Türdiriltimi Etik midir? Nesli Tükenen Canlıları Hayata Döndürmeli miyiz?
12 Ekim 2024 · 45 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Transkript
Tür diriltimi etik midir?
Nesli tükenen canlıları hayata döndürmeli miyiz?
Tür diriltilmiş bir canlı nasıl sınıflandırılmalı?
Bu yazı, Tür Diriltimi yazı dizisinin beşinci yazısıdır.
Bu yazı dizisini okumaya, serinin birinci yazısı olan Tür Diriltimi Nedir?
Nesli Tükenen Canlılar Yeniden Hayata Zöndürülebilir Mi?
başlıklı makalemizden başlamanızı öneririz.
Tür diriltimi veya diriltme biyolojisi, soyu tükenmiş türlere genetik olarak benzeyen canlı organizmaların yaratılması yoluyla bu türlerin bir nevi diriltilmesi sürecini ifade eder.
Bu yazıda tür diriltiminin nasıl gerçekleştirildiğinden ziyade bu konuya yönelik etik tartışmalar ele alınmıştır.
Tür diriltimi tanımına felsefi yaklaşımlar nelerdir?
Tür diriltiminin tarihçisi fazla eskiye uzanmamaktadır.
Öyle ki tarihçisi 1920'li yıllardan Nazi Almanyası'nda gerçekleştirilen çalışmalara dayanır.
Dolayısıyla bu kavramın etik yönleri de yeni yeni tartışılmaktadır.
Fakat yine de bilim insanları ve filozoflar, tür diriltiminin mümkün olup olmadığı konusunda yoğun tartışmalar yürütmüşler ve yürütmeye devam etmektedirler.
Bu tartışmaların temel odak noktası, bir türün canlandırılmasının veya yeniden yaratılmasının sadece zor veya olanaksız olup olmadığı değil, daha çok bunun fiziksel veya kavramsal
olarak imkansız olup olmadığıdır.
Etik tartışmaları etkili bir şekilde ele alabilmemiz için öncelikle tür diriltiminin tanımını tam anlamıyla kavramamız gerekmektedir.
İngilizcedeki de extinction terimi sıklıkla nesli tükenmiş canlıların yeniden hayatı döndürülmesi olarak anlaşılır ve bu şekilde Türkçe'ye çevrilir.
Ancak bu doğru bir kavramlaştırma değildir.
İnsan kaynaklı nesli tükenmenin en önde gelen örneği olan dodo kuşları üzerinden örnek verirsek, Dodo kuşlarının nesli tükenmiştir cümlesinden iki farklı zamanda iki farklı anlam
çıkarmamız gerekmektedir.
İlk anlam şimdiki zaman anlamıdır.
Dodo kuşlarının nesli tükenmiştir.
Bu nedenle şu anda dünya üzerinde hiçbir dodo kuşu bulunmamaktadır.
İkinci anlamsa geleceğe yöneliktir.
Eğer dodo kuşlarının nesli tükenmişse ve şu anda dünyada hiç dodo kuşu bulunmuyorsa, gelecekte de bulunmayacaktır.
Bu bağlamda nesli tükenmiş canlıların geri getirilmesi gibi bir ifade kullanılamaz çünkü bu pratikte imkansızdır.
Hiçbir tür diriltilmiş canlı, nesli tükenmiş atasıyla birebir aynı özelliklere sahip olamayacaktır.
Türü diriltilen canlılar adeta daha önce hiç var olmamış, yalnızca nesli tükenmiş canlılardan miras kalan unsurları taşıyan yeni varlıklar olacaktır.
Bu durumu başka bir perspektifle ele almak da mümkündür.
Biyoloji filozofları arasında yaygın olarak kabul gören bir görüş, biyolojik türlerin tarihsel varlıklar veya bazen bireyler olarak adlandırılabileceğidir.
Bu yaklaşıma göre bir türün türü olarak varoluşu, belirli bir başlangıcı ve sonu olan hem eş zamanlı hem de zaman içinde bütünleşmiş parçalardan oluşan bir varlığın örneğini yansıtır.
Bu bakış açısına göre türler, bir organizmanın evrimsel süreç içindeki tarihsel gelişimini yansıtan, ve kendine özgü özelliklere sahip olan varlıklar olarak görülebilir.
Bu yaklaşım, türleri sadece fiziksel varlıklar olarak değil, aynı zamanda tarihsel ve evrimsel süreçleri içinde anlamlandırabilen biyolojik yapılar olarak da değerlendirmektedir.
Bunun yanında bir türü oluşturan bireyler, türler arası çiftleşme gibi süreçlerle zayıf bir şekilde entegre olabilir, Ve bu durum türlerin farklılaşmasına ve zamanla yeni türlerin
veya alt türlerin oluşmasına neden olabilir.
Ancak bazı durumlarda bu entegrasyon süreci, türün evrimsel gelişiminin sona ermesine ve nihayetinde türün tamamen yok olmasına yol açabilir.
Dolayısıyla birçok filozof, tarihsel varlık terimini birey terimine tercih etmektedir.
Çünkü türlerin evrimsel süreçler içindeki başlangıçları, genişimleri ve yok olmaları gibi tarihi değişimleri vurgulamanın, türlerin bütünlüğünü ve dinamiklerini daha iyi yansıttığını düşünmektedirler.
Bu durumu daha iyi anlamak için altın elementini ele alalım.
Bir element ancak atom numarası 79 ise altın olarak kabul edilir.
Ancak türler periyodik elementler gibi değildir.
İlk olarak türlerin varlığı sınırlıdır.
Çünkü doğarlar ve ölürler.
İkinci olarak türler coğrafi olarak sınırlanır ve belirli coğrafyalarda bulunurlar.
Üçüncü olarak ise türlerin bireyleri hem anlık olarak yani belirli bir zamanda hem de zaman içinde yani süreçler boyunca çeşitli tür içi etkileşimlere girerler.
Ancak altın elementi böyle değildir.
Çünkü bir element yalnızca atom numarası 79 olduğu için altın kabul edilir.
İlkesel olarak herhangi bir yerde bulunabilir ve altının bileşenleri birbiriyle herhangi bir ilişki içinde olmak zorunda değildir.
Bu bağlamda biyolojide tür tanımı oldukça karmaşıktır.
Tür tanımı, biyolojide hala tam olarak çözülememiş bir sorundur ve tartışmalı bir konudur.
Canlılık kavramı gibi biyolojik türlerin de kapsayıcı bir tanımı henüz yapılamamıştır.
Yani türlerin özelliklerini ve sınırlarını net bir şekilde belirlemek ve açıklamak zordur.
Bu nedenle biyoloji filozofları arasında farklı görüş ve perspektifler bulunmaktadır.
İşte bu noktada nesli tükenmiş canlıların yeniden hayata döndürülmesi tanımı sorgulanmaktadır.
Bir tür, tür içindeki bireyler arasında nesiller boyunca geçen özelliklerin kalıtımsal olarak aktarılması durumunda evrimleşme yeteneğine sahip olabilir.
Ancak bir özelliğin bir türde kalıtımsal olarak var olabilmesi için, Bu özelliğe sahip olan bireylerin nesiller boyunca bu özelliği aktarması ve bu aktarımın neden-sonuç ilişkisiyle
gerçekleşmesi gerekmektedir.
Yani bu özellik bir nesilden diğerine geçerken belirli bir nedensel bağlantı olmalıdır.
Parçaların nedensel olarak bağlantılı olan herhangi bir varlık tarihsel bir varlıktır.
Dolayısıyla türler tarihsel varlıklar olarak ele alınabilir.
Bu bağlamda nesli tükenmiş canlıların yeniden hayata döndürülmesi, bir türün organizmalarının iki farklı zaman noktasında var olmasını gerektirir.
Ancak tanımsal olarak bu iki zaman arasında nedensel bir bağlantı bulunmaması da gerekmektedir.
Ancak bu durum imkansızdır.
Sonuç olarak bu tanım pratikte uygulanamaz.
Bu konuyu daha anlaşılır hale getirmek için Wrangel Adası'ndaki son kuşak ünlü mamutları, ve gen mühendisliğiyle oluşturulan diğer mamutları ele alalım.
İlk bakışta laboratuvar ortamında üretilen sonraki neslin, önceki neslin son üyeleri tarafından doğrudan bir şekilde üretilmediği için bu iki nesil arasında kalıtımsal bir bağlantı
olmadığı düşünülebilir.
Bu nedenle bu iki popülasyon mamutus primigenius olarak isimlendirilen yünlü mamutun aynı tarihsel varlığının parçaları değildir gibi görünebilir.
Ancak bu argüman geçerli değildir.
Bu noktada in vitro fertilizasyon yani tüp bebek yoluyla doğan bir insan bebeğini düşünelim.
Geleneksel üreme yöntemiyle doğmuş bir bebekle kıyaslandığında tüp bebek yöntemiyle doğan bebekte sıradan üreme yöntemi kullanılmamıştır.
Kullanılan yöntem insanlar tarafından yardımla üretilmiş bir üreme biçimidir.
Ancak yine de tüp bebek yöntemiyle doğan bebek homo sapiens türüne ait kabul edilir.
Tür diriltimi bağlamında da aynı durum geçerlidir.
İnsanlar tarafından desteklenen üreme yöntemi farklı zamanlarda var olan popülasyonlar arasında bir bağlantı sağlar.
Tür diriltilmiş bir canlı nasıl sınıflandırılmalıdır?
Genetik mühendisliği yoluyla oluşturulacak olan yünlü mamut ve asya fili melezi olan canlının bir mamopant olacağı ve gerçek bir mamut olamayacağı düşünülmektedir.
Bu canlı tamamen yeni bir canlı olarak kabul edilip öyle mi sınıflandırılmalı yoksa tür diriltilmiş bir canlı olarak farklı bir taksona mı sahip olmalıdır?
Elbette bu soru henüz hipotetik bir canlı üzerinden sorulduğu için cevap üzerinde bir fikir birliği yoktur.
Bu durumda oluşturulan canlı melez bir varlık olarak da kabul edilebilir.
Karşıt görüş olarak doğal dünyada melezleşme ve yatay gen transferi oldukça yaygın fenomenlerdir.
Örneğin Alaska'daki bozayı popülasyonları kutup ayılarının mitokondiyelerini taşısalar da çekirdek DNA'larının yalnızca %1'inin kutup ayısından geldiği bilinmektedir.
Bununla birlikte bu ayılar hala bozayı türüne aittirler.
Benzer şekilde insanlar da Neandertaller ve Denizovalılar gibi farklı türlerle çiftleşmiş olabilir.
Ancak bu durum bizi homo sapiens türünün birer üyesi olmaktan alıkoymaz.
Öte yandan mamofantlar bazı tür tanımlamalarına göre yünlü mamut türüne de dahil edilebilirler.
Nitekim bu soru canlı bir mamofant veya başka bir tür diriltilmiş canlı oluşturulana kadar cevaplanamayacaktır.
Buradaki esas sorun aslında yazının başında da bahsettiğimiz üzere tür tanımının mükemmel olmamasıdır.
Tür diriltimi etik midir?
Etik kısaca insan davranışlarının doğru veya yanlışlığını inceleyen felsefi bir disiplindir.
Biyoetik ise biyoloji, tıp, genetik ve diğer biyolojik alanlarda ortaya çıkan ahlaki sorunlarla ilgilenen etiğin bir alt dalıdır.
Biyoetik, bu alanlarda ortaya çıkan etik ve ahlaki sorunları anlamak, değerlendirmek ve çözümlemek için bizlere birer çerçeve sunar.
Tür diriltimi alanında bu konuyu tartışmamızın nedeni, bu teknolojinin biyolojik boyutlarına odaklanma ve önemli etik soruları ele alma gerekliliğidir.
Tür diriltimi nesli tükenmiş canlıların nesillerini geri getirmeyi amaçlarken buna mukabil bir dizi etik zorlukları beraberinde getirir.
İlk olarak yeniden yaratılan türlerin doğal düzen ve ekosistem üzerindeki etkileri düşünülmelidir.
Türlerin neslinin tükenmesi genellikle doğal bir süreç olarak kabul edilir.
Ancak bu türlerin bir nevi yeniden ortaya çıkması doğal dengeyi nasıl etkiler?
Nesli döndürülen tür ekosistemde ne tür değişikliklere neden olabilir?
Ve hali hazırda o ekosistemde yaşayan canlıya bir haksızlık yapmış olur muyuz gibi birçok soru sorulabilir.
İkincisi kaynak dağıtma ve öncelik konusudur.
Tür diriltimi projeleri milyonlarca dolar gerektirirken bu kaynaklar mevcut türlerin korunmasına harcanabilir mi?
Tür diriltimine kaynak ayırmak daha yaygın olan türlerin korunma çabalarını zayıflatabilir mi?
Tür diriltimi bu kadar çok maddi, manevi ve zamansal kaynağı gerçekten hak ediyor mu gibi sorular cevaplanmayı beklemektedir.
Üçüncü sırada türlerin kimliği ve genetik manipülasyonunun yol açtığı etik tartışmalar gelmektedir.
Sorulabilecek sorular şöyle sıralanabilir.
Yeniden yaratılan türler orijinal türlerle ne kadar benzer olacak?
Genetik manipülasyon, Türleri eski hallerine geri getirebilir mi yoksa yeni, genetik olarak değiştirilmiş varlıklar mı yaratacak?
Daha önce dünyada hiç yaşamamış yeni bir organizma yaratmak, tanrıcılık oynamak mıdır?
Dördüncü olarak sosyal ve kültürel etkiler düşünülmelidir.
Yeniden yaratılan türlerin insan toplumunda ve yerel kültürlerde yaratacağı etkiler nelerdir?
Bu türlerin gerçeklikle ne kadar uyumlu olduğu ve onların varlığının insanların düşünceleri ve değerleri üzerindeki etkisi tartışılmaktadır.
Son olarak yönetim ve kontrol mekanizmaları ele alınmalıdır.
Yeniden yaratılan türlerin popülasyonlarının kontrolü ve yönetimi nasıl sağlanacaktır?
Bu türlerin çevreye ve diğer türlere etkilerini kontrol etmek mümkün müdür?
Eğer yaban hayatında yeniden uyum sağlamayacaklarsa hayvanat bahçelerinde bakmak için yeni bir organizma yaratmaya değer mi?
Bu etik sorunlar, tür diriltimi projesinin gerçekleşip gerçekleştirilmemesi gerektiği konusunda derinlemesine bir değerlendirmeyi gerektirir.
Bu tür tartışmalar toplumun farklı kesimlerinin görüşlerini anlamamıza ve bu teknolojinin etik sınırlarına belirlememize yardımcı olacağı için bir hayli önem arz eder.
Nesli tükettiğimiz hayvanlara bunu borçlu muyuz?
Tür diriltimi için aday türlere baktığımız zaman çok açıkça görmekteyiz ki bu türler alelade nesli tükenmiş türler değildi.
Günlü mamut, dodo ve tazmanya kaplanı gibi tür diriltimi için seçilen güçlü adaylara baktığımızda hepsinin insan kaynaklı nedenlerle nesillerinin tükendiğini görürüz.
Bu duruma yönelik bir argüman, insanoğlunun bu tür canlılara karşı bir nevi borçlu olduğu yönündedir.
Bu argüman bir ahlaki özne, ahlaki bir nesneye zarar verdiğinde önceki nesil sonrakine tazminat borçludur fikrine dayanmaktadır.
Örneğin insanlar iklim değişikliği gibi diğer etmenlerle birleşerek yünlü mavut türlerine zarar vermiş ve nesillerini tükenmeye sürüklemiştir.
Bu tahribat birçok farklı tür içinde geçerlidir.
Bu nedenle insanlık olarak bu canlılara verdiğimiz zarar için onlara borçlu olduğumuz söylenebilir mi?
Eğer öyleyse yapabileceğimiz en etkili şey tür diriltimidir.
Ancak bu argümanın karşısında günümüz insanlarının o dönemde yaşamıyor olmasından kaynaklanan bir itiraz bulunmaktadır.
Bu fikre göre o dönemde yaşamıyorduk ve bu nedenle geçmişte gerçekleşen olaylar için herhangi bir borcumuz olamaz.
Bu argüman özellikle yünlü mamutlar gibi bin yıllar öncesinde nesli tükenen türleri ele aldığımızda daha güçlü bir temele sahip gibi görünüyor.
Ancak bu karşı argümanın etkisi, örneğin yolcu güvercininin durumunu düşündüğümüzde daha az belirgin hale gelir.
Çünkü Amerikalılar yolcu güvercinlerini kendi maddi çıkarları doğrultusunda öldürmüşlerdir.
Bu bağlamda soyu tükenmiş türlerden sağladıkları yararlar sonrasında, soylarını tükenmeye sürüklememiş olsalar bile, türlerinin diriltilmesi konusunda yolcu güvercinlerine borçlu
olabilirler. Bu perspektiften hareketle, tür diriltimi bir tür günah çıkarma olarak da yorumlanabilir.
Bu bakış açısı daha geniş bir çerçevede ele alındığında insanlığın geçmişteki etkileşimleriyle ilgili daha derinlemesini düşünmekte eczem hale gelir.
Örnek vermek gerekirse neandertallere yönelik bir tür borç düşüncesi geliştirilebilir.
Çünkü bu türün sayılarını azaltıp onları yok oluşun eşiğine getirenler de yine biz insanlarız.
Dolayısıyla bu bakış açısıyla geçmişteki etkileşimlerin yansıttığı etik ve ahlaki sorumluluklar öne çıkar.
Ancak bu tartışmaların nihai bir sonuca bağlanması zordur.
Nesillerin tükenmeye devam etmesinden korkuyor muyuz?
Nesil tükenmesi olgusu, insanların içsel korku ve endişelerini etkileyen birçok faktöre dayanır.
Biyolojik ve evrimsel açıdan bakıldığında türlerin nesillerinin tükenmesi doğal bir olgudur ve evrimsel süreçlerin bir sonucudur.
Ancak insan psikolojisi ve toplumsal dinamikler bu olguya daha karmaşık bir şekilde tepki verir.
Birincil etken kaçırılan fırsatlar kaynaklı korkudur.
Bir türün tamamen kaybolması onun potansiyel faydalarının sonsuza dek kaybedilmiş olabileceği anlamına gelir.
Yok olan tür, örneğin bir hastalığın tedavisi veya ekosistem dengeleyicileri olabilecekken, nesli tükendiği için bu fayda tamamen kaybedilmiştir.
İkinci olarak değişimden kaynaklanan endişe, insan türünün bakış açısında ağır basmaktadır.
İnsanlar genellikle bilinmezlikten ve belirsizlikten korkarlar.
Bir türün yok olması, çevremizin değişeceği ve belki de hayatlarımızın etkileneceği bir gelecek işaret eder.
Ve gelecek belirsizdir.
Dolayısıyla kaygı uyandırıcıdır.
Üçüncü olarak başarısızlık korkusu da insanları etkiler.
İnsanlar dünyayı büyük oranda yönettiklerinden çevreyi ve doğayı korumak gibi yüce bir amaç taşıdıklarını düşünürler.
Eğer bu amacı gerçekleştiremezlerse başarısızlık hissiyle karşı karşıya kalabilirler.
Türlerin soyunun tükenmesinin insanlardan kaynaklanmadığı durumlardaysa tür diriltimini kabul etmek daha kolaydır.
Örneğin mamutların neslinin tükenmesinin doğal sebeplere dayandığını öğrenmek insanların vicdanlarını rahatlatabilir.
Bu, mamutların neslinin iklim değişikliği veya yaşam alanlarının değişimi gibi nedenlerle tükendiği anlamına gelir.
Ancak mamutların avlanma gibi insan etkileri nedeniyle yok olduklarını öğrenmek, insanların kendilerine karşı dürüst olmalarını gerektirir.
Tüm bunlar sayesinde tür diriltimi ahlaki açıdan daha kabul edilebilir görülebilir.
Bazı insanlar bireysel olarak etkilenmedikleri sürece nesillerin tükenmesinin önemsiz olduğunu düşünebilirken, birçok insan toplumsal sorumluluk taşıdıkları durumlarda bu tür kayıpların kabul edilemez
olduğunu savunur. Günümüzde birçok türün tükenmesi insanların günlük yaşamlarını hemen etkilemese de uzun vadede ekosistem dengesini bozabilir ve sonuçları hissedilir hale gelebilir.
Bu uzun vadeli etkiler çeşitliliğin azaldığı bir dünyada yaşamak zorunda kalmamıza yol açabilir.
Gelecekte ekosistemdeki değişimlerin insanları nesil tükenmelerine karşı daha savunmasız hale getirmesi olasıdır.
Tür diriltimi ekolojik açıdan nasıl değerlendirilebilir?
Biyolojik çeşitliliğin korunması tür diriltimi kavramını destekleyen önemli bir argümanı beraberinde getirir.
doğal yaşamın genetik ve ekolojik çeşitliliğin muhafaza edilmesi ve geri kazanılması, biyoçeşitlilik koruma çabalarının merkezinde yer alır.
Tür diriltimi, bu amacı gerçekleştirmek için kullanılan bir araç olarak önemli bir rol oynar.
Bu bağlamda soyu tükenmiş türlerin hayata döndürülmesi ve popülasyonlarının yeniden oluşturulması, biyoçeşitliliğin sürdürülebilirliğine katkıda bulunabilecek bir adım olarak değerlendirilir.
Bilim insanları tehdit altındaki türlerin yok olması durumunda ekosistemlerde ortaya çıkabilecek denge bozulmalarını, ve biyolojik çeşitliliğin azalmasının uzun vadeli etkilerini anlamaya
çalışmaktadırlar. Türlerin neslinin tükenme riski altında olduğu durumlarda bu türlerin ekosistem içindeki özel rolleri ve ekosisteme katkıları da göz önüne alınır.
Bu noktada tür diriltimi tamamen kaybolmuş bir türün özgün fonksiyonlarını geri getirme ve ekosistem dengesini yeniden sağlama potansiyelini sunar.
Ancak bu süreçteki birçok etik ve pratik zorlukları da beraberinde getirdiği unutulmamalıdır.
Örneğin soyu tükenmiş bir türün neslinin geri döndürülmesi ve doğal yaşam alanına geri bırakılması bir istilaya yol açabilir.
Yeniden canlandırılan tür, kendisi için uygun bir yaşam alanı bulduğunda yerli türleri tehdit edebilir ve ekosistem dengesini bozabilir.
Bu noktada tür diriltiminin getireceği potansiyel paydayla olası zarar arasında bir denge kurulması gerekmektedir.
Özellikle tür diriltilecek olan türün ekosistemde oluşturabileceği olumsuz etkilerin, kaybettiğimiz çeşitliliği geri getirmenin üzerinde baskın olabileceği durumlar dikkatlice değerlendirilmelidir.
Öte yandan ne yazık ki tür diriltimi için aday olan birçok türün yaşayabileceği uygun bir habitat bulunmamaktadır.
Aslına bakarsak global anlamda, vahşi yaşam için yeterli doğal alanlar çok sınırlanmıştır.
İnsan nüfusu arttıkça orman habitatı ve yasa dışı avlanma gibi sorunlar da dünya genelinde ciddi bir habitat kaybına yol açmaktadır.
Bu antropojenik sorunlar aslında aday türlerin bir çoğunun soyunun tükenmesine neden olan faktörlerdir.
Bu yüzden soyu tükenen bir canlının neslinin geri getirilmesi öncesinde bu sorunlar çözülmelidir.
Bu sorunlar tür diriltim bağlamında özellikle önemlidir.
Çünkü bir türün neslinin döndürülmesi, sürdürülebilir bir ortamın varlığını gerektirir.
Tür diriltimine karşı güçlü argümanlardan birisi de hayvan refahı ile temellendirilmektedir.
Argümana göre ahlati olarak bilinçli varlıklara gereksiz acı vermek yanlış kabul edilir.
Detaylıca değerlendirildiğinde tür diriltim sürecinin gereği olmayan acılara yol açabileceği bir gerçektir.
Bu durum göz önünde bulundurulursa tüylerin yeniden yaratılması ahlaki olarak problemli görülebilir.
Bu bağlamda 2003 yılında klonlanan bu kard örneği anlamlıdır.
Bu türün deforma akciğerleri nedeniyle kısa bir süreliğine büyük acı çektiği bilinmektedir.
Özellikle klonlama gibi yöntemlerle gerçekleştirilen tür diriltim süreçleri, düşük, ölü doğum, erken doğum, genesik anormallik ve kronik hastalıklar gibi çeşitli sorunları beraberinde getirebilecek
potansiyeldedir. Bu etik endişeler başlangıçtaki sonuçların ötesine geçerken, bu tür varlıkların yetiştirilmesi ve yeniden doğaya kazandırılmasında karşılaşılan zorlukları da içermektedir.
Bu konu hakkındaki bir diğer sorun, tür diriltimi çalışmalarında kullanılacak taşıyıcı türlerin refahıdır.
Tekrardan günlü mamut örneğini ele alırsak, günlü mamutlar, genetik açıdan Afrika finlerine göre Asya finleriyle daha yakın bir ilişkiye sahiptir.
Bu nedenle taşıyıcı olarak Asya finlerinin kullanılması hedeflenmektedir.
Buradaki sorun Asya finlerinin nesillerinin de tehlike altında olmasıdır.
Yumurta hücrelerini toplayıp kullanmak, implantasyon ve gebelik süreçlerinin bu finler üzerinde olumsuz etkiler yaratma potansiyelini arttırır.
Bu süreçlerin uygulanması sırasında asya pillerinin sağlığı ve refahı riske girebilir.
Fakat bir yandan tür diriltilecek canlı bir nevi bir asya pili yünlü mamut melezi olacaktır.
Bu bağlamda bu melez türün oluşturulmasının dolaylı yoldan asya pillerinin de neslinin kurulma altına alınacağı anlamına geleceği argümanı sunulabilir.
Zira menes türü olarak geliştirilen bu organizmalar soğuğa dayanıklı özelliklere sahip yünlü asya finlerini temsil edecek ve bu sayede asya finlerinin neslinin korunmasına katkı sağlanabilecektir.
Bu noktada önemli bir husus tür diriltiminde kullanılan taşıyıcı türlerin tehlike altında olmamasıdır.
Tür diriltim sürecinin başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için taşıyıcı türlerin sağlıklı ve risksiz olmaları gerekmektedir.
Aynı zamanda tür diriltilecek canlı ve taşıyıcı türler arasındaki genetik uyumluluk da göz önünde bulundurulmalıdır.
Bununla birlikte tür diriltim sürecinin taşıyıcı türlerin popülasyonlarına etkisi dikkatlice değerlendirilmelidir.
Ancak koruma çabalarının temelinde türlerin korunması ve canlandırılmasının yanı sıra bireysel organizma refahını dengelemek hedefi de bulunmaktadır ve her zaman birey sağlığı önemsenmeyebilir.
Bu dengeleme süreci çoğu zaman karmaşık ve zorlu bir çözüm arayışına içerir.
Örneğin Yeni Zelanda gibi bölgeler, yerel biyoçeşitliliği yırtıcı memelilerden korumak amacıyla çoklu öldürme tuzakları ve havadan zehirleme gibi stratejiler kullanmaktadır.
Bu tür önlemler tüyleri tehlikelerden korumanın yanı sıra ekosistem dengesini sağlamak amacıyla da geliştirilmiştir.
Biyoçeşitliliğin korunması ve yeniden sağlanması gibi hedefler, Bazen hayvanların bireysel refahını aşabilir.
Bu da koruma eğitimi ve yaklaşımlarını değerlendirirken hassas bir denge gerektirir.
Müşfik koruma kavramı ise türleri koruma ve bireysel refah arasındaki dengeyi sürdürmeye yönelik bir yaklaşımı ifade eder ve koruma pratiğinde hala yoğun bir tartışma konusu olarak varlığını
sürdürmektedir.
Ancak genel perspektifle değerlendirdiğimizde tür diletimi planlarını oluştururken, Hayvan refahının açıkça göz önünde bulundurulması gereken kritik bir etken olduğunu söyleyebiliriz.
Bu konudaki sorunlar teknolojinin ilerlemesiyle daha da anlaşılabilir hale gelecektir.
Örnek vermek gerekirse türler arası gebelik için geliştirilen teknolojik imkanlar bu alanda umut vaat etmektedir.
Hayvan refahı gözetilerek bakıldığındaysa tür diriltim süreçlerinin karmaşıklıklarının daha iyi anlaşılması gerekmektedir.
Tutsak ortamda yaşayan hayvanların temel ihtiyaçlarının daha iyi kavranması ve bu hayvanların vahşi doğaya salındıktan sonra tutsak ortamın etkilerini en aza indirmek, tür diriltim projelerinin
başarısı için büyük önem taşımaktadır.
Bu alanlar aktif olarak araştırılmaktadır ve ilerlemeler kaydedilmektedir.
Günümüzde ise birçok hayvanın zarar verebilme olasılığı tür diriltim çalışmalarının önünde ciddi bir engel olarak durmaktadır.
Tür diriltimi mevcut ekosistemin dengesini bozabilir mi?
Bu soruya kesin bir cevap vermek oldukça güçtür.
Elbette tür diriltim projesine başlanmadan önce bir türün yeniden doğaya salınmasının çevresel etkileri kapsamlı bir şekilde değerlendirilmelidir.
Eğer tür diriltim adayı bir hayvansa, bu değerlendirme türün muhtemelen ne yediği, ne kadar yediği, hangi türlerle kaynaklar için rekabet edeceği, nerede ve ne zaman uyuduğu,
hangi şekilde ve ne kadar hareket ettiği, avcılarına ve avlandığında ortaya çıkan sonuçları ayrıntılı olarak içermelidir.
Ek olarak, türün hastalık taşıyıcı olma potansiyeli ve besin döngüsüne, tozlaşmaya, mikrobiyel topluluğa olan etkileri gibi faktörler de çok dikkatlice göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu değerlendirmelerde ne kadar titiz ve dikkatli olunursa olunsun, Türler arasında öngörülemeyen etkileşimler ve ekosistemde öngörülemeyen sonuçlar ortaya çıkacaktır.
Bu kaçınılmaz bir durumdur.
Ayrıca türün yok olması ile birlikte türün bir zamanlar içinde bulunduğu ekosistem bu eksikliği dengelemek amacıyla evrimleşir.
Diğer türler hatta istilacı türler bu boşluğu doldurmak üzere o ekosisteme yerleşebilir.
Nesli tükenen türün doğaya tekrar tanıtılması mevcut ekosistem içindeki dengeyi bozabilir.
Ancak bu ekosistem tamamen yok olacak demek değildir.
Bir türün yeniden yabaniyleştirilmesi ekosistemleri değiştirir ki bu genellikle yeniden yabaniyleştirmenin temel amacıdır.
Bu bağlamda risk değerlendirmesi bir ekosistemin sadece değişip değişmeyeceğini değil, aynı zamanda nasıl değişeceğini, diğer türlerin nasıl etkileneceğini, ve yeniden yabaniyleştirilen
türün o ekosistem içinde sürdürülebilir olup olmayacağını inceleyecektir.
Böyle bir değerlendirmeyi tamamlamak bazı türlerin tür diriltim için uygun adaylar olmadığını gösterme olasılığı taşımaktadır.
Bazı türler bugünün insan egemen dünyasının sınırları içinde yer bulamayacak kadar yıkıcı olabilir.
Örneğin ortalama 5 metre boyundaki kısa suratlı dev ayıların ABD'de milli parklarda dolaştıklarını hayal edelim.
Muhtemelen bu durum çok iç açıcı olmazdı.
Öte yandan bazı türlerin barınabilecekleri bir yerleri bulunmamaktadır.
Mesela Çin Nehri Yunusu.
Yangtze Nehri'nin su kalitesinde çarpıcı bir iyileşme olmadan doğal yaşam alanına geri konulamaz.
Bazı türler ise muhtemelen güvence altına alınabilecek uzun vadeli yatırımları gerektirmektedir.
Bunlara ek olarak bazı türlerin davranış ve ekolojisi hakkında o kadar az bilgi sahibi olunulabilir ki, çevresel felaket riskleri ekosisteme geri dönüşlerinin getireceği faydaları açıkça
aşabilir. Bu sorun milyarlarca insanı yakın bir gelecekte kaynak eksikliği, göç zorunluluğu ve artan sıcaklık gibi etkilerle karşı karşıya bırakacaktır.
Eğer etkili önlemler alınmazsa bu küresel sorun daha da büyüyerek daha fazla tahribata neden olacaktır.
Tül diriltiminin amaçlarından biri iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sağlamaktır.
Bu amacı örneklemek için tekrardan ünlü mamukların tür diriltim projelerini ele alabiliriz.
Bu projelerin temel hedefi sıkça bahsettiğimiz üzere mamuklar.
Kurtulmak için başka şansımız var mı?
Kaynaklar daha iyi harcanabilir mi?
İnsan kaynaklı hızlandırılmış iklim değişikliği hiç şüphesiz dünya çapındaki en büyük ve acil sorunlardan biridir.
Bu sorun milyarlarca insanı yakın bir gelecekte kaynak eksikliği, güç zorunluluğu ve artan sıcaklık gibi etkilerle karşı karşıya bırakacaktır.
Eğer etkili önlemler alınmazsa bu küresel sorun daha da büyüyerek daha fazla tahribata neden olacaktır.
Tür diriltiminin amaçlarından biri ikilinin değişikliğiyle mücadeleye katkı sağlamaktır.
Bu amacı örneklemek için tekrardan günlüm avutların tür diriltim projelerini ele alabiliriz.
Bu projelerin temel hedefi sıkça bahsettiğimiz üzere mamutların ekolojik rolünü üstlenebilecek mamofantlar yaratarak özellikle Sibirya gibi antik Tudra ekosistemlerini tekrar oluşturmaktır.
Metan gazı yüksek basınç ve düşük sıcaklıklarda suyla birleşerek kafes bilişikleri adı verilen bir yapı oluşturur.
Basitçe ifade etmek gerekirse metan ve su bir araya geldiğinde donmuş bir yapı meydana gelir.
Bu yapı sıcaklık artmadığı veya üzerindeki basınç düşmediği sürece yer altında sabit kalır.
Ancak bu donmuş yapıyı ısıttığınızda sere gazı olan metan kolayca buharlaşarak atmosfere karışır.
Bugün bahsettiğimiz tür diriltimi projelerinin ana yaşam alanı olan dünyanın kuzey bölgelerinde, toprağın birkaç metre altında donmuş metan kafes yapıları bulunmaktadır.
Metanın yer altında kalmasını sağlayan etkenlerden biri, Özellikle Sibirya gibi bölgelerde toprağın yaz-kış donmuş bir halde bulunmasıdır.
Ancak küresel ısınma süreciyle birlikte bu gazların atmosfere salınma olasılığı artmaktadır.
Eğer bu metan gazı atmosfere sızarsa ciddi sorunlar yaratma riski bulunmaktadır.
Ayrıca bugüne kadar sıklıkla ele alınan iklim felaketi senaryolarının birçoğu bu metan gazının açığa çıkma durumu göz ardı edilerek yapılmıştır.
Buradan da sorunun nedenli büyük olduğu anlaşılabilir.
Bu projenin temel amacı, arktik bölgelerdeki ıslak tulru alanlarını kuru otlaklara dönüştürecek permafrost tabakasının erozyonunu önlemek ve erimesini engellemektir.
Permafrost tabakasının korunması, içinde bulundurduğu 1500 gigatonluk karbon ve metan gibi sera gazlarının daha eskin bir şekilde saklanmasına yardımcı olmayı amaçlamaktadır.
Bu koruma, bu gazların atmosfere salınımını minimize ederek iklim değişikliğinin etkilerini azaltmayı hedefler.
Aynı zamanda proje, bölgeden yansıtılan güneş ışığının miktarını arttıracak sıcaklıkların daha dengeli kalmasına ve böylece etkilerin daha iyi dengelenmesine katkıda bulunmayı da hedeflemektedir.
Bu çok yönlü yaklaşım, mamut tür diriltimi projelerinin iklim değişikliğiyle mücadeledeki potansiyelini açıkça vurgular.
Büyük ölçekli sorunlar genellikle büyük ölçekli çözümler gerektirir.
Ancak kaynakların yönetimi ve dağıtımı konusunda dikkatli bir denge sağlanmalıdır.
Malut tür diriltimi gibi projeler yüksek maliyetler gerektirir.
Bu noktada harcanan kaynakların daha acil ve etkili başka projelere veya çözümlere yönlendirilmesi alternatifi ortaya çıkar.
Bu tür kararlar alınırken hem projenin potansiyel faydaları hem de alternatif kullanım alanları dikkate alınmak zorundadır.
Türlerisimi projeleri için ayrılan kaynaklar, yaşayan türlerin ve habitatlarının korunması için ayrılan kaynaklarla rekabet etmeli midir?
Bu sorunun yanısı bilim çevrelerinde büyük ölçüde hayır olarak kabul edilmektedir.
Zaten 2023 yılı itibariyle böyle bir durum söz konusu değildir.
Nihayetinde hem tür diriltiminin hem de mevcut doğal yaşamın korunmasının temel hedeflerinden biri aynıdır.
Biyolojik çeşitliliği korumak ve sürdürmek.
Ek olarak yaşayan hayvanları korumak tür diriltimi gerçekleştirmeye kıyasla daha kolaydır ve herhangi bir bütçe kaydırılmasını gerektirmez.
Öte yandan tür diriltimi ilgi çekici bir konu olduğu için günümüz koruma araştırmalarını finanse etme açısından da cazip bir fırsat sunabilir.
Günümüzde bilim insanları tarafından ilgi çekici bulunan türler üzerinde gerçekleştirilen bu araştırmaları finanse etmek için özel yatırımcılardan kaynak sağlanmaktadır.
Bu yaklaşım, finansmanın büyük bir bölümünün getirisi yüksek olabilecek türlere yönlendirilmesine neden olur ve bu türler muhtemelen halkın ilgisini çekecek şekilde tür diriltim projeleri olarak
seçilir. İnsanlar olası bir dodo kuşu veya tazmanya kaplanı tür diriltimini ekosistem için daha yararlı olan çöl kanguru paresi gibi daha az bilinen türlere tercih edebilirler.
Bu durum bir nevi seçicilik olarak yorumlanabilir.
Bu durumu günümüzde yaşayan hayvanları koruma çalışmalarında da görmekteyiz.
Örneğin pandalar gibi fenotipik olarak sempatik canlılar, bir dudong veya num num.
Bu durumu günümüzde yaşayan hayvanları koruma çalışmalarında da görmekteyiz.
Örneğin pandalar gibi fenotipik olarak sempatik canlılar, bir dugong veya nun patakıyası daha fazla kaynak alır.
Sonuç olarak popüler canlılara yönelik eğilim, koruma çalışmalarında olduğu gibi tür diriltme projeleri arasında da taksonomik bir dengesizliğe yol açabilir.
Nitekim tür diriltimi, günümüzdeki türlerin yok olma tehditine karşı kullanılabilecek bir arıcı olma potansiyeline sahipse, bunun gerçekleşmesi için yalnızca bilim insanlarının değil, Toplumun
tüm kesimlerinin işbirliği yaparak gerekli kaynakları belirlemesi ve sağlaması gerekecektir.
Yanlışlıkla tehlikeli patojenleri canlandırabilir miyiz?
Nesli tükenen bir türün son bireylerinin ölüm nedenlerini tam olarak bilemediğimiz için akıllara bir başka tartışma konusu daha gelir.
Bu canlının ölümüne sebep olmuş potansiyel tehlikeli bir patojen var mıdır?
Bu bireylerin neslini döndürürsek bu tehlikeli patojeni de geri getirme ihtimalimiz olabilir mi?
Bu sorunun cevabı büyük olasılıkla hayır olur.
Bu soruya yaklaşırken patojenlerin nerede korunduğunu düşünmek önemlidir.
Çoğu patojen enfekte ettiği organizmaların genomlarına entegre olmaz.
Bunun yerine akciğerler, karaciğerler ve kan hücreleri gibi belirli bir organ veya bölümü hedef alırlar.
Ancak eğer nesli tükenen bir organizmanın dokuları canlandırılabilirse ve bu dokularda rastgele bir patojen varsa, o patojenin canlandırılma olasılığı bulunmaktadır.
Örneğin Sibirya'da bulunan mamut kalıntılarından biri sıvı kan içermektedir.
Eğer bu organizma kan yoluyla bulaşan bir patojenle enfekte olduysa, bu kan, kan yoluyla bulaşan patojenlere ait hücreleri içerebilir.
Bununla birlikte henüz nesli tükenen türlerden hücreleri canlandırmak mümkün olmamıştır.
Çünkü içerdikleri genetik materyaller çok fazla bozulmuştur.
Bu durum aynı şekilde patojen genomları içinde geçerlidir.
Kurtarılan bir patojen hücresinin antik DNA için beklendiği üzere hasarlı olması çok muhtemeldir.
Bu bağlamda korunmuş eski virüsler veya patojenlerin bulaşıcı olma olasılığı kesinlikle düşüktür.
Buna ek olarak tür diriltilen canlılar bağışıklık sistemleri zayıf olabileceğinden büyük olasılıkla patojenler için uygun taşıyıcılar haline gelecektir.
Buradan yola çıkarak ilk tür diriltilecek canlıların yaşam sürelerinin kısıtlı olabileceği öngörülebilir.
Ancak bu durum dönemin koşullarına ve izolasyon sürecine bağlı olarak da değişebilir.
Nitekim tür diriltimi çalışmalarında bu tür faktörleri göz önünde bulundurmak ve her ayrıntıyı düşünmek son derece önemlidir.
Tür diriltimi mümkünse yok oluş oranları artacak mı?
Eğer tür diriltimi mümkünse nesillerin tükenme hızının artacağı yönündeki bu ahlaki tehlike argümanı insanlara oldukça olumsuz bir perspektif sunmaktadır.
Bu argüman insanların geçmişte yaptıkları hataları telafi etmenin bir yolu bulunduğunda o hatayı yapma eyleminde olacaklarını hipotetik bir şekilde ele alır.
Argüman hızlı bir çözümün işaret edildiği her durumda, insanların nesli tükenmekte olan türleri koruma çabalarından vazgeçeceğini varsayar.
Elbette nesli tükenmekte olan türleri koruma için yapılan yasalar karmaşık, bazen yanıltıcı ve sıkça güncellenmemektedir.
Ancak biyoçeşitlilik korumasına önem veren insanların, tür diriltim mümkün hale geldiğinde aniden bu çabadan vazgeçeceklerini düşünmek zordur.
Bir yandan bu argüman insanların zaten mevcut durumda yarattığı olumsuz etkileri hafife almaktadır.
Zira mevcut olan belirlere göre önümüzdeki yıllarda türlerin %15 ila %37'sinin neslinin tükenme riski altında olabileceği tahmin edilmektedir.
Eğer tür değilsin gerçekleşirse mevcut biyoçeşitlilik koruma çabalarında büyük bir değişiklik olmayacağı düşünülebilir.
özellikle türlerin neslinin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir dönemde, tür diriltim gibi kontrollü bir yaklaşımın bu çabaları tamamen zayıflatacağına dair endişeler, belki
de bu konuda önemsenmesi gereken en son konulardan biridir.
Tandırcılık mı oynuyoruz?
Tür diriltimi karşısı bir argüman hubris, yani kendini aşırı güçlü hissetme veya tanrıya oynamak argümanıdır.
Tür diriltimi, Nesli tükenmiş türleri veya genel olarak ekosistemleri yeniden canlandırma veya yeniden oluşturma yeteneğimizi tahmin etme ve kontrol etme yeteneğimizi abarttığımızda kubristik
bir nitelik taşır. Bu argüman tür diriltimi için ortaya atılmış bir argüman değil, yeni veya iyi anlaşılmayan her teknolojiye yanıt olarak sıkça ortaya çıkan bir argüman.
Bu argüman bazen dili bir nitelikte taşıyabilir.
Tür diriltimi özelinde tanrıya oynamak suçlaması doğayı insan müdahalesiyle manipüle etme fikrinden kaynaklanmaktadır.
Yeni organizmaları mühendislikle yaratmak, biyolojik toplulukların yapısını değiştirmek ve bugünkü soy tükenme seyrini değiştirmek suretiyle doğayı manipüle ettiğimiz kabul edilir.
Fakat önemli bir nokta olarak tür diriltimi insanların doğayı manipüle etmeye başladığı ilk girişim değildir.
Bundan 30 bin yıl önce insanların gri kurtların evcilleştirilme çabalarıyla türümüz, başka organizmaların genetiklerini avantajımıza göre manipüle etmeye başlamıştır.
Yediğimiz çoğu yiyecek yapay seçilim yoluyla genetik olarak değiştirilmiş, damak tadımıza uygun hale getirilmiştir.
Bilerek veya kazara köpek, kedi, domuz, tilki gibi türlerin başka kıtalara götürülmesi, İlk gemileri inşa ettiğimiz ve bir yerden bir yere nasıl gidileceğini öğrendiğimiz günden beri gerçekleşmektedir.
Ve üzerine gittiğimiz yok oluş eğilimi neredeyse bariz şekilde insan kaynaklıdır.
Bunlara ek olarak tüyleri yeniden oluşturma eylemi bazen hubristik olabilir.
Ancak bu durum her zaman geçerli değildir.
Örneğin tüy devletimini savunanlar kullanılan çeşitli tekniklerin kısıtlamalarının bilincindedirler.
Önceden tartışıldığı gibi.
Suyu tükenen türlerin sadece çok küçük bir bölümünün neslini döndürebiliriz.
Ve bu süreç çok sayıda etik, ekolojik ve genetik faktörü içerir.
Dolayısıyla burada bir tanrıcılık oynama durumu yoktur.
Diğer yandan eğer bu argüman geçerli kabul edilirse bu bizi tüm teknolojik gelişmelerden kaçınmaya zorlayabilir.
Çünkü klonlama ve gen düzenleme mevcut teknolojik ilerlemelerin sadece birkaç örneğidir.
Ancak koruma alanında faaliyet gösteren uzmanlar aynı zamanda kamera tuzakları, izleme etiketleri, uzaktan algılama sistemleri, akustik sensörler, insansız hava araçları, çevresel DNA,
izleme ve yapay zeka gibi bir dizi aracı da kullanmaktadır.
Dolayısıyla bu araçların da hubristik nitelikler taşıdığı düşünülebilir.
Bu argümanın temelinde teknolojik gelişmeler nedeniyle kontrolün kaybedileceği korkusu yatmaktadır.
Bu endişe oldukça mantıklı bir temele sahiptir.
İnsanlar yeni ve karmaşık teknolojilerin sonuçlarını tahmin etmenin zorluğundan doğan belirsizlikleri ve potansiyel riskleri düşünerek endişelenmektedirler.
Fakat bu endişe özellikle de bilimsel süreçten faydalanılarak akılcı bir şekilde ele alınması gereken bir durumdur.
Sonuç Medya platformlarında olumlu gelecek senaryolarına kıyasla pelaket senaryoları ve yaklaşan tehlikeler daha fazla dikkat çekmektedir.
Hızlandırılmış iklim değişikliğinin geri dönülemez etkileri, tehlike altındaki türlerin yok olması, ormanların ve içindeki yaşamın kaybı gibi konular genellikle öne çıkan gündem maddeleridir.
Fakat çözüm önerileri, başarı öyküleri, türlerin yeniden yabanileştirilmesi gibi olumlu haberler genellikle nadir gerçekleşir ve çoğu zaman arka planda kalır.
Genetik olarak değiştirilmiş türlerle ilgili başlıklarsa oldukça net ve dikkat çekici.
Tür diriltimi çabaları bazı bilim insanlarına göre potansiyel riskle düşerir.
Muhtemelen bu tür girişimler Jurassic Park filmlerinde olduğu gibi istenmeyen sonuçlara yol açabilir.
Ancak her problemde olduğu gibi türleri yeniden canlandırma probleminin de kesin bir cevaba sahip olmayan yönleri vardır.
Ve bu aynı zamanda henüz tahmin edemediğimiz sonuçları da içermektedir.
Öte yandan türlerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu günümüzde tür diriltiminin bilim dünyasında gündemde olması kaçınılmaz bir gerekliliktir.
Doğal dengeyi ve ekosistem sağlığını korumak, biyoçeşitliliği sürdürmek ve türlerin yok olma tehlikesini en aza indirmek için tür diriltimine yönelik araştırmalar ve çabalar büyük önem taşımaktadır
ve muhtemelen gelecekte de taşımaya devam edecektir.
Ancak tür diriltim projelerinin gerçekleştirilmesi sadece bilimsel ve teknik yeterlilikte sınırlı kalmamalı.
aynı zamanda etik ve toplumsal boyutları da göz önünde bulundurularak yapılmalıdır.
Toplumun bu konuda bilinçli bir şekilde yönlendirilmesi, risklerin ve faydaların açık bir şekilde tartışılması ve çeşitli paydaşların katılımı, tür diriltiminin sürdürülebilir ve başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesi
için hayati bir öneme sahiptir.
İnsan beyni her ne kadar kısa dönem fayda zararı, uzun dönem fayda zararı yeğleyecek biçimde evrimleşmiş olsa da, Bu zinciri bir şekilde kırmak durumundadır.
Neticede büyük çaptaki zorluklar yine büyük çaptaki çözümlerle aşılabilir.
Sürdürülebilir bir gelecek biyoçeşitlilik için olduğu kadar insanoğlu için de kritik bir gerekliliktir.
Eğer bu sürdürülebilir gelecek sağlanmazsa insan medeniyetinin çok büyük bir risk altına gireceği unutulmamalıdır.
Yazar Alper Kağan Selçukoglu, editör Eda Alparslan, seslendiren Ümmühan Korkmaz.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
