
Farklı Kültürler Arası İletişim | The Culture Map
18 Temmuz 2023 · 36 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Herkes eşsiz, hepimiz nev-i şahsına münhasır insanlarız, evet. Peki ya içinde yetiştiğimiz kültür, yaşadığımız ülkeler, birlikte vakit geçirdiğimiz insanlar bizi nasıl etkiliyor?Bu bölümde farklı kültürlerin iletişim, güven, karar alma ve hayatı deneyimleme de dahil olmak üzere bir çok özelliğine değindim.The Culture Map isimli kitabın yazarı Erin Mayer ile birlikte Kültürel Antropolog Edward T Hall, Robert Levine, Geert Hofstede gibi sosyal bilimlerin üstadlarını yanıma alarak kültürlerin ana farklılıkları 35 dakikaya sığdırmaya çalıştım!
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Ben Emine. Bu kanalda psikoloji, felsefe, bilim ve farkındalık çerçevesinde Hayatı daha yaşanılabilir kılmak için düşüncelerimi ve hayaline kurduğumuz benliğimize ulaşmak
için günlük hayatta uygulanabilir pratik yöntemler paylaşıyorum.
Ek olarak her çarşamba günü podcast'ta bahsettiğim konuya ilişkin kaynaklar, kitap önerileri ve bir de kişisel farkındalığımızı arttırmak adına bir soru ile e-bülten gönderiyorum.
Eğer ilginizi çeker ve benim de mail kutuma düşsün bunlar derseniz...
emineisitmen.com slash podcast adresinden kayıt olabilirsiniz.
Eğer benimle birebir çalışmak isterseniz de yine aynı adresten koçluk başlığına tıklayıp bilgi alabilir ve bana LinkedIn profilimden ulaşabilirsiniz.
Evet gelelim bu haftaki konumuza.
Bu haftaki konumuz benim çok sevdiğim ve ilgi alanım olan farklı kültürler.
Kendimi bildiğimleri hep böyle gezeyim, göreyim, keşfedeyim, farklı tatlar tadayım ya da değişik bakış açısı olan insanlarla tanışayım.
Hep böyle düşüncem vardı ve benim şu hayattaki en büyük motivasyonlarımdan biri bu bahsettiklerim.
Muhtemelen bu yüzden de hayatım boyunca her fırsatta seyahat ettim.
Master'ımı yaparken en sevdiğim derslerden biri yine sosyoloji ve antropolojiydi.
Ki bu bölümde Edward T.
Hall'u çokça anacağım.
Daha doğrusu onun öğretilerini çok...
Ve tabii ki çok kültürlü ortamlarda çalışmam da bu kültürel zenginliği sevmemden kaynaklanıyor diye düşünüyorum.
Tabii bu her farklılığın iyi, kolay ya da anlaşılabilir olduğu anlamına gelmiyor.
Ben bu bölümde biraz daha kahve sohbeti tadında kendi hikayelerimden, sizin bana Instagram'dan yazdığınız hikayelerinizden ve bolca sosyoloji, antropoloji, bir tutamda psikoloji biliminin yanıma alarak...
Her zamanki gibi sizlerle sohbet edeceğim.
Ha bu arada unutmadan bu bölümün görünmeyen onur konuğu da The Culture Map kitabının yazarı Erin Meyer.
Ama sadece o kitapla kıstık kalmayacağım.
Baya bir kitap önerim olacak ilerleyen bölümlerde.
O yüzden hazırsanız başlayalım.
Şimdi görünmeyen onur konuğumuz Erin Meyer dedim ya.
Onun The Culture Map kitabının içerisinde kültürleri...
Farklı kategorilere koyduğu 8 tane başlık var.
Bunlardan bir tanesi ve ilki iletişim bağlamları.
Şimdi ilk olarak iletişim anlamındaki kültürel farklılıklardan bahsetmek isterim.
Çünkü bence en önemlilerinden bir tanesi de bu.
Bunun için de çalışmalarını çok beğendiğim muhterem şahıs, kültürel antropolog Edward T.
Hall'un kitaplarından faydalanacağım.
İlk olarak Hall'un çalışmaları neden kıymetli?
kendisi hayatını farklı etnik grupların üyeleri arasındaki sözsüz iletişim ve etkileşim çalışmalarına adamış ve bu alanda da öncülük eden bilim insanlarından bir tanesi.
Şimdi Sadat'e gel emin edilecek olursanız ama arka planı anlatmakta her zaman fayda var merak edenler için kaynaklarımı hep paylaşıyorum biliyorsunuz ama Sadat'e gelecek olursak da bugünün global dünyasında az ya da çok
şekilde farklı kültürlerden olan insanlarla iletişim kuranlarınız fark etmiştir ki Bazı ülkelerin insanları çok net, çok direkt hatta bize göre bazen kaba bile olabiliyor.
Yani biz öyle algılayabiliyoruz.
Hangi ülkelerden bahsediyorum?
Hollanda, Almanya, İskandinav ülkeleri, Amerika gibi Kuzey-Batı coğrafyası.
Hiç unutmam annem Almanya'ya taşınan bir arkadaşının hikayesini anlatıyordu.
Kadıncağız Alman komşusuna kahve içmeye gitmiş.
Komşusu elmalı tart var yer misin diye sormuş.
Bizimki de hayır teşekkür ederim demiş ve...
Tabii ki tekrar sormasını beklemiş ama komşuda peki o zaman diye kaldırmış laf atardı.
Ve kadın tekrar diyememiş tabii aslında yiyecektim ısrar etmeli bekliyordum gibi gibi.
Halbuki bu olay Türkiye'de olsa Allah aşkına ye bak Allah'ın adını verdim ölümü gör ay bir tadına bak en azından diye böyle zorla ağzına tıkmak suretiyle olay sonuçlanırdı.
Çünkü bilinir ki misafir hiçbir zaman ilk sorulduğunda ikramı kabul etmez.
Her ne kadar yeni jeneratör...
bu değişiyor olsa da bizim kültürel kodlarımızdan bir tanesi, bağlamlarımızdan bir tanesi.
Bağlamdan kastım da nedir?
High Context adını verdiğimiz Türkçe'ye yüksek bağlam olarak çevirebileceğimiz bir örnek.
Bizim de dahil olduğumuz bu iletişim şekline sözsüz iletişim, satır aralarını okumak, mimikler, beden dili daha hakimdir.
Konuşmalar daha az direkt, belki daha yumuşak.
Eğer söyleneni anlamadıysam belki benim algımda bir problem vardır diye düşünülen bir bağlam çeşidi.
Japonya, Çin dahil olmak üzere Asya, Güney Amerika, Orta Doğu, Afrika ve Güney Avrupa, örneğin İspanya...
Portekiz buraya yani high context'e dahil.
Low context dediğim zaman da yani düşük bağlam dediğimde direkt, açık, net ve basit.
En önemlisi de basit dille iletişim kurulan iletişim şekli.
Amerika Birleşik Devletleri dünyadaki en düşük bağlamlı kültür mesela.
Hatta aptallar ülkesi diye bir ünü var ya bilenleriniz vardır.
En büyük sebeplerinden biri de sokaktaki tabelaların ve işaretlerin çok sık olması.
Sanki böyle kafanı aşağı indirdiğin an kaybolacakmışsın gibi bir izlerin bırakması.
Amerika'yı da Kanada ve Avustralya, Hollanda, Almanya ve tabii ki Birleşik Krallık izliyor.
Burada hemen bir örnek vereyim.
Erin Mayer katıldığı bir podcastte şöyle diyordu.
Bu kitabını yazdıktan sonra Japonya'ya farklı bir konu hakkında sunum yapmaya gitmiş.
Sunum bitince sorusu olan var mı diye sormuş ve kimse cevap vermemiş.
O da pekala deyip yerine geçmiş haklı olarak.
Japon bir arkadaşı demiş ki Erin aslında soru vardı.
Kadın da şaşırmış ama kimse bir şey demedi.
Nereden anladı? Bakışlarından ve gözlerinin parlaklığından demiş iş arkadaşı.
Şu an eminim haklı olarak yok artık ne alaka demiş olabilirsiniz.
Ben de öyle dedim dinlerken ama asıl nokta şu ki Japon kültüründe insanlar birbirlerinin gözleri içerisine bakarak konuşmaz.
Eğer gözünün içine bakıyorsa söylemek istediği bir şey ya da bir sorusu var demekmiş.
Sonra ertesi gün kadıncağız yine aynı gruba sunum yapıyor ve aynı soruyu soruyor.
Tabii ki hiç kimse elini kaldırmıyor ya da soru var demiyor.
Ama bu sefer arkadaşının önerdiği gibi grubu izliyor.
Birkaç kişi hariç herkes önüne bakıyor.
Kadın kendisiyle göz kontağı kuran diğer kadına ufak bir mimik yapıyor ve gülümsediğini görüyor.
Hafifçe buyurun lütfen diye söz veriyor.
Sorsa olan kişi de teşekkürler deyip sorusunu soruyor.
Bakar mısınız? Çok ilginç değil mi?
Japonlarda havayı okumak diye bir tabir var.
Bu aktif dinleme bölümünde bahsettiğim 3.
seviye dinleme yani Çevredeki enerji algılama ya da bütünsel dinleme dediğimiz dinleme şekliyle doğru orantılı geldi bana.
Bir de Japonya ile ilgili gerçekten çok farklı örnekler var.
Bundan yıllar önce bir önceki şirketimde bir aylık sales akademi diye bir satış akademisine katılmıştım.
Orada bizi eğitiyorlardı ama bu bir aylık eğitimin 3 günü sadece kültürel farklılıklara adanmıştı.
Ve uluslararası bu konu üzerine çalışan kişiler gelmişti eğitime.
Orada Michael Sanders'ı yanlış hatırlamıyorsam Culture Crossing diye bir kitabı var kendisinin.
O böyle çok farklı kültürlerde yaşamış, ailesinin işi gereği işte Arjantin'de yaşamış, Japonya'da yaşamış.
O burada burada böyle anlatıyordu ve şey dedi bir gün böyle yolda giderken farları açmayı unuttuğunu fark etmiş.
Fark etmemiş daha doğrusu karanlıkta ve Japon arkadaşı da yanında şey diyormuş böyle.
Ya havada ne kadar karanlık, yıldızlar ne kadar parlak değil mi?
Aa evet evet falan demiş o da.
Yani tabii nasıl ama zifiri karanlık farkında mısın?
Diyor ki yani ne olabilir ki eğer farları aç dersen.
Yani farları aç diyemiyor direkt çünkü bunun kaba olacağını düşünüyor.
Sen farları açmayı unuttun diye algılıyor muhtemelen.
Ve böyle dolaylı bir yoldan farları açması gerektiğini anlatı bir hikayesi vardı.
O kitabı da öneririm. Tatlı bir kitap.
Neyse konumuza geri dönecek olursak bilim kadarıyla Kore'de de benzeri var.
Yani duyguları sözlü ya da sözsüz ifade etmeyip ortamdaki enerjiyi anlamak üzerine bir kültür.
Geçenlerde ofise gittim.
Biliyorsunuz bilenleriniz vardır.
Ben İrlanda'dan İngiltere'ye transfer oldum.
Ya da bilmiyorsunuz şu an öğrenmiş olduğunuz bu bilgi size gerekli değildi.
Ama neyse paylaşmış olayım.
Takıma gittim Londra ofisinde.
Çok tatlı bir İngiliz arkadaşım var.
Onunla böyle sohbet ederken birkaç sene Kore'de yaşadığından bahsetti.
Ben de tabii bu bölümü çekiyorum ya hazırlıyorum bölümü.
Aa dedim bana anlatsana biraz Kore'dekiler nasıl?
O da dedi ki yani ben çok gerçekten beğendim.
Hani böyle çok dedikeler, çok disiplinliler, çok iyiler.
Ama uzun süre yaşamak isteyeceğim bir kültür değil diyor.
O da bu iletişimsizlik duyguları ifade etmeme durumundan dolayı.
Şimdi... İletişim deyince iletişimi adapte etmek konusunda benim aklıma gelen ilk örnek Netflix.
Neden? Netflix'in Twitter hesabını takip edenleriniz vardır.
Aşırı komik değil mi ya? Ben çok komik buluyorum.
Yani ülke içinde hedef kitlesi olan demografiye hitap ettiklerini düşünüyorum.
Ki Netflix'in CEO'su bu kültür haritası kitabını okuyup Ian Mayer'a mail atıyor beraber çalışalım diye.
Kadın da spam zannediyor önce.
Sonra işte şirket büyüdükçe böyle farklı kültürlere açıldıkça Mayer'den danışmanlık alıyorlar.
Beraber çalışıyorlar. Ne güzel meslekler var ya.
Alın size muhteşem bir iş bilin.
Evet çok dağılmadan bu iletişim kısmına geri dönüyorum.
Çünkü kendimden de birkaç örnek vermek istiyorum.
Mesela biz yüksek bağlamlı iletişime mensup bir kültürden geldiğimiz için düşük bağlamlı iletişim şeklinden gelen kişilerle bazen anlaşmak zor olabiliyor.
Örneğin ben Türkçe düşünüp zihnimde İngilizceye çevirerek konuştuğumda karşımdaki kişi gerçekten mavi ekran veriyor.
Mesela benim beyim yarı İngiliz olduğu ve İngiltere'de doğup büyüdüğü için 5 sene geçmesine ve birbirimizin tarzına alışmamıza rağmen yani beraber olduğumuzun üzerinden 5 sene geçmesine ve birbirimizin tarzına alışmamıza rağmen
hala bana basit anlat ne dediğini anlamıyorum dediği zamanlar olabiliyor.
Ona geçenlerde dedim ki sana Bilal'e anlatır gibi anlatacağım.
Tabi kitap referansı gibi Bilal'in kim olduğunu bu kalıbın hikayesinde anlattım ki azıcık yüksek bağlama alışsın diye.
Bu bile başlı başına şu konuya çok güzel bir örnek arkadaşlar.
Bizim kültürel kodlarımız, yaşanmışlıklarımızdan gelen şakalarımız, cümlelerimiz, anlaşma şeklimiz muhteşem bir yüksek bağlam örneği.
Diğer kültürlerde hiç yok demiyorum ama adı üstünde low context yani daha az daha düşük var.
Benim gibi farklı kültürlerden oluşan işiniz, ilişkiniz, sosyal çevreniz varsa Buradaki ilişkilerinizi güçlendirmek istiyorsanız mutlaka aktif dinleme bölümüne göz atmanızı öneririm.
Orada dinlemenin ve etkili iletişimin farklı dinamiklerine de değinmiştim.
Şimdi kültürel farklılıkların bir diğeri de ilişkilerimizdeki güven.
Bizim coğrafyamızda bir iş yaparken kişiye olan güvenin ile yaparsın değil mi?
Yani en azından çoğumuz böyle yapıyoruz.
Yani yaptığı işin kalitesinden ziyade kişiye olan güvenle iş yürür.
Hiç unutmuyorum Türkiye'de satış yaparken bir müşterim bana şöyle demişti.
Sizin çalıştığınız şirketi hiç sevmiyoruz.
Sizden daha ucuza satanlar da var.
Ama Emine Hanım sizi seviyoruz.
Size güvenimiz tam. Bu sözleşmeyi de o yüzden yeniliyoruz demişti.
Satış tarafında çalıştığım zamanlarda da hatırlıyorum çoğu sözleşmemi bu güven üzerine kurulu ilişkilerden imzalamışımdır net.
Türkiye'den bahsediyorum. Ama aynı etkiyi İskandinav ülkelerindeki müşterilerimde bırakmadığıma çok eminim.
Eminim aranızda da vardır.
Sadece kişiye güvendiği için o hizmeti, o ürünü alan ya da size güvendiği için aynı şekilde sizden destek alanlar.
Bunu sosyal bilimciler nasıl açıklıyor peki?
Şöyle. Legal sistemlerin sağlam olduğu ülkelerde mesela İsviçre.
İnsanlar bilir ki ticarette, alışverişte karşı tarafı çok iyi tanımasalar da başlarına bir şey gelirse haklarını arayabilirler.
Böyle bir hukuk düzeni var.
Ama gel gör ki kitapta da örneğini veriyor.
Nijerya, Çin, Suudi Arabistan yani Afrika, Asya, Orta Doğu ülkelerine geldiğinde durum değişiyor.
Kurumsal hayattan tutun da iş birliği içeren her şeyin başı sağlam kişisel ilişkiler kurmaktan geçiyor.
Ki bildiğim kadarıyla Japonya'da da bu...
oturup yemeğe çıkıp sarhoş olup ondan sonra beraber içip ondan sonra iş yapmaya gidiyor diye bir şeyler de okumuştum vakti zamanında.
E şimdi bir önceki bölümü dinleyenler diyecektir ki Emine Rabia Norveçlilerin online satın alma platformlarına güvenmeyip telefonla aradığından ve teyit ettiğinden bahsetmişti.
Oralarda çok gelişmiş hukuki sistemlerin oturmuş olduğu ülkeler.
Ateistler bana bunu da açıklasın.
Hemen açıklayalım. Ben bunu şöyle düşünüyorum.
Kendi tarafımdan tabii ki de.
Birincisi her ne kadar bir coğrafyada belirli bir kültürün içerisinde büyüsek de kişiliğimizin farklı motifleri olabilir.
Mesela ben kültür farklılıklarını anlatırken farklı bir ülke kültürü için aa ben buna daha yakınım diye olabilirsiniz.
Çünkü sizin belli bir coğrafyada ya da kültürde büyümüş olmanız o kültürün her özelliğini taşıdığınız anlamına gelmez.
Ayrıca farklı ülkelerde yaşamış, eğitim görmüş, çok gezmiş, çok okumuş, zihninizi farklı eğitmiş olmanız da burada bir etken.
Ben her zaman şunu düşünen bir insandım.
Yani insanları stereotipa koymanın hiçbir manası yok.
Çünkü herkesin kendine ait biricik bir kişiliği var.
Ama bu kitabı okuduktan sonra, biraz daha araştırdıktan sonra tabii ki de belli kültür kodlarının, belli coğrafyalarda yaşamış olmanın üzerimizdeki etkileri var.
Yok değil. Sadece değişebiliyoruz.
İkincisi de bu Norveçlilerin satın alma olayında bu dünyanın neresine giderseniz gidin böyledir.
Bizler yani Y ve X kuşağı hatta bir önceki kuşak baby boomerları da göz önüne alınca dokunan, görmek isteyen, güvenmek isteyen kuşaklarız.
Yani örneğin kaçınız pahalı bir şey alacağı zaman bir ürüne önce telefondan bakıp ondan sonra gidip laptopdan satın alıyorsunuz ya da mağazaya gidip satın alıyorsunuz.
kullanıcı davranışıdır bu da.
O yüzden bunları da aklımızda tutmakta fayda var.
Yani benim burada dediğim her şey, anlattığım her şey, aldığım referanslar sadece bir kültüre mensup kişiler böyledir demek değildir.
Mesela ben de Türkiye'de doğdum, büyüdüm.
Evet Türkiye'deki kültürel kodlarının bir çoğunu taşıyorum ama bazen arkadaşlarım bana şunu diyebiliyor.
Ya sen daha çok İsveçli gibisin ne alaka da diyebiliyor.
O yüzden siz de bu bölümü dinlerken Biraz daha ben buraya daha çok ait gibiyim sanki.
Burası bana daha yakın gibi diye düşünebilirsiniz.
Hatta yakın zamanda taşınmayı düşünenleriniz varsa da belki sizlere de güzel bir kapı aralar.
Deyip şimdi kültürler arası diğer bir fark gösteren önemli göstergeye gelelim.
Geri bildirim. Geçtiğimiz haftalarda konuyla ilgili bölümü dinleyenler hatırlar.
Orada demiştim ki bizim kültürümüzde geri bildirim herkesin içinde verilmez.
Örneğin yöneticiniz size diğer takım arkadaşlarınızın önünde negatif bir geri bildirim verirse ne hissedersiniz?
Ben gerilirim mesela yerim ya bu derim.
Hani çek yanlara konuş değil mi?
Ya da birebir toplantımızda bahset.
Ama bunun... çok kabul gördüğü kültürler de var.
Mesela Hollanda. Zaten çok direkt olmalarıyla bilindikleri için onlara göre bu çok normal.
Benim tabii ki bu konuyla ilgili de bir anım var ama ondan önce şunu söyleyeyim.
Bu zamana kadar o kadar farklı milletle çalıştığım sanıyorum 30'un üstündedir.
Ve en çok çalışmaktan zevk aldığım ve verim aldığım, eğlenerek çalıştığım millet Hollandalılardı.
İnanır mısınız? Bana göre tamamen kişisel bir yorum bu.
Mizah anlayışları olsun ya da no bullshit işimizi yapalım arkadaşlar bu mantık olsun ya da böyle iş arasındaki ilişki kurmaları olsun.
Çok keyif alarak çalıştım ben onlarla.
Geri bildirime geri dönecek olursak da bu da nasıl bir cümle olduysa neyse geri bildirim tarafına geri dönecek olursak da burada.
Hollandalılar biraz garibime gitmiyor diye çünkü birkaç sene önce 20 kişinin katıldığı bir toplantı yapıyorduk örneğimi de vereyim burada.
Ürün tanıtımı böyle partner tanıtımı gibi bir şeyler çok net hatırlamıyorum ama kalabalık bir şeydeyiz ve Hollandalı yönetici yönetiyor toplantıyı da.
Orta yaşlı bir amcamız kendisi dedi ki bize dikkatler buraya kimse telefonuna bakmayacak.
En sevmediğim şeylerden bir tanesi de böyle dikte etmek.
Sonra katılımcılardan biri, yaşlıca da biri yani bu dediğim Hollandalı yöneticiden statü olarak değil ama yaş ve tecrübe olarak daha yukarıda biri acil bir şey için telefonuna bakmak zorunda kalmış ve bizim
Hollandalı amca toplantıyı böldü, şöyle durdu, sert bir şekilde baktı.
Herkesin içinde hiç de arkadaşça olmayan bir tavırla ben az önce ne dedim Tony diye adamım.
Bir payladı, böyle bir şeyler söylendi falan.
Ortamı buz kesti çünkü İrlanda'da asla böyle bir şey yapamazsın.
Yani mümkün değil. O adam benim o gün kara listeme girdi mesela.
Çünkü bana göre yaptığı şey aşırı büyük bir saygısızlık ve terbiyesizlikti.
Halbuki çok iyi bir insan olmasına rağmen.
İrlanda demişken onlar da değişik çünkü geri bildirim almak onlarda...
Çok zor. Yine aynı şirkette benim İrlandalı bir müdürüm vardı.
Bana hep şey diyor. Her şey çok güzel.
Şöyle iyi, böyle iyi.
Performans görüşmelerimde hep böyle geliyor.
Ben de dedim ki bir gün. Yani ben öyle hissetmiyorum.
Bana göre her şey çok güzel değil.
Ben kendimin iyi perform ettiğini düşünmüyorum.
Ve gelişmem için senden bir şeyler duymaya ihtiyacım var.
Yani sonuçta her şey her zaman güzel olamaz.
O da o zaman şey demişti. Yo ama her şey çok iyi falan.
Yani orada da böyle bir geri bildirim verememe durumum var.
İrlanda'yı ama bir kenara koyuyorum çünkü orada bu kadar uzun süre yaşadıktan sonra İrlandalıların birçok konuda Anglo-Sakson kültüründen ziyade Türk kültürüne daha fazla benzediği kanısındayım.
Buraya ilerleyen dakikalarda ayrıca geleceğim.
Ama genel anlamda İngiltere, Amerika gibi Anglo-Sakson kültürlerinde bu tip geri bildirim hakim.
İlgili bölümde bahsettiğim o hamburger yöntemi var ya.
Hatta Amerikalılar bunu biraz abarttıkları için her şeye that's amazing dedikleri de olabiliyor.
Ama The Culture Map kitabında Amerikalı bir yöneticinin Fransız bir çalışanına verdiği geri bildirim hikayesi vardı.
Amerikalı adam kendine göre bayağı yermiş kadını ve performansının iyi olmadığını söylemiş güya.
Ama Fransız kadın bir çıkmış toplantıdan ay hayatımın en güzel performans değerlendirme görüşmesiydi falan diyor.
Şimdi bu fark nereden geliyor?
Çünkü Fransa'da insanlar fikirlerini söylerken de geri bildirim verirken de yumuşatma gereği duymuyorlar.
Öyle bir kültürleri yok.
Çağat çağat ne varsa akıllarında söylüyor.
Neden? Çünkü orada bir şey iyiyse fena değildi demek ve negatif geri bildirim vermek daha yaygın.
Çünkü pozitif olan zaten pozitif.
Onun üstüne gitmeye gerek yok.
Hatta bu bölümü hazırlarken Emre Onlar Bir Gidene Soralım podcastinde Fransa'dan bir konuk ağırlamıştı.
Ve oradaki konuğu da Fransa'daki iş hayatında adaptör.
tasyon konusunda ne kadar zorlandığını belirtirken hep bu noktaya değindi.
Yani bu geri bildirim konusunda ne kadar zorlandığından bahsetmişti.
Şimdi ne dedik?
İletişim dedik, güven dedik, geri bildirim dedik.
Bakalım başka neler kaldı?
Yüzleşme, ikna ve karar alma kısımları da var.
Bu 8 başlık altında kitabın içerisinden bahsedecek olursak.
Şimdi hazır Fransızlardan ve geri bildirimden laf açılmışken gelelim.
Yüzleşme ve ikna konusundaki kültür farklılıklarına.
Fransızlar genelde bu bahsettiğim ve bahsedeceğim konu başlıklarında hep ortada bir yerlerdeler.
Ne çok kuzeydeler ne çok güneydeler ya o yüzden daha ortalarda seyrediyorlar.
Yüzleşme hariç.
Çünkü Fransızlar çok net bir şekilde işte sen şunu yaptın ben bunu yaptım şu şöyle gibi bir yaklaşımı var.
Yani kısacası odadaki filin varlığını çok net konuşurlar.
Herkesin bildiği ama bildiğini sesi dile getirmediği durumları en net Fransızlar söylüyor dünyada.
İkinci olarak pardon birinci de İsrail'miş.
Bu şuradan geliyormuş. Eğitim sistemlerinde tez, antites, sentez mantığıyla yetiştiriliyorlar ya o yüzden de bir şeylere karşı çıkmak, bir şeylerin karşıt görüşünü sunmak onlar için
çok normal. Hatta bunu ikna tarafına genişletecek olursak bu eğitim sistemine mensup ülkelerde bir konuya karar vermeden, uygulamadan önce teorisini, arka planını anlarsın, aklına,
mantığına yatar. Sonra pratiğe geçersin.
Almanya'da böyle, İskandinav ülkeleri de böyle.
Burada İngiltere ve Amerika kültürlerinde olduğu gibi önce pratiği uygulayalım.
Bakalım çalışıyor mu çalışmıyor mu?
Sonra değiştiririz.
Mantığı yok bu ülkelerde.
Amerikan şirketlerinde özellikle de teknoloji şirketlerinde çalışanlar çok iyi anlayacaktır ki her dakika bir şey değişir.
Şimdi bu mantıkla arka planda teoriyi anlamak isteyen bir Almana Pratiğini göstererek bir ürün, bir servis, bir uygulama satma yapma konusunda lehinize karar verdirtemezsiniz.
Mümkün değil. Onun önce onu anlaması lazım.
Şimdi konuya geri dönecek olursak da aynı şekilde bir İngiliz'e de bu böyle oluyor.
Çünkü şurada şöyle olmuştu.
Bu da buradan geliyor diye hikaye anlatırsanız İngiliz size gelir der ki sadete gel arkadaşım.
Yani sunum falan yapıyorsanız zaten hak ettirir.
Direkt sıkılırlar. Orada bütün kitlenizi kaybedersiniz.
Peki Türkiye nereye düşüyor burada derseniz.
Şimdi ben eğitim sistemimizin yani benim zamanımdaki eğitim sisteminden bahsediyorum.
Tabii ki yeni eğitim sistemine hakim değilim.
Ama Fransızlara benzeyip ama karar alma aşamasında da iş bitirici şekilde pratik olmasına çok şaşırıyorum.
Bu da bizim hani farklılığımızdan bir tanesi.
İngilizlere pratik diyorum ama bizimle kıyaslayınca big fat no.
Yani gerçekten böyle.
Ay bu lafa da yeni alıştım.
Olumsuz olan her şeye big fat no diyorum.
Bundan sonraki bölümlerde duyarsanız şaşırmayın.
Şimdi madem karar dedik bu kararların hiyerarşik ve eşitlikçi tarafına da değinelim değil mi?
Bu da kültürden kültüre değişen bir konu.
Bu da diğer konu başlıklarından bir tanesi kitapta.
Mesela İskandinav ülkeleri İsveç, Norveç, Danimarka, Belçika, Belçika, Hollanda ve Almanya fikir birliği tarafındalar.
Ne demek istiyorum? Yani bir karar alınacaksa patron böyle istedi.
Kabile liderimiz bunu dedi.
Bu olacak diye bir şey yok.
Herkesin fikri, rızası gerekli.
İngiltere'de ortada bir yerlerde bizi tahmin ediyorsunuzdur ağanın bokunun üstünde bok olmaz mantığı var bizde ama daha geriye gideceksek şunu söylemek istiyorum.
Roma İmparatorluğuna vakti zamanında mensup olmuş tüm kültürlerin İmparatorluğun yapısı gereği hiyerarşik bir karar alma yapısında olduğunu söyleyebiliriz.
İskandinav ülkelerinin eşitlikçilik skalasında en yukarıda olmasının sebebi de Vikinglerden geliyormuş çünkü Viking kültürü de yapısı gereği Roma'nın tam tersi kültürel mirasın bir parçası
olarak eşitlikçi fikir birliğine dayalı bir yapıya sahipmiş.
Mesela bu yapıdan gelen Danimarkalı bir yönetici düşünün.
Roma kültüründen biraz daha hiyerarşik karar alma kültüründen gelen Güney Avrupa olur, Rusya, Çin, Meksika bunlar da aynı şekilde hiyerarşik yapıları olan kültürler mesela.
Hiyerarşinin yüksek olduğu ülkelerde diyelim ki o tarafa atandığı bir müdür olarak buralarda liderlik yaptığını düşünün.
Aslında çalışanların ona saygı duymamasında sebep olabilirmiş kitapta böyle örnekler de var mesela.
Çalışanlarıma eşitlikçi yaklaşmam çalışanlarımın gözünde beni biraz daha böyle kendine güvensiz, karizmatik olmayan bir insan gibi gösterebiliyor ki bizde de politikada örnekleri var zaten.
Şimdi buradan anlıyoruz ki tekrardan coğrafya kaderimizdir.
Bu konulara ilgiliyseniz ve farklı kaynakta isterseniz Hollandalı sosyal psikolog Geert Hofstede'nin de kitaplarına bakabilirsiniz.
Bunu da yine newsletter'a koyarım linkini.
O da Erin Mayer'den farklı olarak 8 değil de 6 dinamik üstünde kuruyor kültürel farkları ve özellikle de iş hayatı içerisindeki bu kültür dinamiklerini çok inceleyen bir insan.
Böyle farklı güzel kitapları var.
Şimdi eşitlikçilik güzel bir şey ama bu İskandinav ülkelerinde yavaş olduklarına dair de çok şey duyduğumdan, şanlarımdan.
Çünkü sonuçta eşit karar alabilmek için uzayan bir süreç var.
Yani evet hadi yapalım oldu bitti gibi bir şey yok.
Sanırım bizim Türkiye'deki o iş bitiriciliği, işi çok sahiplenmemiz, belki de rekabet yüksek olduğu için diğerlerinin arasına sıyrılmamız gerektiğine olan inancımız hep çok çalışmalısın, kendini
göstermelisin mantığı oralarda olmadığı için İsveç'te ya da benzer İskandinav kültürlerinde yaşayan Türkler en başta adapte olmakta zorlanabiliyor.
Bunu çok fark ediyorum. Çünkü oradaki insanlar için iş iştir ya, yani hırsları yok.
O iş aksice olsa bile beşte kapıyı çekip çıkıyor, umru değil, yavaş olmaları, o işte karar alırken ki o yavaşlık, umurları değil, iş yetişmiş yetişmemiş bunları tamamen danışanlarımdan
duyduklarım kadarıyla söylüyorum tabii.
Bu noktalarda zor olabiliyormuş.
Şimdi siz de eğer yeni ülke değiştirmiş ya da değiştirme yolundaysanız, adaptasyon konusunda destek arayan biriyseniz ve kitap değil de birebir de canlı kanlı destek almayı düşünüyorsanız benim de danışanlarımın büyük bir kısmıyla
üzerine çalıştığım konulardan bir tanesi bu.
Profesyonel koçluk için benimle çalışmak isterseniz LinkedIn hesabımdan bana her zaman ulaşabilirsiniz biliyorsunuz.
Geçen gün danışan listeme bakarken şunu fark ettim hatta.
İlk bu işi kurarken acaba olacak mı diye endişem vardı.
Ama şu an 17 farklı ülkeden bir sürü insanla çalışmışım.
Palau Adası dahil.
Nerede diye sormayın ben de bakmak zorunda kaldım haritaya ilk talep geldiğinde.
Hatta benim koçum da diyor ki Palau Adası'nda birine koçluk veren ilk Türk sen olabilirsin herhalde.
Olabilirim bilmiyorum. Sadece bireysel değil bir sürü böyle grup eğitimi vermişim son 3 sene içine ve aşırı mutlu oldum o dökümanlara bakarken.
Çok da almayayım tutkular bölümünde buna...
Belki değinirim ama dediğim gibi bana her zaman her şey için ulaşabilirsiniz LinkedIn'den de.
Bazen böyle çok tatlı mesajlar atanlar var.
Bağlantı talebi gönderenler var.
Bağlantıda kalmak için aklınızda olsun.
Benim LinkedIn profilim herkese açık.
Beni oradan takip edebilirsiniz.
Orada da içerik üretiyorum. Şimdi konuya geri dönecek olursak.
Yönetimde eşitlikçi anlamda bizi şaşırtan yerler neresi?
Japonya. Burada hiyerarşi var sanırsınız.
Genel bir Asya kültür dinamikleri gereği.
Tabii ki var ama Japonlar özellikle iş hayatında karar alırken fikir birliğine dayalı karar alıyor.
Hatta Çinlilerle iş yaparken Çinliler çok zorlanıyormuş.
Çünkü onlar hiyerarşik düzende oldukları için patron ne derse o.
Ve böylece hızlı karar alıyorlarmış.
Yani böyle çat çat çat çat her şey yapılıyor.
Ama Japonlar herkesin fikrini alıp orta yolu bulmak istediği için karar alma süreci de uzuyor.
Çin'in ekonomisinin gelişmesinde de nasıl bu kadar hızlı hareket edip adapte olduklarını burası biraz daha açıkladı bana ama tabii ki tek dinamik o değil yani.
Beni şaşırtan bir diğer ülkede Amerika.
Kitapta da Amerikan-Alman ortaklığı sırasında insanların nasıl çileden çıktığını anlatan bir bölüm vardı.
Okurken ben de çileden çıktım.
Şöyle ki Amerikalılar Almanları her konuda çok hiyerarşik olmasıyla eleştirip karar almada da çok yavaş oldukları ve pratiği bir türlü uygulayamadıklarından yakınıyordu yani.
Bakın yine pratik.
Almanlar da Amerikalıları dünya hiyerarşi yok statü fark etmeksizin herkes eşit zart zurt diyorlar ama yalan dünyanın en hiyerarşik milleti onlar diyor.
Ve CEO karar alırken kimsenin fikrini almadan çat diye emrivaki yapıyor diye şikayet ediyorlardı.
Bu son zamanlardaki işten çıkanları duymuşsunuzdur.
Facebook, Google vs.
ne diyorlardı hatırlayın Google Amerika'dakiler.
İşe geldik ve bilgisayarlarımıza erişimimiz yoktu.
İşten atıldığımızı böyle öğrendik.
Düşünsenize senelerinizi verdiğiniz şirketiniz 10 senedir falan çalışıyorsunuz.
Size böyle elveda ediyor.
Birden şok oluyorsunuz.
Yani burada dinamikler farklı.
Demem o ki Amerikalıların iletişim şeklinde hiyerarşi olmayabilir ama karar alma biçimlerinde olabilir ki ben de hem Alman hem İsviçre hem Amerikan firmasına çalışmış biri olarak Hollanda'da dahil bunu çok
net hissediyorum. Ve yani şu da var.
Şimdi Google gibi bir firmada çalışıyorsunuz.
10 sene çalışmışsınız.
Hep böyle dünyanın en yetenekli insanları ile beraber çalışmışsınız.
Sonrasında işte hep böyle yüksek maaşlar almışsınız ve birden her şey bitti.
Ne yapacaksınız?
Nasıl iş bulacaksınız?
Çünkü oranın maaşlarıyla yarışabilen hiçbir yer de yok.
Anlatabiliyor muyum? Çok değişik dinamikler var.
Evet şimdi buradan sonraki dinamiğe de geçecek olursam zaman.
Hadi gelin. Bir de kültürün zaman algısı üzerine konuşalım.
Bu konuya ilgisi olanlar için bir kitap önerim var.
Antropolog, sosyal psikolog, her baktığım kaynağa göre title'ı değişen insan Robert Levin'in Zamanın Coğrafyası diye bir kitabı var.
Farklı kültürlerin, farklı coğrafyaların zaman algısı üzerine çok güzel bir kitap.
Biraz sıkılabilirsiniz okurken.
Ben biraz sıkılmıştım master yaparken tanışmıştım bu kitapla ama yine meraklılarına tavsiye ederim.
Şimdi biliyorsunuz zaman çok ilginç bir kavram.
Yani yetiştiğimiz kültüre ve bulunduğumuz ruh haline coğrafyaya göre...
Zaman algısı değişebiliyor.
Ne demek istiyorum? Mesela geçen haftalarda Londra'daki yeni ofisime gittim demiştim ya.
Tüm takımların olduğu aktiviteler falan yaptığımız yarım günü bir toplantımız vardı.
Ara verdik. Tam 2'de başlayacağız.
Ben de lavaboya gittim. Su almaya gittim.
Dolandım falan böyle ofise bakınıyorum.
2.02'de toplantı odasına girdim.
Sebebi yok bu arada. Kendi kendime böyle 1-2 dakika hediye etmek istedim.
Çünkü zaten herkesin orada o saatte olmayacağını düşündüm.
Klasik bir Akdenizli olarak.
Ama bir girdim.
Herkesin yerinde olmasını bırakın.
Kavut diye bir uygulama var ya böyle.
Açıyorsun herkes telefonundan soru cevap falan böyle bir şeyler yapıyor takım aktivitesi.
Bunu açmışlar. Başlamışlar.
Ve ben... Baştan orada olmadığım için giriş kodunu da kaçırdım.
Bütün soruları kaçırdım.
Aklımda şu var. Hangi ara toplandınız?
Hangi ara yerleştiniz?
Telefonlar açıldı, kodlar paylaşıldı ve sorular soruyor.
Ya 2 dakika yemin ederim 2 dakika.
Yani 2 dakika deyip aslında 10 dakika sonra gitmişliğim falan da yok.
Gerçekten 2 dakika sonra gittim.
Ve çok ilginç yani. Sonra...
Neden benim beyimin evden çıkmadan saatte mutabık kalırken bana her seferinde Turkish time değil, English time please dediğini çok daha iyi anladım.
Çünkü İngilizler dakik.
Almanya, Hollanda, diğer Kuzey Avrupa ülkeleri, Amerika dahil olmak üzere bu insanlar bir saat belirlendiyse o saatte orada.
E hadi azıcık güneye gelelim.
Fransızlar bir tık daha böyle geç kalıyor.
5-10 dakikaya kadar. İngilizlere göre çok disiplinsizler ama Hintlilere göre...
Gereksiz dakikler ve çok disiplinliler.
İspanyollar da bir o kadar.
Onlar tabii değişebiliyor yine güney kuzeyine göre.
Hadi biraz daha olsun eğer ki iş hayatındaysanız.
İtalyanlar kuzey görece dakik olmakla beraber güney İtalya'da ben bizlere söylemedikleri farklı bir zaman göstergeleri olduğunu düşünüyorum bu insanların.
Ne zaman İtalyan kankilerimle buluşsak...
Onların geç kalma skalası bana bile fazla geliyor.
Çünkü benimki 15 dakika civarı falan ama onlarınki böyle 1 saat 2 saat arasında değişebiliyor.
Onlarınki böyle 15 dakikadan 1,5-2 saate kadar uzayabiliyor.
Güney Amerika'ya hiç girmiyorum.
En son Venezuela'lı kanki tomu 1,5 saat boyunca kahvaltıya bekledikten sonra böyle özen eb özene menemen yapmışım o menemen hiç olmuş falan.
O yüzden Güney Amerika'ya girmeyeceğim.
Tabii ki şu an genelleme yapıyorum.
Bu arada dakik Güney Amerikalar yok mu?
Var. Ama dediğim gibi kültürel kodlardan bahsettiğim için genelleme yapıyorum.
Onun dışında az önce size İrlanda'yı kenarıya koyuyorum dedim ya onlar da bizim gibi mesela zaman algısında.
Hep geç kalıyorlar. Onlar için de işte böyle bir 10 dakika geç kalmışsın bir şey değişmiyor.
Ve benim en şaşırdığım şeylerden bir tanesi coğrafya olarak bu kadar uzak olmamıza rağmen çok fazla benzerliğimizin bulunması.
Ne gibi bir benzerlikten bahsediyorum?
Mesela işte herhangi bir Kuzey Avrupa ülkesinde bir şey yiyip içtikten sonra herkes Alman usulü kendininkini öder ya.
İrlanda'da bu böyle değil.
Hesabı ödeme ısrarı.
Ölümü gör diyen var ya.
Ölümü gör diyen İngilizcesi over my dead body.
Aklınızda olsun. Over my dead body.
Sonra ne var? Aa üstündeki ne kadar yakışmış deyince karşıdaki teşekkür ederim demez.
Cumartesi pazarında... aldım ya 10 lira diyoruz ya biz.
Artık 10 liraya bir şey kalmadı gerçi ama siz anladınız ne demek istediğimi.
Onlarda da şey var. Penis'den aldım ya 5 euro.
Direkt teşekkür etmeden önce.
İtifat kabul etmekte zorlanma huyları onlarda da var.
Bilmeyenler için Penny's de İngiltere'deki Primark'ın İrlanda versiyonu.
Bizim de işte S.E.Y.
Kiki gibi falan düşünün.
Ama şu zamana kadar en şaşırdığım şey şuydu arkadaşlar.
Yemek için ısrarı falan geçtim zaten.
Hani böyle aile, anne babayla olan ilişkiler falan bunlar zaten çok benzer ama...
Atlantik kıyısında böyle bir road trip yapıyorduk.
Minicik bir B&B'de kalıyorduk.
Televizyonun üzerinde dantel vardı ya şaka gibi.
Bildiğin böyle tığ ile örülmüş anane danteli.
Ve ben orada şey dedim yok artık ya.
Yani İrlandalılarla biz gerçekten birçok konuda benziyoruz ilginç bir şekilde.
Tabii ki birçok konuda da benzemiyoruz ve çok ayrı olduğumuz şeyler de var.
Ama şöyle bir çalışma okumuştum.
Doğruluğu hakkında inanın çok net bir şey söyleyemiyorum.
PwC'nin çalışması olduğunu biliyorum sadece.
Dünya üzerindeki en böyle az boşanan farklı kültür evlilikleri İrlandalılar ve Türklermiş.
Böyle bir çalışma vardı. Bulursam linkini eklerim bu bölümün altına.
Onun dışında bölümü hazırlarken ilk sezondan canım konuğum Müge ile sohbet ediyorduk.
Ona Kanada'yı sordum.
Çünkü kitapta Kanada ile ilgili çok fazla şey göremedim.
Belki de ben hatırlamıyorum. O da bana eyaletler arasına değişiyor.
Ama kendi yaşadığım eyalet olan Toronto olarak şunu söyleyebilirim dedi.
Anksiyetikler. Her şey çok planlı, çok düzenli, çok organize.
Rutinlerine aşırı bağlılar ve bunun dışına çıkan bir şey olduğunda ne yapacaklarını bilmeyip kitleniyorlar.
Bu yüzden de... Kriz yönetimi sıfır ve çok fazla insanda anksiyete probleminin olmasının da sebebini buna bağlı.
Ama tabi bu planlı ve düzenli olmaya bağlı olarak da sistemli ve çalışkan olduklarını, etik değerlerinin yüksek olduklarını da söyledi.
Hatta bu eyaleti bir Truman Show yaratmışlar Emine diye de ekledi.
Hani böyle elle yapılmış yani biz hatalarımızdan öğrendik ve şimdi mükemmel.
düzeni, mükemmel eyaleti yaratacağız gibi.
Evet bence bir bölümün daha sonuna geldik.
Yani bu kültür farklılıkları 30-40 dakikalık bir podcast'e sığacak bir bölüm de değil aslına bakarsanız.
Çünkü dinamikler çok fazla.
Ve dediğim gibi sadece bir stereotip yapmanın manası da yok.
Çünkü herkes çok bireysel.
Herkesin farklı dinamikleri de var.
Çok beslendiğim, çok öğrendiğim, çok zevk aldığım bir konu bu.
Umarım siz de keyif almışsınızdır bu bölümden.
Eğer keyif aldıysanız Bir
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
