Simyadan Bilime Yolculuk: Simya Nedir? Simya ile Kimya Arasındaki İlişki Nedir?
2 Ekim 2025 · 19 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Transkript
Simyadan bilime yolculuk.
Simya nedir? Simya ile kimya arasındaki ilişki nedir?
Simya nedir? Simya kelimesi Türkçe'yi Arapçadan geçmiş bir sözcüktür.
Büyü sihir anlamındadır.
Bu sözcüğün kökenlerini ise eski Yunancadan bulabiliriz.
Yani işaret, gösterge anlamındaki sözcüğe.
Dilimizde simyanın en eski kullanımını 1317 yılında Gülşehir tarafından yazılan Mantuk-ı Tahir ismini eserde görüyoruz.
Ancak bu oldukça ileri tarihli bir kullanım.
Çünkü eserde simyadan doğan bilim dalı kimyaya da gönderme yapılıyor.
Simyacı ise simyayla uğraşan kimse anlamına gelir.
Simya, gizem ve gizlilik ile yortulu olan eski bir uygulamadır.
Simyacıların gözünü o zamanların en değerli maddesi olan altın bürümüştür.
Kolay yoldan nasıl altın elde edebileceklerini düşünmeye başlamışlar ve bunun için çalışmaya koyulmuşlardır.
En büyük hedefleri değersiz gözüken diğer elementleri bir şekilde altına dönüştürmek olmuştur.
Ancak bu çalışmaların hedefi sadece basit yoldan altın elde etmekle sınırlı kalmamıştır.
Bunun yanında insan vücudu ve ruhunu nasıl en mükemmel kalabileceklerini, ölümsüzlük ekstriğiyle sonsuz bir yaşamı bulmayı ve çaresiz hastalıklara çare bulmayı da amaçlamışlardır.
Bilimin ve bilimsel metodolojinin temelleri henüz atılmadığı için bu girişimler türümüzün biyolojisine ve evrene dair birçok bilgiyi keşfetmemizi mümkün kılmıştır.
Simyacıların etrafımızdaki her şeyin bir tür evrensel ruhaniyet içerisinde bulunduğuna dair karmaşık bir dünya görüşleri vardır.
Örneğin metallerin kendi ruhlarının olduğuna ve dünya içerisinde büyüdüğüne inanıyorlardı.
Altın onların öylesine ilgisini çekiyordu ki herhangi bir metal bulunduğu zaman bunun olgunlaşmamış altın olduğu düşünülüyordu.
Altının günümüzde de fazlasıyla değerli metal olduğunu biliyoruz.
Hatta nedenlerinden de az çok haberdarız.
Ancak simyaclarının altına olan takıntısı günümüzdekinin çok daha ötesindeydi.
simyacılar peyodik tabloyu dolduran metalleri geniştirerek veya arındırarak mükemmel ruhsal gücü ulaşmanın bir yolu olduğunu düşünüyorlardı.
Simyanın Tarihi Tarihçi Neville Drury, Büyü ve Büyücülük kitabının bir bölümünde simya kelimesinin Mısır Arapçası'nda siyah anlamına gelen çem veya kemden geldiğini belirtmiştir.
Bu sözcük, Nil nehrini çevreleyen siyah alüvyonlu toprakları işaret etmek amacıyla kullanılmaktadır.
Zamanla çem kelimesi başına al ekini alarak, günümüzde Türkçe anlamı simya, İngilizcesi alkemi olan kelime türemiştir.
Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki simyanın kimya ile olan kelime benzerliğinden dolayı bir bilim dalı olduğu düşünülmektedir.
Ancak simya bilim dalı değildir.
Simyada araştırmalar deneme yarılma yoluyla yöntemle yapılmaktadır ve iddiaların gönüllülüğünü sınamak amacıyla herhangi bir objektif yöndeme başvurmamaktadır.
Bol miktarda hatalı iddiaya gerçek gibi yer verilen simya, sıklıkla hüsnü kuruntu ve aceleci genelleme gibi mantık saftalarından gücünü alan bir sahte bilim türüdür.
Kimyada olduğu gibi pozitif yaklaşım simya araştırmalarında yoktur.
Öte yandan simya alanında çalışan bazı kişilerin araştırmalarını daha sistemli hale getirme isteği, kimyanın temellerini atıp onun gelişimini hız katmıştır.
Yani bilimsel yaklaşımın olmadığı dönemlerde, sahte bilim uğraşlarının bile sistematize edilip insan önyargılarından aranılığında, sistemli bir ve dönüşebileceği görülmektedir.
Günümüzde bu genellikle bu şekilde olamamaktadır.
Çünkü zaten hali hazırda evrenin hemen hemen her basınmağını inceleyen bilim dalları bulunur ve bunlara ek olarak sahte bilimden gelen düzensiz ve hatalı perspektife ihtiyaç duyulmamaktadır.
Günümüzde kullanılan maddelerin bir kısmının yüzyıllar önce simyacılar tarafından keşfedildiği bilinmektedir.
Zaten bu nedenle kimyanın temelini simyanın adlı söylenir.
Civa, sönmüş kireç, nitrik asit gibi maddelerin yüzyıllar önce simyacılar tarafından kullanıldığı bilgisi şaşırtıcı olabilir.
Ancak şu nokta hatırlanmalıdır.
Simyacıların bu maddeleri kullanıp ulaşmaya defnedikleri sonuçlar, günümüzün bilimselliğinden ve bilimsel düşünme yöntemleri sayesinde dinlediğimiz bir deneyimin getirilerinden oldukça uzaktır.
Simyacılığın barotun bulunması, madenlerin rafine edilmesi, kozmetiğin gelişmesi...
seramik, cam ve boyan üretimini sağlaması, likör ve esans üretimini başlatması gibi kimyasal gelişime katkılarının olduğu belirtilse de, bunların yöntemi ve sistematiği kimyadan farklıdır.
Tüm bunlara rağmen simyacıların erken dönem bilime katkıları yatsınamaz.
Simyacıların elementleri altına dönüşmeye çalışmalarının günümüze çok büyük faydası dokunmuştur.
Sorun, bunun sistemli olmayışından ötürü anlamlı bir bilgiye dönüştürülmesinin fazlasıyla gecikmesidir.
Simyacılar her elementi altına dönüştürme hızlarından dolayı, Periyodik cetveldeki diğer temel elementleri altından daha değersiz görmüşler, onları incelemeye öncelik vermemişlerdir.
Altın o dönemlerde insanlar için en büyük gelişmeyi temsil ediyordu ve insan ruhunu yenileyen ve geliştiren bir madde olarak görülüyordu.
Bu nedenle altına takıntılı bir saplantı beslemişlerdir.
Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Antik Mısır, İran, Hindistan ve Çin'de uğraşılmıştır.
Klasik Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19.
yüzyıla kadar Avrupa'da simyali çalışmalar yapılmıştır.
Simyacılar o dönemlerde yaşamın temellerinin 5 temeli unsurdan oluştuğunu düşünmüşlerdir.
Bunlar toprak, su, hava, ateş ve ruhtur.
Bu 5 unsurun evrendeki her şeyin temel taşı olduğunu düşünürlerdi.
Eski bir inanca göre her element 4 ayrı unsurdan ikisini içerir.
Bunlar sıcaklık, Kuruluk, ıslaklık ve soğukluktur.
Ateş, sıcak ve kurudur.
Su, ıslak ve soğuktur.
Hava, ıslak ve sıcaktır.
Toprak ise soğuk ve kurudur.
Doğal filozoflarından biri olan Empedokles, bir bardağı su dolu bir kaba soktuğumuzda bardağın içinin tamamen suda olmayacağını, bardağın iç hacminin bir kısmının hava, bir kısmının su ile dolu olarak kalacağını kanıtlamıştır.
Empedokles öncesindeki Yunan filozoflar hangi ilkel maddenin her şeyin temeli olduğunu tartışıyorlardı.
Heraklitus ateşi, Thales suyu, Anaximenes havanın kök element olduğunu savunuyordu.
Türkiye'nin aydın topraklarında yaşanmış Anikşemender ise temel maddenin bu elementlerden biri olmadığını ancak temel maddenin bu elementlere, bu elementlerin ise birbirine dönüşebileceğini savunmuştur.
Empedokles ateş, toprak, su ve havanın temel dört element yani kaynak olduğunu söylemiştir.
Aristoteles ise bu fikri geliştirerek kuruluk, sıcaklık, ıslaklık ve soğukluk kavramını ortaya atmıştır.
Tüm bunlar simyanın temel aldığı felsefi yapı taşlarını oluşturmuştur.
Isaac Newton, Robert Boyle, Arnold de Villanova gibi önemli bilim insanlarının simyayla ilgili çalışmalar yapması oldukça ilginçtir.
Bu durum erken dönem biliminin henüz sahte bilim ayıklayabilecek yapı ve döneminde olmadığını göstermektedir.
Buna rağmen simya, modern bilimden ayrı bir uğraş olarak kabul edilmelidir.
Simya iddia ettiği hedefine hiçbir zaman ulaşamadığı gibi, istenen hedefler modern bilimin ışığını gördüğümüz üzere hayallardan öteye geçememiştir.
Simyadan bilime yolculuk.
Simya ile ilgilenen düşünürlerin çalışmalarının birçok bilimsel gelişmenin önünü açtığından söz etmiştik.
Öyle ki bu çalışmaların sonuçları simyanın sonuna getirmiştir.
Bu kısımda bu gelişmelerden ve bu gelişmelerin simya özelliklerinden bahsedeceğiz.
Teleskobun hikayesi. Teleskobu ilk icat edenin kim olduğu hala belirsizdir ancak hikayesi kısaca şöyledir.
Hans Lippershey adında Hollandalı bir gözlük üreticisi...
1608 yılında nesneleri üç kez büyütebilen bir cihaz icat ettiğini ilan ederek bunun patentini almak için gerekli başvuruları yapmıştır.
Ancak bu patente karşı olan Jacob Matthews ve Zacharias Jensen, onun kendi tasarımlarının çaldığını ileri sürerek Lipoşe'ye ayrı ayrı dava açtılar.
Ortalığın karışık olmasından faydalanan Jacob Matthews, Lipoşe'den birkaç hafta sonra başka bir teleskop için patat başvurusunda bulundu.
Mahkeme ve hükümet yetkilileri çok sayıda insan tarafından bilinen bir icadın çok kolay koplanabilmesinden dolayı teleskoba hiçbir patent verilmemesi kararını aldılar.
Fakat Lippershey ilk patent başvurusunda bulunduğu için teleskopun mucidi olarak anılmaktadır.
Galileo kendi teleskobunu yaparak cisimleri 20 kat büyütebilmeyi başarmıştır ve ucunu gökyüzüne çevirmiştir.
Bu sayede Galileo uzaya yakın gözle bakmaya başlayan ilk kişi olmuştur.
Bu atılımlar üzerine Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde teleskopu geliştirmek için çeşitli çalışmalar yapılmıştır.
Johannes Kepler, optik sahasında yaptığı çalışmalar sonucunda iki konveksli bir teleskop tasarlamıştır.
Teleskop konusunda çağ açı fikir ise Isaac Newton'dan geldi.
Newton, merceklerin yanı sıra aynalardan da oluşan bir teleskop yapmanın daha yararlı olacağını düşündü ve günümüzde yansıtış teleskop olarak bilinen teleskopu icat etti.
Böylece 1608 yılında insanlığın geleceğinde yeni bir kapı aralanmış oldu.
Teleskopun icadı sayesinde türümüz ilk defa bu kadar güçlü bir araçla gözünü uzaya çevirdi.
Bununla birlikte insanlık algılayabildiği büyüklüklere bir yenisini daha katmış oldu.
Astronomik büyüklükler. Teleskopun icadı bizim evrende ne kadar küçük olduğumuz anlamımıza yardımcı oldu.
Teleskop sayesinde evrene yönelik daha önceden ispatlanamayan bazı yaklaşımlarımız ilk defa kanıtlanabilir hale geldi.
Bunun sonucunda simyacılar yavaş yavaş deneme yarılma ve sistemsiz araştırma yöntemlerinden uzaklaşmayı ve bilimsel gerçeklere yaklaşmaya başladılar.
Uzayın sonsuz karanlığını inceleyen insanların yüzlerine ilk defa bilimin ışığı vurmaya başlamıştı.
Barut'un icadı. Barut'un icadı ile ilgili olarak ilk bulgular Çin'i göstermektedir.
M.S. 142 yılından kalan kayıtlarda Barut'a benzer bir maddeden söz edilir.
Toz şeklinde olan bu maddenin şiddetle patladığından ve parlak ışık çıkarttığından bahsedilir.
Bu ilginç keşfin temelinde de simyalik çalışmalar yatmaktadır.
Simyacılar ölümsüzü bulmaya çalışırken Kükürt, kömür ve potasyum nitratı rastgele karıştırıp günümüzdeki patlayıcı barutun atası olan karışımı keşfetmişlerdir.
Bundan 1,5 yüzyıl kadar sonra yani M.S.
300 yılından kalan kayıtlara göre ise yine Çin hanedanlığında yaşamış olan Geyhong, patlayıcı yapmak için bu maddeleri yeniden karıştırmıştır.
Bu çalışmaları sonucunda kullanılabilir yapıda ve stabilite olan ilk barut icat etmiştir.
Barutun gücü anlaşıldığında Çin hanedanlığı bu icadı diğer uygarlıklardan saklamaya çalışmıştır.
Bu patlayıcı silahların sırrı ancak uzun yıllar sonra çözülebilmiştir.
Böylece insanlığın savaşlarda kullandığı öldürme teknikleri baştan yaratılmış, savaş teknolojinde büyük bir çığır atlanmıştır.
Camın Keşfi Bugün evlerimizin ve genel olarak insanlığın vazgeçilmez yapı taşlarından biri olan cam da simyacıların çalışmalarının bir ürünüdür.
Aslında camın tam olarak ne zaman ve kim tarafından keşfedildiği bilinmemektedir.
Arkeologlar tarafından keşfedilen en eski cam eşyalar, M.Ö.
2500 yılından kalma antik mısır boncuklarıdır.
Eski çağlarda insanlar yemeklerini pişirmek için kaplarını üzerine koyabilecekleri bir taş bulamadıklarından dolayı yanlarında olan ve aynı zamanda mumyalamada kullanılan doğal soda topraklarını kullanmışlardır.
Kum üzerinde yakılan ateşin, kum, soda ve deniz hayvanlarının kabuklarında bulunan kireci eritmesi sonucunda camın keşfedildiği bilinir.
Bu konudaki en kapsamlı araştırmalardan birisi, kimya tarihçisi Marco Beretta tarafından yazılan Caman İsimiyası adlı kitaptır.
İnsanlık öncelikle taşlarla ilgilenmiştir.
Taşları şekiller şekle sokmaya çalışmışlardır ancak belli bir şekilde öteye gidememişlerdir.
İnsanların taşlara olan ilgisi metalleri keşfedene kadar sürmüştür.
Çünkü metalleri taşların aksine izledikleri şekillere sokabildiğini fark etmişlerdir.
Avrupa'da ilk defa dövümlüç bakırın kullanılmasının M.Ö.
4500 yıllarına dayandığı bilinmektedir.
Andolu'da ise bu M.Ö.
7000. Altın, gümüş ve bakırın kullanımının arkasından demir gelmektedir.
O dönemlerde demirin metolojik kullanımı gizli tutulmuştur.
Bunun sebebi demirin bakırdan ve bulunan diğer metallerden daha sert olması, silah yapımında kullanılmak için ideal bir metal olmasındandır.
Ancak ilerleyen dönemlerde silah yapımı dışında inşaat ve tarım açısından da demirin önemli birincindeydiler.
Eski Mısırlı ustalar özellikle altın ile ama genel olarak metallerle çalışma konusunda yetenekliydiler.
Cehallerden metalleri ayıklamak ve alışımları birleştirmek için kullanılan yöntemleri geliştirmişlerdir.
Mısırlılar tenekle ve bakırla nasıl kaliteli bronz yapılacağını biliyorlardı.
Aynı zamanda demirle neler yapılabileceğini de farkındaydılar.
Metallerin keşif ve üretimi bakır, tunç, pirinç ve demir sırasına göre olsa da bu sıra dünyanın her bölgesinde aynı sırada olmamıştır.
Çünkü insanların metallerle olan bağlantısı tamamen tesadüfi olarak ve o bölgenin coğrafik koşullarına bağlı olarak gelişmiştir.
Mesela demir çağı dünyanın bazı bölgelerinde daha erken başlamıştır.
Cıbanın keşfi de bakırın keşfi kadar geçmişe gitmektedir.
Romalılar civayı altın elde edeminde kullanırlardı.
Simya tarihinde önemli kişiler.
Johann Rudolf Glauber.
Şarap üretimi kimyası üzerine çalışmalar yapıp bunu ticarette kullanılmasını sağladı.
Eczacılıkla uğraşıyordu ve halkın fakir kısmına ücretsiz ilaç ve tıbbi tedavi sağlıyordu.
Kimyasal ekipmanlara yaptığı geliştirmeler ile kimyaya katkısı çok büyüktür.
Sülfürik asit ve sofra tuzunu birleştirerek konsantre hidroklorik asit üretti.
Potasyum nitratı sülfürik asit ile ısıtarak...
Metrikasit üretimi için geliştirilmiş bir işlem gerçekleştirdi.
Salmirabilis veya harika tuz olarak isimlendirdiği sodyum sülfat üretimi ile birlikte bu maddeye Glabertuz adı verilmesinin onurunu yaşadı.
Arnaldus de Villanova Simyacı Arnaldus hakkında çok fazla bilgi bulunmamaktadır.
Bunun en büyük sizeplerinden birisi göçebi bir hayat yaşamasındandır.
Sık sık şehir değiştirilen Arnaldus'un ölümü de Papa tarafından dağıtılması üzerine Avignon şehrine giderken yolda hastalanarak olmuştur.
İlgilendiği konuların gökbilim ve fizik olduğu bilinir.
Bu bilim dalları yanında kimya, tıp ve Arap felsefesi de okumuştur.
Ebu Musa Cabir bin Hayyan Kimyanın kurucusu olarak anılan Cabir bin Hayyan çok yönlü bilim insanıdır.
Kimya, tıp, felsefe, matematik gibi konularda kendini geliştirmiştir.
Onun kimyanın kurucusu olarak anılmasının sebebi simyayı bir ilim olmaktan çıkartmasıdır.
Kendi geliştirdiği yöntemlerle kimyayı analiz ve matematik gibi sağlam temellerle açıklamış ve kimya biliminin oluşmasını sağlamıştır.
Daha sonra bu alanda kendini geliştirmiş ve dindiği tecrübeler, teknikler ve yeni icatları ile modern kimya biliminin kaynaklarını oluşturmuştur.
Fransız bilim tarihçisi Markelin Berthelot, Ebu Musa Cabir bin Hayyan hakkında şunları diyor.
Aristo'nun mantık ilmindeki yeri ne ise Cabir bin Hayyan'ın kimya ilmindeki yeri odur.
Aristo mantığın kurucusu ve üstad olarak kabul edildiği gibi Cabir bin Hayyan da kimyanın kurucusu ve üstaddır.
Yaptığı çalışmalar günümüzü ışık tutmuştur.
Ancak çalışma prensibinin de herkese örnek olması gerekir.
Oldukça yoğun bilim hayatı olan Cavir bin Hayyan, yaptığı çalışmalar ve deneylerinin sonucundan hiçbir zaman emin olmamıştır.
Bilimin hızlı ilerlediğini ve her yeni gün başka buluşların gerçekleşebileceğini düşünmüştür.
Bu da kendisinin yaşadığı çağda ileri görüşlü bir kişi yaparak kimyaya ve günümüze şık tutmuştur.
Dünya üzerindeki ilk kimya laboratuvarını kurmuştur.
Kristalleşme, kalsinasyon, damıt ve buharlaşma gibi terimleri kimyaya kazandırmıştır.
Damıtma işleminde imlik aletini kullanarak bitkilerden asitleri, sotyum, karbonat ve potasyum bulmuştur.
Zehirli maddeler üzerinde incelemeler yapmıştır.
Boyalar, deriler ve deri boyama üzerinde çalışmalar yapmıştır.
Paslanmazlığı keşfetmiştir.
Maddelerin atomik yapısı ve reaksiyon oluşumlarını araştırmıştır.
Ateşle yanmayan kağıdı keşfetmiştir.
Nicholas Flamel Bu ismini Harry Potter serisinden hatırlıyor olabilirsiniz.
O kişi gerçek bir kişi. Flamel hakkında oldukça ilginç iddialar vardır.
Bu iddialar Flamel'in simyacıların bulmaya başladıkları ölümsüzük ilacı olarak görülen felsefe taşını ve bütün maddeleri altına çevirme hedefliklerinin yöntemini bulduğunu söylemektedir.
Çeşitli kaynaklarda yazan bilgiye göre maddeleri altına çevirebilmişti ancak bunu sadece eşi görmüştü.
Nicolas Flamel 1340-1418 yılları arasında yaşayıp ölümünden sonra ünlenen isimlerdendir.
Felsefe taşını bulduğu için mezar soyguncuları tarafından mezarı katılmış ve mezarının boş olduğu iddia edilmiştir.
17. yüzyılda insanlar Nicolas Flamel'in ölmediğine ve hala yaşadığına inanıyorlardı.
Robert Boyle, kimyasal elementleri maddenin parçalanamayan yapı taşları olarak tanımlamıştır.
İlk kez kimyasal birleşiklerle basit karışımlar arasında ayrım yapmış, kimyasal birleşmede özelliklerin tümünün değiştiğini, basit karışımlarda ise böyle değişimler olmadığını öne sürmüştür.
İlk kez element ve birleşiklerin doğru tanımını yapmıştır.
Robert Boyle'e göre element, kendinden başka elementleri ayrılamayan bir maddedir.
Tüm birleşiklikler elementlerin birleşmesiyle meydana gelir.
Ancak Robert Boyle'ın element tanımındaki eksikliği, sodyum hidroksit, kireç ve su gibi ısı ile zor ağ yaşayan maddeleri element olarak kabul etmesidir.
İlerleyen dönemlerde bu eksikliği Anton Lauser yaptığı çalışmaları ile düzeltmiştir.
Sonuç Sonuç olarak geçmişten günümüzü olan süreçlediğiniz bilgilere bakacak olursak, o zamanlarda birileri ortaya fikir atmış ve diğer bilim merakları bunu geliştirmek için veya yanlışlamak için çalışmalarını sürdürmüşlerdir.
Eğer yanlışlanabilirse o fikre sırtlarını dönmüşlerdir.
Ancak doğrulanabilir veya gelişilebilir olduğunu düşünürlerse o fikrin üzerine gitmişlerdir.
Aynı durum günümüzde de geçerlidir.
Bildiğimizin dışında ortaya atılan bir fikrin yanlışlanabilirliği kontrol edilmelidir.
Hiçbir kaynağa başvurmadan, hiçbir ilimsel dayanak oluşturmaksızın yanlıştır veya doğrudur demek yanlıştır.
Geçmişten çıkarabileceğimiz en önemli ders budur.
Simyada olduğu gibi deneme-genelme yoluyla çalışmalarını sürdüren insanlar sayesinde...
Kimya biliminin temeli doğmuş ve pozitif bakış açısıyla çalışmaları sürdüren bilim insanlarımız daha titiz çalışmalarıyla bilimin geliştirme yoluna girmişlerdir.
Bu demek değildir ki günümüzde halen simya çalışmaları yürütülmelidir.
Bunun dediği şudur.
Kimi zaman sıra dışı alanlara sistemli bir yaklaşım getirdiğimizde daha önceden göremediğimiz gerçekleri görebilmemizi sağlayabilir.
Günümüzde her geçen gün yeni çalışma alanları doğmaktadır ve doğmaya devam edecektir.
Neden bu yeni doğacak çalışma alanlarından bir tanesi sizin sayenizde olmasın ve tarihe Ebu Musa, Cabir bin Hayyan gibi bir alanın kuruculuğunda sınadınız geçmesin?
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
