyicilerimin atasporu.
İç dünyamıza stratejik çekilmeler yapmak değil mi?
Bu kadar sorgulamasaydık hayat daha kolay olur muydu diye düşünmüyor değilim bazen ya bilmiyorum.
İşte bu noktada konu sanırım dönüp dolaşıp yine dengeye geliyor.
Evet tabii ki duralım kendimizi dinleyelim, ihtiyacımızı anlayalım, durumumuzun farkına varalım ama onun da sonu yok.
Özellikle kaybolmuşluk gibi güçlü bir hissin hakim olduğu durumlarda en başta dediğim gibi bir dipsiz kuyu çöktükçe çökebilir insan.
İşte o noktada biraz daha böyle ruhumuzu besleyen, bize iyi gelen ufak tefek uğraşlarla meşgul olmak gerçekten güzel bir fikir olabilir.
Hadi benden size bir soru.
Sizin ruhunuzu besleyen, yaşadığınızı hissettiren neler var?
Bu illa bir şey üretmek anlamında değil.
Çok ufak bir şey bile olabilir.
Gökyüzüne bakmak bile olabilir.
Ama en azından sizi birazcık daha heyecanlandıran bir şeylerden bahsediyorum.
Ya da böyle o kaybolmuş ikisinden çıkmanıza yardımcı olan bir şeyler.
Ufak ya da büyük bir hedef de olabilir.
Bu hedef olayını daha büyük bir resme koyacak olursam o da değişik.
Çünkü her ne kadar yolculuktan, keyif almaktan bahsetsek de somut bir hedef olmasa da bir idea olarak, bir taslak olarak bazı insanların, herkesin değil, hayatlarının neresinde
durduğunu bilmesi lazım.
Bazıları da gideceği yeri bilmeme halinden mutlu ya da en azından kimsenin bilmediğini düşündüğü için kabullenmiş.
Benim gözlemim bu yönde. Ama işte bazı...
insan her ne kadar süreçten, yolculuktan keyif alsa da büyük resimde kendini bir yere yerleştiremediği zamanlarda da kaybolmuş hissediyor.
Her durumda kaybolmuş hissedebiliriz yani.
Ben bunu şöyle bir düşündüm ve aklıma ne geldi biliyor musunuz?
Biz özellikle milenyallar olarak hayatta Hep bir hedefi olan neslin çocuklarıyız.
Yani somut bir hedefimiz olmadığında gerçekten 404 not found diye böyle mavi ekran veriyoruz.
Bu ihtimalimiz çok yüksek yani.
İşte orada neye ihtiyacımız olduğuna dair iyi bir muhakeme yapabilmek.
Yapabilecek durumda değilsek de bu konuda iyi olan biriyle sohbet etmek, destek almak bence çok önemli.
Ortağı buna da şöyle yaklaşıyor.
Hepsine bir yaklaşımı var kendisinin.
Yaşayan bir varlık olarak insan yaşadığı çevresiyle bir anlama sahiptir diyor.
Doğru. İnsanın çevresi onun uğraşlar gerçekleştirdiği ve çeşitli ilişkilerle doldurduğu alanıdır.
Çünkü insan olarak bizim çevremiz nedir?
Uğraşlarımızı gerçekleştirdiğimiz ve çeşitli ilişkilerle doldurduğumuz bir alandır değil mi?
Ve ben benliğimle ortamımın toplamıyım.
Sözünü duyanlarınız varsa o da kendisine ait.
Ya da insan en yakınındaki beş kişinin ortalaması muhabbeti gibi bir şey işte.
Çevre etkisi bölümünde anlatmıştım hatta bunun detaylarını.
İsteyenleriniz oradan da dinleyebilir.
Ve ortakada konuyu şuraya getiriyor.
İnsan belli bir ortama bağlı yaşar ve bu ortamda hep bir şeyler yapmak durumunda ve yaşamını yapılandırmak zorundadır.
Yani bu yaşamımızı yapılandırma kısmı evet belki bizim elimizde, bizim sorumluluğumuzda ama sonuçta içinde bulunduğumuz toplumla beraber yapabileceğimiz bir şey.
Buraya bağlıyor yani. Ve diyor ki ortam önümüze hep çeşitli şeyler yapma dolayısıyla olma olasılıkları çıkarır.
Yani o az önce değindiğimiz olma halinin yapma halinden geldiğini savunuyor diye anlıyorum ben burada.
Bilmiyorum siz farklı bir şey anladıysanız bana söyleyin.
Bu arada okuduğum kitabı da İnsan ve Herkes.
Baya güzel bir kitap tavsiye ederim.
Şimdi bu bizi ister istemez özgürlüğümüzü kullanmaya zorluyor değil mi?
Bu da diyor ki zaten çaresizlikten ötürü özgürüz.
Bu sayede yaşamımız sürekli bir kavşak noktası ve bitmek bilmez bir duraksamadır.
Her an bir sonraki anda ya da yakın gelecekte şunu yapan kişi mi yoksa bunu yapan kişi mi olacağımızı seçmek durumundayız.
Öyle ki her birimiz kendi yapacağımız şeyi dolayısıyla olacağımız şeyi seçiyoruz.
Olacağımız kişiyi seçiyoruz.
Tüm öğrendiğim mindfulness öğretileriyle çakıştığı yerler çok fazla ama haksız diyemeyeceğimdir.
Özellikle de mutluluk endüstrisi bölümünü dinleyenleriniz varsa...
Bu konuları kapitalist düzen içerisinde nerelere koyduğumu ve nasıl aydınlanmalar yaşadığımı da zaten anlamışsınızdır, biliyorsunuzdur.
Burada özgürlük deyince Sartre'nin sözü aklıma geldi.
O da diyor ki özgürlük sıfırdan rahatça yaşamak değil, başımıza gelenlerle ne yaptığımız bayağı benzer bir yerden tutuyor aslına bakarsanız.
İşte bu da bizi kendi hayatımızın sorumluluğunu alma noktasına getiriyor.
Çünkü hayatta büyük kararları başkalarına bıraktığımızda, Bu çok normal bu arada insan bazen sıkılıyor çok fazla sorumluluk aldığı zaman sıkılıyor istiyor ki bir kararı da nerede yaşayacağımızı da hangi
evde oturacağımızı da ya da ne bileyim hangi yere tatile gideceğimize de benim partnerim karar versin ailem karar versin gibi bazen üstünün sorumluluğu atmak isteyebiliyor çok normal ama işte O
kararı kendimiz almak zorunda kaldığımız zaman, o insanlar hayatımızdan çekildiği zaman yine boşlukta hissedebiliriz.
Alın size başka bir boşlukta hissetme sebebi.
Ortega da bu noktaya bir dişçi perspektifiyle yaklaşıyor.
Yani en bilinen teorilerinden bir tanesi bu mantıklı.
Dinleyin şimdi anlayacaksınız.
Nasıl karşımdakinin dişi ağrıdığında ben ancak acıyı tahmin edebilirim ama anlamam için deneyimlemem lazımsam.
Yaşam da öyledir.
Diş ağrısı nasıl aktarılamıyorsa yaşamda aktarılamaz.
Yapacağım şeyin kararını alma uğraşında kimse benim yerimi alamaz.
Çekeceğim sıkıntı da buna dahildir haklı olarak.
Ve şöyle toparlıyor. Demek ki yaşamım kendi kendime karşı sürekli ve kaçınılmaz bir sorumluluk.
Yaptığım şey, dolayısıyla düşündüğüm, duyduğum, istediğim şey benim için anlamlı ve sağduyulu olmalı.
Yani bu yapma modu dediğimiz şey tamamen buradan geliyor arkadaşlar.
Yaşam eşittir sorumluluk.
Kaybolmuşluktan girdik, sorumluluktan çıktık ama sorumluluk apayrı bir konu.
Çok da talep edilen bir konu.
Onu gelecek bölümlere ayırmayı planlıyorum.
O yüzden yavaş yavaş veda edelim isterseniz.
Bölümün sonuna doğru gelmişken bir soruyla kapatayım.
Eğer bugün bu bölümü dinliyorsanız kaybolmuşluğun kıyısından köşesinden belki de tam ortasından geçmişsinizdir ya da geçiyorsunuzdur.
Sorum şu eğer kaybolduğunuzu hissediyorsanız bugünkü anlattıklarımla siz ne yapacaksınız?
Bu bölümü durdurduktan sonra yapacağınız ilk şey ne olacak?
Unutmayın ünlü cümleyi kendini gerçekten kaybolmuş hissetmeyen kişi telafisi olmayan bir şekilde kaybolmuştur.
Belki de kaybolmak sandığımız kadar da kötü değildir arkadaşlar.
Kayboluşlarınızda kendinizi yeniden bulmanız dileğiyle.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
