
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Bu bölümde Merak Listesi podcastinin sunucusu Çağrı Küpeli ile can sıkıntısı üzerine sohbet ettik. Can sıkıntısından, merağa, mindfulnesstan öz şefkate, yalnızlıktan, üretmeye ve tüketime dolu dolu bir bölüm oldu!
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Merhabalar, Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Bugün uzun zaman sonra yine her zamanki gibi çok kıymetli bir konuğum var.
Eğitim tasarımcısı ve podcaster Çağrı Küperi bizimle.
Çağrı'yı mutlaka duymuşsunuzdur.
Merak Listesi isimli çok güzel konuları konuştuğu bir podcast'ı var.
Ve bugün bizimle can sıkıntısı üzerine güzel bir sohbet edecek.
Çağrı hoş geldin. Hoş bulduk Emine.
Çok teşekkür ederim davet için.
Seni de çok keyifle takip ediyorum.
Bir taraftan da böyle can sıkıntısı konusu olunca da merakla ne konuşacağız diye de bekliyorum böyle heyecanla.
Ne konuşacağız? Neler konuşacağız?
Benim aklımda neler var biliyor musun?
Bu can sıkıntısı kısmına merak iyi gelir mi?
Sonuçta sen merak ediyorsun, araştırıyorsun, öğreniyorsun ve bunları paylaşıyorsun.
Ve bizim de aydınlanmamıza bir noktada yardımcı oluyorsun.
Bence bu çok güzel bir şey.
Ben de böyle yapıyorum. Çünkü insanın bir şeyi merak edip, araştırıp kendine faydasını gördükten sonra ekstra paylaşıyor olması çok güzel bir şey.
O süreçte işte senin bu merakınla can sıkıntının arasındaki korelasyonu merak ediyorum.
Anlamlı bir korelasyon var mı?
Araştırmalar ne diyor diye bakalım değil mi?
Kesinlikle. Ama bunu konuşmadan önce can sıkıntısı ne değildir?
Senin için ne değildir mesela can sıkıntısı?
Tabii ki konuşalım.
Güzel bir soru sordun.
Güzel yerden geldin. Can sıkıntısı ne değildir derken yani ne yaparken canın sıkılmaz gibi bir şey.
Ne çağrış olsa sende diye sor.
Merak ettim ne düşünüyorsun diye.
Yani bence hayattan keyif almak bir can sıkıntısı değildir mesela.
Canı sıkılan insan ya da şöyle söyleyeyim.
Hayattan keyif alan insanın o andan keyif alan insanın canı sıkılmıyordur.
Ya da bir noktada çözüm üretiyorsan canın sıkılmıyordur.
Bana bunu çağrıştırdı.
Güzel bir şey. Ya bence yalnız olmak.
Çünkü can sıkıntısı deyince gözünün önünde mesela kalabalıklar canlandığı zaman bir can sıkıntısı gelmiyor.
Ya tabii ki şuradan şeyle gidebilirsin.
Edebiyat şeyler falan oluyor. Böyle hani daha farklı şeyler konuşmalarda.
İnsan aslında kalabalıktan ortasında yalnızlığı da yaşar falan.
Bu klişeden ben o kadar söylüyorum.
Çünkü yalnızlık olduğu yerde can sıkıntısı gelebiliyor.
Ama sosyalleştiğimiz bir ortamda can sıkıntısı gelmiyor gibi geliyor bana.
Bunun yanında bir taraftan da böyle mutluluk değildir, huzur değildir gibi geliyor.
Ama huzur deyince de ilginç bir şey çağrışıyor zihnimde.
Çünkü can sıkıntısıyla oturduğumu düşündüğüm andan aslında içimde bir taraftan da küçük böyle bir neşe de var.
Neşe parçacıkları da var.
Çünkü şey gibi hissediyorum yani can sıkıntısıyla oturabildiğim, kalabildiğim zamanlarda sen yeni bir şey yapacak, yeni bir şey üreteceğim ben senin de bahsettiğin gibi üretmek aslında.
Onların hemen sanki öncesiymiş gibi.
Bu güneş tam önceki o en karanlık andaki zaman gibi.
O yüzden böyle bir taraftan içinde böyle küçük neşeler de var.
Böyle küçük mutluluk parçaları da var.
Ama tam bir mutluluk diyemem. Ama küçük böyle şeyler var içerisine bir geliyor.
Bunu herkesten duyamayız bence.
O yüzden ben burayı bir tık daha açmak istiyorum.
Çünkü dedin ya neşe var, mutluluk var, o var, bu var.
Ben o zaman şöyle düşünüyorum.
Sen can sıkıntınla oturabiliyorsun.
Yani can sıkıntısına baş başa kalabiliyorsun.
Doğru mu anladım? Evet.
Yani en azından çoğunlukla diyeyim.
Her zaman olmasa da. Bunu yapmaya çalışıyorum.
Tabii ki o zamandan beri yapamadığım bir şeydi ama şu anda yapmayı çok sevdiğim bir şey dönüştü.
Yani tabii şeyde konuşabiliriz.
Bunun üzerine konuşurken aklıma geliyor.
Hani dinleyenler için belki de karıştırıcı olabilir o taraftan.
Sıkılmak ve can sıkıntısı aynı şeyler mi?
Bilmiyorum sen de mesela nasıl canlanıyor bu?
Belki orayı biraz daha açıp da bunun üzerine konuşsak daha şey gibi olabilir gibi geldi.
Yani bence bunlar biraz farklı şeyler.
Neden biliyor musun? Çünkü mesela bir toplantıda olabilirsin ve toplantının konusundan dolayı sıkılıyor olabilirsin.
Yani ya da içinde bulunduğun ortamda sıkılmış olabilirsin.
Çünkü sana hitap etmiyordur ya da orada kendine yer edinememişsindir, kendine ait hissetmemişsindir.
Yani çok sebebi olabilir sıkılmanın ama can sıkıntısı bence bir tık daha derin.
Genelde dediğin gibi kendimizle baş başa kaldığımız oluyor ya o sorgulamalardan geliyor.
Sıkılırken şey dersin öf bitse de gitsek dersin ama can sıkıntın olduğunda nereye gideceksin ne bitecek o var.
Yani bana böyle geldi. Evet bana da öyle geliyor.
Çünkü can sıkıntısı deyince eylemsizlik hali.
Yani aslında kendi hayatımızda daha çok sorgulama hali ya da kendimizi daha çok sorguladığımız belki de.
işte şiddetle iletişim üzerinde sürekli sürekli çakalların zihninde konuşma halini daha fazla görüyoruz.
Çünkü zihnimizle baş başa kalıyoruz ve zihnimiz her zaman bizim aslında olumlu taraftan konuşmuyor.
Hatta sen mindfulness tarafında olduğu için zihnimizin aslında bu tür söylemlerinin sürekli dikkat edip etiketleyip aslında farkına varma haline ihtiyacımız var.
Ama varmadığımızda zihnimiz bizi hep böyle bir imposter sendromu gibi sürekli aşağıya çekmek için tutuşan Ve konu konuyu açarken de hep de böyle nereden vuracağını da bilen düşüncelerle dolu.
Ve can sıkıntısı benim için bunların aslında çoğunlukla olduğu bir yalan da sağlamış oluyor aslında düşününce.
Ve bu yüzden kaçıyoruz. Ben de çok uzun zaman boyunca can sıkıntısından kaçanlardanım yani.
Anladım. Şimdi bir dakika.
O kadar çok güzel noktaya değindin ki sırayla gideceğim.
Dedim ya hani zihnimizde bir sürü şey geliyor.
Etiketliyoruz. Bizi aşağıya çekiyor.
Mindfulness'dan den vurdun. Mindfulness'da mesela meditasyonda hep şöyle yanlış anlaşılma var.
Ben bir türlü odaklanamıyorum.
Ben zihnimi boşaltamıyorum.
İşte benzer şeyler.
Ben de diyorum ki zaten amaç bu değil.
Çünkü meditasyonun aslında kelime anlamı üzerine düşünmektir.
Yani aslında oradaki amaç o can sıkıntısı olsa ya da herhangi neyse herhangi bir şey.
Orada senin düşüncelerini gözlemleyebilme yeteneğin.
Orada neler oluyor onun farkında olman.
Yani dikkatini vermenin ve dikkatini verdiğinin farkında olmanın da bir kısım var.
Ona da meta attention diyorlar hatta.
Mesela bundan bahsedince aa öyle mi?
Evet yani o düşünceleri izlemek ama bu çok zor bir şey.
Sanki kendi bedeninden dışarıya çıkıp uzaktan bir göz dışarıdan bir göz gibi kendini gözlemleyebilme hali kolay edinilen bir şey değil.
Hani sen de dedin ya uzun zamandır uğraştım ama şu an bunu yapabiliyorum.
Sen bunu nasıl yapabildin ben onu da merak ediyorum.
Ya benim için şeydi.
2017 yılında şiddetsiz iletişim üzerine bir eğitim aldım.
Orada duyularımızı konuştuğumuz bir seansta işte şey oldu böyle can sıkıntısı hissettiğinizde ne yapıyorsunuz?
Nasıl hissediyorsunuz? Nerenizde neler canlanıyor?
Bedeninizde nasıl bununla aslında farklı ne tepkiler veriyor falan diye sorulduğunda benim için şeydi yani can sıkıntısım o yok bendeydi.
Çünkü ben hep hayatımda can sıkıntısından özellikle kendimle kalma halinden kaçmak üzerine kendimi eğitmişim.
Yani hem Sivil toplum örgütlerine çok fazla aktif olarak çalışıyordum.
Hayatımda da hep böyle ve ne zaman sıkılsam yapacak bir şey bulmaya çalışıyordum.
Bir meşgali bulmaya çalışıyordum ve direkt o yalnız kalma halini kesmeye çalışıyordum.
Onun üzerine oturup baktığımda da sonra da böyle üzerine baktıktan sonra ben bu duyguyu hissetmiyorum ya da kaçıyorum hissediyorsam farkına varmıyorum diye sorgulamayla beraber denemeyi başladım.
Pratiklerle olmaya başladı.
Yani bazen gün içerisinde böyle birkaç dakika boyunca kendimle kalma haline gitme hali oldu.
Daha sonra bunun süresi de uzadı. Ama şunu söyleyebilirim ya dinleyicilere.
Yani şu an mesela bir kronometre başlatabilirler.
Bir dakika açıp beklesinler.
Ya da kendileri işlerini 60'a kadar asayabilirler.
Bir dakika aslında ne kadar uzun değil mi?
Sonsuzluk gibi geliyor. Ama biz bazen bunun farkına varamıyoruz.
Baş başa kaldığımızda zihnimizdeki o düşüncelerle düşünsene anne.
Hiçbir filtre yok. Zihnimdeki o çakalların konuşmasıyla, sabatörlerin konuşmasıyla baş başa kalıyorum.
Ve belki 15 dakika, 20 dakika, belki de 1 saat bunu kendime yaptım.
O zaman inanılmaz zorlu bir şey.
Sürekli bunun üzerine çalışarak oldu.
Sonrasında tabii ki Mindfulness'tan da çok fazla destek aldım.
Ve yanında da öz şefkat ihtiyacımın arttığını fark ettim.
Bu da çok çok önemli bir yerden geldi.
Çünkü kendi düşüncelerimi gördükçe kendime karşı olan tahminim ve sevgimin de ben uzaklaştığını fark etmiştim.
Çünkü gerçekten dışarıya kimseye söylemeyeceğim düşünceleri fark etmeye başlıyorum.
Ve onlarla baş başa kalıyorum.
Çan sıkıntımı gittikçe artıyordu ve iç bunalıma doğru gidiyordu.
Şimdi hem mindfulness hem de öz şefkat çalışmaları bende bu konuda biraz daha dengelememe, en azından o düşüncelerin çoğunluğu aslında gerçek olmadığını fark etmeme daha fazla destek oluyor bende.
Bir dakika çok derin bir yere değindin şu anda.
Gerçekten derin bir konuya parmak bastın.
Çünkü o can sıkıntısı aslında bizim kendimizden kaçma halimiz.
Can sıkıntısını yaşamıyoruz, yaşamak istemiyoruz.
Çünkü kendimizle baş başa kaldığımızda ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Bunun sebebi de o dinimizde üşüşen düşünceler ve genelde de kendi kendimize yükleniyoruz.
Peki o zaman bu şöyle bir yere evriliyor.
Yani can sıkıntısı bizim istemediğimiz bir şey.
Çünkü oradaki duyguyla ve düşüncelerle nasıl başa çıkacağımızı bilmiyoruz.
Genelde kendimizi aşağı çekiyoruz.
Tamam kendimize baş başa kalalım.
Can sıkıntımızı yenmek için bunun pratiğine ihtiyaç var.
Ama bu pratikte de belli başlı yöntemler var.
Dediğin gibi mindfulness, öz şefkat.
Öz şefkat benim aklıma gelmemişti aslında.
Oradaki mesela öz şefkat ediyor ya sen değil mi?
Başkasına demeyeceğim şeyleri kendime derken buldum.
Öz şefkat çalışmalarında da hep şey vardır ya.
Mesela ne diyorsun kendine?
Zorda kaldığın bir durumu düşün.
Ondan sonra kendini nasıl yargıladığını fark et.
Bunu peki sevdiğin bir arkadaşına söyler miydin?
Tabii ki söylemezdin. Peki orada senin tecrüben neydi?
Onu fark ettikten sonra.
Nasıl değiştirdin o kendi self-critic dediğin kendi öz eleştirisi nasıl değiştirdin?
Benim için zordu ama orada şiddetli değişim benim için çok büyük destek oldu.
Çünkü oradaki öğretide Marşal Ozanberk'in söylediği şeyi hatta şunu anlamam çok uzun sürmüştü mesela.
Bizler duyguları hissediyoruz ve ben duyguların bu kadar çeşitli olduğunun farkına varmamıştım.
Marşal ile beraber duyguların aslında 300'ün üzerinde duygu olduğunu fark ettim ve duyguları doğru tanımlamadığım süre bu çiçeğe.
Mesela can sıkıntısı hissetiyormuşum yani.
Tabii ki hissediyorum o duyguyu ama adını bilmiyorum, tanımını bilmiyorum.
O zaman onun ne olduğunu bilmediğim zaman nasıl onunla bir şey yapabilirim ki?
Nasıl onunla baş başa kalabilirim? Ona nasıl belki de oturup konuşabilirim?
Bunu düzen çalıştıkça duyguları anlamaya ve tanımlamaya başladım.
Ve tanımladıkça bu benim için rahatlamayı başladı.
Çünkü artık tanıyorum, tanıdık bir şey var, haşinallık var.
Can sıkıntısı hissediyorum.
Evet, şu anda bu var.
Üzerinde de konuştuğum bazı cümleler var.
Evet, hata yapmışım. Belki de hiç kimsenin yapmasını istemediğim hatalardan birisini yaptığım anda bile.
Tamam bunu şu anda üzerine düşünebiliriz.
Gelip geçiyor derken bunu fark ettim.
Orada da şu destek oldu.
Marshall'ın aneşitesi ve diğer şeyde aslında her duygunun bize bir mesajı olduğunu söylüyor.
Ve her duygunun altına yatan bir aslında hazine var.
Çünkü ihtiyacımızla bizim bağ kurmamızda destek olacağını söylüyor.
O zaman can sıkıntısı benim hangi ihtiyacımla bağ kurmam için aslında var.
Benim bir taraftan tanımladıktan sonra bunun üzerine daha iyi düşünmeyi başlamak.
Beni çok böyle rahatlatıp bir taraftan sanki bilmece çözüyormuş gibi bir şeye döndürdü.
Ve kendimle kurduğum bağı arttırmayı başladım.
Kendimle kurduğum bağı arttıkça da can sıkıntısı aslında bir taraftan benim böyle kaçmak yerine.
Aha tamam güzel. Şu an bununla ilgili oturup kalabilirim.
Şu anda bir şeyler demek ki var.
Ben bunları çözebilirsem de hem kendime bağımı arttıracağım.
Hem de biliyorum ki bir süre sonra gerçekten de üretmek için yeni bir şeyler çıkacak.
Tam o eve desin. Evet şu an gel bu bilmeceyi çözelim.
Bu bir taraftan küçük böyle bir oyuna falan döndüğü zaman benim çok rahatlatıcı bir hale döndüm.
O yüzden böyle bir şey diyebilirim.
Bilmiyorum. Sana nasıl geldi?
Bana çok güzel geldi.
Şöyle birincisi kendini merak ettiğin için böyle bir yola adım atmakla beraber sonra peki benim neye ihtiyacım var?
Çünkü gerçekten hani o duyguların seninle konuşma duyguların altındaki mesaj kısmı oradan çıkacak çok şey var.
Bence bu bütün anlattıklarının işte can sıkıntısıyla oturabilme hali.
Aslında bunların desteğiyle beraber.
Bilmiyorum görmüşsündür zaten şu an dinleyiciler görmüyor ama yüzüne kocaman bir gülümsemeyle dinliyor.
Çünkü Can Sıkıntısı deyince genelde ben de tabii bölümün üzerine yapalım diye konuşunca baktım neler var diye.
O kadar fazla bir Can Sıkıntısı'dan kaçış hali var ki özellikle mesela not aldım bir tane şey paylaşmak istiyorum.
Yılın Alpay şey diyor, çok güzel bir videosu var bu arada dinlemek isteyenler için.
Onun ben YouTube kanalına bayılıyorum.
Yani ürettiği şeyleri yanına almayın.
Şöyle diyor can sıkıntısıyla ilgili.
Bir eyleme geçmeyi şu an geçtiğinden ya da aylardaki isteğinden değil herhangi bir eyleme geçmenin anlamlı olmadığı düşüncesinden kaynaklanır.
Çaresizlik vardır diyor.
Şimdi bunu duyunca o zaman gerçekten kaçınması gereken bir şeymiş gibi böyle içim kabarıyor.
Gerçekten çaresizlik var.
Bir taraftan da eyleme geçme isteğinin anlamlı olmadığını düşünüyoruz can sıkıntısında.
İşte orada hayatın amacını sorguladığın yere geliyorsun.
Değil mi? Böyle buğrağınla bir dönemin içerisine giriyorsun.
Evet. Çünkü öyle bir dönem oluyor ki bazen.
Hiçbir şey anlamına gelmiyor.
Yani insan sorguluyor.
Ben niye buradayım? Ben ne yapıyorum?
Ben çok sorguladım vaktinde.
Hatta geçtiğimiz bölümlerde işte bu hayatın amacından kendini tanımaktan falan böyle kendimce bir seri yapmıştım.
Orada da şeyi diyorum. Böyle sabahlar oluyordu ki çağrı.
Uyanıyorum. Gözümü açıyorum.
Tavan böyle beyaz tavan.
Kendime şey soruyorum. Ben neredeyim?
Ne yapıyorum? Ne işim var böyle saatlerce yatağın içinde?
Gerçekten çok şeyim ya.
Çözümleri var ama çözümlerden şeyden merak ediyorum.
Böyle konuşuruz şeyden de. Çünkü başka yerlerden izlediğimde çözümlere baktığımda aslında birazını sen söyledin de.
Anlattık da. Ben şey merak ediyorum.
Sen can sıkıntısı hissettiğinde ne yapıyorsun?
Yani biraz önce kısaca bahsettiğin beyaz bir tabana bakıyorsun ve hayatı sorguluyorsun.
Başka ne yapıyorsun? Ben kendimi oyalayabiliyorum.
Bu da şöyle oldu. Ben 8 yaşıma kadar tek çocuktum Çağrı.
Ve böyle sokağa çıkmak için falan da çok izin alabilen bir çocuk değildim.
Annem çok pimpirikli bir kadındı.
Ev hanımıydı.
Benimle çok güzel vakit geçiriyordu ama hani evde iş yapar...
Bir yandan da o zaman ev hanımıydı, şu an çalışıyor da bir yandan da ben hep yalnızdım.
Ve hep bir şey bulmak zorundaydım.
Canım o kadar çok sıkılıyordu ki.
Sana yemin ederim böyle duvarlara tırmalayarak canım sıkılıyor diye ağladığımı hatırlıyorum ben.
Ve en sonunda artık böyle atıyorum evde karınca serisi oluyordu böyle sıra sıra gidiyor.
Karıncalarla oynuyordum.
Onları keşfediyordum.
İşte evde atlasarla atlasa bakıyordum.
Kendi kendime okumaya falan çalışıyordum.
Dünya üzerinde böyle değişik yerlere bakıyordum.
Buraya da gideceğim, şuraya da gideceğim falan diyordum.
Neyse bir şekilde ya da işte her çocuk yapmıştır annesinin çeyizlerinden.
Çadırlar yapma ya da işte prenses elbiseler yapma falan.
Hep böyle bir şekilde oynadım ama sonra şunu fark ettim.
Terapistimle konuşuyordum mesela.
Bir konu geldi.
Nereden geldi hatırlamıyorum.
Ben yalnız kalmayı çok seviyorum.
Çünkü kendi kendime kaldığımda aynı seni dediğin gibi düşünebiliyorum.
Düşünüyorum. O düşündüğüm şeyler bazen beni aşağı çekse de bazen de...
Bazen de değil genel olarak da oradan hep bir şey çıkıyor.
Hep bir fikir ürüyor. Hep bir icat çıkıyor.
O yüzden de şeyim böyle hani hoşuma gidiyor.
Bunu anlatmıştım terapistime.
O da işte çocukluğuma indi tabii ki de.
Dedi ki sen küçükken çok yalnız kaldığın için bir şekilde kendi kendine kendini idare edebilme becerisi geliştirmişsin.
Böyle bir şey söylemişti bana.
O yüzden de ben mesela yalnız kaldığımda hani o kitap okuyayım bir şey yapayım.
Onun dışında şöyle ciddi anlamda şeyi hissediyorum.
Özellikle de bu mindfulness'ın içerisine girdikten sonra ben hiçbir şey yapmayayım.
Ben hiçbir şey yapmadan şöyle bir oturmak istiyorum ya.
Şu etrafıma bakmak istiyorum.
Ya da gerçekten her şey, mindfulness'da vardır ya beginner's mind.
İlk defa görüyormuşsun gibi.
O duyguyu ilk defa yaşıyormuşsun gibi.
Ben bunu burada bir ara yapıyordum.
Yani burada değil her yerde yapıyordum.
Tabelaları okuyorum falan. Sokakta yürüyorum.
Hep kafamı kaldırarak yürüyorum.
Tamam sokakta da canı sıkılabilirsin.
Bakıyorum işte ne var neyle.
Her gün yürüdüğün sokak ama sürekli yeni bir şeyler de eklenmiş oluyor.
Biri beni durdurdu dedi ki turistseniz galiba kaybolduysanız yardımcı olayım.
Dedim ki ben 5 senedir burada yaşıyorum.
Ve burada oturuyorum. Adam o kadar şaşırdı ki.
Çünkü merakla bakıyorsunuz.
Merakla bakıyorum. Aynen yani o an şey gibi değil.
Yine aynı şey. Yine aynı durum gibi değil.
Mesela şurada balkonum var. Bahçeye bakıyor.
Sincaplar gidiyor orada. Ağaçlarda birbirleriyle kavga ediyorlar.
Onları izliyorum.
Hani o anın içinde olmaya çalışıyorum.
Yani kendimi gözlemle.
Hiçbir şey yapmamanın tadına varmaya çalışıyorum.
Bilmiyorum ne kadar anlatabildim.
Bilmiyorum böyle anlatınca ne kadar kulağa yapılabilir geliyor.
Bence yapılabilir. Mesela sabah yürüyüşleri yaptım.
30 gün boyunca devam etmiştim. İnstagram'dan da bir şeyde paylaşıyordum.
Her sabah 6 gibi kalkıp.
Mesela telefonu falan almadan.
Direkt karşısında mikrofonu yürüyüş olsun diye.
Amacım her gün kendime bir şey koymaktı.
Bazen çıktığımda o gün fark etmediğim dört tane koku.
Sonuçta yirmi dakika yürüyorum, evimin etrafını yürüyorum.
Ama o gün dört tane yeni koku duymak istiyordum.
Kötü bir koku da olabilir, iyi de bir şey olabilir.
Farkına varmadığım bir şey. Ya da o gün mesela mor renk arıyordum sokakta gezerken.
İnanılmaz faydası var.
Ben çok keyif alıyorum. Kesinlikle.
Özellikle yürüyüşte. Ben de Instagram'da paylaşmıştım galiba geçtiğimiz haftalarda.
Pandemide kapanma varken ilanda çünkü çok uzun süre kapanmada kaldı.
Biz de işte Atlantik kıyısına bir yere gittik.
Ama böyle köy, bahçemde inekler, yan bahçede kuzular falan telefon dışarı çıktığı zaman çekmiyor.
Ben de hep böyle yürüyüşe çıkıyordum dediğim gibi öğle saatlerinde.
Ve renkleri arıyorum, kokuları arıyorum.
Aynı senin yaptığın gibi.
Telefon zaten çalışmıyor. Tek tek bakıyordum.
Böyle bir bitki varmış.
Bu rengin tonu varmış diye.
Ve o bana çok şey kattı gerçekten.
O anın içinde olduğunu hissediyoruz.
Hayatta her şeyin sosyal dünyadan ibaret olmadığını ya da senin çevrende dönmediğini idrak ediyoruz.
Gerçekten öyle. Aklıma şey çağrıştırdı bu anlattığın.
Charles Eisenstein var.
İşte çok şeyle ünlü galiba.
Kutsal ekonomi diye bir kitabıyla ünlü de.
Onun bir tane kitabı şeydi. Kalplerimizin mümkün bildiği daha güzel dünya diye bir ismi var.
İlk ismi görünce çok okuyasım gelmemişti.
Sonra bir arkadaşım oku falan dedi.
O kitapta şey anlatıyordu.
Bir yerlilerin hayatını anlatıyordu.
Onlardan bahsettiği şeydi.
Can sıkıntısına karşı işte.
Bu duyguyu hissettiği zaman.
Bir dönem içerisindeyken.
Bir sahil kıyısındayken.
Bir yerden oturup saatler boyunca ufuk çizgisini izlediğini görmüş.
Yanına gitmiş yani. Dikkatli bir şekilde izlediğini fark etmiş.
Ona sorduğu zaman şey demiş yani.
İleride bir tane gemi vardı. Ufukta gözüktü.
O gidene kadar oturup biz izlemeyi seviyoruz demiş öyle bir gemiye.
Diye insanları çağırıyorlarmış.
Hep beraber sadece oturup bir arada.
Herkes sadece geminin ufukta görünmesini ve ufukta kaybolmasını izliyorlar.
Hem bir taraftan çok güzel mindfulness deneyimi hem de aslında insan kendisiyle kalabileceği o can sıkıntısı dediğimiz duyguyla kalabileceği bir anda.
Aslında ne kadar da önemli olabileceğini gösteriyor.
Ama tabi şey de var bence.
Can sıkıntısını sanırım kentleşmede çok fazla bizim hayatımıza soktu gibi.
Çünkü üretme halinden karşı.
Dedin ya aslında çözümler neler falan diye.
Onun aklıma gelen şey bir tanesi aslında benim şeydi.
Galiba can sıkıntısının geçmesine olan bir tanesi üretmek, bir şey yapmak.
Yani elinle özellikle bedenimizi kullanarak bir şey ürettiğimiz zaman can sıkıntısı aslında çok daha şey olarak geçip geçiyor.
Çünkü o anda yaptığımız bir şey var, ürün var yani ve ona odaklanıyoruz.
Ama bilgisayar başında bir şey yapmak aynı etkiyi yaratmıyor bende.
Bilmiyorum sen de bu nasıl bir şey?
Kesinlikle. Hatta geçen gün aklıma ne geldi biliyor musun?
Şimdi ben normalde çok fazla tüketmeyi seven bir insan değilim.
O yüzden de bir şey aldığım zaman onu yıllarca kullanabilmeyen, sürdürülebilir bir şekilde yaşamak istiyorum.
Böyle ve bununla övünüyorum.
Bu deri ceketim 17 yıldır benimle falan.
Hatta şey diye dalga geçiyorlar.
17 yılda hiç büyümemişsin demek ki.
Ama şöyle bir şey mesela.
Onu özellikle burada yaşamaya başladıktan sonra fark ettim.
Ben bir şeyim yırtıldığı zaman ya da bozulduğu zaman onu dikiyorum.
Dikmeyi öğrenmeye çalışıyorum ya da onu tamir etmeyi öğrenmeye çalışıyorum.
Deri ceket değil tabii ki bu ama.
Bir şekilde orada dediğin gibi elle ya da evde bir şey bozuksa kendim tamir etmeye çalışıyorum.
Ben yapabileceksem gibi.
Ama şunu fark ettim çevremdeki insanlarda.
Atıp yenisini alıyorlar.
Bu kadar çok tüketimin ve üretimin olduğu kendilerde yaşadığımız noktada dediğin gibi.
Bunları unuttuk. Ben o yüzden kendimce bir şeyler yapmaya çalışıyorum.
Hiçbir şey yapamazsam gidip çiçekleri saksısından çıkartıp geri koyuyorum falan yani.
Gerçekten etkili oluyor ama ya.
Yani toprağa dokunmak da doğayla olmak da gerçekten çok önemli.
O yüzden yani şeyin yok böyle can sıkıntısı deyince mesela şu anda ilk başta hani konuşurken biraz böyle içime sıkılırım falan derken baya keyifli bir sohbet üzerinden gidiyoruz.
O yüzden şey hissetmedim mesela anlattığı zamanda.
Hak veriyorum yani. Ben de mesela geçen gün yeni bir ayakkabı aldım.
Ayağımdaki ayakkabılarda süpersizlerim var ama ben 2010 yılında falan almıştım o ayakkabıyı ve kullanıyorum hala yani eskidi.
Hani şeyin girdiğin mağazadaki çalışanların bakışını gördüm.
Ayağımdaki süpersizler eski olduğu için yine ayakkabı denerken birkaç kişi daha oradan bakınca çalışanlardan aynı şekilde.
Sonuçta 10 yıllık ayakkabı ve ben çok seviyorum yani aldığım ayakkabı da kullanacağım yani bu kadar uzun süre boyunca.
Demek zorunda hissettim kendimi.
Hani bunu böyle gülerek söylüyorum ama yani.
İlginç geliyor. Ama galiba böyle bir şeyimiz var yani.
Tüketim kültürü olmanın daha fazla tüket at şeyinden getirdiği bir şey var.
Bu da belki de can sıkıntısını kaçır olabilir.
Çünkü anlık dopaminler salgılamamızı da sağlıyor.
Bu da şarjı bize kendimize kalmaktansa hani o anda daha böyle yapay bir mutluluk hormonu vermeyi de sağlıyor olabilir.
İşte tam olarak bu yüzden seninle podcast bölümü çekmek istedim.
Çünkü aklımı okuyorsun. Tam olarak.
Bu yüzden çünkü şey soracaktım sana.
Hani bu tüketim kültüründe olduğumuz için materyalleri çok hızlı tükettiğimizden dolayı artık hani teknolojinin de desteğiyle diyeyim yardımıyla duyguları
da düşünceleri de çok hızlı tüketiyoruz.
Ve bu da bizi can sıkıntısına sürüklemiyor mu Çağrı?
Bana biraz da böyle geliyor.
Yani can sıkıntısına sürükliyor mu bilmiyorum.
Bunalıma sürükliyor. Yani onun o yaşanan duyguna can sıkıntısı mı onu bilmiyorum.
O yüzden ama yani bunalama sürükle tabii ki.
Çünkü her seferinde daha fazlasını istiyoruz.
Daha fazlasını talep ediyoruz. Yani bağımlılık yaratıyoruz sonuçta.
Ve daha fazlası olmadığı zaman üzülüyoruz.
Ya da kendini çok fazla kıyaslıyoruz başkalarıyla.
Yani bu da çok fazla etkili.
Çünkü sosyal olarak kabul görme ihtiyacı da bence bunu çok besliyor.
Çünkü tükettiğin bir şeyin iyi bir şey olmasını göstermek istediğinde sanki hani diğerleri de seni daha çok kabul eder gibi.
Ama işte bunun üzerinden de şeyimiz var.
Yani sosyal olarak da insanların arasında olmak.
Ve dışlanmamak için de korkudan da bence farkında olmasak da bilinç ya da bilinç altımızda.
Böyle bir şeyin içerisine gidiyoruz.
Ama benim şeyi iyi hissettiriyor bana.
Ya durup düşünebilmek çok değerli geliyor bana.
Çok kıymetli geliyor. Benim bunun için çok fazla vakit yaratmamak da hayatımda artık yapmak istemediğim şeylerden bir tanesi.
Yani aksine kendime günümü planlarken de gerçekten de kendime hani tam belki de sıkılmayacağım ama Sıkılabileceğim alanlar yaratmayı da seviyorum ya da sıkılma izni de veriyorum kendime.
Yani evet sıkılabilirsin.
Şu anda böyle bir şey hissedebilirsin.
Bu alanları yaratmak da bana çok iyi geliyor mesela şu anda.
3-4 yıl önceki çağrı için bunlar böyle kaçması gereken şeylerdi tabii.
O zaman ben şöyle anlıyorum yavaş yavaş toparlayacak da olursak.
Aslında can sıkıntısı bizim kaçmamız.
gerektiren ya da böyle korkmamızı gerektiren bir duygu değil.
Üzerine gittiğimizde aksine hem bizim kendi içsel yolculuğumuzda bazı soruların cevaplarını bulup bir şeyleri anlamlandırabileceğimiz hem de kendimizle birlikte bütüne de bir şekilde katkı sağlayabilecek
şeyler ortaya çıkarabileceğimiz bir durum.
Bana öyle geliyor kesinlikle.
Evet şey de ekleyebilirim.
Şopan Avru'nun galiba sözü.
Can sıkıntısı aslında birbirini sevmeyen insanların da birbirlerini aramasına yol açar diyordu.
Bir taraftan da böyle güzel bir alanı da var bence yani can sıkıntısı hissettiğimiz zaman.
İster istemez yeniden aslında kendimizi yeni sosyal ağların içerisinde buluyoruz.
Yeni arkadaşları dinlemek için de güzel bir bahane oluyor, sebep de olabiliyor o düşünme haliyle beraber.
Çünkü kendimizi bence daha yakından tanıdıkça neyin daha iyi geldiğini fark ettiğimiz bir alan doğru gidiyor.
Can sıkıntısı bunlar için bence güzel bir alan sağlıyor, temel sağlıyor.
İçinde kalabilirsek tabii. Kesinlikle.
Bence can sıkıntısı bir insanın kendini tanımasıyla alakalı çok güzel bir araç dediğin gibi doğru kullanılabilirse ya da ona işte o can sıkıntısı kısmını bir süreliğine tahammül edilebilirse.
Hazır Sen Şopaner'den söylemişken ben de Blaise Pascal'dan bir tane örnek söyleyeyim.
Çok seviyorum bu sözü.
Gerçekten çok seviyorum. Şey diyor, tüm insanlığın problemi insanların tek başlarına...
Bir odada oturamamasından kaynaklanıyor.
Bu tarz bir şey de net hatırlamıyorum ama gerçekten de öyle yani.
İnsanlar tek başlarına kendi kendilerine oturamıyorlar.
Evet zaten o yüzden de savaşları da çıkartıyoruz.
Galiba cevabım öyleydi onun cümlenin miydi?
Bir başkasının yorumuydu hatırlamıyorum.
Zilimde canlandı. Savaşlarda kötülük de oradan çıkıyor gibisinden bir şey aklımda kalmış.
Benim de aklıma hep bu geliyor.
Gerisini hatırlamıyorum ama sanıyorum ki bunun da bir ilintisi var.
Çünkü benim de aklıma savaşlar geliyordu sonrasında.
Çağrı çok teşekkür ederim.
Çok güzel bir sohbet oldu.
Ben çok keyif aldım. Böyle oturup can sıkıntısından konuşmaktan.
Hatta bana kalsa saatlerce konuşabilirim ama dinleyiciler saatlerce dinler mi emin değilim.
Ben çok teşekkür ederim gerçekten davetin için.
Benim için çok keyifli oldu bu konuyla ilgili konuşmak.
En azından bir süredir üzerine not almadığım, fark ettim konulardan bir tanesiydi bu.
Yani üzerine düşünmemişim.
Hani bunları yapıyordum ama bu yüzden benim için de böyle tekrar sorgulamak için çok çok iyi geldi.
Çok teşekkür ederim bunun için. Rica ederim.
Ne demek. Benim atladığım bir şey var mı bu arada?
Hani Emine ya sen bunu sormadın.
Bunu konuşmadık ama ben bunu söylemek istiyorum.
İstiyordum. Bana fırsat vermedin dediğin bir şey var mı?
Yok aslında düşündüğüm zaman. Yani çözümleri belki konuşabilseydim ama bilmiyorum.
Bununla ilgili çözüm, hızlı çözüm ne vardır?
Onu da bilmiyorum açıkçası. Ben böyle hap çözüme yani hap bilgi çözümlere bu tarz konularda çok sıcak bakamıyorum nedense.
Çünkü insanların kalıcı çözüm elde edebilmesi için.
biraz daha derine inmeleri, kendini kurcalamaları, oraya zaman ve emek vermeleri gerektiğini düşünüyorum.
O da işte bu konuştuklarımızın hepsi.
Kendinle baş başa kalabilmek, düşüncelerini gözlemleyebilmek, can sıkıntının nereden geldiğini bilip ondan sonra ona çözüm üretebilmek.
Aslında çözümleri biz konuştuk.
Biraz derin çözümler konuşmuş olduk ama bence çözüm bunlardı.
Kesinlikle öyle ya. Yani kendimizi tanımak, duyguları tanımak benim için mesela çok güzel bir olaydı ama Çok uzun sürüyor.
Yani çünkü gerçekten geçen gün işte Brandon Brown Den Harris'in podcast'ına konuk oldu.
10% Appearance with Den Harris'e.
Ve orada şunu söylüyor yani yaptığı araştırmalarda insanlar mesela 3 tane duygu sadece tanınabiliyorlarmış.
Mutluluk, üzüntü ve öfke.
Bunun dışındaki duyguları tanımlamakta inanılmaz zorlanıyorlarmış.
Müthiş bir şey ama yani. Biraz önce konuşurken demiştim 300'ün üzerinde duygu var neredeyse.
Şimdi ne kadarını bilmiyorsun.
Bilmediğin bir alanda zaten ne yapacaksın?
Bunlar hap bilgisi de olamaz.
O yüzden oturup gerçekten dinlenmek gerekiyor.
Kesinlikle öyle. Ya bu konuya katılıyorum çünkü...
Öyle bir eğitim de almıyoruz ki.
Hani Alain de Batı'nın The School of Life'ı kurmasının sebebi de bu değil mi zaten?
Duygusal zeka eğitimi almıyoruz.
Sürekli problemleri nasıl çözeceğimizin eğitimini alıyoruz ama hiç kimse bize canı sıkıldığında bundan nasıl başa çıkabilirsiniz diye öğretmiyor mesela.
Ya da ne bileyim herhangi bir sosyal reddedilmeyle karşılaştığımızda bir ayrılık acısıyla nasıl başa çıkabilirsiniz?
Ya da işten reddaldığımızda bunun o yaratığı psikolojik şeyle nasıl başa çıkabilirsiniz?
Bunları kimse anlatmıyor bize. Kesinlikle öyle.
O yüzden iyi ki bunu konuştuk.
Çok güzel geldi. Çok keyifli oldu.
Evet gerçekten öyle oldu.
O zaman bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
