
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu hafta çevremizle ve hayatımızda var olan insanlarla kurduğumuz bağlar üzerine konuştum. Çünkü bu bağlar yada parçası olduğumuz ilişkiler hayatımızı canlandırıp, zenginleştirebilir, keyiflendirebilir, anlamlı ya da kolay bir hale getirebileceği gibi zindana da çevirebilir.
O yüzden durup bir neyle kimle nasıl bağlar kuruyoruz, enerjimizi ve vaktimizi neye harcıyoruz diye arada bir envanter çıkarmak gerekebiliyor. Haydi gelin Sartre ve Heidegger'ı da yanımıza alıp doyumlu bağlar kurma üzerine düşünelim.
Profesyonel Koçluk Ön Görüşme Linki
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Gelişigüzel Hayaller'e.
Hoş geldiniz, ben Emine.
Bu kanalda hayatı daha yaşanabilir kılmak ve farklı açılardan bakabilmek için gündelik deneyimlerime dair sorgulamalarımı, düşüncelerimi, okuduklarımı ve öğrendiklerimi paylaşıyorum.
Bununla birlikte kariyer başta olmak üzere hayatında, ilişkilerinde ya da kendinde somut bir değişiklik yapmak isteyenler ile çözüm odaklı profesyonel koç olarak çalışıyorum.
Amacım felsefe, psikoloji ve farkındalık öğretileri çerçevesinde doğru soruları sorarak kendinize ait doğru cevapları bulmanızı ve istediğiniz değişikliği hayatınıza sürdürülebilir
bir şekilde dahil etmenize destek olmak.
Daha fazla bilgi ve ücretsiz öngörüşme randevusu için mnystmen.com slash koçluk adresinden bana her zaman ulaşabilirsiniz.
Açıklamalarda zaten linkini bırakıyorum.
Bu hafta çevremizle ve hayatımızda var olan insanlarla kurduğumuz bağlar üzerine konuşmak istiyorum.
Çünkü bu bağlar ya da parçası olduğumuz ilişkiler diyelim hayatımızı canlandırıp zenginleştirebilir de, keyiflendirebilir de, anlamlı ya da kolay bir hale getirebileceği gibi bir yandan zindana
da çevirebilir. O yüzden durup bir ne ile kim ile nasıl bağlar kuruyoruz, enerjimizi ve vaktimizi neye harcıyoruz diye arada bir envanter çıkarmak gerekebiliyor bence.
Sartre'ın da dediği gibi cehennem ötekidir.
Günümüz dünyasında çok olası bir senaryo ve hayat toksik bağlarda vakit kaybetmek için maalesef hem çok kısa hem çok değerli.
Buraya da nasıl geldim?
Geçtiğimiz haftalarda bir arkadaşım beni maç izlemeye davet etti.
Avrupa şampiyonası vardı ya.
Ben de yoldan geliyorum uzaktan geliyorum böyle sabah 3'te kalkıp uçağa binmişim ve davet ettiği yerde oradaki gidecek herkesi de tanımıyorum.
Çok sosyalleşesim de yok sanki normalde varmış gibi.
Bir yandan da hava çok güzel ama Londra'nın nadir güneşli ve 20 derece üstü olduğu havalarından biri.
Dedim ki Emine git iki insan gör azıcık D vitamini al birazcık eğlen yani ondan sonra dinlenirsin zaten.
Böyle kendimi ikna ettim ve gittim.
Dediğim gibi. Birkaç kişiyi zaten tanıyordum ama baya bir de yeni yüzler vardı orada.
Sonra işte böyle bir kaynaştık falan muhabbet bir sardı.
Çok güzel gülüp eğleniyoruz.
Akşam 9 gibi artık evlere dağılınmaya başladı.
Ben de öyle bir havaya girmişim ki yok ya diyorum dans etmeye gitmeyecek miyiz?
Hadi gelin bir şeyler daha içelim ya hiç sizlik değil.
Cumartesi akşamı bu saatte eve nasıl gidersiniz?
Gerçekten de öyle bir kitle değil yani.
Sabahlara kadar eğlenen bir kitleden bahsediyorum.
O tanıdığım arkadaşlarım için söylüyorum.
Neyse ben böyle sokakta dans ede ede yürüyorum.
Enerjim tavan. Sonra bir arkadaşım döndü dedi ki ya bu kızın yaşam enerjisine hayranım.
Yani tükenmek bilmiyor.
Nasıl olabiliyor bu? Sonra bana döndü böyle gözlerimin içine bakıp senin bu enerjini şişeleyip satalım.
Vallahi köşeye döneriz dedi.
Ve güldü. O an böyle kafamın üzerinde yanan ampul bence kesin dışarıdan görünüyordu arkadaşlar.
Çünkü hayatımın diğer alanlarında bu bahsettiği enerjinin esamesi okunmuyor.
Ve kendimi belki de ilk defa bu kadar düşük enerjide hissettiğim zamanlardan geçiyorum aslında bakarsanız.
Yani sık sık sürekli değil ama böyle bir inip inip çıkıyorum.
Dedim ki ya evet bu kız haklı şu an benim enerjim çok yüksek ama neden?
Yolda giderken sevgili podcasterınız tabii ki bunun üzerine bol bol düşündü ve şunu fark etti.
Ben bu insanlarla vakit geçirdiğimde görüldüğümü, duyulduğumu, sevildiğimi hissediyorum.
Bu yeni tanıştığım insanlar da dahil olmak üzere onlar da bana aynı hissi verdi ama bu grup da öyle bir grup.
Hani sohbetlerimizden besleniyorum, karşılıklı birbirimize bir şeyler kattığımızı, birbirimizi olduğumuz gibi kabullendiğimizi hissediyorum.
Yani kısacası doyumlu bir bağ var aramızda.
Ait hissediyorum demek de yanlış olmaz bence.
O yüzden de... O minik aydınlanma anı beni göreceğin taşındığım bu ülkedeki tecrübelerimle alakalı güzel bir değerlendirme ve beraberinde de kaliteli aksiyonlar almaya itti
diyebilirim. O aksiyonlardan bir tanesi de Doyumlu bağlar kurabildiğim, böyle hissettiğim ortamlarda daha fazla vakit geçirmekti.
O yüzden de hem kendim bunun üzerine düşünürken hem de birazcık daha bu bağ kurmanın psikolojik tarafını, felsefi tarafını araştırayım.
Günlük hayatta nasıl vuku buluyor?
Bundan da podcast ile bahsedeyim istedim.
Hazırsanız başlayalım.
Hatta şu Sartre'ın cehennem ötekidir lafıyla başlayalım.
Bu sözden arabeske bağlama eğilimi çok yüksek olsa da aslında anlatılmak istenen şu arkadaşlar.
yine ruhsal olarak derin bir ihtiyaç halinde olmamız.
İnsanın sosyal bir varlık olmasından mütevellit bizi duyacak görecek hayatımıza tanıklık edecek birileri çevremizde olmalı ki yaptıklarımız o zaman anlam kazansın.
Söylediklerimiz o zaman bir yere temas etsin.
Bunu var oluşumuz başkalarına bağımlı gibi bir yerden tutmuyorum ki nitelikli yalnızlık bölümünü hatırlayanlar vardır.
Bunu en son diyecek insanın ben olduğumu bilirler.
Ama gerçekçi bir yaklaşım Yaklaşımla şunu kabul etmek gerekir ki insan dediğimiz varlık yani bizler ilişkilerimizle var oluyoruz.
Kendimizle olan ilişkimiz de dahil buna tabii ki de.
Yani bağlarımız olmadan biz de kendimiz olamayız bir noktada.
Şöyle düşünün. Ben şu an evde çalışma masamda kocaman mikrofonumun önünde kendi kendime konuşuyorum.
Herhangi biriyle bir bağ kurma halim yok gibi görünse de birkaç güne bu bölümü yayınlayacağım ve on binlerce insan dinleyecek.
Kimisi hak verecek, kimisi karşı fikirde olacak ama yine de bir şekilde uzaktan da olsa sesle de olsa bağ kurmuş olacağız değil mi?
İlla fiziksel olarak beraber olmamıza gerek yok.
Demem o ki hayatın her alanında insanlar bir şekilde birbirleriyle ilişkiniz.
İlişki kurmak durumunda kaçışımız yok bundan.
O yüzden bu bağlı olma hali ötekine muhtaç olma bazen de mahkum olma halini cehennem olarak tabir eder Sartre.
Çünkü hayatımız boyunca bağ kurmadan yalnız var olamayız.
Bu yalnız kalmama ihtiyacını cehennem olarak adlandırıyor bir bakıma.
Peki Emine bağ kursak bile yalnız hissedemez miyiz?
Ben hissediyorum diyenleriniz olabilir.
Tabii ki de hissederiz.
İşte buraya gelmeden önce ama bir duralım istiyorum.
Buraya kadar bağ kurma konusunda bahsettiklerim size ne düşündürdü?
Belki birbirimize bu kadar muhtaç olduğumuz konusunda daha önce kafa yormamıştınız ve bununla yüzleşmek sizi böyle bir rahatsız etti.
Çünkü biraz daha yani benim kimseye ihtiyacım yok ben kendi ayaklarım üstüne dururum gibi bir yerden tutuyordunuz olayları ya da insan ilişkilerini.
Ya da tam tersi insanın insana ihtiyacı olması fikri sizi rahatlattı bir noktada.
Çünkü siz çok böyle yalnız kalmayı sevmeyen sürekli etrafınızda birileri olsun isteyen birisinizdir.
Ve o noktada da ya evet bak ne kadar doğru diyor da demiş olabilirsiniz.
O yüzden burası üzerinde durulmaya değer bir nokta.
Çünkü insan ilişkilerinin doğasına nasıl baktığınızla alakalı önemli detaylar veriyor bu bakış açısı.
Dolayısıyla da ilişkilerimizi hangi ihtiyaç ve motivasyonla kurduğumuza, kimi ne için hayatımıza dahil ettiğimizi ya da etmediğimizi de anlatıyor bize.
Burada bir durdurup düşünmek isterseniz buyurun durdurun.
Hani en başta demiştim ya bağlarımız hayatımızı daha keyifli bir hale getirebilir, zindana da çevirebilir diye.
Bu çevremizdeki insanlar kadar bizim ilişkilere bakış açımıza da alakalı işte.
Mesela filozof Martin Buber iki tip ilişkiler.
Birincisi ben-sen ilişki tipi diyor.
Bu ilişki tarafların birbirine özne muamelesi yapması demek.
Yani kendi istek ve arzu gündeminden bağımsız olarak karşındakini duymaya, anlamaya çalışmak, eşit bir şekilde ilişki kurmak, tarafların kendini net açık olarak ifade etmesi, yargılamadan
anlamaya çalışması, bir merakla yaklaşması, ideal ilişkilenme diyebilirim kendi açımdan.
Ama bir de bunun tersi ben o ilişki tipleri var.
Bu tip ilişkilerde o dediğimiz kişi artık bir özne değil o bir nesne.
Yani ihtiyaç doğrultusunda var olan diğerinin isteklerine ve ihtiyaçlarına göre şekillenmesi beklenen bir nesneden bahsediyoruz.
Bunu bir örnekle açıklayacak olursam herhalde şeyi açıklardım.
Böyle ilişkiler içerisinde birbirine kural koyan işte arkadaşlıklarda da olur trip atan, emir veren, manipüle eden ilişki tiplerine örnek vermek doğru olabilir.
Çünkü onlar biraz daha şöyle bir senaryo üzerine kurulu.
Ben seninle benim X ya da Y isteğimi yerine getirdiğin ya da Z ihtiyacımı karşıladığın sürece bağ kurarım gibi bir ton var.
Anladığım kadarıyla yani Martin Buber'ın dediklerinden anladığım bu benim.
O yüzden bu aslında bağ kurmak da değil bir noktada.
Bağımlılık, karşılıklı ihtiyaçların karşılanması, karşılıklı çıkar ilişkisi gibi bir yere geliyor.
İşte tam olarak bu ilişki kalıplarından ötürü insanın insana muhtaç olması sizde nasıl bir his uyandırıyor diye sordum az önce.
Çünkü ben o tipi ilişkilerde nesne konumundaysanız ya da başkasına nesne muamelesi yapıyorsanız doyumlu bağlardan söz edilemez bana kalırsa.
O noktada da insanlardan kaçınmak ve yalnızlaşmak da söz konusu olabilir.
Ya da eğer siz nesne muamelesi yapıyorsanız o ilişkilerin derine inmemesi, biraz daha yüzeysel kalması, bir şekilde tıkanması da muhtemeldir.
Hani hep derler ya Allah iyi insanlarla karşılaştırsın diye.
Bence bu çok doğru bir söz.
Ama bir noktadan sonrası da bizim elimizde sanki.
Neden böyle diyorum? Kime hayatımıza dahil edip kime güle güle diyeceğimiz bizim kararımız günün sonunda ve bu kararı verebilmek için de o ilişkilerin hayatımıza etkisiyle birlikte bizim
neden o ilişki içinde olduğumuzu da bilmemiz lazım.
Bunun için de Heidegger'in bakış açısından ki benim de kesinlikle katıldığım bir nokta en temelde kendimizi iyi tanımamız gerekli ki ihtiyaçlarımızı, davranışlarımızın ve seçimlerimizin arkasındaki motivasyonu
anlayıp Ona göre doğru insanlarla, bizi besleyen insanlarla doyumlu bağlar kurabilelim.
Bu konuyla alakalı bitişler ve ayrılıklar bölümünde detaylıca anlatmıştım.
Yani bir insanla olan ilişkinizi neden bitiremiyorsunuz?
O ilişki size hizmet etmese dair.
Dileyenler o bölümü de dinleyebilir.
Şöyle düşünüyorum ben, günün sonunda insan toplumdan, toplum insandan ayrı olmadığı için, bunu benim düşünmeme gerek yok, bu genel geçer bir gerçek bu arada, neden böyle dedim bilmiyorum ama doğduğumuz toplumun normlarına
göre şekillendiğimiz için de arada bir böyle durup kendimizi dinlemek, kendi değerlerimizi hatırlayıp çevremizdeki insanların bu değerlerin neresinde durduğunu anlamak da çok önemli.
Yine bu kanalda kendini tanımak olsun, çevremizdeki insanların etkisi olsun, gerçek dostluk üzerine olsun bir sürü bölüm var.
İsterseniz onlara da göz atabilirsiniz.
Çünkü oralarda da hep çevremizdeki insanların bizi nasıl şekillendirdiğinden, bizim kendi içimizde o insanların nasıl rezone ettiğinden bahsediyorum.
Ve tabii ki kendimizi tanımaya da dönüp dolaşıp konu geliyor.
Yani kısacası şunu demek istiyorum.
Biz kendimizi ne kadar iyi bilirsek kurduğumuz ilişkilerde, bağlarda...
O kadar ayakları yere sağlam basıyor.
Tabii ki bu ilişkiler ayakları yere sağlam basıyor diye hayatımız boyunca bizim ne olacak diye bir kayda yok maalesef.
Bu açıdan baktığımızda insanlarla bağ kurmayı dolayısıyla ilişkileri kaybetmekten ve haliyle yastan ayrı düşünmemek gerekir.
Biriyle bağ kurduğumuzda karşımızdakine değer veriyoruz çünkü değil mi?
Kendi dünyamızda yer açıyoruz o insana.
Deneyimlerimizi, geçmişimizi, yeri geliyor kırılganlıklarımızı ve sırlarımızı paylaşıyoruz.
Zaten o bağlar da bunları paylaştıkça güçleniyor.
Ama bu demek değil ki insanlar sonsuza kadar hayatımızda kalacak.
Bazı insanlar hayatımızın bir döneminde bize eşlik eder.
Her iki tarafta bir şekilde diğerinin hayatına hizmet eder ve sonra yollara ayrılır.
O ayrılık haliyle bir boşluk getirir hayatımıza.
E tabi o boşluk insanın içinde bir hüzün de yaratıyor ki zaten yaratmasa bir tuhaflık olurdu ama hayatımızda birine yer açarken gün geldiğinde yokluğunda kabullenmek gerekiyor bence.
O yüzden kaybetme korkusu bir noktaya kadar bağ kurmanın ve önemsemenin de yansıması olabilir.
Tabi bağımlı ilişkileri ayrı tutuyorum burada.
Bunu anlatırken aklıma şu da geldi o kadar çok insan tanıdım ki hayatım boyunca kaybetmekten korktuğu için günün sonunda bir sonunun olacağı o üzüntünün yasın olacağını bildiği için en baştan o ilişkiye bağ kurmaya
yatırım yapmayan. Ama hayat böyle bir şey değil arkadaşlar yani hiçbir şekilde üzülmeyin baştan kendimi korumaya alayım diye yüzeysel ilişkiler kurarak yaşayabileceğimiz var olabileceğimiz bir yerde değiliz
maalesef. Bazen kaybetmeyi de göze almak gerekiyor.
Çünkü belki o kadar güzel, o kadar doyumlu bir ilişki yaşayacaksınız ki sadece ikili ilişkiler için söylemiyorum.
Hayatınızı öyle bir evirecek ki okurduğunuz bağlar.
Belki de kaybetmeye değecek bir noktadan sonra.
Böyle düşündüğünüzde...
İçinizi ısıtan, hayatınızdan gelip geçmiş olsa bile size bir şeyler öğreten, bugünkü kişiliğinizi şekillendiren, iyi ki var dediğiniz insanlara iyi ki var demesi zor olsa bile insanları arada bir
hatırlamak gerekiyor.
Bu insana iyi gelen bir aktivite.
Ben bunu yapmadan önce yapıyorum aklıma geldikçe.
Böyle üç tane hayatımda olduğu için minnet duyduğum insan ya da durum, olay neyse artık üç tane de olmasını istediğim dileklerim.
Eskiden her akşam yapardım hatta.
Ben niye yapmıyorum ya bunu? Bir rutime ekleyeyim.
Çok iyi geliyor. Gerçekten insanın mutlu uyumasını da sağlıyor.
Velhasıl kelam şunu demek istiyorum.
Kendinizi nerede canlı hissediyorsanız, kimlerleyken enerjiniz, hayattan aldığınız keyif artıyorsa oralarda daha fazla var olun.
O insanlara zaman ayırırken cömert olun.
Bu insanlara illa en yakın arkadaşlarınız olacak diye bir şey yok.
Çok yakın olmasanız da size iyi gelen yerlerde, iyi gelen insanlarla vakit geçirmek hem sizin hem onları...
hayatının kalitesini arttırır, daha doyumlu hale getirir.
Hayatı bir yerinden anlamlandırmanıza da yardımcı oluyor aslına bakarsanız.
Bilimsel olarak da ömrü uzatıyormuş bu arada.
Tabi bağ kuracağım diye bizimle aynı eforu sarf etmeyen insanlara da fazla takılıp enerjimizi ve vaktimizi harcamamak gerek.
O konuda ben hep iç sesimizin doğru yönlendirdiğini düşünüyorum bizi.
Eğer dinlemeyebilirsek Doğan Cüceloğlu'nun da dediği gibi için biliyor.
Evet sanırım bir bölümün daha sonuna geldik.
Ben sizlerle bu podcast aracılığıyla bağ kurduğum için gerçekten çok mutluyum ve biliyorum ki duygularımız karşılıklı o yüzden iyi ki varsınız.
Ve sizden tek bir ricam var.
Beğendiğiniz bölümleri sevdiklerinizle ya da fayda sağlayacağını düşündüğünüz kişilerle paylaşmayı unutmayın.
Çünkü böyle şeyler paylaştıkça çoğalır.
Bu bölüme uyan en güzel şarkı da sanıyorum ki...
Aymen'i Take Care olur.
Benden size gelsin.
Instagram'da paylaşırım.
Çok güzel şarkıdır. Çok severim.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın. Bir sonraki hafta görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
