Yer Çekimi Nedir? Kütle Çekimi Nasıl Çalışır?
28 Temmuz 2023 · 27 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Transkript
Yer çekimi nedir?
Kütle çekimi nasıl çalışır?
Kütle çekim kuvveti ile yer çekim arasında ne fark var?
Çağrı Mert Bakırcı, çevirmen Sena Zorla, seslendiren Murat Kılıç.
Yerçekimi, dünya üzerindeki cisimlerin yere yani dünyaya doğru düşme eğilimine verilen isimdir.
Kütleçekimi veya kısaca kütleçekim ise uzay içindeki iki cismin birbirine doğru hareket etmeye meyilli olmasını ifade etmekte kullandığımız bir
doğa yasasıdır. Yer çekimi, kütle çekim yasasının dünya özelindeki ismidir.
Yer çekimi, kütle çekimi ve kütle çekim gibi terimler arasında fiziksel olarak hiçbir fark bulunmamaktadır.
Sadece kütle çekim yasası ilk olarak dünyada fark edildiği için Türkçe'de bu şekilde bir isim almıştır.
Fakat yer çekimi tabiri yer yani dünya ile sınırlı olduğu için kısıtlayıcı olabilir ve bu nedenle daha ziyade kütle çekim sözcüğü kullanılmaktadır.
Kütle çekiminin İngilizcesi olan gravity veya gravitation sözcüğü Latince ağır anlamındaki gravitas sözcüğünden türetilmiştir.
Yani özetle kütle çekimi kütlesi ve enerjisi olan örneğin gezegenler, yıldızlar, galaksiler ve hatta ışık gibi saf enerjinin birbirine çekilmesi yani
gravite edilmesi demektir.
Yer çekimi nedir?
Kütle çekimi bir kuvvet olarak tanımlanır.
Ancak bu birazdan göreceğimiz gibi hatalı bir düşünceye dayanmaktadır.
Kuvvetler bir nesne üzerine etki edip onlarda değişime neden olan etkilerdir.
Günümüzde bildiğimiz dört temel kuvvet bulunmaktadır.
Güçlü kuvvet ve zayıf kuvvet sadece atomların merkezinde etki gösterir.
Elektromanyetik kuvvet ise yüklü nesneleri yönetir.
Elektronlar, protonlar ve bir halı üzerinde hareket eden çoraplar gibi.
Son olarak kütle çekimi veya dünyadan söz ediyorsak yer çekimi kütlesi olan cisimleri yönetir.
Kütle çekimi bu dört kuvvetten en zayıf olanıdır.
Kütle çekimi güçlü çekirdek kuvvetinden 10 üzeri 38 kat, elektromanyetik kuvvetten 10 üzeri 36 kat, zayıf çekirdek kuvvetinden 10 üzeri 29 kat
daha zayıftır. Bu aşırı zayıf doğası nedeniyle atom altı parçacıklar üzerindeki etkisi yok denecek kadar azdır.
Ancak atom ötesi boyuttaki etkileşimlerin neredeyse hepsinden neredeyse tek başına sorumludur.
Örneğin dünyadaki cisimlerin ağırlık hissetmesinin nedeni yer çekimidir.
Ayın dünya etrafında dönmesinin nedeni dünya ile ay arasındaki kütle çekimidir.
Benzer şekilde gelgitlerin oluşma nedeni ayın dünya üzerindeki kütle çekimidir.
Gök cisimlerinin hemen hepsinin var oluşunda kütle çekimi çeşitli şekillerde rol oynamaktadır.
Örneğin büyük patlama sonrasında oluşan ve hidrojen gibi elementlerce zengin gaz bulutu kütleçekim etkisiyle kendi üzerine çökerek yıldızları, gezegenleri
oluşturmuştur. Ayrıca kütleçekimi evrendeki büyük ölçekli cisimlerin neredeyse tamamının oluşumundan sorumludur.
Modern kozmolojik modellere göre kütleçekimi büyük patlamadan beri var olan bir kuvvet değildir.
Diğer kuvvetler de büyük patlamadan sonra birbirinden ayrılmışlardır.
Yapılan incelemeler evrendeki en erken kütleçekimsel etkileşimin büyük patlama anından sonraki ilk 10 üzeri eksi 43 saniye içinde yaşandığını göstermektedir.
Planck çağı olarak da bilinen bu kısacık süre dilimindeki ilk kütleçekimsel etkileşimlerin kuantum kütleçekimi, süper kütleçekim veya kütleçekimsel tekillik
biçiminde olduğu düşünülmektedir.
Ancak kütle çekimine yönelik teorilerimiz ile atom altı parçacıklarının doğasını izah eden kuantum teorileri henüz bağdaştırılamadığı için bu tür uç durumlarda tam
olarak neler yaşandığını henüz çözebilmiş değiliz.
Bir gün bu iki büyük teoriyi birleştiren her şeyin teorisi geliştirilebilirse bu konudaki soru işaretleri de giderilebilir.
Kütle çekim kuvvetinin hikayesi fizik için öylesine temel bir doğaya sahiptir ki aynı zamanda fiziğin de hikayesi olduğu söylenebilir.
Fiziğin en büyük isimlerinden bazıları örneğin Isaac Newton ve Albert Einstein bu kuvvetin hayatımıza nasıl hüküm ettiğini açıklayarak şöhret sahibi olmuşlardır.
Ama... Bu çalışmaların bir kısmı üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen bu esrarengiz kuvvet hala disiplinlerin kalbinde yatan en büyük gizemlerden
biridir. Kütle çekimin kısa tarihi Kütle çekimi doğadaki en bariz kuvvetlerden biri olarak insanların çok uzun bir zamandır hakkında
bolca spekülasyon yaptığı bir konudur.
En nihayetinde kütle çekimi yağmur damlalarından top güllerine kadar her şeye etki eder.
Buna bağlı olarak antik Yunan ve Hint filozoflar nesnelerin doğal bir şekilde yere doğru hareket ettiğini gözlemlemişlerdir.
Ancak kütle çekimini nesnelerin anlaşılmaz bir yönelim olmanın ötesine geçirip, ölçülebilir ve tahmin edilebilir bir olgu haline getirmek için Isaac Newton'u
beklememiz gerekmiştir.
Newton'un 1687'de yayınlanan Philosophia Naturalis Principia Mathematica adlı tezi, kum tanesinden en büyük yıldızlara kadar evrendeki
her nesnenin diğer bütün nesneleri nasıl çektiğini anlatmak üzerine yazılmıştı.
Bu kavram tamamen alakasızmış gibi gözüken olayları birleştirmemizi sağlamıştır.
Elmanın dünyaya düşüşünden güneşin yörüngesinde dönen gezegenlere kadar her şeyi.
Bu arada yeri gelmişken söyleyelim.
Yaygın hikayenin aksine Newton'un kafasına bir elma düşmedi ve bu olay keşfine ilham vermedi.
Ama gerçekten de Newton yerçekimi teorisini geliştirirken bir elma ağacının yanında çalışıyordu.
ve verdiği bazı derslerde teorisini bir elmanın düşüşü üzerinden anlatmıştı.
Bu konu bir yana Newton doğa yasalarının cazibesine sayıları da eklemiştir.
Bir nesnenin kütlesini iki katına çıkarmak nesnenin çekme kuvvetini iki katına çıkarır.
Ama iki nesneyi birbirine iki kat yakın hale getirmek onların arasındaki çekim kuvvetini dört katına çıkarır.
Newton bu fikirlerini kendi evremsel çekim yasaları altına toplamıştır.
Burada şunu vurgulamakta fayda vardır.
Her ne kadar kütle çekimi uzaklığın karesiyle ters orantılı olsa da yani iki cisim arasındaki mesafe iki katına çıkarıldığında aralarındaki kütle çekimi kuvveti dört kat azalsa
da aslında kütle çekimi hiçbir zaman sıfır değerine ulaşmamaktadır.
Bir diğer deyişle dünyanın kütle çekimi dünyadan örneğin 630 milyon kilometre uzaklıkta göz artı edilebilecek kadar küçük olsa da 100 milyarlarca
kilometre uzaklıkta bile hatta evrenin sınırlarında bile dünyanın kütle çekimi etki etmeye devam etmektedir.
Sadece belli bir mesafeden sonra o gök cisminin kütle çekim etkisi o kadar zayıflar ki civardaki diğer cisimlerin etkisinin yanında fark edilmesi pratikte imkansız
hale gelir. Fakat yine de o durumda bile etkiyi tespit etmek teorik olarak mümkündür.
Newton'un kütle çekimi için geliştirdiği teori öylesine isabetliydi ki 1800'lü yıllarda henüz kimse onu görmemişken bugün Neptün ismini verdiğimiz gezegenin var
olması gerektiğini öngörebilmiştir.
Ne var ki güneş sisteminin en dış gezegenini keşfetmemizi sağlayacak teori en iç gezegen olan Merkür'ün hareketini izah etmekte zorlanıyordu.
1800'lerde astronomlar Merkür'ün izlediği elips yörünge içerisinde Newton'un teorisinin tahmin ettiğinden daha hızlı hareket ettiğini fark ettiler.
Bu da onun yasası ile doğa yasaları arasında küçük ama derhal doldurulması gereken bir uyuşmazlık olduğunu gösterdi.
Bu bilmece nihayetinde Albert Einstein'ın 1915'de yayınlanan genel görellilik teorisi ile çözüldü.
Einstein, çığır açan teorisini yayınlamadan önce fizikçiler bir gezegenin kütleçekim kuvvetini nasıl hesaplayacaklarını biliyorlardı.
Ancak kütleçekimin neden bu şekilde davrandığına dair anlayışları eski filozofların anlayışlarının ötesine geçememişti.
Einstein öncesinde bilim insanları Newton'un öne sürdüğü gibi tüm nesnelerin diğerlerini anlık ve sonsuz derecede geniş kapsamlı bir kuvvetle çektiğini varsaymak zorunda kalıyorlardı.
Ancak bu pek makul değildi ve Einstein dönemindeki pek çok fizikçi bu fikri terk etmelerini sağlayacak yeni bir fikir arayışındaydı.
İşte Einstein aslen özel görevlilik kuramı üzerinde çalışırken şunu fark etti.
Hiçbir şey anında hareket edemezdi ve kütle çekimi kuvveti de istisna değildi.
Yüzyıllar boyunca fizikçiler uzayı olayların meydana geldiği boş bir mekan olarak düşünüyorlardı.
Mutlaktı, değişmiyordu ve fiziksel anlamda gerçek değildi.
Genel görelilik uzay ve zamanı statik bir arka plan yapısı olmaktan çıkarıp bir oda içerisindeki havaya benzer bir konuma yükseltti.
Einstein, uzay ve zamanın bir bütün olarak evrenin dokusunu oluşturduğunu ve bu uzay-zaman malzemesini uzayabilir, sıkışabilir, bükülebilir ve dönebilir olduğunu ve
tüm bunları yaparken üzerindeki diğer bütün cisimleri de beraberinde sürüklediğini düşündü.
Einstein, kütle çekimi olarak hissettiğimiz kuvveti oluşturan şeyin uzay-zamanın şekli olduğunu ileri sürdü.
Dünya veya güneş gibi bir kütle veya enerji yoğunluğu bir kayanın nehrin akışını bükmesi gibi etrafındaki alanı uzayı büker.
Diğer nesneler yakınlarda hareket ettiklerinde uzayın eğriliğini takip ederler.
Bu metafor mükemmel değildir.
Çünkü en azından güneşin yörüngesindeki gezegenler söz konusu olduğunda uzay zaman aslında akmamaktadır.
Gezegenlerin yörüngede döndüğünü ve elmaların düştüğünü görüyoruz.
Çünkü evrenin kütle ve enerji altında eğrilip büyürükmüş yollarını takip ediyorlar.
Günlük durumlarda bu yörüngeler Newton'un teorisinin öngördüğü kuvvetle büyük oranda birebir aynıdır.
Ancak büyük kütleri cisimlerden söz etmeye başladığınız anda Newton'un teorisindeki hata payları da kabul edilemez düzeye çıkar ve dolayısıyla gerçek gözlemlerimiz de uyuşmaz
bir hal alır. İşte uzay zamanın kütle ve enerji etkisi altında nasıl büküldüğünü gösteren formülleri içeren Einstein'ın genel görevlilik teorisine yönelik olarak geliştirdiği
alan denklemleri Merkür'ün yörüngesindeki tutarsızlıkları izah etmeyi başardı.
Ayrıca genel görelilik teorisi çok spesifik de bir öngörüde bulunuyordu.
Güneşin arkasında kalan ve dolayısıyla normal şartlarda bizim göremememiz gereken yıldızlardan gelen ışık, güneşin devasa kütlesi nedeniyle bükülen uzay zaman dokusundan
geçerken bükülecek ve bize ulaşacaktır.
İşte 1919 yılında yaşanan bir güneş tutulması sırasında yapılan bir deney tam da bunu gösterdiğinde genel görüllülük teorisi var olan en güçlü kütleçekim teorisi
olarak tüm dünyada kabul gördü.
Kütle çekim yasası gerçekte nasıl çalışır?
Albert Einstein'ın genel görelilik teorisini geliştirmesinden önce Isaac Newton tarafından başlatılan Newton fiziği yani klasik fizik çerçevesinde kütle çekimi iki cisim
arasında görünmez bir ip gibi bir nesne yoluyla cisimlerin birbirine çekilmesi olarak modellenmiştir.
Bu modelle kütle çekimi aradaki mesafeden bağımsız bir şekilde anlık olarak etki eder.
Uzay zaman dokusu ise mutlaktır ve değişmez.
Ancak Einstein sayesinde kütle çekiminin bu modelinin doğru olmadığı anlaşılmıştır.
Kütle çekiminin nasıl çalıştığına yönelik daha doğru bir izah şu şekilde yapılır.
Evren içerisindeki tüm cisimler uzay zaman dokusu dediğimiz yapının yani sahnenin içerisinde yer alırlar.
Bu sahne bir tiyatro sahnesi gibi değişmez yapıda değildir.
Tam tersine kütlelerin etkisi altında bu sahnede eğilip bükülmektedir.
Bunu devasa bir çarşaf gibi düşünebilirsiniz.
Her bir kütle o çarşafın farklı noktalarını kütleleriyle doğru orantılı olarak bükerler.
Bunu gergin bir çarşafın üzerine bir dumbbell ya da bowling topu koymak gibi düşünebilirsiniz.
Bu yük altında çarşaf aşağı doğru bükülecektir.
İşte kütle çekimi bu bükülmüş uzay zaman dokusu içinde hareket etmeye çalışan cisimlerin bükülmeye sebep olan cisimlere doğru hareketlerine verdiğimiz isimdir.
Dikkat edeceğiniz üzere cisimlerin bu kütleye doğru hareket etmesinin nedeni içerisinde yol aldıkları uzay zamanın büyük kütleli cisimlere doğru bükülmesidir.
Yani aslında cisimleri çeken herhangi bir şey yoktur.
Ve kütle çekimi de gerçek bir kuvvet değildir.
İlizyondur. Cisimler sadece gitmek zorunda oldukları yol, uzay zaman dokusu değiştiği için o yöne doğru hareket etmek zorunda kalırlar.
Çarşaf analojisi.
Kütle çekimi nereye doğru çeker?
Yukarıda sözüne ettiğimiz gibi gerili bir çarşaf olduğunu ve ortasında bir bowling topu veya dumbbell koyduğumuzu düşünün.
Çarşaf bu kütle nedeniyle çarşaf aşağı doğru bükülmüştür.
Bu güneş olsun.
Dünya da daha küçük ve hafif olan bir bilye olsun.
Bu cisimleri çarşaf üzerinde kendi hallerine bırakacak olursanız daha ağır olan güneşin olduğu yerde kaldığını, daha hafif olan dünyanın ise güneşe doğru çekildiğini görürsünüz.
Aslında dünyada çarşafı kendince belli bir miktar büker.
Ancak bu büküm bowling topu'nunkinden çok ama çok daha küçük olacaktır.
Bu nedenle çarşafın dünyayı temsil eden bilye altında büküldüğünü pek göremezsiniz bile.
Ancak çok dikkatli bakarsanız o bilyenin de çarşafı büktüğünü fark edebilirsiniz.
Hatta dünya da kendince bir büküm gücüne sahip olduğu için ay dünyanın etrafında döner.
Ki elbette benzer şekilde ay uzay zaman dokusunu büker.
Ancak bu büküm miktarı dünyanınkinden ve güneşinkinden çok daha azdır.
Bu bükülme miktarı cisimlerin kütlesine bağlı olarak değişir.
İşte kütle çekimi bu bükülmeden kaynaklı bir etkidir.
Eğer dünya bilyesi o bükük çarşaf içerisinde dümdüz bir çizgide hareket etmeye çalışsaydı bile gideceği yolu temsil eden çarşafın bükülmüş olmasından ötürü güneş etrafında
eliptik bir hat çizmek zorunda kalacaktı.
Çünkü çarşaf o büyük kütle nedeniyle içe doğru bükülmüş haldedir.
İşte büyük bir cismin etrafında dönen daha küçük cisimlerin takip ettikleri yola yörünge adını veririz.
Küçük bir yeyi sabit bir kuvvetle itecek olursanız bowling topu etrafında bir yörüngeye girdiğini görürsünüz.
Dünya da bu şekilde güneşin yörüngesindedir.
Yörünge hareketi büyük gök cisimlerinin büktüğü uzay zaman düzlemi içerisinde hareket eden daha küçük gök cisimlerinin yaptıkları eliptik veya dairesel hareketlerdir.
Çarşaf analojisinin hataları Her analoji gibi çarşaf analojisi de kusursuz değildir.
Ki dolayısıyla analojiyi fazla ciddiye alan kişilerin kafasının karışmasına neden olabilir.
Burada bazı uyarılarda bulunmak istiyoruz.
Uzay zaman dokusu 2 boyutta değil 3 boyutta bükülür.
Çarşaf gerçekte üç boyutlu bir cisim olmasına rağmen kalınlığı ihmal edilebilecek kadar küçük olduğu için iki boyutlu bir cisim gibi davranır.
Örneğin çarşafın üzerine koyduğunuz kütle onu sadece aşağı doğru büker.
Halbuki kütlelerin uzay zaman dokusunda sebep olduğu bükülme iki boyutlu değil üç boyutludur.
Çarşafdaki bükülme yanıltıcıdır.
Çarşaf deneyindeki çarşaf, üzerine koyulan yükün kütlesinden ötürü değil, o yükün dünya tarafından çekilmesi sonucu gerilim altında kalarak bükülmektedir.
Yani o bowling topunu veya halteri dünya dışına, dünyanın kütle çekiminin yeterince hissedilmediği bir mesafeye götürecek olsak, çarşaf bowling topunun varlığı nedeniyle bükülmezdi.
Dünya üzerinde bu deneyi yaparken bowling topunun çarşafı bükme nedeni az önce söylediğimiz gibi dünyanın kütle çekiminden ötürü aşağıya doğru hareket etme çabası
ama çarşafın örgü biçimi ve malzemesinden ötürü bu harekete direnmesidir.
Uzay zaman dokusu ise bütün cisimlerin içinde bulunduğu dokudur.
Yani kütle ve enerjinin varlığı uzay zaman dokusunu büker.
Bu nedenle çarşaf...
yaşanan bükülme kütle çekimini tam olarak yansıtamamaktadır.
Sadece bükülmüş ortamı anlatmakta kullanılan bir analoji olarak görülmektedir.
Çarşaf uzay zaman dokusu değildir.
Yukarıda anlattıklarımız çarşafın uzay zaman dokusuyla aynı şey olmadığını görmek için yeterlidir.
Fakat etkileşimlerin iletim hızı da çarşaf ile uzay zaman dokusu arasındaki farkı görmenizi sağlayabilir.
Çarşaf üzerindeki bir bozulma veya dalgalanma çarşaf içinde en fazla ses hızında yayılabilir.
Ancak uzay zaman dokusundaki bir bozulma veya Kütle çekim dalgaları ışık hızında yayılır.
Çünkü uzay zaman dokusu vakum halindedir.
Çarşaf gibi bir malzemeden yapılmış değildir.
Gök cisimleri varoluşları sırasında kendilerini meydana getiren diğer gök cisimlerinin patlamaları nedeniyle bir ilk hıza sahiptirler.
Örneğin güneşi ve tüm güneş sistemini doğuran gaz bulutu nebula patladığında güneş belli bir ilk hızla hareket eden şekilde olmuştur.
Benzer şekilde dünya bu patlama sonucu oluştuğu için belli bir ilk hıza sahipti.
Meteor çarpmaları gibi nedenlerle bu hızlar değişecek.
uzay zamanda sürtünme yok denecek kadar az olduğu için cisimler sahip oldukları o ilk hızı büyük oranda koruyarak hareketlerine sürekli devam ederler.
Neden bütün gezegenler aynı yönde dönüyor?
Günümüzde tüm gezegenler ve gök cisimleri aynı yönde dönmektedir.
Ancak bu başlangıçta böyle değildi.
Başlangıçta güneş etrafında oluşan cisimlerin hepsi her yöne hareket edebiliyordu.
Fakat başlangıç koşullarından kaynaklı nedenlerle, örneğin belli yönde dönen biraz daha fazla veya daha iri cisimler olması nedeniyle bir yön diğerlerine baskın
hale geldi. Bu baskın yönde gitmeyen cisimler diğerlerine çarparak elimine edildiler ve geriye tek yönde giden cisimler kaldı.
Gök cisimleri neden savrulmuyor?
Elbette eğer dünyayı temsil eden küçük bilyeyi yeterince hızlı fırlatırsanız yörüngeye girmeden çarşafın diğer tarafından fırladığını görebilirsiniz.
Ancak bu durumda bile aslında düz bir çizgi takip etmekte olan bilyeniz bükülmüş uzay zaman dokusundan ötürü yön değiştirmek zorunda kalacaktır.
İşte bu şekilde güneşin aslında bize göre arkasında kalan ve Dolayısıyla kütleçekimsel etkiler olmasa güneş nedeniyle göremeyeceğimiz uzak yıldızlardan gelen
ışığın güneşin kütleçekimi nedeniyle yön değiştirerek bize ulaşabilmesine kütleçekim lensleme etkisi adını vermekteyiz.
Gerçekten de güneş sistemi oluşurken bazı gök cisimleri muhtemelen çok hızlı oldukları için güneşin çekiminden, daha doğrusu uzay zamanı bükümünden kurtulmayı
başardılar. Ancak şu anda yörüngede olan gök cisimleri bunu başarabilecek ilk hıza sahip değillerdi.
Bu nedenle bu cisimler halen güneşin etrafındalar.
Dikkat edebileceğiniz gibi sorunun nasıl sorulduğu da önemlidir.
Dünya güneş etrafında kalan gök cisimlerinden biri olduğu için biz şu anda onun üzerinde evrimleşebilmiş canlılarız ve bu soruları soruyoruz.
Ancak dünya yapısı gereği özel bir gök cismi değil.
Dünyaya benzer belki onlarca gök cismi yüksek ilk hızları nedeniyle güneş yörüngesinde kalamadı ve uzay boşluğuna savruldu.
Dengeli yapıda kalamadıkları için muhtemelen üzerlerinde hiçbir zaman hayat oluşamayacak ve bu soruları soran canlılar evrimleşemeyecek.
Cisimler neden çarşafın büküldüğü merkeze yani güneşe düşüp hareketlerini sonlandırmıyorlar?
Eğer ortasında büyük bir bowling topu bulunan gergin bir çarşafın etrafına bir bilye gönderirseniz bilye yörüngede birkaç tur attıktan sonra ortadaki bowling
topuna çarpıp dururdu.
Çünkü çarşaf üzerinde hareket eden bilyeler üzerine etkiyen çok büyük bir sürtünme kuvveti vardır.
hareketinin aksi yönünde etki ettiği için onları giderek yavaşlatır, yavaşlayan bilyeler de yörüngesinde döndükleri merkeze çakılıp kalırlar.
Ancak uzayda sürtünme kuvveti yoktur veya ihmal edilebilecek kadar düşüktür.
Cisimlerin ilk hızı güneşin çekiminden kurtulmak için yeterli olmasa da milyarlarca yıl boyunca etrafında dönecek kadar fazladır.
Sürtünme olsaydı tabii ki merkeze düşer ve dururlardı.
Yani güneş onları yutardı.
Ancak sürtünme olmadığı ve yeterince hızlı oldukları için güneşten uzaklaşamadan ama ona pek yaklaşmadan da dönüp duruyorlar.
Fakat başlangıçta ters yönde hareket ederek birbiriyle çarpışan gök cisimlerinin bir kısmı o ilk hızlarını yitirdikleri için gerçekten de güneşe doğru sürüklenerek yıldızımız
tarafından yutulmuştur.
Öte yandan uzayda bile bir miktar sürtünme kuvveti bulunmaktadır.
Nihayetinde uzay tamamen boşluk değildir.
Aslında güneşin sonsuz bir ömrü olsaydı yani 4.5 milyar yıl kadar sonra ölecek olmasaydı üzerine etki eden kuvvetlere bağlı olarak bazı gezegenler belki
trilyonlarca yıl sonra hızlarını yitirerek güneşe çakılabilirlerdi.
Bunu belirleyen şeyler cisimlerin ilk hızı yörüngedeki gök cismi örneğin dünya ile merkezdeki gök cismi örneğin güneş arasındaki mesafe gibi fiziksel
parametrelerdir. Güneş neyin etrafında dönüyor?
Güneşimiz ve tüm güneş sistemi tıpkı Samanyolu galaksisi içerisindeki yüz milyarlarca yıldız gibi bu galaksinin merkezinde bulunan bir kara deliğin etrafında
dönmektedir. Kara delikler öylesine büyük kütleli cisimlerdir ki uzay zaman çarşafını bükmek bir yana dursun adeta yırtar geçerler.
Bu nedenle çarşafı öylesine bükerler ki sayısız büyük gök cismi onların etrafında dönebilir.
Yine güneş ilk hızı nedeniyle ve sürtünme olmaması dolayısıyla o kara delikten pek uzaklaşamaz ve yakınlaşamaz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
