
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Brain rot, yani beyin çürümesi. Oxford University Press’in 2024 yılının kelimesi seçtiği bu kavramın bilimsel arkasını ve çok daha derin bir soruyu konuşuyoruz: neden içi boş içerikler daha fazla tüketiliyor? Beyin mi bize ihanet ediyor, yoksa sistem mi bizi avlıyor?
Transkript
Bu aralar kendimden hiç memnun olmadığım bir konu var arkadaşlar.
5 dakikalığına sadece bir şeye bakıp çıkacağım diye elime aldığım telefonda harca vakit geçiriyorum ve bu durumdan hiç hoşnut değilim.
Tahmin ederseniz ki kaliteli bir vakitten bahsetmiyorum zaten.
Hadi olsun maksimum 2-3 tane dişe dokunan video izliyorumdur.
Gerisi tabiri caizse boş beleş videolar.
Bir de yeni favorim yorum okumak.
Sürekli videoların altındaki yorumlara bakıyorum kim ne demiş diye.
Sonra da bir bakıyorum böyle minimum yarım saat falan harcamışım ama ne izlediğimi ne okuduğumu hatırlamıyorum bile.
Ki ben bu kanalda telefonu elimden nasıl bırakırım diye çekmiş bir insanım.
İnsan gerçekten garip bir varlık.
Yani merak ediyorum nasıl bu noktaya geldim diye ki birazdan detaylarına ineceğiz ama bu durumun şöyle bir etkisi de var ki beni asıl rahatsız eden de o.
Kısa içerik tüketmeye Beynimi istemsizce alıştırdığım için daha uzun dikkat gerektiren bir şey yaparken de odaklanmakta zorluk çekmeye başladım.
Elimin telefonun gitmesi bir yana o zaten klasik ama özellikle kitap okurken çok zorlanıyorum.
Önceki senelere göre okuduğum kitap sayısı bayağı azalmış durumda.
Godreys'den baktığımda böyle başımdan aşağı kaynar sular indi ve beni asıl harekete geçiren de bu oldu.
Kendimce kendime karşı mini bir isyan başlattım diyebiliriz.
Bu arada bunu kimle konuşsam aynı şeyi söylüyor.
Kitap okuyamıyorum artık bir filme...
20 dakikadan fazla odaklanamıyorum.
Film izlerken bir yandan reels kaydırıyorum diyen bir sürü insan var çevremde.
Ve aynı şekilde böyle birdenbire el telefona gidip ne oldu ya ben neden neye bakacaktım diye unutup ondan sonra saatlerce telefonda boş vakit geçiren.
Yani çoğumuz bundan rahatsızız.
Durmamız gerektiğini biliyoruz ama yapamıyoruz.
Neden? İşte bugün masaya yatıracağımız konu bu arkadaşlar.
Herkese merhaba, ben Emine.
Gelişigüzel hayallere hoş geldiniz.
Bu hafta beyin çürümesini konuşacağız ve nasıl beyinlerimizin çürümesine engel oluruz konusunda birlikte cevaplar bulmaya çalışacağız.
Hatırlarsanız belki 2024 yılında Oxford University Press Brain Rotu yani Beyin çürümesini 37 bin kişinin oyuyla yılın kelimesi olarak seçmişti.
Bu bölümde o zamandan beri listemde ama bugüne kısmetmiş çekmesi.
Sanırım en çok şu aralar beynimin çürüdüğünü hissediyorum.
O yüzden de bugün beyin çürümesi üzerine konuşalım istemiş olabilirim bilinçaltımda.
Bölüme başlamadan önce minik bir hatırlatma yapacağım.
Beni ilk defa dinliyorsanız hoş geldiniz, iyi ki geldiniz.
Beni düzenli dinleyip içeriklerimi beğeniyor ama beni dinlediğiniz platformdan ya da Instagram'dan takip etmiyorsanız bir takibinizi alırım.
Çünkü algoritmaya şunu diyorsun.
Bana benzer kalitede içerikler göster.
Hatta bunu beyin çürümesine karşı atacağımız ilk adım olarak da düşünebilirsiniz.
Aynı zamanda podcastlarınızı da düzenli içerik üretimi için desteklemiş oluyorsunuz diyelim ve başlayalım.
Bölümü Henry David Thoreau'nun 1854'te Walden adlı kitabından bir cümleyle açmak istiyorum.
Diyor ki, İngiltere patates çürümesini tedavi etmeye çabalarken, biliyorsunuz o zamanlarda Great Famine vardı, İrlanda'da baya bir kriz olmuştu.
Patateslerin çürümesi yüzünden halkın çok büyük bir kısmı açlıktan ölmüştü.
Hemen parantezi kapatalım ve devam edelim.
Diyor ki, Toru, İngiltere patates çürümesini tedavi etmeye çabalarken beyin çürümesini tedavi etmeye kimse girişmeyecek mi?
Ki bu çok daha yaygın ve öldürücü biçimde hükmediyor.
Bakın, o zamanlar... Sosyal medya yok.
Akıllı telefon yok. TikTok tabii ki yok.
Buna rağmen Thoreau hızlanan kentleşmeden dolayı orman içinde kendini inşa ettiği küçük bir kulübede geçirme ihtiyacı duyuyor.
Kitabın verdiği ana mesaj da zaten sadelik, doğa, dikkat ama Thoreau'nun ta o zamandan dikkatini çeken şey şu.
İnsan zihni onu zorlamayan şeylere doğru çekilme eğiliminde.
Daha basit, daha kolay ve daha hızlı olana çekilme eğiliminde.
Oxford'un da beyin çürümesi tanımı şöyle zaten.
Bir kişinin önemsiz ya da düşünmeye zorlanmayan materyalini günümüz dünyasında da özellikle aşırı online içeriğin tüketimi sonucu olarak zihinsel ya da entelektüel durumunun bozulması.
Bu kelimenin 2023'den 2024'de kullanım sıklığı %230 artmış.
Yani bir yılda iki buçuk katına çıkmış.
Bir de şöyle düşünüyorum.
Bu sadece bu durumun bilincinde olan insanların kullandığı kelime.
Yani bu durumun bilincinde olmayan ya da olup da bu kelimeyi kullanmayan insanları da bir düşünüyorum.
Bu sadece kelime kullanımının artışı.
İster istemez aklıma acaba beynimizin çürüme oranı ne kadar arttı diye bir soru geldi ama onu ölçümleyemeyiz sanırım.
Ben şöyle bir kendimi düşündüğüm zaman kendimden örnek verecek olursam son zamanlarda böyle sıcakta mutfak sepetinin içinde unutulmuş içi kararmış avokado gibi hissediyorum.
Ve kendime iki tane sorum var şu noktada.
Eğer bu bölümü dinlemeye başladıysanız muhtemelen sizlerin de kendine sorması faydalı olabilir.
O kadar bölüm arasından gidip de bunu tıkladıysanız.
Birincisi neden elim dakika başı telefona gidiyor?
Ben ne arıyorum orada? İkincisi de ben neden bu içeriklere çekiliyorum?
Bunu da neden soruyorum biliyor musunuz?
Sosyal medyada vakit geçirdiğim süre boyunca şunu fark ettim.
Ben teknolojiyi doğru kullanarak fayda sağlayabileceğimizi düşünen bir insanım normalde.
Ama Son zamanlarda kendimce böyle daha içi boş, kime göre neye göre diye tartışılabilir tabii ki bu.
Ama şöyle söyleyeyim, bana çok da bir şey katmayan ya da ruh durumumu daha da bozan, iyileştirmekten ziyade beni böyle aşağıya çeken içeriklerin nedense böyle daha fazla kaydırma
eğiliminde olduğumu fark ettim.
Mesela ne olabilir bunlar?
Rage bait konusunu işlemiştik, onlar olabilir.
Böyle şaka yapıp tepki verme videoları, derinlikli kaliteli içeriklerden böyle kat ve kat daha fazla izleniyor.
Sonra baktım bu sadece benim algıda seçiciliğim mi?
Yani ben mi bu içeriklerin daha fazla izlendiğini düşünüyorum ya da görüyorum yoksa böyle bir araştırma falan var mı diye.
2025'de yayınlanan ve 381 çalışmayı tarayan sistematik bir derleme der ki gençler günde ortalama 6,5 saate online geçiriyor.
Çoğunlukla algoritma tabanlı kısa video platformlarında geçiriliyor bu vakitte ve bu tüketilen içerik...
büyük bir bölümü de hızlı, düşük bilgi yoğunluklu uyaranlardan ulaşıyormuş.
Peki neden diye soracak olursanız da bunu da anlamak için beyine bakmamız lazım.
Hatta bir tık daha nörobiyolojiye girip birkaç detayı hatırlamakta fayda var.
Biliyoruz ki beynimizin bir ödül sistemi var, dopamin.
Dopamin bir beklenti, arayış hormonu.
Yani bir şeyi elde ettiğinizde değil de elde edeceğiniz durumda, elde edeceğinizi umduğunuz durumda salgılanıyor.
Dopamin ve bağımlılıklar bölümünde zaten derinlemesine bahsetmiştik bunlar.
Dileyenler oraya da bakabilir ama bu tarz durumlarda daha fazla kaydırmaya meyilliyiz.
Peki bunun içi boş içeriklerin daha fazla tüketilmesiyle ne alakası var Emine?
Düşük bilişsel efor.
Bu kadar basit. Çünkü beyin enerji tasarrufu peşinde koşan bir organ.
Şuradan pay biçin. Beynimiz bedenimizin %2'sini kaplamasına rağmen yaklaşık %20 enerjisini tüketen bir organ.
O yüzden de anlamak için uğraşmak gerekmeyen, sürpriz içeren hızlı bir şeyler olduğunda beynimiz maalesef ki bunu daha çok seviyor.
Derinlikli bir makale okumak, zor bir fikri kavramak, bir kitapla saatlerce oturmak bunlar bilişsel çaba isteyen aktiviteler takdir edersiniz ki.
Ve beyin çaba gerektiren şeylerden kaçınmaya programlanmış enerjisini korumak için.
Bir diğeri de yenilik. Beyin yeni uyaranlara çok duyarlı bir organ.
Sürekli kaydırmak, yeni bir görüntü, yeni bir ses, yeni bir yüz.
Her biri bak burada bir şey var diyor ya beyne.
İşte beyin de dönüp bakıyor.
Bakmamazlık edemiyor maalesef.
Ve tabii ki algoritmalar da bunu bildiği için bu platformları tasarlayan mühendisler insan dikkatini nasıl avlayacağını da çok iyi biliyor.
İçerikler bizim için öyle bir sıralanıyor ki kaydırmayı bırak zorlaştırsın.
Duygusal olarak içerikler daha fazla görünürlük alıyor.
Öfke, şaşırma, gülme bunlar hep dikkat çekiyor ve sistem bunları besliyor.
Hatta seneler önce eskiden Meta'da ürün müdürlüğü yapan bir kadın Meta'nın dosyalarını sızdırmıştı ya dışarıya ve orada açık bir şekilde şunu diyordu.
Şirketler ayrıştırıcı ve duygusal olarak yüklü içeriklerin insanları daha uzun süre platformlarda tuttuğunu biliyor ve bu bilgiyle de o içerikleri daha fazla çoğaltıyorlar.
Aynı konuyu hafta sonu kahvaltıda bir arkadaşımla konuşuyorduk.
Bu şirketlerin içeriklere nasıl müdahale ettiğiyle alakalı.
Ve bir tane içerik üreticisi arkadaşı varmış.
Komedyenmiş daha doğrusu.
Böyle milyonlarca görüntülenen videoları var YouTube'da.
Birdenbire görüntülenmeler düşüyor.
Çocuk da asla anlam veremiyor ne oldu diye.
Şans eseri bir tanıdık vasıtasıyla YouTube'da çalışan biriyle kontuğa geçiyor ve soruyor.
Aldığı cevabı çok şaşırdım.
Evet biz komedi içeriklerini ve komedyenleri daha az göstermeye başladık.
Başka içerikler deniyoruz.
Şaka gibi değil mi ya? Yani hem içeriği tüketeni hem de üreteni böyle kukla gibi elinde iplerle oynatan.
bir sistemden bahsediyoruz aslında.
O yüzden siz de kendiniz çok telefonla vakit harcıyorum diye yerden yere vuruyorsanız bunun iradeden ziyade insan beyninin evrimsel zafiyetleri ve bu zafiyetleri milyarlarca dolar harcayan mühendisler tarafından çok hassas
bir şekilde hedef alınması olarak düşünebilirsiniz.
Bu şekilde baktığınız zaman bir tık daha rahatlıyorsunuz ya da mental mastürbasyon yapıyordu olabiliriz bilmiyorum.
Beni bir tık daha rahatlattı.
Ve buna müdahale etmediğimiz zaman beynimiz maalesef şöyle değişiyor.
Birincisi az önce kendimden Ben de örnek verdiğim gibi dikkat.
Sürekli kısa içerik üretimi uzun süreli odaklanma kapasitesini zorluyor.
Bu biyolojik bir bozulma değil aslında bir adaptasyon.
Beyin maruz kaldığı ortama göre ayak uyduruyor değil mi?
Siz ona sürekli hızlı kısa değişen şeyler verirseniz o da o şekilde çalışmaya başlıyor.
Uzun bir makaleye oturduğunuzda ya da kitap açtığınızda diyor ki bir dakika bu ne ya bu ne kadar sürecek?
Ben kendimde de gözlemliyorum bunu.
Son zamanlarda özellikle elim hep böyle 200 sayfa ve 6 kitaplara gidiyor.
Üstünü böyle gördüğümde...
Gözüm korkuyor gibi. Sadece ben değilim galiba.
Çünkü bu tarz kitapları okumayı tercih ettikten sonra kısa ve kaliteli bulduklarımı Instagram'da paylaştım.
O kadar kitap paylaşıyorum.
En çok görülen ve belirlenen nedense bir oturuşta biten olarak belirttiğim kitaplar oldu.
Tesadüf de olabilir pek tabii ama kendinizden de bir pay biçin.
Elinize böyle kalın bir kitap aldığınızda ya da önünüze uzun bir film geldiğinde ilk düşünceniz ne oluyor mesela?
Onun dışında da tabii ki hafızamız da etkiliyor.
Sürekli dikkatimiz bölündüğü zaman, elimiz sürekli telefona gittiği zaman, yaptığımız işi yarım bırakıp başka bir şeye baktığımız zaman ya da kaydırdığımız zaman haliyle beyin bilgiyi derinlemesine işleyemiyor.
E işlevsel bellek zaten sınırlı kapasiteli bir şey.
Siz onu sürekli başka uyaranlarla doldurursanız derin bir şekilde çalışamıyor.
Mesela... İçerik izliyorsunuz ama kalıcı bir iz bırakmıyor.
Bir saat sonra ne izlediğinizi bile hatırlamıyorsunuz.
Ki bu öğrenme kapasitesini de azaltıyor.
Yakın zamanda yapılan çalışmalar der ki kısa form video izleyenlerin frontal kortekste teta beyin dalgaları aktivitesi düşüyor.
Yani bu olan dürtü kontrolü ve odaklanmayla ilgili olduğundan beyinde öğrenme kapasitesi kısılıyor diyebiliriz.
Ben bazen kardeşime bakıyorum videoları çarpı 2'de izliyor ya da dinliyor.
Arkadan sürekli böyle bırırırırırır diyen bir ses diyorum ki.
Nasıl anlıyorsun? Bir.
İkincisi nasıl tetiklenmiyorsun?
Ben arkada öyle bir şey olduğu zaman gerçekten çok tetikleniyorum.
O kadar hızlı biri konuştuğu zaman ve gerilmeye başlıyorum.
Bunu kapatma ihtiyacı duyuyorum.
Çünkü beynim kaldırmıyor.
Bu yaşlılıkta olabilir tabii o ayrı.
Onun dışında duyarsızlaşma var.
Çok fazla uyarıcıya maruz kaldıkça beyni kısmen kapanıyor.
Aynı şey artık aynı dopamini de vermiyor zaten.
Daha fazla, daha yüksek, daha şaşırtıcı bir şeyler gerekiyor.
Geçenlerde şunu düşündüm. Telefonda kaydırarak geçirdiğim 20 dakika içinde kim bilir ne kadar uyarana maruz kalıyorum.
O milyonlarca görüntü, ses ve her izlediğimiz şeyde farklı duygular içinde oluyoruz ya.
Bir duygudan diğerine geçiş yapıyoruz çok hızlı bir şekilde.
Ve böyle baktığın zaman böyle uzaktan büyük resimden baktığın zaman ne kadar yorucu bir şey ya.
Yani aşırı yükleme yapıyoruz zihnimize resmen.
Ki zaten beyin de bunu kaldıramıyor.
Bir noktadan sonra gerçekten boş duvara bakma ihtiyacı oluyor insanın.
Ve bence en çok göz ardı ettiğimiz şey de sıkılma toleransının azalması.
Her şeyden çok hızlı sıkılmaya başlamadık mı zaten?
O kadar alıştık ki hemen her şeyin elimizin altında olmasına ya da en ufak bir boşluğu bile telefonda doldurmaya, kaydırmaya, haber bakmaya yani bir şekilde ekrana bakmaya.
2025'te Science Direct'te yayınlanan bir çalışma var.
Bilgi aşırı yükü ve sosyal aşırı yükünün sosyal medya yorgunluğuna ve bilişsel tükenmeye yol açtığını gösteriyor ki benim de hissettiğim aslında tam olarak bu.
Sürekli böyle bağlı kalma baskısı, çoklu görev, sürekli gelen bildirimler hepsi zihinsel kaynaklarımızı eritiyormuş ve eridiğinde en düşük eforlu içeriğe sığınıyoruz.
Haliyle de bir döngünün içine giriyoruz.
Bu saydıklarımı düşündüğümde aslında şunu görüyoruz değil mi?
Boş içeriğin bu kadar çok tüketilmesi biter.
Tercih değil sanki bir sonuç.
Yorgun, aşırı yüklenmiş, sürekli on modda yaşayan bir insanın beyninin başka seçeneği de kalmıyor.
Ve sonra anladım ki insanlar bu tarz içerikleri sevdiği için izlemiyor.
Derin içeriğe tahammül edecek enerjisi kalmadığı için izliyor.
Ben de böyleyim keza. Ama araştırmalarda der ki her boşluğu eğer ekranla doldurmaya çalışmazsak, üst üste gelen uyaranların arasında sessizliğe izin verebilirsek beyin...
kendi bağlantılarını kuruyor.
Buna alan yaratıyoruz. Yaratıcılık da zaten bu boşluklarda doğuyor.
Ama artık o boşluğu tölere etmek çok zor işte arkadaşlar.
Yalan yok. O yüzden de zaten daha analog diyebileceğimiz aktiviteler revaçta.
Yani online oyun oynamak yerine daha fazla bir araya gelip beraber oyun oynamak, board game oynamak ya da arkadaşlarla daha fazla vakit geçirmek ya da ne kadar zorlansak da bir nokta zihni dinlendirdiği
için kitap okumak vesaire gibi gibi bilmiyorum.
Sizin analog olarak yaptığınız aktiviteler neler varsa bana da söyleyin birbirimizden öğrenelim.
Onun dışında Bing Chul Han bunu çok daha keskin bir şekilde tanınıyor.
Biliyorsunuz ki her bölümde bir kere kendisini anmazsam içim rahat etmiyor.
Ama diyor ki modern insan sürekli uyarılma, sürekli üretme ve sürekli tüketme baskısıyla bir tükenmişlik toplumuna dönüştüğü için ve bu tükenmişliğin çok ilginç bir paradoksu olduğundan insanlar yorgun
olduklarında daha derin şeylere değil daha yoğun uyarıcılara yöneliyor.
Çünkü düşünmek efor ister kaydırmak istemez.
Zaten günümüz araştırmaları da der ki gün boyunca bu kadar iş yaptığımızda bu kadar meyilleştiğimizde bu kadar fazla karar vermemiz gerektiğinde ki karar yorgunluğu bölümünde günde ne kadar fazla karar verdiğimizden bunun
bizim beynimiz ne kadar yorduğundan bahsetmiştik.
Bu kadar fazla problem çözme ihtiyacı olan bir dünyada bilişsel enerjiyi tükettiğinde beyin en az efor gerektiren uyarana yöneliyor.
Sosyal psikologlar da buna ego depletion yani benlik tükenmesi diyor.
Öz kontrol kaynakları tükendiğinde insanlar daha az direniyor ve daha kolay içeriye yönelmiş oluyor.
Ki irademizi sorguladığımız zaman buradan da bakmamız lazım bence.
Yani beyin çürümesi dediğimiz zaman sadece bir alışkanlıktan bahsetmiyoruz.
Yorgunluğun da bir çı...
Çıktısı diyebiliriz bence.
Çünkü kendimde de fark ettiğim şey tam olarak bu.
Ne zaman aşırı yorgun olsam, yoğun bir süreç geçirsem, yoğun bir gün geçirsem ya da böyle kafamın içerisinde bir sürü şey halay çekiyor olsa hiçbir şey yapmaya halim yok.
Ama nedense kaydırmaya halim var.
Ve kendimi hep şey derken buluyordum bir ara.
Aferin emine o kadar vakitte bir kitap okuyabilirdin, bölüm hazırlayabilirdin, podcast dinleyebilirdin ama sen ne yaptın?
Boş beleş videolar izledin.
Tabii ki her dakikamı verimli bir şey yaparak değerlendirmek zorunda değilim.
Burada kendime çok yüklendiğimin de farkındayım.
Ama zaten bir yandan beynim de şunu söylüyor.
Şu an bunu yapabilecek, kaldırabilecek bir kapasitede değilim ki.
Öğrenme ya da yeni bir şey üretme gibi bir şey yapacak durumda değilim.
Yani en çok yorgunken kaydırıyorum.
Demek ki ben bu aralar hep yorgunum.
Biraz dinleneyim o zaman. Şaka bir yana.
Öğrendiğimde de bir tık rahatladım.
Onun dışında da şöyle bir şey var.
Kaydırmalar arasında zombie scrolling ile doom scrolling arasında bir fark varmış.
Doom scrolling dediğimiz şey duygusal olarak yoğun, özlem böyle minnoşlu kestiği üreten kedi köpek videoları, yemek videoları ya da sürekli...
Kötü haber, öfke, korku hatta bence buna rage bait'i de ekleyebiliriz.
Dediğim gibi rage bait ne emine derseniz öfke üreten içerikler ona da ait bir bölümüm var.
Dileyenler bakabilir. Zombie scrolling ise duygusal olarak boş yani uyuşma hali.
Zihni böyle gidiyor. Şimdiki an kayboluyor.
Çalışan belli komple boşalıyor.
Ve siz neye baktığınızın bile farkında olmadan böyle kaydırıyorsunuz.
Çalışmalar da diyor ki bu alanda yapılan çalışmalar.
Zombie scrolling belki doom scrolling'den daha tehlikeli bile.
olabilir. Çünkü insan stres hissetmiyor.
Kendini iyi ya da kötü hissetmiyor.
O yüzden hasarı küçümsüyor.
Ama bilişsel olarak yarattığı erozyon çok daha güçlü.
2024'te Newport Enstitüsü'nün yaptığı bir çalışma zombie scrolling'in çoğu zaman olumsuz duygulardan kaçış mekanizması olduğunu da gösteriyor bu arada.
Böyle üzüntü, kaygı, umutsuzluk gibi duygularla nasıl başa çıkacağımızı bilmediğimizde bunları hissetmemek için kaydırmayı tercih ediyoruz.
Dijital uyuşturma Uyuşturucu gibi diyelim buna.
Dijital uyuşturucu hap gibi de diyebiliriz.
Şey geldi böyle deyince aklıma. Cesur yeni dünyadaki beyni uyuşturan haplar vardı ya böyle.
Çok güzel kitap bu arada okumadıysanız tavsiye ederim.
Ben çok geç okudum ama gençken okusam bu kadar anlamazdım zaten muhtemelen.
Bu arada ben stresli olduğum zaman daha çok telefonu elime alıyorum.
Gerçekten ve bilinçli bir şekilde de diyorum ki kendime şu an beynimi uyuşturuyorum ama ihtiyacım olan bu diye.
Yani gördüğünüz üzere o farkındalığı aksiyona dökmediğiniz zaman hiçbir faydası olmuyor.
Ama şöyle düşünelim.
Ekonomide kıt olan her şey.
bir değeri var değil mi? Petrol kıtsa değerlidir, toprak kıtsa değerlidir.
Şimdi en kıt olan şey ne?
Dikkat. Çünkü bilgi bolluğu var, içerik bolluğu var.
Aman Allah'ım inanılmaz bir içerik bolluğu var zaten.
Ama dikkat gerçek derinlemesine kaymayan dikkat giderek daha da azalıyor.
Ve bu platformların ekonomisi zaten dikkat üzerine kurulu olduğundan mütevellit.
Bilmiyorum kim demişti ama şöyle bir söz var ya eğer bir platform bedavaya kullanıyorsanız ürün sizsinizdir diye.
Zaten Dikkatimizi satıyoruz karşı tarafa ya da dikkatimizi gönüllü olarak veriyoruz.
Satmak sonuçta karşılığında bir şey almaktır değil mi?
Biz de bir şey almıyoruz. Bu konuyla alakalı henüz okumadıysanız, henüz okumadıysanız diyorum.
Çünkü bir ara çok satanların en başındaydı.
Tüm içerik üreticileri bu kitabı konuşuyordu vs.
vs. O yüzden. Yoan Hari'nin Çalınan Dikkat kitabını öneririm.
Biraz kendini tekrar ediyor gibi kitap.
Ve okuduğum zaman bana abicim sen de fazla kurban psikolojisine girmişsin diye düşündürtmüştü.
Ama şu an okusam. Adamaklı beyler de diyebilirim bilmiyorum.
Ama genel olarak ben yazara biraz mesafeliyim.
Geçmişte yalan haber yaptığından ötürü hatta bu konu çok ayyuka çıktığı için çalınan dikkat kitabında bu kadar araştırmayla bariz ki böyle kendini aklamak için yazdığı görüşündeyim.
Ama tabii ki bu benim kişisel görüşüm ve oradaki araştırmalar çok kıymetli.
Yani yaptığı araştırmalar, röportaj yaptığı kişiler o yüzden okunur.
Ben de şöyle bir şeyler denemeye çalışıyorum.
Bir hafta boyunca elim her telefona gittiğinde kendime soruyorum.
Diyorum ki tam olarak burada ne arıyoruz şu an?
Bazen gerçekten bir şey arıyorum bu arada.
Hani böyle bir mesaja bakmam gerekiyor ya da havaya bakmam gerekiyor vs.
Ama genellikle hiçbir şey...
Aramıyorum öyle elim alışkanlıktan gidiyor.
İşte öyle bir durumda bırakıyorum elimden telefonu.
Ama böyle anlatınca çok bilinçli yapıyormuşum gibi düşünülmesin lütfen.
10 kere elim telefona gidiyorsa 4 hadi bilemedim 5 tanesinde bunu yapıyorum.
Ama hiç yoktan iyidir. Eğer siz de bir yerden başlamak istiyorsanız bunu tavsiye ederim.
Çünkü bir noktadan sonra alışkanlık haline geliyor.
Ve her bir geçen hafta belki 10'da 4'ünde yapacaksınız.
Sonra 10'da 5'i sonra 10'da 6'sı derken daha bilinçli bir şekilde elimiz telefona gidecek diye.
Yani günün sonunda şöyle düşünüyorum.
Benim bedenimdeki en kıymetli organım beyin.
Bu size göre değişebilir, tartışmaya açık bir konu ama beynimiz sayesinde tüm karar alma mekanizmalarımız işliyor.
Beynimiz sayesinde şu an olduğumuz ya da olamadığımız yerdeyiz gibi gibi.
Yani ben göz göre göre, bile bile beynimin çürümesini istemiyorum.
Kendi ellerimle beynimi kullanılamayacak hale getirmeyi istemiyorum.
O yüzden de dikkatimizi neye verdiğimiz, nasıl kullandığımız hayatımızı ciddi anlamda Büyük ölçüde etkileyen bir şey.
Ve bu konuda şimdiden bilinçli bir şekilde adım atmazsam henüz beynim tamamen çürümemişken ileride daha rahat ederim diye düşünüyorum.
İleride pişman olacağım şeyleri engellemiş olurum diye düşünüyorum.
O yüzden de bu haftanın sorusu şu.
Cevabı zaman zaman canınızı sıksa da sormakta fayda olduğu kanısındayım.
Bugün kime ya da neye dikkatimi verdim?
Ve o dikkatimi harcadığım şey ya da şeyler beni olmak istediğim yere götürüyor mu?
Bir düşünün. bakalım neler gelecek.
Gündelik olarak kendinize sormaya çalışırsanız bu soruyu hatırladıkça neler gelecek cevap olarak.
Bu arada madem bu kadar dikkatin toplanmasının ne kadar zor olduğundan, dağılmasının ne kadar kolay olduğundan bahsettik.
Buna rağmen buraya kadar dinlediyseniz sizi helal olsun.
Eğer ki bu bölümü beğendiyseniz dakikada milyonlarca reels gönderen kankinize, kardeşinize bu bölümü şöyle inceden bir ittirin subliminal mesaj olarak.
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle.
Beyninize iyi davranın, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
