
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Ne demiş Freud, ''İfade edilmemiş duygular asla ölmez, sadece diri diri gömülür ve sonradan korkunç şekilde tezahür ederler.'' Haksız değil. Bu bölümde neler var?- Duyguları daha yakından tanıma üzerine bilimsel bilgiler- Öfke, anksiyete, stres durumlarında duygularımızı en doğru şekilde ifade etmek için farkındalık egzersizi- İlişkiler üzerine duygu farkındalığı egzersizi.
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e hoşgeldiniz.
Kısa bir aranın ardından tekrar beraberiz.
Bu iki aylık arada çok da uzun bir ara değil aslında ama ben şunu fark ettim.
Gerçekten mikrofonun karşısına geçip sanki sizlerle sohbet ediyormuşçasına, dertleşiyormuşçasına konuşmayı çok özlemişim.
Umarım sizler de beni özlemişsinizdir.
Şimdi bu sezonda kendimce güzel bir akış planladım.
Daha çok ilişkiler ve iç dünyamız üzerine konuştuğumuz bir sezon olacak.
Şimdiden birazcık böyle spoiler vermiş olayım hatta.
İkinci sezonu kapatırken Sezer'den yeni sezon için bölüm önerileri istemiştim.
Baya güzel konular geldi.
Anladım ki ajandalarımız da çok benzermiş.
Hemen hemen hepsine birer bölüm gelecek.
Ama biliyorsunuz ki ben hap bilgi vermekten ziyade derine inmeyi seviyorum.
Zaten bu yüzden podcast çekiyorum çünkü yazarak bu anlattıklarımı anlatmam genelde pek mümkün olmuyor.
Sayfalar sürüyor ki çağımızda dikkatin bu kadar kolay dağıldığı bir zamanda o kadar uzun şeyleri de kimsenin okuyacağını düşünmüyorum.
Sonuç itibariyle en azından şu an yürürken de beni dinleyebiliyorsunuz.
Neyse. Ne diyordum?
Daha derin konulara inelim diyordum.
Neden? Yani bir probleme yüzeysel bakıp geçici çözümler bulmak yerine, içimize dönüp, farkındalık yaratıp, kalıcı ve köklü çözümler bulmayı tercih ettiğimden dolayı, aslında yeni sezona minik bir duyguları
tanıma, anlama ve ifade etme temalı bir seri ile başlayacağım.
Bunu şöyle düşünün, bir binanın temelini ne kadar sağlam atarsanız katları da o kadar sağlam ve düzgün çıkarsınız.
Bu sebeple ilk olarak aynayı içimize doğru tutmayı daha doğru buluyorum.
En azından ben kendi hayatımda böyle yapıp bunun faydasını gördüğüm, danışanlarımla da bu şekilde çalıştığımızda daha iyi sonuçlar aldığım için podcast'e de bildiğim yoldan ilerleme taraftarıyım.
Bu arada her çarşamba bölümde bahsettiğim konulara ait pratik yöntemleri, kitap önerilerini ve açılacak grup çalışmalarını, online eğitimleri e-bültende paylaşıyorum.
Eğitimler genelde bültende yayınladığım an doluyor.
O yüzden farklı platformlardan da çok duyulmuyorum.
Eğer siz de bu eğitimlerden haberdar olmak istiyorsanız açıklamalardaki linkten e-bültene kaydolmayı unutmayın.
Ay ne çok konuştum!
Mikrofonu özlediğim belli olmuştur artık diye düşünüyorum.
Neyse, yavaş yavaş konuya girecek olursam.
Duygular serisinin ilk sıralamasında konumuz duygulara yer açabilmek.
Bu sıralamayı inanın çok düşündüm ama en mantıklı başlangıç, en doğru başlangıç bu geldi.
Şimdi size bir sorum var.
Hiç duygularınızın ne işe yaradığını düşündünüz mü?
İsterseniz burada durdurup bir düşünebilirsiniz de.
Ama şöyle açıklayayım.
Hani ben hep diyorum ya, hayat bir yolculuk.
Varılacak hedefe odaklanmaktan ziyade yolculuktan keyif almak daha önemli.
En azından benim hayat felsefem bu.
İşte duygularımıza yabancı olduğumuz zaman, ne işe yaradığını bilmediğimiz zaman o duyguların, o hayat yolculuğu sanki zifiri karanlık oluyor.
Hiçbir şey görmüyoruz, nereye gideceğimizi bilmiyoruz, ne yöne sapacağımızı bilmiyoruz.
O yolculukta bize eşlik edecek yol arkadaşlarımızı bile doğru dürüst seçemiyoruz.
Hatta Jung'un bu konuda çok sevdiğim bir sözü var.
Diyor ki duygu olmaksızın karanlık ışığa kayıtsızlık harekete geçirilemez.
Neden ben bu sözü çok beğeniyorum?
Çünkü duygularımız bizim kim olduğumuzu belirleyen, hayatı nasıl yaşayacağımızı belirleyen en önemli araçlardan biri.
Ama biz ne yapıyoruz? Duygularımızı hep böyle ayak altında dolaşan, bizi ya da gelişmemizi, büyümemizi engelleyen bir şeymiş muamelesi yapıyoruz.
Ya da bir zayıflık göstergesi gibi algılayıp böyle bastırıyoruz, göz ardı ediyoruz.
Yapacak onca işin arasında bir de duygusal sızıntılarımızla uğraşmak istemiyoruz.
Zaten çoğu zamanda nasıl uğraşacağımızı, o duygularla nasıl başa çıkacağımızı da bilmiyoruz.
Hatta duygularımızı paylaşmakta neden isteksiz olduğumuza dair birkaç yüz bin kişinin katıldığı bir anket yapılmış.
Bir bilimsel araştırma yapılmış.
Çıkan sonuçlar da çok ilginç.
Genelde şöyle demişler. Bize hiçbir zaman kapsamlı bir duygu sözlüğü öğretilmedi.
Yani duygularımızın ne olduğunun farkında bile değiliz diyor.
Ya da otomatik olarak iyi veya tamam demeye alışkınız değil mi?
Nasılsın dediğinde herkes iyi diyor.
Ya da bu çok ilginç bakın.
Nasıl hissettiğimizi kabul edersek ona sahip çıkmalı ve bu konuda bir şeyler yapmalıyız.
Yani o duygunun getirdiği sorumluluktan da kaçıyoruz haklı olarak.
Yani haklı olarak demeyeyim ama onu bilmediğimiz için nasıl başa çıkacağımızı o yüzden sorumluluğundan da kaçıyoruz.
Ya da aslında kimse seni nasıl hissettiğini umursamıyor zaten.
Neden söyleyeyim demişler. Bu konuda şöyle bir örneğim var.
İrlanda'da insanlarla selamlaşırken işte yolda gördünüz ya da ne bileyim bir markete girdiniz, bir dükkana girdiniz.
İnsanlar size şöyle diyor. Hey how are you?
Şimdi birisi hey how are you derse ne cevap verirsiniz?
I find thanks how are you dersiniz değil mi?
Hani klasik sen de onu sorarsın.
Ama bu cevabı verdiğiniz zaman gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi bakıyorlar.
Böyle gerçekten bir şok oluyorlar.
Çünkü buranın kültür kodunda şu var.
Biri sana hey how are you dediğinde sen de ona hey how are you diyorsun ve geçiyorsun.
Biliyorum kulağa çok saçma geliyor.
Bakın 5 senedir buradayım hala alışamadım buna.
Ama gerçekten de insanların duygularımızı umursamadığına dair çok güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum bunun.
Neyse biz anket sonuçlarına geri dönecek olursak insanların duygularını paylaşmaktaki isteksizliğine istinaden dikkatimi çeken diğer şeyler de şöyle.
Bir kısım yargılanmak istemediğini söylemiş.
Bir kısım hiç vaktim yok çünkü çok fazla duygum var demiş.
O da ilginç. Bir kısım şey demiş, dürüst olma riskini göze almak için çok fazla toplumsal baskı var.
Yani dürüst olmak istemiyorum bu konuda demiş.
Son olarak en çok ilgimi çekenlerden bir tanesi de şuydu.
Diyor ki, nasıl hissettiğimi paylaşsaydım kimse etrafımda olmak istemezdi.
Tamamen anlıyorum. Bu bütün söylenilenleri anlıyorum.
Ama şu yönden de bakmakta fayda var.
Okuduğum kitaplardan bir tanesine ki birazdan bahsedeceğim.
Çok güzel bir tabir yapmış.
Diyordu ki, Duyguları bir bilgi biçimi olarak düşünün, ruhunuzun haber ajansı gibi değerlendirin ve ruhunuzdan size bilgi aktarıyor duygular.
Ve biz bu bilgiyi doğru bir şekilde kullandığımız sürece, anladığımız sürece hayatta bilinçli kararlar verebilir.
Tabiri caizse az önce bahsettiğimiz hayat yolculuğumuzu karanlıkta değil de aydınlıkta devam ettirebiliriz.
Şimdi bu bölümde ele alacağım kitap Permission to Feel isimli bir kitap.
Çok çok çok beğenerek okudum.
Maalesef Türkçesi yok ama yazar hakkında şöyle kısa bir bilgi vereyim.
Kendisi Yale Üniversitesi'nde profesör ve Yale Duygusal Zeka Merkezi'nin kurucu direktörü.
Duykular ve duygu becerileri üzerine araştırma yapan bir bilim insanı.
Bu kitabı yazarkenki çıkış noktasını da ayrıca beğendim.
Diyor ki duyguların gücünü kullanarak daha sağlıklı, daha eşitlikçi, yenilikçi ve şefkatli bir toplum yaratmaya çalışıyorum.
Ne güzel değil mi ya? Neyse kitabı yeteri kadar övdüğüme göre artık sadete gelebiliriz bence.
Şöyle ki hani en başta demiştim ya sormuştum ya size hiç duygularımızın ne işe yaradığını düşündünüz mü diye.
Bu adamcağız duygular üzerinde çalışmalar yaparken O araştırmalarından çıkardığı sonuç şu.
Duygularımızın en fazla önem arz ettiği beş alan varmış.
Günlük hayatımızda duygularımızdan en çok etkilenen alanlar bunlar.
Birincisi sosyal ilişkilerimiz.
Şaşırdık mı? Hayır.
Tamamen duygularımızın yönettiği bir alan değil mi zaten bu?
Biliyorsunuz Freud'un da dediği gibi insanlar onlara ne söylediğinizi unutur ama nasıl hissettirdiğinizi asla unutmaz.
Şimdi ilişkilerle ilgili kendinizi kobay olarak kullanacağınız bir deney önermek istiyorum.
Çok basit. Günlük hayatınızda böyle karşılaştığınız insanların hissesini bir gözden geçirin.
Çok böyle yakın arkadaşınız olur, çok fazla vakit geçirdiğiniz birileri ya da böyle her gün süpermarkette gördüğünüz kasiyer herkes yani sizinle bir şekilde yolu kesişen ve bir şekilde vakit harcadığınız herkes.
Ve kendinize şu soruyu sorun.
Her biriyle karşılaştığımda nasıl hissediyorum?
Böyle farkın olmadan gülümsüyor muyum?
Nötr müyüm? Yoksa geriliyor muyum?
Peki bu insanlarla ilişkilendirdiğiniz duyguyu tanınmak için hangi kelimeyi kullanırsınız?
Mesela birisiyle karşılaşıyorsunuz.
Her gördüğünüzde iş arkadaşınız olsun bu.
Kaygılanıyorsunuz ya da neşeleniyorsunuz.
Ya da böyle kendinden emin oluyorsunuz.
Ya da belki yetersiz hissediyorsunuz gibi gibi.
Hatta geçtiğimiz aylarda biz de şirkette çok benzer bir atölye yaptık.
Tek farkı en fazla vakit geçirdiğiniz insanların listesini çıkarın.
Onların isimlerinin yanına da size nasıl hissettirdiklerini ya da siz hani onların çevresindeyken nasıl hissettiğinizi yazın diye böyle bir değişik bir atölyeydi.
Ben böyle yazıyorum işte kendimi güvende hissediyorum mutlu hissediyorum bilmem ne.
Bir tane arkadaşıma geldi.
Çok fazla vakit geçirdiğim. Ve son zamanlarda da hep kaçınıyordum.
Bir şekilde böyle bir bahaneyle görüşmek istemiyordum.
Elim böyle farkında olmadan şeye gitti.
Sinirli ve gergin hissediyorum.
Hem şaşırdım hem de bir rahatladım.
Biliyordum ki kaçınıyordum ama kendime itiraf edemiyordum.
Peki ben bunları neden anlattım?
Bu egzersizleri neden öneriyorum?
Çünkü ilişkiler hayatımızın en önemli parçası değil mi?
Hatta siz de benden ilişkiler üzerine bir sürü bölüm talebinde bulundunuz.
Tartışmada dahil olmak üzere, sağlıklı ilişkiler olmak üzere.
İşte ben de diyorum ki oralara inmeden önce kendimize bir bakalım.
Hatta bölümü de duyguları tanıma, anlama ve ifade etme ile alakalı çok güzel bir egzersiz.
size kapatmayı planlıyorum.
Beklemede kalın. Bu arada bu bahsettiğim çözüm önerilerini not alarak dinleyenleriniz var biliyorum.
Detaylı notların olduğu linki hep e-bültene ekliyorum.
Aklınızda olsun. Hala kayda olmadıysanız açıklamalardaki linke mail adresinizi bırakmanız yeterli.
Oradan da bölüm notlarına erişebilirsiniz.
Tekrardan bir hatırlatma yapmış olayım.
Bazılarınız atlıyor.
Arada böyle hızlandırıyor.
Biliyorum yani hızlandırın tabii de.
O araları atlıyor.
Güzel bilgiler vereceğim. Atlayıp atlamamak size kalmış.
Baştan söyleyeyim. Neyse duygularımızın hayatımızı majör olarak etkilediği diğer alanlardan ikincisi de dikkatimiz, hafızamız ve öğrenme şeklimiz.
Şöyle mesela çok güçlü olumsuz duygular, korku, öfke, kaygı, umutsuzluk zihnimizi daraltma eğilimindeymiş.
Biliyorsunuz beynimiz olumsuz duygulara kortizol salgılayarak tepki veriyor.
Ve sürekli kortizol salgıladığımız zaman işte odaklanma ve öğrenme yeteneğimiz de bozuluyor.
Ama bunun bir dengede olması lazım.
Çünkü aynı zamanda bu daraltma eğilimi bizi önemli bir iş yaparken sağlıklı stres dediğimiz o işi bitirmeye ya da o işi yapmak için motivasyonumuzun olmasına da yarar
sağlıyor. Şöyle bir örnek vereyim.
Diyelim ki bir iş başvurusu yapacaksınız.
Bir niyet mektubu yazdınız ya da CV'nizi düzenliyorsunuz.
Oradaki sağlıklı stres sayesinde 8 kere noktalama işaretlerini kontrol ediyorsunuz.
Cümlelerinizi kontrol ediyorsunuz ve gönderiyorsunuz.
Çünkü dikkatimiz daralıyor.
Bu sağlıklı bir stres. Ama benim aslında bahsettiğim hani az önce o engelleyen şey de kronik stres.
İşte hepsinin bir dengesi olması gerekiyor.
Duygularımızın etkilediği 3.
en önemli alanda karar vermeymiş.
Karar yorgunluğu bölümünde baya bir detaya inmiştim.
Ama bunu duygular tarafından ele alacak olursak şöyle.
Dünyayı nasıl algıladığımızı değiştiriyor değil mi?
Bu bir gerçek. En basitinden haberlere bakarken gördüğümüz iç karartıcı şeyden sonraki dünya görüşümüzle mutlu olduğumuz, pamuk pamuk hissettiğimiz bir andaki dünya görüşümüz bir değil.
Haklı olarak da duyguların şiddetine göre o anda verdiğimiz kararlarda etkileniyormuş.
Çünkü farkında olmasak da kararlarımızın çoğunu o kararın sonucunda nasıl hissedeceğimizi düşünerek veriyoruz.
O yüzden stresli ya da mutsuzken karar almak tehlikeli.
olabiliyor. Mesela yağmurdan kaçarken doğuluya tutunmak diye bir atasözümüz var değil mi?
İşte bana hep bunu hatırlatıyor.
Korku, telaş ve endişeyle alınan karar sonucu daha kötü bir yerde bulmak kendimizi.
Ama madalyonun öbür yüzü de şöyle.
Mesela karamsarlık olumsuz bir duygu olarak adletilebilir değil mi?
Yani karamsar insanlardan ya da karamsar olmak istemeyiz.
Ama fazlası bizi mutsuzluğa sürüklerken Aynı karamsarlık doğru bir şekilde regüle edilirse yanlış gidebilecek şeyleri tahmin etmemizi ve ardından bunları önlemek
için böyle uygun önlemler almamızı sağlayabilirmiş.
Dediğim gibi tamamen duygunun farkında olmak ve dengeyi sağlamakla alakalı bir şey.
Evet diğer bir önemli alanda yani duygularımızın hayatımızı majör olarak etkilediği diğer dördüncü önemli alanda Fiziksel sağlığımız üzerindeki etkisi sanıyorum
ki bunun aksini hiç kimse iddia edemez.
Hatta böyle doktora gittiğinizde işte midem ağrıyor, başım ağrıyor, kıçım ağrıyor diye hep doktorlar şey diyor ya.
Stresini azaltman lazım.
İşte bundan kaynaklanıyor.
Çünkü vücudumuz kimyasal salgılıyor yani duygu durumumuza göre.
Şimdi olumsuz duygularda da şöyle oluyor.
Bizi iyi hissettiren nörotransmitterlerin eksikliği söz konusu oluyormuş.
Yani düşük serotonin ve dopamin seviyeleriyle bağlantılı.
Kendimi bilim insanı gibi hissettim şu an böyle konuşurken.
Neyse. Hatta serotoninin de ağrı algısında rol oynadığına dair bir gerçek var.
O da şöyle ki ben de yeni öğrendim bu arada bunu.
Ama işte çok fazla böyle olumsuz duygular olduğunda serotonin eksikliği olduğu için biz böyle ağrıyı sızıyı daha fazla hissediyormuşuz.
Hatta yapılan bir araştırma da şey diyor.
Depresyon hastalarının neredeyse yarısının ağrı ve sızı tecrübe etmesinin sebeplenen bir tanesi de buymuş.
E tabi bu durumun tam tersi de geçerli.
Ne diyelim? Şükür duygusu.
Şükür moment deyip geçmeyin arkadaşlar.
Şimdi size şükretmenin hayatımızda ne kadar önemli bir role sahip olduğunu söyleyeceğim.
Şükür duygusu dokularımızdaki oksijen seviyesini arttırıp iyileşmeyi hızlandırma etkisine sahipmiş.
Ve bağışıklık sistemimizi de güçlendiriyormuş.
Benim böyle birkaç tane şükür günlüğü tutan arkadaşım vardı.
Ve ciddi ciddi böyle şükür günlüğü tuttuktan sonra kendilerinin ne kadar iyi hissettiklerini böyle anlatmışlardı.
Siz de şükür momentlarınızı çoğaltmak isteyebilirsiniz.
Gerçekten işe yarıyor. Ben mesela akşamları yapmadan önce yapıyorum bunu ya da meditasyon sonlarında böyle hayatımda olan üç tane şeye ya da kişiye şükredip üç tane de olmasını istediğim şeyi niyet ediyorum böyle dilek diliyorum.
Genelde bunu uyurken yapıyorum dediğim gibi ama gerçekten çok iyi hissettiriyor.
Hazır güzel duygulardan bahsetmişken şunu da paylaşmadan geçmek istemiyorum.
Aşık olmanın sinir sistemini yinleyen ve hafızayı geliştiren bir etkisi varmış.
Ama... Bu sadece bir yıl sürüyormuş.
Ben bunu okuyunca şey dedim.
Ne yani o zaman her yıl yeni aşkları mı yerken açmamız gerekiyor?
Ya da belki her yıl sevdiceğinizde aşk tazeleyebilirsiniz.
Hatırlar mısınız? Bir ara hatta şey vardı.
Nikah tazeleme modası.
Hala var mı bilmiyorum ama buradan mı geliyor acaba diye düşünmedim değil.
Neyse son olarak da yine ilginç bulduğum bir şey paylaşacağım.
Bence bilmek isteyeceğiniz bir bilgi.
Hani böyle ağladığınız zaman bir rahatlama hissi geliyor ya.
O nedenmiş biliyor musunuz?
Çünkü gözyaşlarımız stres hormonlarını vücudumuzdan dışarıya taşıyormuş.
Yani ağlayacağınız zaman tutmayın arkadaşlar salıverin gitsin.
Evet ve beşinciye geldik.
Duygularımızın yine böyle günlük hayatımızda en çok etkilediği alanda yaratıcılık ve performans.
Burada dikkatimi çeken şey şu oldu.
Biz böyle sadece olumlu duygularımız olduğunda çok yaratıcı olup çok yüksek performans gösteriyor değiliz.
Hep zaten bütün maddelerde bundan bahsettim.
Bir dengeden. Ama burada şunu söylüyorlar.
Diyelim ki öfkeyi ele alalım.
Öfke çok büyük bir motive edici araç olabilirmiş.
Çünkü teslimiyetin aksine bizi harekete geçirmeye ve belki de en başta bizi kızdıran şeyi düzeltmeye itebilir.
Buna da şöyle bir örnek vereyim.
Mesela haksızlık. Haksızlığa uğradığımız zaman ya da sevdiğimiz bir haksızlığa uğradığı zaman öfkeleniriz değil mi?
Bunu konuşmuştuk zaten Instagram'daki soru cevaplarda.
En çok sizinle öfkelendiriyor dediğimde gelen cevapların çok büyük bir kısmı haksızlıktı.
İşte buradaki öfke aslında bizi o haksızlığa karşı direnmeye, yaratıcı bir çözüm bulmaya, orada bir çözüm üretmeye karşı bir adım atmaya teşvik edebilirmiş deyip
buradan Fransız devrimine de bağlayayım mı?
Podcast 10 saat sürsün.
Neyse şaka bir yana sonuç olarak duygularımızın hayatımızı nasıl etkilediğini anlatabildiğime inanıyorum.
Ve tabii her şeyde olduğu gibi buradaki iki noktada denge.
Tekrar altını çizmiş olayım.
O bastırıp tırım tırım kaçtığımız olumsuz duygularımız bize yol, su, elektrik olarak da dönebilir.
Pozitif duyguların da negatif duyguların da hayatımıza yapıcı bir işlevi olduğunu unutmayalım.
Duygularımızı sevelim, kucaklayalım, saçını okşayalım.
Yani duygularımıza yer açalım.
Peki Emine iyi hoş diyorsun da nasıl yapacağız derseniz işte size o en başta bahsettiğim egzersiz.
Egzersizin ismi ruler İngilizce.
Ruler isimli bir metot.
Kısaca paylaşıyorum.
Re-recognize yani tanımak, tanımlamak.
Kendinizi huzursuz hissettiğinizde kendinize soracaksınız.
Ne hissediyorum?
Ya da şu an nasıl hissediyorum?
Ruler'ın U'su understand yani tanımak, tanımlamak.
Kendinizi huzursuz hissettiğinizde sorun ne hissediyorum ya da nasıl hissediyorum duygumuzu anlamaktan bahsediyorum.
Bu da neden önemli? Çünkü hem kendimizin davranışlarını daha iyi tanımamızı hem de başkalarının davranışlarının bizim üzerimizde nasıl bir etki yarattığını çözümlememize
yardımcı oluyor. Ruler'ın L'si Labeling, etiketleme, bunu isimlendirme olarak da düşünebilirsiniz.
Şöyle neden önemli?
Çünkü öz farkındalığımızı arttırıyor ve sosyal etkileşimlerde de böyle yanlış anlaşılmayı azaltıp duygularımızı daha etkili bir şekilde ifade etmemize yardımcı oluyor.
Hatta bazı araştırmalar duyguları etiketleme yani isimlendirmenin bile stresi azaltmaya yardımcı olduğunu ortaya çıkarmış.
Ama eğer derseniz ki Emine bunları yapmak zor yani duygumu zaten tanıyor, anlıyor ve etiketliyor olabilseydim zorluk yaşamazdım.
Haklısınız. Onun için de size bir önerim var.
Bu en başta bahsettiğim Permission to Feel isimli kitabı yazan kişinin de katkılarıyla, direkt kendisi yapmamış ama katkılarıyla oluşan bir app var, bir uygulama var.
İsmi de Mood Meter App.
Merak edenleriniz için zaten linkini aşağıya bırakırım.
Gerçekten çok güzel bir app ve şeye de çok şaşırdım.
Yani o kadar çok duygu var ki duygu repertuarımızın ne kadar düşük olduğunu görünce de şaşıracaksınız.
Devam edecek olursak da Ruler'ın A'si Express yani ifade etme.
Kısaca duygularımızı nasıl ve ne zaman göstereceğimizi bilmek.
Freud'un bu konuda çok beğendiğim bir sözü var.
Diyor ki İfade edilmemiş duygular asla ölmez.
Sadece diri diri gömülür ve sonradan daha korkunç şekillerde tezahür ederler.
Bence çok doğru.
O yüzden burası da çok önemli ki bunun üzerinde bir sonraki bölümde duracağım zaten.
Sonuncusu da ruler'ın sondaki re'si regulate.
Yani regüle etme, düzenleme.
Bu da çok değişik bir sözcük değil mi?
Duygularımı regüle ediyorum.
Neyse. Şunu demek istiyor.
Duygusal tepkileri yararlı yollarla izlemeyi, yumuşatmayı ve değiştirmeyi içeren bir düzenleme aslında böyle düşünebilirsiniz.
Ki sonrasında duygu patlamaları yaşayıp istenmeyen ve pişman olacağımız sonuçlarla karşılaşmayalım.
Ama tabi burası en zorlarından bir tanesi bu duygu regulasyonu, duyguları düzenleme.
Bu konuda desteğe ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız biliyorsunuz ki benim üzerinde çalıştığım alan Mindfulness.
Mindfulness temelli koçluk almak isterseniz web sitemin linkini hep açıklamalara bırakıyorum.
Oradaki formu doldurarak benimle iletişime geçebilirsiniz.
Ama duygularınızla alakalı çocukluğunuza inmek isterseniz o zaman ben değil gideceğiniz nokta psikologlar olacaktır.
Bunun da buradan altını çizmiş olayım.
Çünkü benimle olan çalışmalarınızda genelde...
Çözüm odaklı çalışıyor olacaksınız ve önümüzdeki maçlara bakalım mantığıyla ilerliyor olacağız.
Neyse fazla uzatmadan demek istediğim şu.
Einstein'ı kıskandıracak bir IQ'nuz olabilir ama duygularınızı tanımıyor ve davranışlarınızı nasıl etkilediğini göremiyorsanız kendi koyunuzu kendiniz kazıyor olabilirsiniz.
Hissetme iznine, bu duyguları ifade edecek kelime dağarcığına ve bunları anlama yeteneğine sahip olmayan kişiler hayatta, işte ve ilişkilerde kendi potansiyelini sınırlar maalesef.
Umarım bu bölümde paylaştığım bilgiler, egzersizler sizlere bir şey katabilmiştir, sizleri geliştirebilmiştir.
Bir sonraki haftada duygusal zekadan bahsediyor olacağım.
Haftaya çarşamba gece yarısı yine Cinderella'nın arabası balkabağına dönüştükten sonra görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
