
Podcast BPT Danışmanlık Hizmeti testini çözmek ve fiyat teklifi almak için: basvuru.podcastbpt.com
Bu bölüm “Podcast BPT” hakkında reklam içerir.
Hayatta ne yapmak istediğinizi bulmanın düşüncesi bile strese sokuyorsa, bu bölüm sizin için.
Bu bölümde o koca Büyük A Amaç masalını sorguluyoruz ve yerine çok daha yaşanabilir bir şey koyuyoruz: küçük-a amaçlar. Yani amacı aramak yerine, onu adım adım yaratmak.
The Purpose Code kitabından yola çıkarak, “anlam” (geçmişin hikâyesi) ve “amaç” (bugünden yarına attığın adımlar) arasındaki farkı açıyorum.
Daha derine inmek ve birlikte net bir yol haritası çıkarmak istersen koçluk için : emineyesilcimen.com/kocluk
Transkript
Herkese merhaba, gelişi güzel hayallere.
Hoş geldiniz, ben Emine.
Bugün çok enerjik bir şekilde bölüm kaydediyorum arkadaşlar.
Bölümü geç kaydettiğim zaman o enerji herhalde içimde birikiyor ve heyecanla oturuyorum mikrofonun başına.
O yüzden bugün de çok böyle içime dokunan aynı zamanda uzun zamandır düşündüğüm bir konudan da bahsetmek istiyorum.
Çünkü herhalde yaş grubumuzdan dolayı mı bilmiyorum ama kiminle konuşsam özellikle de böyle kurumsalda çalışan Herkeste bir bezmişlik, herkeste bir mutsuzluk ama iş piyasası kötü olduğundan
mütevellitte iş değiştirmek istememe gibi bir durum var.
Bir de herhalde şöyle düşünüyoruz.
Zaten bu kadar sene istemediğimiz şeyleri yaptık.
Bundan sonra atacağım bir adım en azından bir tık daha anlamlı olsun.
Yani bir tık daha bana hitap etsin, bir amacı olsun diye düşünüyoruz.
Ama ne yapacağımızı bilmemek, o amacın ne olduğunu bilmemek orada bir engelleyici olabiliyor.
Çok insandan şunu duyuyorum son zamanlarda.
Ya ben bu yaptığım işten memnun değilim ama ne yapmak istediğimden de emin değilim.
Bunu da bilmiyorum. Ve haliyle bu durum insanın üzerinde stres yaratıyor.
Neden biliyor musunuz? Çünkü hayatta ne yapmak istediğimizi bulmak diğer bir deyişle amaç da denilebilir buna.
sanki böyle çok önemli, çok büyük fark yaratan, ses getiren bir şey olmak zorundaymış gibi algılanıyor bazen.
Ben de bugün biraz bu düşünceyi sorgulayalım istiyorum, bu düşüncenin üzerinde duralım istiyorum.
Çünkü amaç dediğimiz ya da ne yapmak istediğimizi bilmek dediğimizde küçük ve önemsiz gibi görünen detayları, anları sanki atlıyoruz.
Halbuki aslında aradığımız şey oralarda olabilir.
Ve biz büyüdükçe, geliştikçe, hayata bakışımız değiştikçe Bunlar da değişiyor olabilir.
Bize sanki şey gibi geliyor. Ben hayat amacımı bulacağım.
Ben hayatta beni ne mutlu ediyor bulacağım ve ona haldır haldır çalışacağım.
Halbuki böyle bir şey yok. Yani bize genel bir amaç duygusu veren tek bir şey bulabiliriz.
Evet ama birden çok şey de olabilir.
Ufak ufak şeyler de olabilir.
Ve bu da sizin dünyanızda farklı bir değişim yaratabilir.
Ben de bu konuyu biraz kurcalarken Jordan Gramet isimli bir yazarın The Purpose Code kitabına denk geldim.
Ve bu kitapta ilgimi çeken bir şey vardı.
Diyor ki amaç iki ağ ile ele alınabilir.
Birincisi büyük ağ ile olan amaç, ikincisi küçük ağ ile olan amaç.
Ne demek istiyorum? Amaç dediğimiz zaman insanın aklına şu geliyor.
Sanki çok büyük bir fayda sağlamak zorundayız.
Sanki kitlelere hitap etmek, kitlelere dokunmak zorundayız.
Ya da çok büyük dönüşümler yapmak zorundayız.
çok büyük paralar kazanmak zorundayız gibi yani o amacımıza hizmet eden şeyin büyük bir şey olması, elle tutulur, diğer insanların takdir edeceği bir şey olması gerektiği gibi içsel bir inanç var.
Herkeste demiyorum ama insanın aklına bu geliyor, evet.
Tam da burada devreye giriyor zaten Jordan Gramet'in söylediği şey.
Diyor ki ben kendimden biliyorum arkadaşlar ben senelerimi doktor olarak harcadım, insanların hayatını kurtardım.
Yine de öyle bir an geldi ki tükenmişliğin dibine vurdum.
bırak geri kalan ömrümü doktor olarak düşünmeyi bir yılı bile nasıl kurtaracağımı bilmiyordum ve sonunda doktorluğu bırakmaya karar verdim.
En başta bu beni çok mutlu etti tabii ki.
Sonuçta beni tüketen bir şeyden uzaklaşıp bana daha iyi gelen bir şey yapacaktım.
Lakin bu sevinci hissettiği an şöyle bir şey oluyor.
Bir yandan da ezici bir amaç anksiyetesine dönüşüyor içindeki his.
Çünkü çocukluktan yetişkinliğe kadar bu adam tüm hayatını tek bir kimlik üzerine kuruyor.
Doktor olmak ve onun bu büyük atılgan amacı hayat kurtarmak, fark yaratmak bunu yapıyor.
Peki buradan sonrası ne?
Buradan sonra ne yapacak?
Yani o yüzden de bir noktada boşluğa düşüyor.
Çünkü kendine şu soruyu soruyor.
Ben beyaz önlük giymeden kim olacağım?
Aynı derecede anlamlı hangi amaç, hangi meslek ne yapmak beni mutlu edecek, beni memnun edecek buna cevabı yok.
Cevabı olmadığı için de bir boşluk içerisinde yıllarca süren bir kaygı dalgasına giriyor ve günlük yazı yazmaya başlıyor, terapiye başlıyor, sürekli böyle kendine dönüp kendini tanımaya başlıyor, kendi amaç
duygusunu örmeye çalışıyor ama hala çok da mutlu olmadan doktorluk yapıyor.
Bakın burası çok önemli. Tam da böyle dibe vurduğu anda bir hastasıyla mal praktisten dolayı davalık oluyor.
Yani evrenden bırak artık diyen zoraki bir dürtme.
Ben böyle sinyallere çok inanıyorum.
Yani hayatımızın belli dönemlerinde bir şeyler gitmiyorsa, onu zorluyorsak ya da başımıza böyle dava gibi büyük bir şey geliyorsa demek ki orada durup...
Tamam buraya kadar demek gerekiyor.
Şimdi geriye dönüp baktığında kendisi diyor ki bu acı dönemi bir hediye olarak adlandırdım.
Buradan bakınca o zaman değil tabii.
Çünkü sadece hayatını gözden geçirmek değil yeniden kurmak fırsatında.
vermiş ona. Şimdi diyeceksiniz ki adam doktor olmuş insanların hayatını kurtarıyor.
O da amaçsız hissediyorsa biz ne yapalım Emine?
Haklı olma ihtimalinizi kenarda tutmakla beraber işin derinliğinin burada başladığını da görmek gerek bence.
Neden? Çünkü Gramet kendi yoluna bakınca tükenmişliği ve tıbbı bırakmasını şaşırtıcı bulmuyor.
Diyor ki ben kendime ait olmayan bir amacın üzerine hayat kurmuşum.
Şaşırmayacağınız bir şekilde burada Gramet'in çocukluğuna ineceğiz arkadaşlar.
Çünkü Gramet babasını çok erken yaşta ani bir şekilde kaybediyor.
Bu kaybın etkisiyle de onu telafi etmek istercesine tıp seçiyor.
Yani babasının yarım kalan hayaline yürüdüğünü zannediyor bir noktada.
Sonuçta bir de doktor olmak soylu anlamlı kahramanca görünüyor değil mi?
Bizim ülkemizde de böyle doktor ol, avukat ol, mühendis ol bunlar zaten insanı tatmin edeceğine inandırılan meslekler.
Ama buradaki fark ne biliyor musunuz?
Bu adamın babası tıbba aşık.
Yani insan bedeninin inceliklerine, öğretmeye, fotoğraflamaya bunları seviyor.
Adam işine aşık.
Burada anlam buluyor. Ama Gramet ne yapıyor?
O yazı yazmayı seviyor, şiir yazmayı seviyor, derin sohbetleri seviyor.
Hayat kurtarmak gibi büyük görünen bir amacın peşinden giderken aslında kendi yapısına uymayan sinyalleri görmezden gelmiş.
Hatta kitapta şöyle bir cümlesi var.
Diyor ki babamın ayakkabılarıyla yürüdüm ama nasırlarım hiç iyileşmedi, iltihaplandı ve dayanılmaz oldu.
Kısacası şunu diyor. Başkasının hayalini yaşamaya çalışmak insanı tüketen bir şey.
Ne kadar büyük bir amaca hizmet ediyorsanız edin.
Yine de size uymuyorsa, sizin benliğinize uymuyorsa bu sizi tüketir.
Hatta diyor ki çok ilginç bir şekilde hekimlik sürecinde meslektaşları kariyerleriyle gurur duyarken o aynı gururu yaşamayı bırakın ben doktorum demekten bile hoşlanmıyormuş.
Hatta meslektaşları böyle konferanslara katılırken, kendi aralarında ateşli ateşli bir şeyleri çözmeye çalışırken onun aklında hep gideyim de biraz blog yazayım, biraz içerik üreteyim, biraz hikaye yazayım, şiir yazayım
gibi şeyler varmış. Çünkü onu canlandıran, ona hayat veren şey de buymuş yani.
Ama toplum gözünde yeterince anlamlı değil diye içten içe bir yandan da küçümsüyordum diyor.
Tıp amaçlı geliyordu, yazı oyuncak gibi geliyordu.
diye bir itirafı da var.
Eminim çoğunuza da tanıdık gelen bir bakış açısı.
Ama işte bizimki yıllar süren mücadeleden sonra, duygusal mücadeleden sonra hatasını anlıyor ve ne kadar büyük o kadar iyi algısı aslında bir yanılgı diyor.
Çünkü amaç da büyüklük değil, uyum önemli.
Büyükse ancak sana uyuyorsa iyidir.
Uymuyorsa uzun vadede sürdürülebilir değil tabii ki.
Ama burada bir parantez açmak istiyorum.
Burada ne var biliyor musunuz arkadaşlar?
Bir amaç anksiyetesi var.
Amaç anksiyetesi amacın büyüklüğünden küçüklüğünden bağımsız olarak bir insanın amacını bilmeme korkusu.
Bu alanda yapılan araştırmalar bu terimi amaç ararken yaşanan negatif duyguları, stres, korku, endişe, hayal kırıklığı, kaygı...
gibi duyguları deneyimleyen insanlar için kullanıyor ve çok büyük bir kısım insan amaç arzusu taşırken çok büyükten kastım da ne biliyor musunuz?
%91. Bu süreçte kaygı yaşadığını belirtiyor.
Yani amaç kaygısı kafamızı ciddi bir biçimde kurcalıyor.
Çünkü az önce de dediğim gibi hep o amacımızın büyük ve önemli bir şey olmasına inandığımız için onu da bulamayınca bu kaygı yüzünden amaç fikrinden uzaklaşıyoruz.
Halbuki verdiğim örnekte baktığınız zaman Büyük bir amaca hizmet ediyor bile olsanız, bir doktor bile olsanız, hayat kurtarıyor bile olsanız eğer sizinle, kişiliğinizle, değerlerinizle, zevklerinizle uymuyorsa
o amaç da size hizmet etmeyebilir.
Ve bu da uzun vadede sürdürülebilir olmayacağı için ne size fayda sağlar ne de o fayda sağlayacağını düşündüğünüz ekosisteme diye düşünüyorum ben.
Peki amacımızın bize uygun olmadığını ya da amaç kaygısı yaşadığımızı Nasıl anlayacağız?
Şimdi bunlar duygusal alarm şeklinde görünmeyebilir.
Davranış ve kariyer yollarına bakınca biraz daha belli olur diyor uzmanlar.
Ne gibi? Mesela sürekli iş değiştirmek.
Bazen mantıklı bir sebebiniz olabilir.
Çok sevmediğiniz ya da amacınıza hizmet etmeyen bir iş bile olsa ki hangi iş ediyor diye sorarım size ama yani çoğunluktan bahsediyorum.
O dönem giderleriniz artmıştır ve maaşınızı arttırmanız gerekir.
Ya da yeteri kadar deneyimim yok, buralarda biraz daha deneyim elde edeyim, ondan sonra değiştireyim derseniz bu okey.
Ama bazen de amaç kaygısının belirtisi olabilir.
O mükemmel işi, bana hitap eden işi ararken aslında içeride yaratamadığımız bir anlamın amacın yerine koymaya çalışıyor olabiliriz.
Baktığınızda ünvan ve maaş kalıcı etiket ve sayı olarak görünüyor.
Ama bizler de insanlar olarak etiketi seven ve maaşımızın sonundaki sıfırlara ihtiyaç duyan varlıklarız.
Özellikle de enflasyon almış başını gitmişken, işsizlik artarken, evsizlik artarken sevdiğin işi yap, para mutluluk getirmez gibi safsatalara girmeyeceğim kesinlikle.
Ama bunun bir dengesi olmalı mı?
Evet tabii ki bahsettiğim şey vizyonunuza ve değerlerinize aykırı bir iş yapıp sonra da tam tersi bir amaca hizmet edin demek değil.
Ama diyelim ki sizin amacınız iyi bir insan olmak.
Bu kadar basit de olabilir.
Bu da bence küçük ağa birazdan hepsine değineceğim.
Ve bu iyi insan olmayı komşunuza bir konuda destek olmak, sokak hayvanlarını beslemek ya da bir derneğe bağışta bulunmak olarak da gerçekleştirebilirsiniz.
Bu arada sevdiğin işi yapmak mümkün mü bölümünde meslektaşım kariyer koçu Selin...
yetim oğlu ile de konuşmuştuk bu detayları.
Arzu ederseniz o bölüme de bakabilirsiniz.
Onun dışında amaç kaygısı yaşadığımızın belirtilerinden bir tanesi neymiş biliyor musunuz arkadaşlar?
Ben çok şaşırdım bunu okuyunca.
Imposter sendromu.
Bu da kaygının belirleyicilerinden biri.
Neden? Çünkü biz yeterince iyi değilim diye düşündüğümüzde bazen daha iyisini yapma ve kendimizi esnetme isteğinden gelebilir.
Evet bu farklı bir şey ama bazen de yaptığınız işin içsel istek ve hedeflerinize uymamasından da kaynaklı olabilir.
Ne demek istiyorum? Çok da ilgimiz olmayan, sevmediğimiz bir işi yaptığımızda belli bir yere kadar başarılı oluruz değil mi?
Ya da olamayız bile.
İşte o zaman insan kendini sorguluyor.
Diyor ki ben bu işte yeterli miyim?
Bende mi bir sorun var?
Benim mi kafam basmıyor?
Bu soruları soruyoruz.
Kendimizi biraz daha geriye çekiyoruz.
Halbuki şunu hiç kimsenin sormak aklına gelmiyor.
Bu iş bana yeterli mi?
Bu iş bana uygun mu?
Bu iş her ne kadar önemli olursa olsun, benim kıdemim ne kadar büyük olursa olsun, bu iş beni mental olarak stimüle ediyor mu?
Yeteneklerimi kullanmama alan tanıyor mu?
Eğer kendinizi ağaca tırmanmaya çalışan bir balık gibi hissediyorsanız yaptığınız işte ya da bulunduğunuz ortamda, sormanız gereken sorular çok başka olabilir.
Bu noktada çıkmazdaysanız biliyorsunuz ki bana her zaman emineyesiltimen.com slash koçluk adresi...
Ücretsiz öngörüşme randevusu alabilirsiniz.
En çok üzerinde çalıştığım konulardan bir tanesi de bu danışanlarımla.
Onun dışında ne var? Şöyle bir şey var, şöyle bir düşünce var.
Tek ve gerçek amacımı bulamıyorsam demek ki benim bir amacım yok.
Ama amacı bulmak mı yoksa amacı yaratmak mı?
Benim de aklıma bu geliyor. Amaç bence bulunmaktan ziyade yaratılan bir şey.
Yaratılan bir kavram.
Ayrıca tek ve dev bir amaç diye bir şey bence olmamalı ya.
Çünkü değişiyoruz. İnsanların düşünceleri değişiyor, ilgi alanları değişiyor.
Hayata nereden baktığı bile değişiyor.
Önemli olan biz ana değerlerimizin farkında mıyız?
Ve bu değerlerin çerçevesinde o ya da bu şekilde bize tatmin verecek bir şeyler yapıyor muyuz?
Bu değerlerin çevresinde dönüyor muyuz?
Bence bu. Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz.
Eğer ki yorum yapmak isterseniz, düşüncelerinizi benimle paylaşmak isterseniz Instagram'dan çok mutlu olurum.
Onun dışında bir de ne var biliyor musunuz arkadaşlar?
Bu da hep konuştuğumuz konulardan bir tanesi.
Karşılaştırmak. Başkalarıyla kendimizi kıyaslayıp huzursuz olduğumuzda aslında...
Başkasının amaç versiyonunu kopyalamaya çalışıyor da olabiliriz.
Halbuki herkesin iç motivasyonu ve ölçü çubuğu farklı.
Bu şey gibi. Cinderella'ya özel yapılan ayakkabının diğer kızlara uymaması gibi.
Çünkü başkasının amacını bir şekilde emanet almaya gerek yok.
Tabi şunu da unutmamak lazım amaç kaygısı sadece kişisel bir şey değil kültürel bir şey içinde bulunduğumuz toplumdan da etkileniyoruz.
Çünkü ne insan toplumdan ayrı düşünülebilir ne de toplum insandan ayrı düşünülebilir ve bizler de içinde bulunduğumuz toplumun, kültürün, ailemizin ya da tükettiğimiz içeriklerin
birer yansımasıyız.
Bir de atladığımız bir şey daha var bence.
Şimdi eskiye baktığımız zaman eskiden teknoloji bu kadar gelişmiş değildi.
Şu an makinelerinin yaptığı çok büyük bir işi insanlar kol gücüyle yapıyordu değil mi?
Ve bir yetişkinin ortalama serbest zamanı 1 ya da 2 saatken bir bölümde konuşmuştuk bunun.
Şu an 5 saat. E bunun üzerine uzayan hayatımızı da ekleyelim.
Eskiden 35 yaşlı yaşlıyken insanların ömürleri daha kısayken şimdi 70'lere 80'lere kadar uzanıyoruz.
Bu da bize ne veriyor? Zaman veriyor.
Ve o zamanı biz ne yapacağız, ne edeceğiz, sorgulamak, düşünmek, bazen de aşırı düşünmekle harcayabiliyoruz.
Bu da bizi daha fazla strese ve anksiyeteye sürüklediği için işte kendimizi o ya da bu şekilde oyalıyoruz.
Şimdi bana şöyle bir şey diyebilirsiniz.
Emine benim öyle bir zamanım yok.
Önce bir objektif bakın derim böyle diyorsanız.
Gerçekten yoksa, gerçekten boş zamanınız, kendinize ayıracağınız zamanınız yoksa Orada sorgulamanız gereken bir yer olabilir arkadaşlar.
Ya çok fazla çalışıyorsunuz bu düşüncelerden kaçmak için kendinizi işinize veriyorsunuz.
Ya zamanınızı doğru yönetemiyorsunuz ya da farklı bir şey var.
Tabii ki dönemsel bir süreç olabilir bir projeniz vardır falandır fıstıktır o dönem çok çalışmanız gerekiyordur onu demiyorum.
Ama sürekli zamanınız yoksa sürekli kendinize bir şekilde zaman ayıramıyorsanız orada yanlış giden bir şeyler vardır.
Burada ebeveynleri ayrı tutuyorum tabii ki.
Sizler arkadaşlar çift mesai yapıyorsunuz.
Size söyleyecek hiçbir şeyim yok.
Sizin gerçekten kendinize ayıracak zamanınız az oluyor.
Konuya dönecek olursak da ne diyorduk?
Hayatta kalma artık tek gündem olmayınca tabii ki de insan amacını ve anlamını sorguluyor.
Onun dışında şu da var. İş de dönüştü değil mi arkadaşlar?
Çünkü eskiden bir önceki jenerasyonlara bakın.
Annenizin, babanızın ya da dedenizin, babaannenizin jenerasyonlarına bakın.
Bu zamanlarda iş kimliğin büyük bir parçasıydı.
Sadakat çok ön planlıydı.
Yani insanlar 30, 40, 50 sene aynı yerde çalışabiliyordu.
Ve kendini biraz daha o işle var edebiliyordu.
Ama bizim jenerasyonla biraz kırıldı.
Bence milenyallarla kırıldı.
Z jenerasyonunu söylemiyorum bile burada.
Ama artık kendimizi, kimliğimizi yap...
Baktığımız işi tanımlamıyoruz, tanımlamak da istemiyoruz zaten.
Niye tanımlayalım ki? Çünkü çoğumuz modern köleyiz zaten.
O iş dışında bir anlam bulmaya bakıyoruz.
Bunun da çok büyük bir etkisi var.
E, din de zayıfladı.
Yani şu an baktığınız zaman inançlı olan insan ya da inancı biraz daha pratik eden insan sayısı, yüzdesi dünya genelinde azalıyor.
E, öyle olunca da ne oluyor?
İster istemez insanlar kendini adayacak, inanacak bir şeyler arayışına giriyor.
Bunun detayını tükenmiş...
toplumunda konuşmuştuk.
Bayağı böyle sosyolojik, psikolojik ve felsefi açıdan değerlendirmiştik.
Dileyenler oraya da bakabilir.
Hatta takibi olarak da statü anksiyetesi bölümüne de bakabilirsiniz.
Benim çekerken çok keyif aldığım, çok da öğrendiğim bölümlerdi onlar.
Bence yeteri kadar amaç anksiyetesinin detaylarını verdik.
Nereden geliyor, bizi nasıl etkiliyor gibisinden.
Biraz da bu bölümün başında bahsettiğim büyük A ile başlayan amaç ve küçük A ile başlayan amaçlara bakalım istiyorum.
Şimdi büyük A ile başlayan amaçlar.
Nasıl? Bunlar çok büyük olduğu zaman bizim başarısız olma ihtimalimizi arttırıyor.
O zaman da amacımı gerçekleştiremedim korkusu oluyor.
Ya da böyle bir acı, bir pişmanlık olabiliyor.
Beraberinde gelen farklı duygular da yer edinebilir.
Ya da bunlardan kaçınmak için başarısızlık korkusu tuzağına da düşebiliriz.
O da yine bu podcastta bayağı konuştuğumuz konulardan biri.
İstediğimiz şeyden gözümüz korktuğu için denemeye bile cesaret edemeyebiliriz.
Çok büyük bir amacımız olduğuna inandığımızda.
Ya da olması gerektiğine inandığımızda diyelim.
Onun dışında o büyük amacı başardığınız zaman oraya ulaştık ya artık bir boşluğa da düşebiliriz.
Yılları sevmediğimiz bir hedefe adayıp sonunda...
Tırnak içinde mutlu olmayı ya da tatmin olmayı bekliyoruz ya.
Ondan sonra o hedonik adaptasyon acımasızca geliyor arkadaşlar.
Yani zirvede hava beklediğimiz kadar güzel değilse daha büyük bir dağ ararız.
Daha yüksek bir dağ ararız tırmanmak için.
O amacıya ulaştığımız zaman boşluğa düşebiliriz eğer amacınız çok büyükse.
Çünkü sonrasında sizi ne tatmin edecek?
Bir de zaten tükendiniz orada.
Onun dışında bir de kaybetme paniği var diyor uzmanlar.
Yani buradaki büyük amacınız finansal olarak bir krallık yaratmaksa ya da finansal olarak büyük bir şeyler elde etmekse piyasa çöker, rakip çıkar, bir şeyler olur ve bu noktada
da kayıp aversiyonu devreye girer.
Yani o kayıptan kaçınmak.
Çünkü bilirsiniz ki siz onu kaybettiğinizde yerine yenisini koyacak motivasyonunuz olmayacak.
Büyük A amacın koşu bandı.
Başar hiçbir şey hissetme ya da başarıp sürekli kaybetme korkusu yaşa diye tanımlıyor yazar.
Yani çok emin olamadım aynı fikirde miyim bilmiyorum.
Bazı konularda aynı fikirdeyim.
Yani illa büyük bir amaçla strese girmememesi konusunda ya da bu amaç yüzünden başarısızlık korkusu yaşamak.
gereksizliği konusunda buralarda hemfikirim ama bu kadar da öcü muamelesi yapmak mantıklı mı ondan emin olamadım çünkü sonuçta dünyayı değiştiren dünyanın akışını değiştiren insanlara
baktığınızda onlar da hep büyük amaçlar peşinde koşuyorlardı ve o ya da bu şekilde tatmin oldular ve günümüzde bize de kolaylık sağladılar.
Bakınız Atatürk o yüzden de Bu kadar da kötülemenin doğru olduğunu düşünmüyorum.
Onun da bir dengesini bulmak gerekir.
Ama yazar şöyle düşünüyor.
Diyor ki hedef büyüdükçe başarısızlık olasılığı artar.
Bunun da arkasında şu var diyor.
Şans, zamanlama, genetik, doğru kişi yer zaman kombosu.
Çoğumuz kansere tedavi etmeyecek.
Milyarder olmayacak.
Bir sonraki kitle ürünü icat edemeyeceğiz.
Belki de Apple'ın yerine çok daha iyi bir iPhone getiremeyeceğiz gibi gibi.
Ve bunda yanlış bir şey yok.
Ama amaç duygumuzu böyle büyük hedeflere bağladığımızda etrafındaki kaygı yolun içindeki neşeyi çalıp yolu değersiz kılabilir diyor.
Buna katılıyorum. Bir danışanım bana bir kere şey demişti.
Benim öyle çok faydalı olma gibi büyük bir isteğim yok.
Bir amaca hizmet etme derdim de yok.
Ben iyi bir insan olayım. Kendime mental ve fiziksel olarak iyi bakayım.
Kendi değerlerimde yaşayayım.
Zaten çevreme, çevremdekilerin de etkisiyle onlara yansır.
Alın size. Kelebek etkisi buradan da bakılabilir.
Ama işte yazarın buradaki noktası biraz daha şey.
Büyük A ile olan amaç, o büyük amaçlar yani geçici olan amaçlar.
Yıllarca bir süreci seversin ama başarma hissi onu bir çalar ardından hızla kaybetme korkusu gelir diyor.
Ve bu da ister istemez kıtlık zihniyetini yaratır.
Yani ironi olarak da kovalamamız öğretilen o büyük amaç aslında bizi vizyonsuzluğa da sürükleyebilir diye bir cümlesi vardı.
Bu hoşuma gitti. Bu olabilir çünkü ve olduğunda...
Çok gördüm çevremde. Peki küçük ağaya bakalım.
Yani biraz daha minik minik hayatımızı entegre eden amaçlara bakalım.
Onun da arkasında şöyle bir mantık kurmuş.
Der ki küçük amaçlar sonuçtan çok süreçtir.
Bunu yapınca kazanırsın.
Yapmazsan da çok fazla seni rahatsız etmeyebilir.
Ve güzelliği de şu. çok büyük sonuçlar doğrulacak bir başarısızlık elde etmediğin için o yaptığın şey her neyse artık seni doyurmuyorsa onu pivot edebilirsin.
Farklı bir noktaya geçebilirsin ve zamanın boşa gitti diye görmezsin.
Onu da bir deneyim olarak görürsün.
Ve küçük edepler koyup açtığımız zaman o bize ufak da olsa tatmin getirir.
Farklı alanlardan tatmin getireceği için de aslında bizim esenliğimizi ve kontrol edebildiğimiz şeylere odaklanmamızı sağlayacağını söylüyor.
Buraya katılıyorum. Yani büyük amaçları bu kadar fazla kötülemem ama küçük amaçlara odaklanmak kendim açısından kendi hayatıma baktığım zaman bana daha mantıklı geliyor.
Neden? Çünkü doğduğum yere bakıyorum.
Aldığım eğitime bakıyorum.
Kapasiteme bakıyorum. Zekama bakıyorum.
Ona bakıyorum. Buna bakıyorum. Diyorum ki benden zaten bu kadar olur.
Hani o yüzden de kendi içimde ne yapabileceksem ona odaklanayım.
Hani bunu küçülten bir yerden söylemiyorum.
Realistik bir yerden söylüyorum ki Kendim yapabileceğimin maksimumunu yapayım.
O bana yeter diye bakıyorum.
Benim küçük amaçtan kastım bu.
Podcast bunlardan bir tanesi mesela.
Ve yeni bölüm yayınlamak ne zaman beni strese soksa, ne zaman üzerimde baskı hissetsem ya da ne zaman ya benim daha fazla kişiye ulaşmam gerekiyor diye bir düşünceye girsem orada kendimi durdurmaya çalışıyorum.
Çünkü giriyorum yani bu streslere de.
Şimdi onunla alakalı da bu amaç stresiyle ilgili de birkaç tane önerisi var kendisinin.
Diyor ki 3 tane küçük hamlem var.
Bir tanesi diyor amaç...
Amaç kaygısı yaşadığın zaman buna bir isim koy.
Yani bunun amaç kaygısı, amaç aksiyetesi olduğunu bil ve bunun ne kadar normal, insani olduğunu da anla.
İkincisi. Mikro ritüel seç.
Size iyi gelen, anlamlı gelen, kendinizi iyi hissettiren şeyler yapmak.
Buna da benim örneğim ne biliyor musunuz arkadaşlar?
Benim karşı komşum 82 yaşındaki Margie Fransa'dan temelli buraya taşındı.
Ben de böyle akşamları yemek yaptığımda bir tabak da ona götürüyorum.
Ya da işte internet alacaktı.
Dedim ki alma benimkini kullan sana router alalım.
Benimkini kullan boşu boşuna ona para verme dedim.
Çok mutlu oldu. İşte kağıt kürek işlerini yapıyorum.
Doktora ben kaydettiriyorum.
Çeçipiti indirdik ona ben çalışırken.
böyle soru sormak istediği zaman meşgulüm diye gelmeye çekiniyor.
Al dedim chat GPT'den sonra sonra tekrar üstüne konuşuruz.
Onu böyle her gün kullanıyor.
Yani böyle insanlara bir şekilde hayatında bir şeye destek olmak, nazik olmak bu da benim amaçlarımdan bir tanesi.
Çok mikro bir amaç ama böyle minik minik şeyler yapmak.
Yani bir insanın sinirinin bozulduğu insan ben olmayayım.
Bir insanın gününü güzelleştiren bir insan ben olayım demek benim minik amaçlarımdan bir tanesi.
Böyle bir şey olabilir. Onun dışında bu az önce...
Önce podcast'tan verdiğim örneği de söylüyor.
Doktor diyor ki adama da doktor deyip duruyorum.
Doktor dediğim insan da kitabın yazarı Jordan Gramet.
Adam doktorluğu bırakmış hala ünvanından kurtulamadı sayemde.
Neyse. Diyor ki bu baskıyı ayarlayın.
Yani size zevk veren bir şey baskıya döndüyse orada bir geri adım atın.
Ve bu geri adım atmanın okey olduğunu da kabul edin ki böyle daha sürdürülebilir olur.
Katılıyorum. Kesinlikle denende onaylandı.
Onun dışında da anlam ve amaç ilişkisine iyi bakmakta fayda var der.
Anlam geçmiş biraz daha.
Kendine anlattığın hikaye nedir?
Hangi cümle, hangi hikaye seni taşıyor, seni anlatıyor?
Çok klişe, farkındayım ama ben şu bakış açısını çok beğeniyorum.
İnsanın kendi hayatını bir film gibi, kendisinin de başrol oyuncusuymuş gibi konumlandırması güç veriyor bence.
Çünkü sadece başrol oyuncusu değilsin.
Senariste sensin, direktörde sensin, oyuncu da sensin.
O yüzden bu bakış açısı bana şöyle geliyor.
Sanki geçmişi biraz daha taşınabilir kılıyor ve bir yandan da geleceğini şekillendirme gücü veriyor sana.
Ve eğer konu amaçsa yani şimdi ve gelecekse onu da daha objektif bir şekilde daha net bir şekilde belirlemene yardımcı olabiliyor.
Ne zamandır böyle uzun bölüm çekmemiştim bu arada.
Baktım bayağı konuşmuşum.
Umarım keyif almışsınızdır bu bölümü dinlerken arkadaşlar.
Aslında buradaki ana tema şu.
Eğer ki ne yapacağınızı bilmiyorsanız ya da amacınızı bilmiyorsanız...
Panik yapmayın. Zaten kimse bilmiyor ve illa bunun da çok büyük bir şey olması gerekmiyor.
Genelde zaten bu yüzden panik yapıyoruz.
Minik minik ufak ufak amaçlarda size hizmet ediyorsa bunları hayatınıza entegre etmekte hiçbir sakınca yok.
Eğer bu bölümü dinlemesini düşündüğünüz arkadaşlarınız varsa, kendisini böyle bir amaç uğruna parçalayan ya da amaç ansiyetesi yaşayan arkadaşlarınız varsa onlara da göndermeyi unutmayın.
Onun dışında derseniz ki...
Emine ben seni böyle podcastlerden dinlemek istemiyorum.
Karşılıklı konuşalım, oturalım, biraz daha derine inelim, birbirimize derin sorular soralım derseniz her zaman bana koçluk için ulaşabilirsiniz arkadaşlar.
Kendinize çok iyi bakın, hoşçakalın, sizi çok seviyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
