Son Primat: Neden ve Nasıl Hayatta Kaldığımızın 7 Milyon Yıllık Öyküsü
1 Ocak 2022 · 14 dk
PlatformlardaSpotify
Transkript
Altyazı M.K.
İrem Soylu. Editör Çağrı Mert Bakırcı.
İkinci editör Duru Özeren.
Seslendiren Şafak Tok.
Evrimin gidişatına bakacak olursak biz de bir noktada kendimizin daha üstün bir versiyonuna dönüşeceğiz.
Asıl soru ise türümüzden evrimleşecek yeni insanları görecek kadar hayatta kalıp kalamayacağımız.
Türümüzü gelecekte neler bekliyor?
Chip Walter yeni kitabında Modern insanın baskın ve hayatta kalmış tek insan türü olmayı nasıl başardığını analiz ediyor.
Kitapta insanlığın bir sonraki döneminde neler olabileceğine dair tahminlerde de bulunuyor.
Son 4 milyar yılın defalarca gösterdiği gibi evrimsel süreçte bolca olasılık ve hile bulunuyor.
Yeterince milanyum beklenirse evrimde her şey mümkün.
Doğal seçilim bizi kendimizin şimdiki halinden farklı versiyonlarına ayrılmaya irademizin dışında zorluyor.
Tıpkı tek bir atadan birçok farklı türde ve görünümde Galapagos ispinozu çeşidi oluşmasını sağlaması gibi.
Tabii bu tür bir evrim geçirmek için genlerimizi milenyumlar boyunca bırakacak kadar zamanımız olduğunu varsaymamız gerekiyor.
Fakat Walter'a göre bu kadar vaktimiz olmayacak.
Onun yerine sonumuz gelecek.
Hem de pek de uzak olmayan bir gelecekte.
Hatta hayatta kalan son primatlar bile olabiliriz.
Çok sayıda tür ile birlikte diğer primat kuzenlerimizin de yok oluşuna gün gün tanıklık edip hepsinden sonra tarih sahnesinden silinebiliriz.
Walter'a göre ne yazık ki uzun süre hayatta kalamayacağız.
Bu ürkütücü bir düşünce ama evrimin tüm dişlileri ve kolları giderek daha sembolik bir yaratığa dönüştüğümüzü gösteriyor.
Ateşlenen sinapsları kararlara, tercihlere, sanata ve icatlara dönüştürebilen hayvanlara.
Aynı zamanda kendi kendimizi hedef tahtasına da koyduk.
Çünkü bu üstün ve anlamlı güçleri kullanarak, yaratıcılık ve icatlarla yönlendirilen yeni bir tür evrim, kültürel evrim, tasarladık.
Böylece, proteinler ve moleküller gibi eski biyolojik aygıtlarla engellenmemiş, sosyal, kültürel ve teknolojik bir sıçramalar dizisi başlatmış olduk.
Kültürel Evrim Adapte olamayacağımız bir canavar olabilir.
Ne var ki kendimiz için fazlasıyla dişli bir rakip yaratmış olabiliriz.
Bizim bile ayak uyduramayacağımız evrimsel bir güç.
İlk bakışta bunun türümüz için bir nimet olduğu düşünülebilir.
Ateş ve tekerlek, buharlı motorlar, otomobiller, abur cuburlar, uydular, bilgisayarlar, cep telefonları ve robotlar.
Matematik, para, sanat ve edebiyattan bahsetmiyoruz bile.
Bunların her biri...
iş yükünü hafifletmek ve yaşam kalitemizi artırmak için özel olarak tasarlanmıştı.
Fakat işin o kadar da basit olmadığı, bu gelişmelerin bazen istenmeyen sonuçları olabildiği ortaya çıktı.
Yeni ve parlak bir fikrin her hayata geçirilmesiyle kendimizi, dünyayı daha karmaşık hale getiren yeni çözüm yollarına muhtaç halde buluyoruz.
O kadar fazla değişim yapıyor, silahları, Kirleticileri ve genel olarak karmaşıklığı o kadar hızlı bir şekilde şekillendiriyoruz ki son zamanlarda teknik ve kültürel komplekslerden yoksun bir gezegene genetik
olarak yani ayak uyduran yaratıklar olarak değişikliklerden bizzat durumlu olduğumuz halde onlara yetişmekte zorlanıyoruz.
Aralıksız gelişmemizle beraber mantık dışı ve geri dönüşsüz bir şekilde tamamen uyumsuz olduğumuz bir dünya yarattık.
Evrimimizin eski yükü yüzünden kendi kendimizi yok ediyoruz.
Her hayvanın kendi doğasının üzerinde bir güce sahip olmak istediğini ve bunu kazanmak için elinden geleni yaptığını zaten biliyoruz.
DNA'mız hayatta kalmayı talep ediyor.
Canlılar arasındaki İsveç çakısı haline gelmemizi ve ayakları üzerinde durabilen tek primat olmamızı sağlayan neoten'i bir zamanlar olduğumuz hayvanların ilkel dürtülerini değiştirmedi.
Sadece güçlendirdi.
Korku, öfke, anlık tatmin sağlayan şeylere olan iştahımız hala bizimle.
Sanıyoruz buluş gücümüzün ve eski ihtiyaçlarımızın birleşimi yakında bizi canlılar pazarından tamamen uzaklaştıracak.
Türümüz çöküyor.
Bir yandan cesur yeni dünyanın üretim hattında durmaksızın ürerken, diğer yandan giderek darmadağın olduğumuzun en güçlü kanıtı, giderek artan sayıda insanın türümüzün stres
altında olduğunu kabul ediyor olması.
2013 yılında yapılmış bir araştırma, ABD'nin stres ve sağlık söz konusu olduğunda kritik bir yol ayrımında olan bir ülke olduğunu gösteriyor.
Amerikalılar berbat bir döngüye kapılmış durumda.
Sağlıksız yollarla stresle başa çıkarken kendilerine verdikleri zararı görmelerini önleyen aşılmaz bariyerler koyuyorlar.
Sonuç olarak da popülasyonlarının %68'i aşırı kilolu durumda.
%34'ü ise obez haldeki bu avcı-toplayıcı kültürlerde nadiren görülen bir durumdur.
10 Amerikalı'dan 3'ü depresyonda olduğunu söylüyor.
Ve depresyon en çok 45-65 yaşları arasındaki insanlarda görülüyor.
%42'si asabi veya sinirli olduğunu, %39'u ise gergin veya endişeli olduğunu bildiriyor.
X kuşağı ve millennium olarak adlandırılan kuşaklar, kişisel ilişkiler konusunda baby boomer kuşağı olarak adlandırılan ebeveynlerinden dahi stresli olduklarını kabul ediyorlar.
Anksiyetelerimizin sonuçları o kadar kötü ki, Bu sonuçlar diş kliniklerine kadar ulaştı.
Diş hekimleri şimdilerde çene ağrısı, diş eti çekilmesi ve aşınmış dişler tedavisi için 30 yıl öncekinden çok daha fazla mesai harcıyorlar.
Niye mi? Gergin ve endişeli olduğumuz için uyurken dişlerimizi köklerine kadar gıcırdatıyoruz.
Her yerde laboratuvar farelerinin deneyimlerinin defalarca kanıtladığı gibi stres bir canlının içinde yaşadığı dünyaya giderek daha fazla uyumsuz hale geldiğinin bir işaretidir.
Ve Darwin ve Alfred Russell Wallace'ın 150 yıldan fazla bir süre önce de gözlemlediği gibi bir canlı ve onun yaşadığı ortam artık iyi bir ikili değilse ikisinden birinin fedakarlık
yapması gerekir. Ve bunu yapan da çoğu zaman türün ta kendisidir.
Stresimizi nasıl yönetiyoruz?
Pek de iyi değil. Araştırmalar...
Stres dağ gibi üzerimize çöktüğünde rahatlamaya çalışmak yerine yemek yemeyi kesip internet ve televizyonla daha çok vakit geçirdiğimizi, sonrasında da aşırı yemek yiyerek geceleri uyuyamayıp
ertesi güne çökük gözlü, asabi ve yorgun bir şekilde başladığımızı gösteriyor.
Bu davranışları ne tetikliyor?
İşte o görmezden gelmek için büyük bir çaba sarf ettiğimiz o eski ilkel dürtüler ve zaaflar.
Bu da bizi asıl sorumuza yöneltiyor.
Sırada... Transhumanizm.
İnsan geleceğini ne bekliyor?
Sonumuz... Dünyayı tüm insanlardan boşaltan, sert ve kültürel başarılarımızın parçalanmış kalıntılarıyla çürüyen, kıyamet sonrası şehirlerden oluşan terminatör tarzı bir imha olmak zorunda
değil. Daha çok kendi çizgilerimizi aşarak başlarda kendimizin dahi farkında olmadığı, sırtımızda inşa ettiğimiz, yeni bir yaratık olarak ortaya çıktığımız bir değişim süreci olabilir.
Tıpkı bir kelebeğin metamorfoz süreci gibi.
İlk Neandertal artık bir homo heidelbergensis olmadığını biliyor muydu?
Elbette hayır. Çünkü bu tarz geçişler kademeli olarak gerçekleşiyor.
Belki de basitçe senden veya benden çok daha zeki, sosyal açıdan becerikli ya da en azından arkadaş, tanıdık ve iş arkadaşlarından oluşan büyük gruplar arasında akrobatik
bir eda ile denge sağlayabilen cyber sapiens türüne dönüşeceğizdir.
Kısacası, kendi yarattığı değişime ayak uydurabilen bir canlıya.
Cybersapiens, zaman azlığı ve uzak mesafelerin neden olduğu sorunlarla baş edebilmek için belki de her biri ayrı hayatlar yaşayabilen ve daha sonra periyodik olarak çeşitli dijital benliklerine
yeniden katılarak tek bir kişinin süper boyutlu bir versiyonu haline gelen, çoklu ve dijital versiyonlarını ikiye veya daha fazla parçaya bölebilecek.
Robert Frost'un gidilmeyen yol şiirinde geçen gezginin aksine iki yolu da farklı versiyonlarınızla seçebileceğinizi düşünsenize.
Bu tür olasılıklar gerçekleşirse içimizde önemli bir şeyin kaybolup kaybolmayacağı insanı merak ettiriyor doğrusu.
Belki de bu yeni türleri yeni yapan şeydir.
Bir grup homosopiyans hali hazırda bir sonraki versiyonumuzun nasıl olabileceği hakkında kafa yormakta.
Kendilerine transhumanistler diyen bu grup, gelecekteki antropologların geriye bakıp bizlerin hakkında iyi zamanlar oldu.
Fakat günümüze kadar hayatta kalamadılar, diyeceklerini düşünüyor.
Transhumanistler, yarı insan, yarım makine olacağımız bir zamanın geleceğini dahi öngörüyorlar.
Haklı olmaları olası.
Çünkü uzun bir trendin bir sonraki mantıklı adımı bu.
Sonuçta biz zaten teknolojilerimizin bir parçası haline geldik.
En son ne zaman telefonunuzu kontrol ettiniz veya işe gittiniz?
Bilirsiniz, tam da avcı-toplayıcı atalarımızın yaptığı gibi.
Uzun zamandır araçlarımızla birlikte gelişmekteyiz zaten.
Şimdi dahi insanlarla makineler, gerçeklik ve sanallık, biyoloji ve teknoloji arasındaki çizgiler bulanık durumda.
Yakın zamanda ise bu çizgi seyrecek ve tamamen sönecek.
Şimdi soru şu, kendi başımıza hayatta kalabilir miyiz?
Kendi başımıza...
Hayatta kalabilir miyiz? Transhumanistler, moleküler boyuttaki nanomakineler ve eski moda karbon yapılı insan DNA'sını birleştirerek sonraki insanların sadece zihinlerini hızlandırmak ve
benliklerini çoğaltmakla kalmayacağını, aynı zamanda dünyayı, güneş sistemini ve zamanla galaksiyi dolaşırken hiperzeki bir şekilde tasarlayıp icat edecek hızlarını, güçlerini ve
yaratıcılıklarını da artırabileceklerini tahmin ediyorlar.
Çok da uzak olmayan bir gelecekte, biyolojik evrimin yüz milyonlarca yıl boyunca kurnazca ürettiği kanın yerini yapay hemoglobinle değiştirebiliriz.
Mevcut nöronlarımızı nano üretilmiş dijital çeşitleriyle değiştirebilir, sonsuza dek genç ve güzel olmamız için bedenlerimiz yeniden oluşturmanın yollarını bulabilir ve hastalıkları ortadan kaldırarak
ölümün kendisinin nihayet bir tatil yapmasını sağlayabiliriz.
Erkek ve kadın terimleri dahi geçmişte kalabilir.
Basitçe söylemek gerekirse biyolojik sınır eksikliği bir sonraki insanın tanımlayıcı özelliği olabilir.
Bu tarz değişikliklerin bir dezavantajı olabilir.
Kendimizi süper insan güçlerine sahip fakat ilkel yüklerimizden kurtulamamış halde bulma ihtimalimiz yok mu?
Yeni ortaya çıkmış yeteneklerimiz baş edebileceğimizden fazla gelebilir.
Efsanevi bir şekilde çarpışan ve korkunç sonuçlar doğuran çizgi roman kahramanları ve kötü adamlarının bir versiyonuna mı dönüşeceğiz?
Bu tarz güçler son teknoloji terimine yeni ve ölümcül bir anlam kazandırabilir.
Bazı teknolojiler sahiden de ürettiğimiz son teknoloji olabilir.
Peki yeni ve ilerlemekte olan teknolojiye erişimi olmayanlar, süper zenginler ve süper fakirler dünyasına karşı korunmalı mıyız?
Denklemin bu tarafının nasıl gelişeceğini merak etmeden durmak zor.
Evrimin yörüngesi göz önüne alındığında başka bir astroid çarpışması veya kültürel felaket dışında neredeyse kesin olarak mevcut benliklerimizin iyileştirilmiş versiyonları
haline geleceğiz. Son 7 milyon yıldır eğilim bu yönde.
Primatlar giderek daha zeki ve daha fazla araç gereç kullanabilir ve aynı anda daha akıllı ve daha ölümcül hale geldiler.
Şimdi soru şu. Kendimize rağmen hayatta kalabilir miyiz?
Bir sonraki insan haline gelmeyi başarabilir miyiz?
Cevabı belirsiz olan soru bu.
Bizi kurtarması için...
İçimizdeki çocuğa, yani dolanmayı ve oynamayı, çıkmaz sokaklarda ilerlemeyi, imkansızı hayal etmeyi ve nedenini merak etmeyi seven o kısma güvenebiliriz.
İçimizdeki çocuk, geçireceğimiz dönüşümde kaybetmeyi göze alamayacağımız pratik olmayan ve esnek kısımdır.
Çünkü o, bizi başka bir hayvanın olmadığı şekilde özgür kılar.
Bizi bu aşamaya kadar getiren de budur.
Geçerli olacaktır.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
