
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
7 yıl boyunca edebiyat ajanlığı yaparak yüzlerce kitap okuyup onlarca ülke gezen, yazar ve çevirmen Nazlı Gürkaş'ın hayallerinin mesleğini nasıl inşa ettiğine dair ilham veren hikayesi.
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Merhabalar, Gelişigüzel Hayaller'e hoş geldiniz.
Ben Emine Yeşilçmen.
Hayallerinin peşinden koşup, hayatlarını dolu dolu yaşayan, Aramızdaki saklı kahramanların sıra dışı hikayelerini hedeflerine ulaşmak için neleri farklı yaptıkları ve eğlenceli sohbetleriyle
ilham veren yolculuklarını dinliyor olacağız.
İlk bölümümüzün konuğu ağaçların sarılmaktan en mutlu olduğu kişi, sokak hayvanlarının elmayrası, İspanyol, İtalyan ve Portekiz çocuk kitaplarını dilimize kazandıran
ve aynı zamanda zeytin ağacının gölgesinde Yunanistan kitabının yazarı romantik bir seyahat sanatçısı Nazlı Gürkaş.
Nazlı hoş geldin. Merhaba Emine, hoş bulduk.
Teşekkürler ilk bölüme konuk olmayı kabul ettiğin için.
Başlamadan önce ben aslında birazcık detay vermek istiyorum.
Neden bu podcast ile başladık, neden böyle bir şey yapma gereği duydum.
Son anca da bahsettiğim gibi Google'da okuduğumuz, gördüğümüz birçok ilham veren hikaye var.
Ama aslında bence asıl ilham veren hikayeler çevremizde, etrafımızda.
Sıradan sandığımız hayatların içinde olan hikayeler, mesela sen bana çok ilham veren bir insandın, senin hikayen, birazdan dinleyeceğimiz hikayelerin.
Ben de düşündüm ki kendi çevremizde hayallerini gerçekleştirebilmiş, bu hayallerini gerçekleştirmek için neyi farklı yapmış bu insanlar?
İstediği mutlu hayatı kurabilen, kendine kurduğu hayalleri gerçekleştiren insanların hikayelerini dinlemek, onların bize ilham olması.
Çok güzel olur diye düşündüm.
O yüzden böyle bir girişim yapalım dedim.
Çok da güzel bir giriş.
Ben çok sevdim gerçekten.
Ve her zaman karşılaştığımız insanlara dair bir fikrimiz oluyor.
Bazen ön yargı şeklinde, bazen genel bir ilk izlenim.
Ama hikayelerini dinlemeye başladığımız zaman gerçekten o kişi gözümüzde çok değişiyor.
Ve bir noktada hayatımıza da değebiliyor dediğin gibi.
Bazen ilham noktası olabiliyor, bazen yol gösterici olabiliyor.
Ya da sadece o kişinin hikayesi ve arkadaşlığı, dostluğu hayatında önemli bir yere oturabiliyor gerçekten.
Aynen doğru dedin. Çünkü böyle öyle insanlar var ki çevremizde.
Mesela birinin hikayesini duyduğumuz zaman da helal olsun ya neler yapmış aferin diyoruz.
Ve bu bizi aslında motive de ediyor.
Ben mesela hep şey düşünürüm.
Hep sorular vardır ya hayatınızda en çok ilham aldığınız kişiler.
En başta şey düşünüyordum.
İnsanların ilham aldığı kişiler ne kadar farklı.
Benim niye böyle çok büyük ilham aldığım insanlar yok diye.
Ama benim hayatımda aslında hayatıma dokunan bir sürü farklı insan da var.
Önemli olan birilerinden dediğin gibi bir şeyler öğreniyor olabilmek.
Aslında ben de aynısını düşündüm.
Hep sorulur ya böyle işte ünlü bir isim, en çok kimi beğeniyorsunuz, kimden ilham alıyorsunuz.
Ben de böyle bir sohbet sırasında bunu düşündüm ve o kadar da ünlü bir ismi hayatıma tamamen...
Rol model almadığımı fark ettim.
Dediğim gibi etrafımda gündelik hayatımda olan insanlar bana daha çok dokunuyor.
Benim için daha çok yol gösterici oluyorlar.
Çünkü erişilmesi uzak bir noktada değiller.
Hayatımızın içindeler. Hani klasik bir şekilde bizden biri denir ya.
O yüzden onların hikayeleri daha inandırıcı, daha gerçek.
Aynen öyle. Daha yapılabilir kılıyor bir de.
Çünkü bir yerde şey diyorsun.
Ya o yaptıysa...
Ben de yapabilirim.
Ama bunu kötü anlamda değil.
Hani biraz daha motivasyon şeklinde.
Öyle birçok insan var mesela benim etrafımda.
Evet. Biraz kafaya koymakla alakalı.
Ve imkanlar elbette.
Bazen çok istesek de maddi imkanlar oturmayabiliyor.
Zaman açısından belli şeylere yetemeyebiliyoruz.
Ama yapabilme noktası gerçekten.
Belli koşulları biraz daha standartize ettikten sonra mümkün olabiliyor.
Hazır koşullara gelmişken.
Oradan başlayayım. Çünkü ben seni yaklaşık bir 10 sene kadardır tanıyorum.
10 sene önce böyle Bursa'da o zamanın hippie sayılabilecek kafesinde buluşmuştuk.
Hatırlar mısın? Evet, evet.
Ben hiç unutmuyorum.
Neden unutmuyorum? Çünkü ben o zaman çok etkilenmiştim senden.
Hani böyle bir sürü dil konuşuyorsun.
İtalyanca, Yunanca dahil edebiyat hakkında oturup böyle saatlerce konuşabiliyoruz.
İşte dünyayı geziyorsun, fotoğraflar çekiyorsun falan.
O zamandan beri o 10 senede hiç değişmeyen şey de dediğim gibi ben bildim bileli hep sen istediğin şeyin peşinden gittin.
Bir şekilde fırsat ya da bir şekilde istediğin şeyi yarattın.
Hazır bundan konu açılmışken ben ondan bahsetmek istiyorum.
Mesela en başından beri ne istediğini biliyordun.
Nasıl biliyordun? Nasıl keşfettin?
Nasıl keşfettim? Evet bunu gerçekten kabul edebilirim.
Burada alçak gönüllü olamayacağım.
Hep ben ne istediğimi biliyordum ama bunun nasıl olduğunu gerçekten fark etmedim.
Bu daha sonra senin de dediğin gibi arkadaşlarımla ettiğim sohbetlerden biraz hayatım üzerine düşündüğüm zamanlardan bana gelen bir şey oldu.
Evet dedim yani bu belli noktaları hayatımda çok güzel oturttum.
Neden? Çünkü ne istediğimi biliyordum.
Bunda hayatımda ilk etken kesinlikle kitaplar.
Beni olmak istediğim kişiye ulaştıran ya da şekillendiren şeyler.
En başından beri kitaplar oldu.
Çocukken annemler gazete okurken evde hep özenirdim ve o dönemde işte karikatür bölümü sadece ilgimi çekiyor.
Ve onlar oturup gazete okuduğunda hep bana bir şeyler okumalarını istiyordum.
Onlar da severek okuyorlardı ama bir noktadan sonra sıkılıyorlardı ve ben kendi dünyama çekilmek zorunda kalıyordum.
O zaman ben kendi kendime okumayı öğrenme çabalarına giriştim.
Etrafımdakilerden yardım istiyordum.
Tek derdim, o bir çocukluk can sıkıntısı vardır ya, kendini oyalayacak bir sürü şey bulursun ama bir noktada kaynaklar tükenir ve o can sıkıntı seni yemeye başlar, o da seni yaratıcılığa sürükler.
O noktada ben kendi kendime okumayı öğrenmeye çalıştım.
İşte önüme harita açıyorum, ülkelere bakıyorum.
Bunu birinden gördüğümden değil, içimden gelen bir şevkle yapıyordum.
İşte okumayı öğrendikten sonra da galiba bağımsızlık başladı.
Tamam ben kendi kendime okuyabiliyorum.
O dünyaların içinde ben kendi kendime yeterim gibi bir algı oluştu bende.
Ve hayatımı böyle kitaplar şekillendirmeye başladı ilk etapta.
Benim o çocukluk can sıkıntımı geçiren, belki de o varoluş sancısı dediğimiz şey daha küçüklükten başlayan, edebiyat sayesinde geçmeye başladı ya da durulmaya başladı
bir süreliğine de olsa. Ondan sonra okul hayatımda hep kitaplar hayatımın önemli bir parçası oldu.
Böyle bitmek yanmak bilmeyen bir açlıkla hep okudum kendimi bildim bileli.
Lisede de bir dergi çıkarmıştık.
Benim hayatımın ilk gerçek anlamda başarısı saydığım.
Etrafımda birkaç arkadaşım vardı benim gibi edebiyata ilgili.
Hadi bir dergi çıkaralım. Ama dergi çıkarmakla ilgili en ufak bir fikrimiz bile yok.
Nasıl olur? Şimdi biz bunları kağıtlara yazacağız kendimiz mi çoğaltacağız falan.
Bu kadar ilkel fikirlerden başladık.
Orada yerel bir gazete.
Gidip fikrimizi anlattığımızda tamam basarız dedi.
Şu kadar maliyeti olur.
Hepimiz böyle 50-60 lira koyduk.
İlk dergiyi öyle ortaya koyduğumuz paralarla çıkardık.
Sonra da dergiyi 1 liraya esnafa, öğrencilere falan satmaya başladık.
Öyle bir sonraki derginin parası çıkıyordu.
İsmi de Mucize'ydi.
Çünkü Mucize gibi bir şeydi o dönemde bizim için o dergiyi çıkartabilmek.
Okul yönetimi yardım etmedi, etrafımızda kimse yardım etmedi.
El yordamıyla sora sora...
Başardık ve o dergi ortaya çıkınca dedik ki bu bir mucize.
Öyle 6 sayı kadar da devam etti.
Lise 3'te klasik ülke gerçekleri, üniversite sınavına hazırlanacağız diye bırakmak zorunda kaldık.
Ama o dergi benim okuldaki herkesle tanışmamı sağladı.
Çok geniş bir çevre yarattı bana.
Özgüvenim inanılmaz arttı.
Ben edebiyatla ilgili bir şey yapmak istiyorum dedim.
Uğraştım ve sonucunda bu çıktı ortaya diye.
Senin de bahsettiğin o hayalleri gerçekleştirme, ne istediğini bilmeye dair.
Hatırladığım ilk hikaye bu sanırım.
Çok güzel bir hikaye.
Bak ben bunu hiç duymamıştım. Hiç dinlememiştim daha önce benden.
Çok az kişi bilir böyle çok geçmişimde kaldı.
Lise yıllarına dair bir hikaye ama tatlı gerçekten edebiyata dair.
Sence o zaman yaptığın o dergi ve o dergide yakaladığınız başarı sonuçta aklına koyduğun bir şeyi yapman senin sonraki hayatını etkiledi mi?
Çünkü üniversiteye girdin.
Evet kesinlikle dediğin gibi etkili oldu.
O ilk özgüveni alınca böyle 16-17 yaşında işte Kırklareli gibi küçük bir şehirdeyiz.
Çok fazla imkan yok.
Nispeten daha büyük bir şehir.
İstanbul, Ankara, İzmir gibi olmasa da Bursa'da yine öğrencilerin istediği birçok şeye ulaşabileceği imkanlar sağlayan bir şehirdi.
Ben de hemen üniversiteye daha kaydımı yaptırmadan İtalyanca kursuna yazıldım.
Çünkü lise yıllarımda İtalyanca Aşk Başkadır diye bir roman okumuştum.
Orada bütün İtalyanca kelimeler orijinalleriyle verilmişti ve dipnotlarla Türkçeleri yazıyordu.
O kelimeler beni büyüledi okuduğum kitapta.
Aa bu ne kadar güzel bir dil, ben bu dili öğrenmek istiyorum.
Ve şu an buna baktığımda çok şaşırıyorum.
Yani tınıfını bile bilmiyordum İtalyanca'nın.
Sadece okuduğum kelimeler beni çok etkilemişti.
Ki yani mükemmel bir roman da değil ama bir şekilde bana ilham kaynağı olmuş.
Kendi kendime böyle fono dil öğrenme setleri vardı o zaman, kasetli falan.
O kasetli fono öğrenme setiyle ben İtalyanca öğrenmeye başladım.
Evde oturup tamamen tek başıma.
Üniversitede kazanınca Bursa İtalyanca için inanılmaz bir şehir.
Çünkü fiyat fabrikası var, İtalyan bir frekspat yaşıyor Bursa'da ve İtalyanca kursu açısından da zengin bir şehir.
Üniversite kaydımı yaptırmadan hemen Akademi İtalya'ya kaydımı yaptırdım.
Hemen İtalyanca öğrenmeye başladım ve 3 yıl boyunca sürdü bu.
Ardından da tamam okula gidiyorum, dil öğreniyorum.
Başka ne yapmam lazım?
Isaac diye bir öğrenci organizasyonu vardı ki seninle de orada tanıştık.
Isaac'te aktif rol almaya başladım.
Isaac uluslararası öğrenci değişimi yapan bir dernek.
Ama aynı zamanda öğrencilerin kişisel gelişimi için de birçok çalışması var.
Ben derneğin içinde aktif olarak bulundum 3 yıl kadar.
Ve üniversite sonunda da bir başka hayalime, yurt dışında yaşamama hayalime de ÖZEK sayesinde kavuştum.
O kısma da geçebilirim.
Evet, geçelim.
Ondan önce şey diyeceğim. Mesela aynı seninki bir lisedeyken ben de İtalyanca öğrenmek istiyordum.
Nereden öğrenmek istediğimi hatırlamıyorum ama fonetik olarak bana çok güzel geliyordu.
Ve senin gibi ben de kendi kendime İtalyanca öğrenmeye başladım.
Ama mesela onun devamı gelmedi.
Çünkü sonra dediğin gibi üniversite sınavına hazırlandık vs.
Benim için vazgeçmediğim bir hayal oldu.
Bir yandan da aslında imkansızlıkların bende itici bir gücü vardı.
40'lar 50 bana yeten bir şehir değildi hiçbir şekilde.
O kendi kendime öğrendiğim yaşlarda bir kursa gitmeyi isterdim mesela şehirde bir İtalyanca kursu olsaydı.
Mümkün değildi. O dönemde sadece kitap satan bir yer bile yoktu şehirde.
Kırtasiyelerden ve Migros'tan kitap alırdık.
Şehir dışına işte İstanbul'a gidecek birileri varsa kitap sipariş ederdim.
O zaman online sipariş daha bu kadar yaygın değildi.
Sonraları başladı. Bunları anlatınca çok yaşlı hissettim.
Sanki taş devre.
Online kitap sipariş veremiyoruz falan.
Fono kasetler. Yaşlanmışız galiba.
Galiba. Evet evet. Çünkü bana da neden İrlanda diye sorduklarında işte ben de hep şey diyorum.
Ben de çok okuyordum. Hep İrlandalı yazarları okuyordum.
İrlanda işte diğer Avrupa şehirleri kadar.
Popüler de değil. O zaman internette de bu kadar bilgi yok.
Yani internette yok dediğim an o an diyorum ki bir dakika ya kaç yaşındayım.
Evet oradan yaşlar ortaya çıkıyor.
Önce sonra üniversite öyle İtalyan da öğrenerek.
Isaac de aktif rol olarak kongrelere gidip bir tür yabancı öğrenciyle arkadaş olup onlarla birçok aktif ortamda.
Projeler yaparak geçti.
Isaac'tan sonra son yılımda Avrupa Birliği projelerinde yer aldım.
Bir sürü ülkeye projelere gittim.
Türkiye'ye gelen değişim öğrencileriyle ilgili aktif roller aldım.
Ön üniversite hayatı dolu dolu geçti.
Zaman zaman şikayet ediyordum Bursa bana yetmiyor diye.
İtalyanca öğrendim.
Bitti mesela 3 yılda. Sonra İspanyolca için yeterli bir yer yoktu.
İspanyolca hayalim de sonraya ertelenmiş oldu böylece.
Ama aklımda net olan şey şuydu.
Tamam Bursa'da okuduğum imkanlar yetti yetmedi ama bir şekilde üniversite bitiyor artık.
Şimdi ne yapacağız? Hemen çalışma hayatına atılmak istemiyordum.
Bir yüksek lisans istiyordum.
Ama onun öncesinde yurt dışındaki öğrencilerin yaptığı gap year, bir yıl ara verme olayına çok özeniyordum.
Kültürümüzde hiç bahsedilemezdi bile.
Gap year ne demek? Çok mu zenginsin?
O kadar çok mu paran var ki?
Üniversiteden sonra bir yıl... Sadece gezmeye vakit ayıracaksın gibi.
Maddi imkanlar elbette önemli ama kimsenin böyle bir vizyonu da yoktu çevremizde.
Bilmiyorum sana var mıydı?
Bana hiç kimse demedi yani. Hemen çalışmaya başlama, git biraz yurt dışında deneyim edin falan.
Hiç kimse demedi bana etrafımda.
Yani bana diyen vardı ama benim öyle bir imkanım yoktu.
Yani ben çalışmak zorundaydım ki ben...
20 yaşından beri, tabii üniversite 2'den beri çalışıyorum.
Isaac'tan sonra, hatta Isaac'a girerken ki amacım da burada güzel çevre edinirim, güzel firmalarla da çalışıyoruz, iyi bir işe girerim.
Çünkü mesela seninle hep şey konuşurduk, oraya da geleceğim.
Mesela sen hiçbir zaman kurumsal şirkete çalışmak istemiyordun.
Ve bunu hep söyledim. Ben sizin gibi kurumsal şirkete çalışamam, yapamam, benim yapacağım şey bu diye.
Ve hani o zaman da...
Evet. Gerçekten kız ne istediğini biliyor ve ona doğru ilerliyor.
Hatta şeyi de biliyorum böyle çok derin bir zamandan geçtiğin zamanlar var.
İşe gidip akşam ders verip sabah dörtlere kadar tekrar çeviri yaptığın zamanlar var.
Evet. Oralara doğru yavaşça girelim.
Mesela oraya gelene kadar nasıl inşa ettin?
O istediğin işi aldın.
İyi bir maaş vermese de tamam ben bunu istiyorum deyip yapıyordun mesela.
Evet. O gerçekten Kulağa çok romantik, harika geliyor ama gerçekleştirme aşaması gerçekten sancılı.
Dediğim gibi üniversite yıllarında ben kurumsal bir iş açmak istemediğimi biliyordum.
Üstüne üstlük öğretmenlik okuyordum ve öğretmen de olmak istemiyordum.
Etrafımdaki herkes diyordu bana, öğretmen olmayacaksın, kurumsal iş istemiyorsun, ne yapacaksın peki?
O zamanlar çok net bir cevabım yoktu.
Aslında hayalim gazetecilikti.
Ama klasik, herkes bu ülkede gazetecilikle yaşanmaz.
Hayatını riske mi atacaksın?
Zaten para da kazanamazsın.
Herkes hayal baltalıyor etrafında.
Bu çok klasik. Ama ben buna da çok kulak asmanım.
Evet, hayal baltalayıcılar hep olacak etrafında.
Hayatımızın her aşamasında.
Ben de gerçekçi oldukları noktaları da biliyordum.
Ama o hayali gerçekleştirmek için yapabileceğim bir şey varsa sadece bu sözleri kulak asarak da vazgeçemem elbette.
Bu düşünceyle hareket ediyordum hep.
Sonra... Hayalimdeki iş neydi desen?
Gerçekten gazetecilikti.
Hem de aktif sahada olmaktı.
Çoğunlukla kültür-sanat alanını düşünüyordum.
İşte dergiler olur, gazeteler olur.
Kültür-sanat alanında muhabir olmak istiyorum, bir şeyler yapmak istiyorum diyordum.
Ve üniversite bittikten sonra bir yıl Yunanistan'da yaşadım.
O benim için yurtdışı deneyimiydi.
Çok büyük bir hayat deneyimiydi.
Ardından işte tamam yepyarım bitti.
O yıl boyunca kendi cep harçlığımı çıkardım.
Ücretsiz bir şekilde. Okulun kampüsünde kaldım, yeme içmeye para vermiyordum.
Türkçe özel dersler verdim, cep harçlığımı kazanıp seyahat ettim gibi.
Üniversiteden sonra benim de maddi imkanım sonsuz değildi.
Ama bu şekilde bir şeyleri bedavaya getirip biraz oradan buradan para kazanarak bir şekilde o yıl...
Geçtim. Bir şey soracağım.
Yunanistan'da Türkçe ders verecek insan nasıl buldun?
O dönem inanılmaz popülerdi ki hala öyle.
Ama o Türk dizilerinin böyle en zirve yaptığı dönemdi.
2010 yılından bahsediyorum.
2010 ve 2011. İnsanlar çok meraklıydı.
Dizileri izliyorlardı. Türkçe öğrenmek istiyordu.
Herkese Yunanistan'daki krizin şiddetli zamanlarıydı.
İnsanların hala Türkiye'de iş bulma umudu vardı o dönemde.
Türkiye bir tık daha iyiydi o zamanlar.
O yüzden Türkçe popülerdi.
İki farklı dil okulunda çalıştım, kampüste özel dersler verdim.
Okuldaki görevimin dışında sürekli oraya buraya koşturup çalışıyordum ki o elime geçen parayla bir hafta sonu ya da işte Paskalya tatilinde, Noel tatilinde bir yerlere gidebileyim.
Ki o zamanlarda couchsurfing kullanıyordum ve konaklamayı da bedavaya getirip sadece ulaşıma, yeme içmeye para verip böyle birçok yer gezdim bir yıl boyunca.
O zaman diğer hayallerinde gerçekleşmiş oldu.
Evet. Ve ardından ne yapacağımı düşününce gazetecilikten vazgeçmemiştim hala.
Barcelona'da bir gazetecilik ve iletişim yüksek lisansı buldum.
Oraya kabul edildim.
Ve Yunanistan'dan döndükten sonra iki ay Türkiye'deydim.
Ve sonbahar döneminde Barcelona'ya taşındım.
Orada bir buçuk yıl kaldım.
Bir yılda yüksek lisansımı bitirdim.
Geri kalan altı ayda da bir dergide yemek ve mekan fotoğrafçılığı yaptım.
Bu benim master'ımın stajıydı.
Ve hayatımın en güzel zamanlarından biriydi gerçekten.
Her gün elime bir liste veriyorlardı.
Bir kafe, bir restoran ve bir bar.
İşim oraları gitmeden önce ofisten arıyorum, haber veriyorum.
Saatte netleşiyoruz. Akıllı telefon da yok o zaman.
Yine yaşlı olduğumuzu gösteren şeylerden bir tanesi.
Tuşlu telefon var. Ve işte Google Maps yolunu öyle bulmak falan yok.
Ne yapıyorum? Ben ofisteki bilgisayardan adresi açıyorum.
Bakıyorum hangi metroyu yakın.
Defterime bir tane kroki çiziyordum.
Şu metrodan çık, iki blok yürü, soldaki sokağa dön.
Sokağın adı ve numarası.
Türkiye'de olsa bu şekilde hayatta bulamazsın yolunu da.
Barcelona'da mümkündü.
Her şey orada elma denen bloklara bölünmüş halde.
Çok güzel bir şehir planı var Barcelona'nın.
Seni de çok sevdiğim bir şehir biliyorum.
Böyle defterime çizdiğim krokilerle buluyordum.
Kafeye gidiyordum işte bana en güzel yemeklerini hazırlamışlar.
Fotoğrafları çekiyorum. Sonra da şey diyorlardı.
Bunu biz hazırladık. Tadım yapmak isterseniz lütfen deneyin.
Bizimle yorumlarınızı paylaşırsanız elbet.
Senin de canına minnet tabii.
Evet canıma minnet ve hafiften böyle gurmelik ne demek.
İşte yemek kültürü, gastronomi onları öğrenmeye başlamışım ve elimde sınırsız kaynak var.
Ardından akşamları restoranlara gidiyordum.
Orada da aynı şekilde yemekleri...
Davet ediyorlardı ve baktım ben bunu tek başıma yapamıyorum.
Yanımda arkadaş götürebilir miyim dedim.
Elbette dediler. Ve ondan sonra benimle bu çekimlerde takılmak isteyen kocaman bir arkadaş grubum oldu.
Herkes benimle çekimlere geliyor.
Kafelerde yiyoruz, içiyoruz.
Restoranlarda akşam yemekleri.
Ama en güzel kısmı barlardı.
Orada en az 7-8 çeşit kokteyl hazırlanıyordu.
Ben fotoğraflarını çekiyorum ve sonra arkadaşlarımla birlikte o mekandan o mekana kokteyl içerek geziyorduk.
Oradaki stajımın en güzel taraflarından biri buydu.
En sonunda son mekanda çektiğim fotoğraflar biraz bulanık oluyordu ama tekrar dönmem gerekiyordu bazen.
Geceyi öyle sarhoş bir şekilde bitiriyorduk.
Öğrencilik güzeldi böyle.
Burada benim aklıma takılan iki tane şey var.
Birincisi sen Barcelona'ya giderken İspanyolca bilmiyordun ve orada öğrendin.
Hiç dilini bilmeden istediğin bir okula gidiyorsun ve masterını da İspanyolca yaptın ama dil bilmiyordun.
Bunda efsane bir hikayesi var.
Ben master'a İngilizce kaydoldum.
Web sitesindeki bütün bilgiler İngilizce.
Yeterlilik olarak tuful isteniyor.
Ve gayet ben İngilizce öğretim dili olan bir gazetecilik master'ına gittiğimi zannediyorum.
Gayet mutluyum. Barcelona'daki ilk ayım.
Sonra okula kaydımı yaptırmaya gittiğimde bir fark ettim.
Memurlar hiç kimse İngilizce bilmiyor.
Okey ama hocalar biliyordur.
Bir şekilde derslere girmeye başladım.
Yok. Hocalar da hiç tek kelime İngilizce konuşmuyorlar.
Ben birilerine sormaya çalışıyorum.
İngilizce master değil mi?
Ben yanlış bir yerde miyim?
Sonra hocalardan bir tanesi, diğerleri açıklama zahmetinde bile bulunmadı.
Bir tanesi dedi ki, sınıfta tek İspanya ve Latin Amerika dışından gelen sensin.
Çoğunluk İspanyolca bildiği için biz bu sene İspanyolca yapmaya karar verdik.
Bana sormak gibi bir şey hiç akıllarına gelmemiş.
Bu şekilde İspanyolca master'a başlamak zorunda kaldım.
Gittim kavgalar ettim, ödediğim parayı geri almaya çalıştım.
Hayır, İspanyolca öğrenmek zorundasın dediler.
O zaman kursumu karşılayacak mısınız?
Hayır, onu da yapmadılar.
Ben hemen canhıraş bir şekilde dil okullarını araştırmaya başladım.
Zaten öğrenecektim ama master'ı İspanyolca yapacağım gerçeğiyle yüzleşince tabii ki çok daha profesyonel bir okul aramaya başladım.
Bu süreçte sürekli ağlıyorum tabii.
Babamdan bunu ben çok büyük bir iyilik olarak istemişim.
Euro tabii bu kadar yüksek değildi o zamanlar ama yine Türkiye'deki bütçeye göre bayağı bir paraydı yurt dışındaki bir master'ı ödemek.
Beni devlet üniversitesine değil de bir yarı burslu özel üniversiteye göndermek istemişlerdi.
Ben de o dönemde bunun için para harcamayayım.
Ben devlet okulunda okumak istiyorum.
İleride imkanınız olursa ben bu hakkımı master için kullanacağım demiştim.
Ve master benim o dönemden kalan bir birikmiş para sayesinde yapabildiğim bir şeydi.
Ve o parayı vermişiz.
O dönemde 7 bin euroydu.
Ama euro 2 lira falandı galiba.
Parayı geri alamıyorum. Ne yapacağım?
İspanyolca elbet öğreneceğim ve bu işi başaracağım.
Dedim ki yani bütün gün ağla ağla.
Eline hiçbir şey geçmeyecek.
Bu para ödendiyse sen burada İspanyolcayı da öğreneceksin.
Master'ı da bitireceksin. Başka çaren yok.
Günde dört saat İspanyolca kursuna gitmeye başladım.
Öncesinde İtalyanca bildiğim için tabii biraz daha hızlı ilerledim.
İkinci öğretim gibiydi okulum.
Saat ikiye üçe kadar dil okulundayım.
Hemen çıkar çıkmaz trene biniyorum.
Bir saat uzaklıktaki okuluma gidiyorum.
Master derslerine giriyorum.
Ninni gibi dinliyorum. İspanyolca hiçbir şey anlamıyorum.
Sonra birkaç İngilizce bilen arkadaşım bana yardım ediyor.
Derste bu bu anlatıldı diye.
Ödevleri Google Translate'den yapıyorum.
Hem İngilizce, İngilizce yazıyorum.
Sonra İspanyolca'ya Google Translate'den çeviriyorum.
Arkadaşlarım düzeltilere yardım ediyorlar falan.
Böyle çılgınlık halinde.
Geceleri hiç uyumadan hem İspanyolca çalışıp hem Master'ı anlamaya çalışarak böyle çılgın dokuz ay geçirdim.
Arkadaşlarım gerçekten çabaları, yardımları inanılmazdı.
Onlar sayesinde de çok yol aldım.
Ama 6 ayın sonunda baktım ki ben bu kadar çabalamaktan yorgun düşmüşüm artık.
Beyin yorgunluğu inanılmaz.
Bir yandan Barcelona gibi çılgın bir şehirdesin.
Hayatını yaşamak istiyorsun.
Ama bir yandan da İspanyolca ve master gerçeği var.
Sürekli ders çalışıyorum. 6.
ayın sonunda sınıfta bir sunum yaptım İspanyolca.
Ve hoca sınıftaki en yüksek notu bana verdi.
Dedik ki ben hayatımı 20 yıl İngilizce öğrenmeye çalışarak geçirdim.
Ama senin gibi çıkıp bir tane sunum yapamam İngilizce.
Sen 6 ay önce adını söylemeyi bilmiyordun.
Şu an sunum yapıyorsun. O yüzden bu çabaya veriyorum bu notu dedi.
O yüksek notu aldım ve hatta master'ı da böyle yüksek bir ortalama ile bitirdim.
İspanyolca bilmeden başladığım master.
Bu şekilde bir tezimi İngilizce yazabildim.
Tezim de kabul edildi ve...
Bu şekilde Barcelona macerası başarıyla sonuçlandı.
Ben bu kadar detay bilmiyordum.
Gerçekten şu an çok etkilendim ama hocaya helal olsun.
Yani İspanyolca'm çok çok kötüydü.
O sunumu yani şu an dinlesem yıllar sonra derdim berbat nasıl bunu insanların önünde böyle sunum yapıyorum bu kadar kötü İspanyolca'mla.
Ama 6 ayda olduğu kadar.
İspanya'dan döndüğümde...
Bir telif hakları ajansında çalışmaya başladım ve kısa bir süre sonra çocuk kitapları çevirebildiğimi fark ettim.
İspanyolcadan ilk çocuk kitaplarını böyle ajansa başladığım ilk yıl 2013'ün sonlarında çevirmeye başladım.
O ajansın da değişik bir hikayesi var çünkü sen onu İspanya'dayken ayarlamıştın bildiğim kadarıyla.
O da çok enteresan.
Ben ne olmak istediğimi bir röportajda fark ettim.
6 yıl boyunca çalıştığım ajans kalem ajans.
Nermin Mollaoğlu'nun bir röportajını okumuştum.
Barcelona'da gayet webde dolaşıp kültür sanat haberlerini okurken Nermin Hanım'ın bir röportajına denk geldim ve orada edebiyat ajanlığı nedir, neler yapıyorlar bunlardan bahsediyordu.
Ben böyle bir meslek olduğunu bilmiyordum.
Ki Barcelona Avrupa'da edebiyat ajanlığının, edebiyat ajanslarının merkezi olan bir şehir ama benim hiçbir fikrim yok.
Literary Agency nedir?
Literary Agent, edebiyat ajanı Türkçe'de kulağa çok garip geliyor.
Bunlar nedir hiçbir fikrim yoktu.
O röportaj sayesinde bunun ne olduğunu öğrendim.
Ve dedim ki seyahat ediyorlar, kitap okuyorlar ve kitapları tanıtarak telif hakkını satmak.
Bu işi o kadar detaylı anlamamıştım o zaman ama bende kalan ilk izlenim okuyorlar ve geziyorlar gibi sığ bir şeydi aslında.
Tamam ben bu ikisini de çok iyi yapıyorum.
Böyle bir saf cesaret yani cahil cesareti tam olarak.
Ben gezebiliyorum, okuyabiliyorum.
O zaman ben edebiyat ajanı olabilirim.
Ve bu cahil cesaretiyle Nermin Hanım'ı Facebook'tan buldum.
Facebook'tan mesaj attım.
O da böyle çok tatlı bir şekilde cevap verdi.
İşte Türkiye'ye döndüğünde bir görüşürüz kahve içeriz dedi.
Türkiye'ye döndükten sonra ben gazetecilik hayallerinin peşinden bir süre koştum.
Milliyette dış haberlerde staj yaptım.
BNT dışarıdan röportajlar yaptım.
Çeşitli kurumlara başvurdum.
Kısa süreli projelerde çalıştım.
Can Dündar'la Gezi Parkı belgeseli, Gözdağı'nda yapım ekibinde çalıştım.
Ama bu işler benim İstanbul'da tek başıma hayatımı sürdürmeme yetmiyordu.
Artık düzenli bir gelirimin olacağı, bir yandan daha yerlerime uygun bir iş gerekliydi bana.
O dönemde o röportaj ve Nermin Hanım aklıma geldi ve mesaj attım.
Görüştük, kahve içtik.
Benim hedefim aslında Biyanet için bir röportaj yapmaktı kendisiyle.
Ama röportajı o benimle yaptı ve sonra bana iş teklif etti.
Ben hala milliyette olduğum için o sırada reddettim.
Dedim ki ben bu hayalin peşinden koşmak zorundayım.
Teklifinizi de değerlendirmek istiyorum.
Şu anda bunu yapamayacağım.
Bu şekilde ben reddettim ajansı.
Ama sonra milliyette işler kötüye gitmeye başladı.
Politik olarak yine çalkantılı bir dönemdi.
Baktım bu şekilde olmayacak.
Gazetecilikte ben tutunamayacağım.
Normalde şeyi konuştuk ya.
Bir hayalin oluşturmak, illaki olsun diye peşinden koşmak.
Bazen de... Hayalleri serbest bırakabilmek de önemli.
Hayatın dinamini çok zora sokuyorsan, bazen yanlış bir hayal kurmuş da olabiliyorsun.
Çünkü o hayal sana iyi kapılar açmayabilir.
O serbest bırakabilme olgunluğunu da göstermek önemli.
Ben gazetecilik hayalini orada serbest bıraktım.
Çünkü o dönemde hayatımı sürdüremeyeceğim kesindi o dinamikle.
Ve tekrar kalem ajansa başvurdum.
Nermin Hanım'la konuştuk.
O dönemde düzenlenen İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali diye geçiyordu.
Şu an ismi İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali.
Orada birkaç ay gönüllü çalıştım.
Birbirimiz ekiple daha iyi tanımış olduk.
Ve o yılın sonunda, Aralık ayında da edebiyat ajanı olarak, kurgu dışı kitapların telif haklarından sorumlu olarak kalem ajansında çalışmaya başladım.
Ve bu benim hayatımın işi olduğunu daha bir yıl dolmadan anladım.
Tamam gazetecilik hayallerim çok güzeldi ama şu anda edebiyat ajanıyım.
Bu da benim çocukluğuna bu yana getirdiğim geçmişle, backgroundla çok alakalı bir şey.
Gerçekten o röportajdaki istiyat doğru ben seyahat etmeyi, kitap okumayı, kitap konuşmayı, kitap pazarlamayı çok seviyorum.
Böylece 6 yıl boyunca dünyanın çeşitli yerlerine seyahat ettim.
Özellikle Latin Amerika edebiyatı benim uzmanlık alanımdı.
Latin Amerika'daki birçok ülkeye davetli olarak gittim.
Yayıncılık programlarına katıldım.
Böyle Kalem Ajansı'da 6 çok verimli, güzel yıl geçirdim.
Ardından da bu yılın başında Kalem Ajansı'da uzun yıllar birlikte çalıştığım arkadaşım, dostum Göksun Bayraktar'la The Black Cat Agency'yi kurduk.
Şu an 8. ayını doldurmak üzere.
Çocuk kitapları ve ilüstrasyon alanında çalışıyoruz.
Böyle Kalem Ajansı sonrasında da bir başka hayale evrildi edebiyat ajanlığı.
Şu anda da Black Cat var.
Ne kadar güzel. Çok güzel bir şey söyledin Nazlı.
Hayallerini serbest bırakmak dedin ya.
Mesela bence bazen bir şeyleri çok istiyoruz ya da bir şekilde tutunuyoruz ya o hayallere.
Ama bazen hep şeyi fark ediyorum.
Eğer olmuyorsa çok istediğim bir şey gerçekten daha iyisi geliyor.
Kalem Ajans da senin için öyle olmuş galiba.
Evet. O gazetecilik hayalinin beni mahvetmesine de izin verebilirdim.
Başka bir şey evrilmesini de sağlayabilirdim.
Ben başka bir şey evirmeyi seçtim.
Ve edebiyat ajanlığı gerçekten hayatıma çok güzel bir dinamikle oturdu.
Beni çok mutlu etti bunca yıl boyunca ki hala aynı meslekte devam ediyorum.
O hayali serbest bırakmayı bilmeseydim bu kadar benim için daha iyi olabilecek bir yolu es geçmiş olurdum.
Doğru, çok doğru. Peki o zaman var mı böyle, özellikle Güney Amerika Edebiyatı dedin ya, ben de çok seviyorum Güney Amerika Edebiyatı'nı.
Böyle bir edebiyatçı olarak senin ilham aldığın ya da böyle şu çok güzel, çok güzel ilham veren bir kitap, ne yapmak istediğin ya da hayallerini takip etmeyi, hayallerinin peşinden koşmayı.
Çok güzel anlatan bir kitap dediğin var mı böyle birkaç kitap?
Evet, Latin Amerika edebiyatında bana ilham veren Alejandro Zambra var, Şilli yazar.
Şili'de bir yayıncılık programına katıldığımda kendisiyle tanışmıştım da.
Onun edebiyatı bana yıllardır çok ilham veriyor.
Onun kullandığı dil, üflubu, işlediği konular, her şey ile Alejandro Zambra benim çok ilham aldığım biri.
Onun dışında modern Latin Amerika edebiyatından Mariana Enriquez'i çok seviyorum.
Samantaşı verebileni çok seviyorum.
Öyle Latin Amerika edebiyatı her zaman ilham dolu bence.
Ben de. Benim de en çok böyle etkilendim.
Hayatımda bazı noktaları tetikleyen, ya evet işte dediğim hep böyle Latin Amerika edebiyatından okuduğum kitaplar.
Bir de şey soracağım ben sana. Sen normalde de bu kadar çok şey yapıyorsun ama aynı zamanda çok da aktif bir hayatın var.
Hem çok fazla seyahat ediyorsun, seyahat sanatçısın.
Artık bunu diyebiliriz herhalde değil mi?
Instagram ismimi Elende Boto'nun Seyahat Sanatı diye bir kitabı vardır çok meşhur.
Oradan ilham alarak koymuştum yıllar önce.
Aslında benim için şunu ifade ediyor.
Bir sanatçılıktan öte yani seyahat ederek bir sanat ortaya koymuyorsun.
Seyahat sanatı kavramı şöyle.
Seyahat hayatla ilgili birçok şeyi içinde barındırıyor.
Bir sürü insanla tanışıyorsun.
Hayatın çok farklı noktasına dokunuyorsun.
Gittiğin ülkenin edebiyatını okuyorsun.
Müziğini dinliyorsun. Seyahatin içinde çok fazla sanat var ve hayata dair her şey bunun içinde birleşiyor.
O yüzden seyahat sanatı bana hayata dair o birçok şeyin birleşimini anlatan tanım.
O yüzden Instagram ismime seyahat sanatı olarak karar vermiştim.
Bilmiyordum bak çok güzelmiş.
Doğru. Çok severim ben Alende Batı'nı ve çok güzel kitapları var ama bak seyahat sanatını okumamıştım.
Onu da listeme koyayım hemen.
Söylediklerim içerisinden.
Teşekkürler. Hem seyahat ediyorsun, bisikletle geziyorsun, kamp yapıyorsun, hayvanlarla, doğayla, iç içe.
Bunlara mesela nasıl ayrıyeten vakit ayırıyorsun?
Evet, bunlar aslında benim hayatımın vazgeçilmez dinamikleri diyebilirim.
Bunları yapmadığımda ne yapıyorum desem bilmiyorum.
Başka bir hayat tarzı bilmiyorum galiba.
En başından beri hayatım hep böyle evrildi.
Benim babam veteriner hekim, benim çocukluğum onunla birlikte böyle köy köy gezerek geçti.
Ve 8 yaşıma kadar bahçeli bir evde yaşama şansım oldu.
Babaannemle birlikte bahçede bir şeyler eker biçerdik.
Doğal sevgim oradan geldi.
Babamla birlikte köylerde babam doğum yaptırırken ineklerin doğumunu izlerdim.
İşte kedileri, köpekleri, tavşanları, göbekleri arabaya doldururdum.
Doğa ve hayvan sevgisi çok küçüklüğümden beri vardı.
O yüzden hayatımda hep bu dinamikle evrildi.
O yüzden en ufak bir vaktim olsa...
En yakın doğa parçasına kaçmaya kamp yapmaya çalışıyorum.
600 kilometre yaptığım bisikletle bir İtalya seyahatim var.
Çok kısa şeyden bahseder misin?
Ben o senin İtalya seyahatini, bisikletle olan İtalya seyahatini arkadaşlarıma söyledim.
Ve insanların aklında ilk canlanan şey şu oldu.
O zaman istediğimiz kadar makarna ve pizza yiyebilir miyiz?
O iş öyle olmuyor gerçi de.
Herkes öyle olması olmuyor.
Neden öyle olmuyor? Neden öyle olmuyor?
Çünkü sabah yola çıkıyorsunuz işte bir şeyler enerji verici bir şeyler yiyip sonra öğlen yerseniz pizza ve makarnaları ve akşama kadar bisiklet sürerseniz evet o zaman faydalı olabilir.
Ama bütün gün bisiklet sürdükten sonra gece 9'da böyle koca bir tabak makarnayı mideye indirirseniz üzerine uyursanız ertesi gün tekrar bisiklet çevirmenin çok bir faydası olmuyor.
Bisiklet turunun da ötesinde ben Likya yolunu yürüyorum 4 yıldır.
O benim için inanılmaz bir ilham kaynağı.
Bugüne kadar seyahatlerinden bir tanesini seç desen, evet yurt dışında gittiğim, etkilendiğim birçok yer var.
Ama Likya yolu seyahati benim kalbimde, hayatımda bambaşka.
Her yıl gidip 6 gün, 7 gün kadar yürüyorum.
Şimdiye kadar her yıl yaklaşık 100'er kilometre yürüdüm.
Ve az bir parkur kaldı geriye.
Önümüzdeki yıl artık. Bitecek gibi gözüküyor.
Like yolu dağlarda sadece hayatta kalmayı düşündüğün bir dinamikte yaptığın bir yolculuk.
Hayatta kalmak için ihtiyacı olan her şey fırçantanda.
Çadırın orada, yiyeceğin, içeceğin, suyun her şeyin orada.
Ve bir şekilde gün batmadan kendini güvendiği bir noktaya atıp yürüyüşün ertesi gün yenilenerek devam etmen lazım.
O dağlarda tek başına kalmanın verdiği zihinsel güç bambaşka gerçekten.
İnsan içine çok dönüyor.
Sadece yaşamsal faaliyetlerle ilgileniyorsun ve önceden kafana taktığın sorunların artık şehir hayatında ne kadar uzakta kaldığını görüyorsun.
Beni çok içime döndüren, bana kendimle ilgili, kendi sınırlarımla ilgili çok şey öğreten bir yolculuk oldu.
Çok değişik bir bakış açısı ama çok güzel, çok mantıklı.
Yani orada gölgede verdiğin bir mola, orada içtiğin bir yudum su ve ağaçların altında sadece serinleyerek, doğanın sesini dinleyerek 15 dakika mola vermek.
En güzel şey başka neye ihtiyacın var ki diyorsun.
Şu an yorgunluğumu atıyorum.
Karnım tok. Suyumu içiyorum.
Bu kadar. Ötesi yok gibi.
Tamamen andasın.
Bence o yüzden belki de içine dönüyorsun.
Çünkü hani geçmiş, gelecek aklında belki hani birçok şey düşünmüyorsun.
Seni daha çok ağına çekiyor.
Dediğin gibi kuş sesleri, doğayla iççisin, dinleniyorsun.
Onun da etkisi olabilir.
Evet. Sonuçta ağına döndüğünde yine o zoru bulabiliyorsun.
O zaman sana son...
Bir tane sorum daha olacak.
Sadece şeyi merak ediyorum. Dedim ya sen hep ne istediğini, ne istemediğini hep biliyordun ve 10 seneki arkadaşımız boyunca da şunu gözlemledim hep sende.
Bir şey olumsuz olduğu zaman ya da işler yolunda gitmediği zaman sen oturup ona üzülmek yerine pıt diye yeni bir çözüm buluyorsun.
Direkt çözüm üretiyorsun.
Ne bu senin motivasyonun en negatif anlarda bile böyle seni olumlu kalmaya motive eden şey?
Ne o? Hayatta kalma içgüdüsü galiba.
Bir yandan da bunun arkasındaki temel sebep şu.
Ben mutsuz olmaktan hiç hoşlanmıyorum.
Sen hoşlanır ki diyebilirsin.
Ama gerçekten melankoliden beslenen, hüzünden beslenen tahmin edemediğimiz kadar çok insan var.
Ve bazı kişileri de o acılar motive ediyor.
Melankoli motive ediyor.
Onlar o çukurdan çıkarken tutundukları şey olabiliyor.
Ama ben... Bu iyi bir özellik mi kötü mü bilmiyorum ama hayatımı şimdiye kadar iyiye götürdü.
En azından 32 yıl boyunca.
Mutsuzluğa katlanamıyorum.
Canım sıkılıyor.
Diyorum ki tamam bugün mutsuzum, yarı mutsuzum.
Bir noktada o mutsuzluk hissiyatıyla baş edemiyorum.
Tamam o zaman hadi ayağa kalkalım diyorum.
Beni mutlu edecek bir alternatif üretmeye çalışıyorum.
Onu gerçekleştirmeye çalışırken, o motivasyonun peşinde koştururken bakıyorum.
Evet olmuş. Mutsuz olma kaygım beni hep çabalamaya itmiş.
Bir tık yukarıya itmiş.
Böyle mutsuz olmaktan hoşlanmadığım için mutlu olmanın bir yolunu bulmak için çabalıyorum.
Mantıklı aslında. Ama dediğin çok doğru.
Mutsuzluktan ve negatiflikten beslenen o kadar çok insan var ki.
Hani bazen gerçekten şaşırıyorum.
Evet, gerçi bazen etrafımdaki insanların sinirini bozabiliyorum.
Diyorlar ki bir insan bu kadar mı mutlu olabilir, pozitif olabilir?
Hatta bir arkadaşıma da lanet olası sevgi kelebeği derdi.
İki dakika üzülemez misin sevgi kelebeği?
İnsan hayatta hep mutlu olmak zorunda değil.
Ama diyorum ki canım sıkılıyor ne yapayım?
Kalamıyorum yani bu mutsuz kuyuda kalamıyorum.
O yüzden kendimi yükseltmek için bir şey bulmak zorundayım.
Doğru, geçen gün şey vardı hatta bir saza denk geldi.
Mutluluk bir seçimdir diye.
Gerçekten de öyle. Sen mutlu olmayı seçersin ya da seçmezsin.
Bir de illa çok büyük şeyler gerekmiyor mutlu olmak için.
Bu çok derin bir konu. Bu arada buna girersek asla çıkamayız.
Evet. Her zaman mümkün olmasa da bir günkü modunu...
Gidersin mutfağa, azıcık sevdiğin bir yemeği yaparsın, bir çayını yaparsın, sevdiğin bir kitap seçersin raftan.
Her zaman olmuyor.
Benim için de olmuyor.
Kesinlikle bu kolay demiyorum.
Ama bir noktadan sonra modu yükseltecek olan, sevdiğin bir arkadaşınla iyi vakit geçirerek o günü...
Daha iyiye götürebilecek olan sensin.
Dolayısıyla bazen değil, çoğunlukla çözüm kendinde.
Şartları yaratan da çoğunlukla bakış açını oluyor.
Doğru söyledin, aynen öyle.
O zaman Nazlı'cığım çok teşekkürler katıldığın için, vaktini ayırdığın için.
Ben teşekkür ederim.
Benim için de çok zevkli oldu bunları konuşmak.
İnsan geçmişe dönüp bakınca bugününü aydınlatacak çok şeye de rastlayabiliyor.
Unutuyoruz birçok şeyi. Hatırlamak güzel oldu.
Birçok şeyi unutuyorsun.
Ondan sonra hatırlayınca bazen şeyi de hatırlıyorsun.
Ne kadar güçlü olduğunu.
O sana bir sonraki adımında da destek veriyor aslında.
Bir önceki yaptığın şeyler.
Evet kesinlikle öyle. Ben sana teşekkür ederim davet ettiğin için.
Kendine çok iyi bak. Görüşmek üzere.
Hoşçakalın. Her sabah yataktan heyecanla kalkmak için kendi mutluluğunu yaratan,
gelişigüzel insanların sıradışı hikayelerini dinlemek için abone olmayı unutmayın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
