Transkript
İzlediğiniz için teşekkürler.
Seslendiren Cemile Kış Doğadaki yaşam için en temel besin maddelerinden biri olan su, dünya üzerindeki sürekli olarak bir döngü halindedir.
Buna su döngüsü denir.
Canlılar tarafından tüketilmesi durumu, hayati bir ihtiyaç olan su molekülünün ilgili coğrafyadaki miktarından çok biçimi ve kalitesiyle ilgilidir.
Günümüzde insanlar olarak tüketmek zorunda olduğumuz su, tatlı su olarak isimlendirdiğimiz su türüdür.
Tatlı su da genellikle buzullardan veya yeraltı su kaynaklarından gelmektedir.
Yeraltı sularının kalitesini belirleyen en önemli faktörlerden biri, ilgili coğrafyadaki orman varlığı ve dolayısıyla orman zemininde bulunan düşmüş yaprak gibi malzemelerden oluşan ölü örtü varlığıdır.
Bunlar suyu kaliteli ve güvenli bir biçimde tüketmemizi sağlar.
Ancak elbette tek faktör buzullardan veya ormanlardan ne oranda tatlı su geldiği değildir.
Bununla birlikte geleceğimizi etkileyen en ciddi risklerden biri olan iklim değişikliği de, Gelecekteki içilebilir su varlığımızı ve bu su varlığının Türkiye üzerindeki dağılımını değiştirebilecek güce sahip çok önemli
ekolojik bir faktördür.
İklim değişikliği ile mücadelede yapılması şart olan eylemler Türkiye için çok kritik bir konumdadır ve zaman kaybedilmeden harekete geçilmesini gerektirmektedir.
İnsan kaynaklı su kullanım alanları, suyun kalitesi ve coğrafyalara düzenli bir şekilde dağılımı kritik bir konudur.
Ancak bir de insanın suyu doğrudan genellikle yanlış bir şekilde kullanımı bulunmaktadır ki bu, suyun geleceğini tehdit eden faktörlerin başında gelmektedir.
İnsan kaynaklı su kullanım alanlarından birisi tarımdır.
Tarım her yıl düzenli olarak tam zamanında insanlara meyve, sebze, şeker pancarı ve pamuk yetiştirebilmek için hem doğadaki canlıların yaşam alanlarını işgal edip tek tip bitki üretimine dayalı monokültürler
oluşturmakta, Ki bu da o yöredeki biyoçeşitliliği azaltmakta hem de bitkileri sağlıklı ve verimli bir şekilde büyütebilmek adına yüksek oranda tatlı su kullanmak zorunda kalmaktadır.
Öyle ki Türkiye'de tarımsal faaliyetler tarafından kullanılan su oranı Türkiye'deki tüm tatlı su kaynaklarındaki yıllık miktarın %74'ünü oluşturmaktadır.
Bu önemli faktörle birlikte evsel ve endüstriyel su kullanımı da azımsanmayacak boyutlardadır.
İçilebilir ve kullanılabilir suyun %15'i evsel olarak, %11'i ise endüstriyel olarak kullanılmaktadır.
Dolayısıyla evlerde ve fabrikalarda su tasarrufunun yapılması, gelecekteki olası su kıtlığının oluşmasını kısıtlama gücüne sahip mücadele yöntemleridir.
Türkiye su fakiri bir ülke mi?
Bu konuda bazılacağımız indeks Falkenmark indeksidir.
Falkenmark, ülkedeki toplam nüfusu ve toplam kullanılabilir su miktarını baz alarak, İlgili ülkedeki su baskınının durumunu belirleyen bir kategorizasyon oluşturmuştur.
Bu kategorizasyona göre eşik değer kişi başına yıllık 1700 metreküp miktar su düşmesidir.
Bu değerin üzerinde olan ülkelerde su sıkıntısının veya kıtlığının olmadığını Falkenmark İndeksine göre belirleriz.
Eğer kişi başına düşen yıllık su miktarı 1000 ila 1700 metreküp arasında ise su sıkıntısı, 500 ila 1000 metreküp ise su kıtlığı, 500 metreküp değerinden az ise mutlak su kıtlığı olarak belirleyebiliriz.
Türkiye'de yıllık ortalama yağış 574 mm değerinde, yıllık yağış miktarı ise 450 milyar metreküp değerindedir.
Ancak bu değerin tamamı yüzeyde veya yüzey altında kalmaz.
Önemli bir kısmı yaklaşık %70 ila %75'i atmosfere geri buharlaşmaktadır.
Dolayısıyla Türkiye'de toplam kullanılabilir su miktarı 112 milyar metreküp değerindedir.
Aynı zamanda Türkiye'nin nüfusu TÜİK'in verilerine göre 83 milyon civarındadır.
Elimizdeki bu veriler sayesinde yıllık kişi başına su miktarını oranlayarak hesaplayabiliriz.
Ancak resmi veriler üzerinden ilerleyecek olursak DSI'nin verilerine göre 2020 yılında Türkiye'de kişi başına düşen yıllık su miktarı 1346 metreküp değerindedir.
Falkenmark İndeksine göre genel su durumunu belirleyecek olursak Türkiye'nin su sıkıntısı konumunda bulunan bir ülke olduğunu görebiliriz.
Ancak bu değer Türkiye'nin genel durumunu bize göstermektedir.
Daha spesifik olarak inceleyecek olursak havza kavramını öğrenmemiz gerekir.
Havza en basit anlatımıyla düşen yağışların belirli akarsu kesitlerine gittiği ve bu akarsu kesitlerine düşen yağışın akış yönünün dağların sırtları tarafından diğer komşu havzalardan ayrıldığı hidrolojik
ve topografik bir ünite olarak söyleyebiliriz.
Türkiye'de bölgesel ölçekte toplamda 26 tane ana havza alanı vardır.
Örneğin Marmara Havzası.
2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre 26 ana havzanın 23 tanesinde su baskınının olmadığı, ancak Marmara, Sakarya ve Küçük Menderes havzalarının su sıkıntısı ve su kıtlığı içerisinde olduğu tespit
edilmiştir. Özellikle Marmara Havzası içerisinde kalan bölgede yaşayan insanlara düşen yıllık su miktarı 500 metreküp değerinden bile aşağıda olduğu görülmüştür.
Ki bu da bize o havzanın mutlak su kıtlığı içinde olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle İstanbul gibi yüksek nüfusa sahip şehirler su ihtiyacını karşılayabilmek adına Sakarya Havzası içerisinden su ihtiyacını gidermeye başlamıştır.
Anlayacağımız, yoğun insan baskınının bulunduğu ve endüstriyel olarak su kullanımının yüksek olduğu havzalar, tarım dışında da su kıtlığı yaşamaya elverişli hale gelebilmektedir.
Ancak elbette sadece nüfusa bakarak bir çıkarımda bulunmak yanlış olur.
Nüfus ile birlikte bir de ilgili havzaya yıllık veya aylık su girdisi, buharlaşma gibi meteorolojik verileri de hesaba katmamız gerekmektedir.
Su kıtlığı konusunda Türkiye'yi gelecekte neler bekliyor?
Hem iklim değişikliği, hem sürdürülebilir olmayan tarım uygulamaları, hem de sürekli artan nüfusa bağlı olarak kullanılabilir su üzerine yoğun insan baskınının bulunuyor olması, Türkiye'yi gelecekte gittikçe su fakiri bir
ülke konumuna götürecek faktörlerin başında gelmektedir.
Bununla birlikte TÜİK tarafından oluşturulan bir nüfus projeksiyonuna göre Türkiye'nin nüfusu da bir yandan hızla artmaya devam edecektir.
Öyle ki Türkiye'nin nüfusunun 2040 yılında 100 milyona ulaşması beklenmektedir.
Bu gibi olumsuz faktörler başta doğa üzerinde olmak üzere kişi başına yıllık kullanılabilir su miktarında azalma yaşanmasını kaçınılmaz hale getirecektir.
Yapılan hesaplamalara göre 2030 ila 2040 yıllarına gelindiğinde kişi başına düşen yıllık su miktarı 1120 metreküp değerine düşecektir.
Nüfusun artış hızına bağlı olarak yıl üzerinde bir değişkenlik olabilir.
Böylelikle Falkenmark İndeksine göre Türkiye su kıtlığının eşiğine kadar gelmiş olacaktır.
Kullanılabilir su miktarındaki bu düşüş Türkiye'yi çok ciddi sorunlarla baş başa bırakacaktır.
Bunun sonucunda oluşabilecek risk faktörlerini maddeler halinde sıralayacak olursak, bunlardan ilki toplumun sağlığında ve refahında genel bir düşüş oluşturacak olmasıdır.
Temiz su kaynaklarına ulaşım sorunu nedeniyle dünyada her yıl 2 milyon insan ölmekte ve bunların 1.6 milyonunu çocuklar oluşturmaktadır.
Bu da içilebilir su varlığının önemini bize gösteren bir örnektir.
İstanbul gibi şehirler için başka havzalardan su taşıma yapılması sürdürülebilir olmadığı için gelecekte bu tip çözümler de işe yaramayacaktır.
Bir diğer önemli durum tarımın geleceğidir.
Kullanılabilir su miktarındaki düşüş tarıma mali açıdan büyük zarar getirecektir.
Buna bir örnek olarak 2007 yılında yaşanan kuraklıkta Türkiye Ziraat Birliği'nin çalışmasına göre 5 milyar TL gibi yüksek bir zarar meydana gelmiştir.
Gelecekte bunun gibi örneklerin artışı oldukça muhtemeldir.
Aynı zamanda doğal olarak tarımda ürün yetiştirme sorunu çıkması sonucunda yeterli ziraat ürünü de piyasaya sürülememiş olacak.
Bu da meyve sebze ürünlerinde, pamuk gibi tekstil ürünlerinde veya özellikle çok su ihtiyacı olan şeker pancarı ve dolayısıyla şeker gibi ürünlerde azalış meydana gelecektir.
Hidroelektrik santrallerinde enerji üretiminde azalma yaşanması da diğer bir risk faktörüdür.
Türkiye'nin artan nüfusuna bağlı olarak enerji ihtiyacı da artış göstermekte olup buna yönelik yeni hidroelektrik santralleri kurulması planlanmaktadır.
Ancak su miktarında yaşanacak azalma bunun önünü kapayabilir ve enerji üretiminde ciddi bir soruna yol açabilir.
Kuraklığın artış gösterdiği yerlerde yaşayan insanlar zorunlu olarak suyun daha yoğun olduğu yerlere göç etmeye başlayacak.
Bu da sosyolojik sorunları beraberinde getirecektir.
Su ile üretilen her türlü ürünün üretilmesindeki soruna bağlı olarak bu ürünlerin ithal edilmesi gibi ticari sorunların yaşanması kaçınılmaz olacaktır.
Politik ve ekonomik olarak hem iç işlerinde hem de dış işlerinde anlaşmazlıklar ve karışıklıklar yaratması, bunun yanında devletin su yönetimi politikalarının halkın gözünde itibarının azalması gibi sorunlar ve risklerde
bulunmaktadır. Sonuç Anlayacağımız, yaşam için en temel besin maddelerinden biri olan suyun varlığı, gelecekte Türkiye açısından hiç kuşkusuz çok daha önemli bir konumda yer alacaktır.
Yaşanmakta olan iklim değişikliği, atıklar nedeniyle oluşan su kirliliği, sürdürülebilir olmayan tarımsal faaliyetler ile evsel ve endüstriyel olarak yoğun su tüketimi gibi problemler nedeniyle gelecekte çok ciddi sorunlarla
baş başa kalmamız yüksek olasılıktır.
Dolayısıyla doğru nüfus politikaları izlemek, doğaya uygun sürdürülebilir tarım uygulamaları yapmak, su kirliliğinin azaltılmasına yönelik uygulamalarda bulunmak ve su tazarufu yapmak, geleceğimizi güvence
altına almamız adına büyük önem taşıyan eylemlerin başında gelmektedir.
Umarız bir an önce bilimin temel olarak alındığı doğa öncelikli bir yaşam görüşü benimsenir ve bu coğrafyadaki tüm yaşamın geleceğini tehdit eden bu sorunlara yönelik yapıcı çözümler ortaya koyulur.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
