
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Kendimizi geride kalmış hissedip, başkalarıyla kıyaslarken aslında neleri göz ardı ediyoruz? Başarı kişisel bir kavramsa neden hala toplumun bize dayattığı para, statü ve akademik ilerlemeyi bir başarı olarak görüyoruz? Olduğumuz halimizle elimizdeki kartları doğru oynayarak neler yapabiliriz?
*
E-bülten üyeliği linki
https://emineyesilcimen.com/podcast/
Ücretsiz ön görüşme ve koçluk detayları
https://emineyesilcimen.com/kocluk/
Transkript
Herkese merhaba, Yeşil Güzel Hayallere hoş geldiniz.
Bugünkü bölüme başlamadan önce ufak bir duyuru yapmak istiyorum.
Böyle ne zamandır aklımda olan bir şey vardı.
Onun sonunda hayata geçirebileceğim.
Yani geçirmek istiyorum. Ufak bir newsletter yapalım istiyorum.
Böyle bir e-bülten gibi.
Haftada bir kere hem yeni bölümün yayınlandığını içeren hem o bölümdeki kaynakları içeren böyle güzel filmler, kitaplar vs.
bilgilerle dolu bir newsletter.
Web sitesini aşağıya koyacağım.
Eğer ki bu newsletter'a üye olmak isterseniz linke tıklamanız yeterli olacaktır.
Ondan sonrasında zaten e-mail adresinizle kayıt olabilirsiniz.
Bu ufak duyuruyu da yaptıktan sonra Bir de beni takip etmeyi unutmayın ki eğer ki Emine uğraşamam şimdi e-mail almak istemiyorum zaten çok fazla mail geliyor derseniz o zaman Spotify'dan ya da Apple Podcast'dan da
takip edebilirsiniz tabii ki.
Yeni bölümlerden haberdar olmak için.
Deyip çok da uzatmadan aslında yavaşça konuya gireyim.
Şimdi bugünkü konuşmak istediğim şey biraz daha başarı üzerine.
Hani böyle insan bazen şey hisseder ya.
Hep böyle bir geri kalmış ikisi vardır.
Böyle yaşadıkları sanki çok güzel yerlerde çok güzel paralar kazanıyor ya da işte çok iyi şeyler yapıyor.
Ben daha hayatımla ilgili ne yapacağımı bile bilemiyorum.
Ya da hangi yöne gitmek istediğimi, nereye gitmek istediğimi bile bilemiyorum diye düşündüğünüz zamanlar oluyor ya.
İşte biraz o zamanlardan, o zamanlardaki kendimizi bu karşılaştırma sürecinden bahsetmek istiyorum.
Geçenlerde böyle kardeşim Kaan'la oturuyoruz.
Ona şeyden bahsettim ya birine denk geldim dedim çok genç böyle benden de küçük ama o kadar güzel şeyler yapmış ki yani dedim bu insanlar gerçekten ne istediklerini bu kadar erken yaşta nasıl keşfedip böyle üzerine
adım atıp dedike bir şekilde ilerleyebiliyorlar.
O da diyor ki kıskandın değil mi doğru söyle.
Yani şimdi yalan söylemeyeceğim birazcık öykündüm tabii ama kıskandım mı kıskanmış da olabilirim tabii ki.
Hani burada saklamanın manası yok ama.
Ben böyle anlatırken bir beni durdurdu dedi ki abla dedi bir dur Allah'ını seversen bir dur orada.
Bu bahsettiğin kişi hangi okula gitmiş bana onu söyle dedi.
Böyle Türkiye'nin en iyi özel okullarından bir tanesi onu söyledim.
Kaan da dedi ki tam hikaye burada bitti.
Sen neyi sorguluyorsun ki?
Yani Türkiye zaten fırsat eşitliğinin en düşük olduğu ülkelerden bir tanesi ki dünya geneline baktığında fırsat eşitliği.
diye bir şey yok ve dedi sen bir şeylerin mücadelesini verirken hani duygusal olarak fiziksel olarak maddi olarak içinde bulunduğun ailede ve yetiştiğin şartlarda bu insan zaten senden
öndeydi yani neden insanlarla kendini kıyaslıyorsun ki bu başarı anlamında dedi ve ben böyle kaldım tabii kaldım çünkü kendinden 8 yaş küçük bir kardeşin olduğunda ve seni böyle tokatladığı zaman ister
istemez Evet ya doğru söylüyor.
Hani bir de ben niye bunu düşünemedim diye düşünüyorsun haliyle.
Ama şaka bir yana bu bizim kendimizi kıyaslarken ki şu an içinde bulunduğumuz durum da zaten geldiğimiz kültür de buna yönelik bir kültür.
Hatta şeyi izleyenler vardır mutlaka 90'ların çocukları.
Bu ruhsar dizisi vardı Kanal D'de yayınlanırdı.
Orada... Cem Davran'ı annesi Menfeş Hanım'dı değil mi?
Öyle diye hatırlıyorum. Menfeş Hanım hep Ruşen amcanın oğlu Sedat'la karşılaştırırdı.
Hep hani onun ne kadar iyi bir evlat olduğundan, onun işte işinin ne kadar iyi gittiğinden, evliliğinin ne kadar iyi gittiğinden.
Her ne kadar bu konuda bilinçlenmiş olsak da hani bu karşılaştırma o kadar içimize işlemiş ki ve toplumun aslında...
Başarı kriterleri de daha çok para, statü, akademik başarı üzerine olduğu için biz her ne kadar kendimize şunu söylesek de başarı çok bireysel bir şeydir.
Bunu içselleştiremiyoruz bence.
Evet başarı çok bireysel bir şeydir ve hatta yarışı güzel hayallerin ortaya çıkış sebeplerinden bir tanesi de buydu.
Yani ben şunu yapmak istedim.
Bir Bill Gates'i ki bugün konuşacağız kendisini.
Amazon'un başarısını, Jeff Bezos'un başarısını Google'a yazdığınızı okuyabilirsiniz.
Ama aslında kendi hayatlarında, kendi standartlarında, tırnak içerisinde başarılı olan insanların hikayelerini paylaşmak istedim.
Çünkü herkesin hikayesi o kadar farklı ki ve arkasında o kadar farklı dinamikleri var ki işte bu hikayeleri paylaşıp Birazcık da ilham olsun istedim.
Ve öyle bir şey ortaya çıktı ki bu birinci sezonun sonunda tüm konukların ortak bir tane özelliği vardı.
Hepsinin istisnasız yani bu ne kadar farklı backgroundlardan geliyor olursa olsunlar, ne kadar farklı mesleklerden olursa olsunlar.
Tek ortak özelliği kişisel farkındalıklarının çok yüksek olmasıydı.
Sonrasında da işte böyle sizden gelen taleplerle de beraber biraz daha farkındalık hikayeleri, biraz daha bir şeye sadece tek bir noktadan değil de farklı noktalardan da nasıl bakıp daha eleştirel düşünceyle yaklaşabiliriz,
meraklı oluruz gibi çok güzel konuklarımızın olduğu hayat ve kendimizi daha iyi nasıl anlarız konusuna evrildi.
Açıkçası ben de bugün geldiği noktadan çok mutluyum.
Umarım siz de mutlusunuzdur.
Neyse ben konuyu daha da fazla uzatmadan başarıya geri dönmek istiyorum.
Geçtiğimiz bölümde bu biblio tarihten bahsetmiştim.
Kitapların iyileştirici gücünden.
Hani bir kitabı doğru zamanda okuduğunuz zaman yani doğru bir kitabı doğru zamanda okuduğunuz zaman aslında sizi nasıl aydınlatabileceği, bazı konularda sizi nasıl iyileştirebileceği ile ilgili.
Tam olarak böyle kendi başarımı, kendi hayatımda durduğum yeri sorgularken Outliers karşıma çıktı.
Malcolm Gladwell'in kitabı.
Okuyanlarınız mutlaka vardır ama okumayanlar için de kesinlikle öneririm.
Çünkü şunu yapıyor kitapta.
Farklı başarı hikayelerini bu çizginin dışında olan insanları içinde bulunduğu şartlarla beraber değerlendiriyor ve bunun arkasında çok da fazla araştırma var.
Ama bir de böyle röportaj yapıyor.
Bu insanların ağzından da dinliyor.
Şimdi bence burada...
Tek bir örnekten gidecek olursak çünkü çok fazla örnek var kitabın içerisinde.
Ama Bill Gates örneğinden gidebiliriz.
Çünkü Malcolm Gladwell şunu diyor.
Başarı sizin ne kadar zeki olduğunuzla ya da işte ne kadar çok çalıştığınızla alakalı değil aslında.
Birinci faktörü şanstır diyor.
Şimdi Bill Gates'e baktığımız zaman da hani şans içinde değerlendirmek anlamında söylersek Bill Gates zaten çok zengin bir ailede doğuyor.
Ve ortaokula giderken...
Annesiyle babası çocukları sıkılmasın diye okula bilgisayar alıyorlar.
Böyle bir tane de değil birkaç tane alıyorlar.
Ve bir kez o yaştan itibaren diğer insanların bilgisayara erişimi olmadığı bir zamanda bilgisayarda oynamaya programlama yapmaya başlıyor.
Yani bu bir fırsattır.
Yani sizin doğduğunuz aile ve yetiştiğiniz çevre içinde bulunduğunuz ekonomik...
Durum, ülke bunlar hep bir şanstır, fırsattır.
Çünkü doğduğumuz yeri biz seçemiyoruz.
Hatta bundan yıllar öncesinde ya Kafa ya da Tuhaf dergisiydi hatırlamıyorum ama 6-7 yıl önce falandı.
Bir tane makale okumuştum.
Orada şey diyordu. Neden Türkiye'den işte çok fazla bilim adamı ya da çok ünlü yazarlar vesaire çıkmıyor diye.
Tabii ki çıkmıyor mu?
Çıkıyor. Ama neden bizim istediğimiz kadar çıkmıyor?
Neden tek tük çıkıyor? Ve yazar orada şunu söylüyordu.
Yani biz içinde bulunduğumuz ülkede...
O kadar çok savaş veriyoruz ki ya da içinde bulunduğumuz ailede maddi olarak ya da işte sürekli tartışan ailede büyümüş çocukları örnek veriyordu.
Bu insanlar zaten hep bir survival modunda yani hayatta kalmak, o içinde bulunduğu durumdan uzaklaşmak durumunda, kendini koruma altına almak durumunda ve enerjisini zamanını buna
yönelttiği için ekstra...
kendi ilgi alanlarını kullanacak ya da kendi ilgi alanlarını keşfedecek bir durumları bile olmuyor.
Neyse burayı çok uzatmadan bu şans faktörünü çok atladığımızı düşünüyorum ben.
Çünkü dediğim gibi herkesin hikayesi farklı ve herkesin hayattaki karşısına çıkan fırsatları şansları farklı.
Ondan sonra da yine kitapta BGS üzerinden gittim çünkü o bütün bu şans faktörü dahil tüm başarı faktörlerini bir outlier olmak için tikleyen bir insan.
Zamanlama diyor. Doğru zamanda doğru yerde doğmuş olmanın verdiği...
İnanılmaz bir avantaj var aslına bakarsanız.
Onun üzerine şöyle bir araştırma yapıyorlar hatta işte şu anki Silikon Vadisi'nde bu Taykun diye adlandırılan işte büyük iş adamlarının işte Steve Jobs da buna dahil.
Bill Gates başka birilerinin isimleri vardı şu an hatırlamıyorum.
Hepsinin 1953 ile 1956 arasında doğduğunu ve işte onların gençlik yıllarında bu bilgisayar sistemlerinin yeni yeni geliştiği ve tam da
doğru zamanda doğru sektöre girdiklerini söylüyor.
Yani elimizde ne var?
Bir şans bir de zaman kısmı var.
Ondan sonra hatta burada şey de değiniyor çok bilindik bir örnek böyle Kanadalı hokey oyuncularının çoğunun çok en başarılı olanların öyle söyleyeyim öne çıkanlarının Kova Burcu
ve Oğlak Burcu oldu.
Halkım ben de böyle bir şey olabilir mi saçmalamayın bunun arkasında bir şey vardı deyip araştırıyorlar ve orada ortaya çıkan şey de Haliyle senenin başında doğan çocukların fiziksel gelişiminin senenin sonunda
doğan çocuklara oranla daha hızlı olduğu ve daha büyük oldukları, daha güçlü oldukları bu insanlar koçlar tarafından seçiliyor.
Seçildikten sonra daha fazla antrenman yaptıkları için de daha başarılı oluyor.
Bu da bizi neye götürüyor?
10.000 saat kuralı.
Bu 10 bin saat kuralı yine duymuşsunuzdur.
Belki kitabı okusanız da okumasanız da bir şeyde uzmanlaşmak için minimum 10 bin saatinizi ona yatırmanız gerekiyor.
Şimdi yine bilgisayara dönecek olursak bilgisayarın böyle bir şansı da vardı.
Elinde ortaokuldan itibaren bilgisayar vardı.
Liseye giderken de programlama yapmak için...
Sürekli bilgisayara erişimi vardı.
Üniversitede de vardı ve orada kendini geliştirebildi.
Hatta işte bu Beatles'tan örnek veriyor.
1200 tane konser yaptığından bahsediyor Beatles'ın Beatles olmadan önce.
Bir şeyin üzerine ne kadar giderseniz o kadar iyileştirirsiniz.
Bu bölümü çekmeden önce Netflix'te Bob Ross'un hayatını anlatan bir belgesel izliyordum.
Bu arada Bob Ross'u hatırlatmak gerekirse hani böyle 90'lı yıllarda 80'li yıllarda TRT'de Bonus saçlı böyle kıvırcık saçlı doğal resimleri yapan tonton bir amca vardı ya.
O ve onun da başarıyla alakalı çok güzel bir tane sözü var.
O da aynı şeyden bahsediyordu.
Şöyle bir şey söyledi.
Talent is a pursued interest.
Yani sizin peşinden koştuğunuz ilginiz yeteneğinizdir aslında.
İlla böyle elinizde fırçayla, kanvas tabloyla doğmuş olmanıza gerek yok.
Bir şeyi ne kadar pratik ederseniz, ne kadar onun üzerine giderseniz aslında o konuda daha iyileşebilirsiniz.
Ama tabi burada yine gerçekçi olmakta fayda var bence.
Mesela ben 9-5 çalışan bir insan olarak benim...
İstediğim şeyi ya da ilgi alanımı pratik etme şansım ne kadar yüksek şu an?
Zaten o 9'dan 5'e kadar ki bazen o 6'ları 7'leri buluyor özellikle bu pandemi zamanıyla birlikte gece 12'lere kadar çalışan insanlar var.
O kadar enerjini ve zamanını bir şeye yatırdıktan sonra...
İster istemez kafanı boşaltmak için belli bir saate, belli bir zamana ihtiyacın oluyor.
O yüzden de mutlaka ki bir şey için pratik etmeliyim diye kendimizi heba etmenin, kendimizi öldürmenin de manası yok.
Bu kitabı okurken hep bunlar gözümde canlandı.
Aslında ne var benim göz ardı ettiğim arkasında ve ben bunu kendi hayatıma uyguladığımda ne kadar gerçekçi oluyor?
Hazır gerçekçilikten bahsetmişken aslında göz ardı edemeyeceğimiz en büyük gerçeklerden bir tanesi de bizim yetiştirilme şeklimiz, geldiğimiz kültür.
Hani dedim ya girişte de Bill Gates bu bütün başarı faktörlerini tiklediği için onun örneğinin üzerinden gideceğim diye.
Mesela Bill Gates'in yetiştirildiği kültürde de Çünkü babası çok disiplini birisiydi ve onu hep böyle cesaretlendiriyordu.
Hatta bu kültürle alakalı kitapta Çinli öğrencilerin neden Amerikalılardan daha başarılı olduğunu matematik konusunda onu açıklıyor.
Çünkü onların kültürü gereği hem daha çok çalışmaya odaklı oldukları, daha disiplinli oldukları hem de dillerinden gelen avantaj.
Çince'de şöyle bir şey varmış 3 tane onluk gibi.
Bu mantıkla yaklaştığında bir matematik probleminin hesaplanması, çözülmesi, çıkartması vs.
daha kolay oluyor. Böyle değişik araştırmalar var o yüzden çok hoşuma gitti.
Hatta şeyi de söylüyor işte bir zamanlar Kore hava yollarının inanılmaz derecede uçak düşürmesinin sebeplerinden bir tanesi de onların.
Kültüründeki bu hiyerarşi, yardımcı pilotun aslında pilota yanlış bir şey olduğunda bir türlü söyleyememesi.
Çünkü bunu saygısızlık olarak, sen işini doğru yapamıyorsun bir mesajı veriyor olarak algılaması.
Ve araştırdıklarında şeyi görüyorlar.
Uçak düşmelisinin sebebi uçaktaki motor ya da mühendislikle alakalı değil, tamamen kültürle alakalı.
Böyle değişik çalışmaları da var.
Yine başarının bence arkasındaki en önemli şeylerden bir tanesi yine Malcolm Gladwell'in de çok üstünde durduğu yaptığın şeye ne kadar anlam yüklediğini yaptığın şeyi ne
kadar anlamlı bulduğun senin hayat amacına ne kadar hizmet ettiği.
Çünkü düşündüğün zaman istemeden yaptığın bir şeyi bitse de gitsek diye düşündüğün bir şeyi çok başarılı bir şekilde yapamazsın.
Yani ona kendini veremezsin.
Flow dedikleri durum var ya bir kendini kaybetme.
Oraya gelemezsin.
O yüzden de işte bir şeyi anlamlı buluyorsan ve diğer bütün tiklerde bir araya geliyorsa sen çok başarılı olabilirsin.
Ama tabii hepimiz bir bilgeyiz olabilir miyiz?
Tabii ki olamayız. E olmayalım da zaten.
Ama biz ne yapabiliriz?
Yani kendi başarı kavramımız ne?
Kendi başarımızı nasıl ölçüyoruz?
Bence onu bir doğru anlamak lazım.
Şu günümüzde başarının rakamlarla ölçüldüğü ya da statıyla ölçüldüğü yerde biz nerede duruyoruz?
Tamam ben burada durmuyorsam da benim başarıdan kastım.
İnsanlara bir şekilde yardım etmekse ya da çevreye daha faydalı olmaksa, insanlığa faydalı olmaksa ben burada ne yapıyorum?
Kendimi tatmin edecek anlamlı bulduğum ne yapıyorum?
Ve işte benim buradaki fırsatım ne olabilir?
Ben burada ne kadar efor koyabilirim?
Bunu düşünerek biraz daha kendimizi ya da hayatı daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum.
Mesela kitabı bitirdiğimde kendime şu soruyu sordum.
Peki ben 1990 yılında Türkiye'de İstanbul'da doğmuş bir kız çocuğu, orta sınıf bir ailede doğmuş bir kız çocuğu olarak benim buradaki Farkım ne olabilir?
Yani ben kendimden ne getirebilirim yapmak istediğim şeylere diye cevabını hala bulamadım bu arada.
Bulanınız olursa bana da söyleyin.
Yani demem o ki biz bir şeyleri değerlendirirken, biz bir şeyler için zihnimizin içinde böyle kendimizi oradan oraya yerden yere vururken, kendimizi başarısız hissederken, geride kalmış hissederken
çok şey göz ardı ediyoruz.
Ama aklımızda olması gereken şey hiçbir şey.
Göründüğü gibi değil.
Arkasında çok farklı şeyler var.
Bunu bilelim. Yani bulunduğumuz yerde, doğduğumuz yerde elimizdeki şartlarla en iyi neyi yapabiliriz?
Ona karar verelim.
Çünkü başarı gerçekten çok kişisel.
İç huzur gerçekten çok kişisel.
Bunu kendimizi başkalarıyla kıyaslayarak kesinlikle bir yere getiremeyiz.
En fazla kendimizi daha da aşağı çekeriz.
En fazla kendimizi daha da kötü hissederiz kendi içimizde.
Fazla da uzatmayayım saatlerce konuştum.
Burada kapatayım.
Dediğim gibi beni takip etmeyi unutmayın.
Instagram'dan takip etmek isterseniz oradan da takip edebilirsiniz.
Ve bir sonraki bölümde yine bu başarıyla alakalı bir bilgisayar olmayan ama Gelişigüzel Hayaller'in ilk çıkışındaki kendi alanında tırnak içinde başarılı ve mutlu insanlardan bir tane çok güzel
bir konuğum var. O bölümde kaçırmamanızı tavsiye ederim.
Görüşmek üzere. Kısa
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
