Reiki, Qi ve Çakralar: Yaygın Yeni Çağ Akımı Argümanlarının Bilimsel Analizi
22 Ağustos 2021 · 28 dk
PlatformlardaSpotify
Transkript
R2, Ki ve Çakralar.
Yaygın yeni çağ akım argümanlarının bilimsel analizi.
Bedenimizde gizli enerji noktaları bulunuyor olabilir mi?
Skeptizizm editörü Arsel Berkat Acar.
Editör ve ikinci yazar Çağrı Mert Bakırcı.
Seslendiren Nazlı Can Tosun ve Altay Kenger.
Çakralar en basit anlatımla süptil bedenlerimizde, bunu fiziksel olmayan beden, eterik beden ya da ruhani bir beden olarak düşünebilirsiniz, var oldukları söylenen enerji merkezleridir.
Nadi denilen enerji kanallarıyla bağlantılı olduklarına inanılır.
Bu tarz enerji merkezlerinin var olduğu düşüncesi aslen Budizm ile Hinduizm inançlarından kaynaklanmaktadır.
Bu inançlardaki gelenekler yoga ve tantra olarak bilinmektedir.
Yoga, eski Hindistan'dan türeyen fiziksel, zihinsel ve ruhsal bir uygulamadır.
Tantra ise Hindistan'da Orta Çağ'da oluşturulan dini, ruhsal ve meditatif bir uygulamadır.
Çakra kelimesi Sanskritçe'de tekerlek ya da devir anlamına gelmektedir.
Az önce de belirttiğimiz gibi bunların süptil bedenlerimizde olan enerji merkezleri olduğuna inanılır.
Ancak fiziksel bedenlerimizin üzerinde etkileri olduğu da iddia edilmektedir.
Yani çakraların organlarımızı kontrol eden yapılarla bağlantılı oldukları söylenir.
Aynı zamanda duygularımız, düşüncelerimiz, yaşam kalitemiz ve davranışlarımız üzerinde de etkili olduklarına inanılır.
Günümüzdeki birçok yeni çağ akımı bu kavramlar üzerinden giderek uygulamalar geliştirmişlerdir.
Örneğin meşhur Reiki uygulamalarında bu çakralara yoğunlaşılır.
Hatta bunu kolaylaştırmak için bazen bir kristal ışık yatağı kullanılır.
Kimi uygulamada çakraların aura görüntüleri çekildiğinde görülebildiği iddia edilir.
Farklı metinlerde ve öğretilerde çakraların sayıları farklı olduğundan dolayı çoğunun 3.
boyutun ötesinde olduğu söylenir.
genel geçer olarak kabul edilen bir çakra sistemi bulunmamaktadır.
Batıdaki uygulamalarda genellikle 7 ana çakra göz önünde bulundurulur.
En bilindik çakra sistemlerinden biri Hindu çakra sistemi olan Kundalini'dir.
Kundalini'nin omurgada yer alan birincil enerji olduğuna inanılır.
İddiaya göre farklı yöntemler ile Kundalini'de gerçekleştirilen uyandırmalar ruhsal bir aydınlanmayı gerçekleştirebilir ve hatta gizemli güçlerin ortaya çıkmasını da sağlar.
Bazıları bunu organizmada uyuyan ve hareketsiz olan potansiyel güç olarak tanımlamaktadır.
Bu güç genellikle bir yılan olarak tasvir edilir.
Nefes kanalları yoga uygulamalarında upanishadlarda bilinse bile çakra hiyerarşisi 8.
yüzyılda Budist Hejavra Tantra ve Caryagidi tarafından tanıtılmıştır.
Günümüzde çakraların sayısı 7 olarak bilinse bile metinler ve öğretilerde farklı sayılar mevcuttur.
Kısacası belirli bir çakra sistemi yoktur.
Ve herkes farklı bir şekilde bunları öğretir fakat bazı ortak özelliklere de sahiptirler.
En bilinen çakra sistemlerinden biri Hindu çakra sistemi olan Kundalini'dir.
İnsan vücudundaki gizemli bir evrim enerjisi olarak nitelendirilen Kundalini enerjisi, organizmada uyuyan bir yılan olarak tasvir edilir, hareketsiz, potansiyel bir güç anlamına gelir.
Buraya kadar her şeyin anlaşıldığını umuyoruz.
Şimdi de çakraların ortak özelliklerini inceleyelim.
1. Süptil bir enerji bedeni ve kanallarını oluştururlar.
2. Çakralar fiziksel olmaktan çok süptildir fakat fiziksel sağlığımızla ilişkilidir.
3. Mantralar, renkler ve ilahlarla ilişkilendirilirler.
4. Şekillerinde belirli sayıda yapraklar bulunur.
5. Merkezi kanalın üzerinde bulunurlar.
6. İki taraflı kanalları merkezi kanalından çakralar üzerinden geçerler.
Burada bahsedilen süptil beden, mistik, ökült ve ezoterik öğretilerde canlıların eterik, görülmeyen bedenidir.
Dokuzuncu beden olarak da bilinir ve ruha benzetilmektedir.
Çakraların sadece organlarımızla değil, aynı zamanda duygularımız, düşüncelerimiz, yaşam kalitemiz ve davranışlarımız üzerinde de etkili olduğu söylenir.
İnsanların stresli olmasının ya da mutluluk duymasının, Benliğimizle baş başa olmamızın ya da bilincimizle öte alemlere yolculuk etmemizin bütünüyle çakralarla ilişkili olduğu anlatılır.
Batı Çakra Modeli 1927 yılında Sir John G.
Wadroff, Hint dilinde yazılmış Satraka Nuru Panava Paduka Panjaka adlı metinleri tercüme etmiştir ve çakra sistemini içeren The Serpent Power, The Secrets of the Tantric of Shaktic Yoga adlı
bir kitap yazmıştır. Böylece kundalini yoga uygulamaları batıda popüler bir hale gelmiştir ve çakralar bu haliyle 20.
yüzyılda oluşturulan batı kültürünün ruhsal hareketi olan yeni çağda da görülmüştür.
En bilindik olan 7 çakranın isimleri sırayla şöyledir.
Taç çakrası, göz çakrası, boğaz çakrası, kalp çakrası, solar plexus çakrası, sakral çakrası, kök çakrası.
Bazı insanlar modern insanlardaki çakralarla eski insanlardaki çakraların benzemediğini, bir değişimin, bir evrimin olduğunu söylemiştir.
Bazı insanlar da çakraların sadece duygu ve düşüncelerimizle değil, fiziki görünüşümüz ile de bağlantılı olduğunu söylemiştir.
Hatta çakraları endokrin sistemi ile ilişkilendirenleri de görüyoruz.
Endokrin sistem, salgıları vücudun başka bölgelerindeki hedef hücreleri ulaştırabilmek için kana veya lemfe veren bezlerin tümüdür.
Bu sistem it salgı bezlerini oluşturur.
Bunlara örnek olarak hipofiz, tiroid, sparatroid, epifiz ve böbrek üstü bezleri gösterilebilir.
Renklerle de bir ilişkilendirme söz konusudur.
Örneğin başımızın üstünde olan çakra yani taç çakrası mor renginde gösterilir.
Ve baş ağrısı olan bir insanın başına ametist gibi mor renkte bir taş tutulursa iyileştirici gücü görüleceği söylenir.
Çakralara şüpheyle bakmak.
Peki bütün bunlara bakarak yapılan araştırmalar ve incelemelerde neler söyleniyor?
Sözde bilimin şüpheci ansiklopedisi, çakraların sayısı konusunda net bir cevabın olmadığını vurguluyor.
Bunun en temel nedeni, çakraların sistemli ve bilimsel olarak çalışılmıyor olmasıdır.
Ayrıca ansiklopedi, aynı zamanda insan bedeninin anatomisi ve fizyolojisiyle ilgili herhangi bir bağı gösterecek kanıtın bulunmadığını ve insan bedeninin dikkatlice incelenmesine rağmen çakraların varlığını ortaya
koyacak herhangi bir bulgunun olmadığını da belirtiyor.
Elbette sahte bilimcilerin bu konuda yanıtı hazır.
Tıpkı ruhun fiziksel aygıtlarla tespit edilemeyeceği iddiasında olduğu gibi, çakraların da insan bedeninin fiziksel incelenmesinde veya otopsilerde görülmeyeceği söylenir.
Çünkü iddiaya göre çakralar fiziki bedende değil, süptil bedende bulunmaktadır.
Bir şeyin varlığı sorgulanırken görünmez olduğunu belirtmek ve somut bir kanıt göstermemek, şüphe eden insanların şüphe duymasını haklı kılıyor.
Çünkü aynı savunma, tespit edilemediği söylenen her şey için kullanılabilir.
Dünyanın dönmesini sağlayan pembe tek boynuzu atları tespit edemiyor musunuz?
Görünmezler de ondan. Çakraların ve savunucularının en büyük problemlerinden bir diğeri, çakra enerjisi olarak bahsettikleri enerjinin fiziksel anlamı hakkında hiçbir açıklama yapamıyor oluşlarıdır.
Günümüzde fizik ötesi olan hiçbir şey keşfedilemediği gibi, çakraların da fizik ötesi bir etkisi olduğuna dair hiçbir bulgu yoktur.
Dahası, eğer ki çakralar fiziksel bir olgu olan enerji ile izah ediliyorsa, fiziksel olarak da araştırılabilir olmalıdır.
Çakraların enerji bakımından sorunu, ne tür bir enerji formu olduğunun hiçbir şekilde izah edilmemesidir.
Günümüzde çok sayıda enerji formu tanımaktayız.
Potansiyel enerji, kinetik enerji, termal enerji, kimyasal enerji, elektrik enerjisi, elektrokimyasal enerji, elektromanyetik enerji.
Ses enerjisi, nükleer enerji ve daha nicesi.
Fiziksel olarak bir sistem, örneğin vücut, herhangi bir şekilde iç veya dış enerji değişiminden etkileniyorsa bunun fiziksel boyutu hesaplanabilir ve gözlenebilir olmalıdır.
Ne var ki çakralardaki değişimlerin hiçbiri bu fiziksel enerji formlarından herhangi biriyle izah edilmemekte.
Bu formlarla izah etmeye çalışanların hiçbiri konuyu bilimsel açıdan temellendirememektedir.
İsminin havalı olmasından ötürü çakraların elektromanyetik enerji olduğu sıklıkla iddia edilse de yapılan çalışmalar bu yönde bir bulguya rastlamamıştır.
Bu yönde bilimsel çalışma olarak yapıldığı iddia edilen ve çakra bölgelerinde elektromanyetik dalgalanmaların olduğunu gösterdiğini iddia eden bazı çalışmaların ise sonradan tekrarlanmasında aynı sonuçlara ulaşılamamış
ve bu çalışmalar sahtekarlık girişimi olarak bilim dışına itilmiştir.
Kısacası çakraların enerji bazında hiçbir bilimsel açıklaması bulunmamaktadır.
Bunu atlatmak isteyen çakra savunucuları ruh enerjisi isimli yeni bir enerji türü uydurmaktadırlar ve çakraları bununla açıklamaya çabalamaktadırlar.
Bunun kanıtsız olarak ileri sürdüğümüz her şeye takabileceğimiz uydurma kulplardan bir farkı yoktur.
Bu insanların bilimsel ispat konusundan anladıkları çok sinirli bir insandım, yoga yapıp çakralarımı iyileştirdim, artık daha sakinim gibi anekdotlara dayalı, bilimsel olmayan, ve bilimsel olarak incelenmemiş hiçbir
dayanağı olmayan argümanlar.
Bilimde aradığımız ispatlar birden fazla araştırmacı tarafından aynı koşullarda tekrar edildiğinde aynı sonuçları veren verilerdir.
Ne yazık ki çakra konusunda bu şekilde ortak bir sonuca varılmış değildir.
Ruh kavramının da bilimsel bir tabanı ve gerçekliği olmadığı gibi var olmadığının da biliniyor olması buna dayalı olarak yapılan çakra ve ruh enerjisi açıklamalarını bilimsel olarak geçersiz kılmaktadır.
Çakralarla ilgili bir diğer sorun bedenle olan etkileşimlerinin izah edilemiyor oluşudur.
Nasıl ki ne tür bir enerji formu olduğu bilimsel olarak temellendirilemiyorsa cisimlerle olan fiziksel etkileşimi de dört temel fizik kuvvetine yani kütleçekim, elektromanyetizma, kuvvetli nükleer
kuvvet, zayıf nükleer kuvvete bağlı olarak açıklanamamaktadır.
Yine başarısız birkaç deneme ile Elektromanyetizma iddiaları ileri sürülmüş olsa da yapılan hiçbir fizik deneyinde çakralardan etkilenen elektromanyetik dalgalara rastlanmamış, dolayısıyla bu yapıların
bedenle etkileşimi bir safsasadan ibaret kalmıştır.
Belirtmemiz gerekir ki hassas ölçüm aletleriyle atom altı bir dünyayı inceleyebildiğimiz ve 2006 yılında fırlatılı Plüton cüce gezegenine kadar giden New Horizons adlı insansız uzay aracından
veri alabildiğimiz bu çağda astrolojik iddiaları destekleyecek verileri bulamıyoruz diye ya da evreni farklı açılardan görüntüleyebilmek için kullanılan kızıl ötesi uzay araçlarıyla ve tıp çalışmalarında MRI veya
röntgen ışınlarıyla insan bedenini ve beyninin taramasını alabildiğimiz bu dönemde Yanı başımızdaki insanın aurasını, çakralarını ya da enerji vortexlerini algılayamıyoruz diye önyargılı görülemeyiz.
Yine bir diğer sorun, çakraların konvansiyonel veya modern fizik terimlerince açıklanamıyor olmasıdır.
Uzun yıllar evrenin maddeden ibaret olduğunu sandık ve şu anda karanlık madde ve enerji gibi yeni varlıklarla karşılaşıyoruz.
Bazı çakra savunucuları, Bu tip bir şu anda bilmiyoruzculuğa sığınarak kendilerine sağlam bir limana çekmekte ve bilimsel şüphecilikten korunduklarını zannetmektedirler.
Bu da geçersiz bir iddiadır çünkü karanlık madde ve enerjinin temeli de temel fizik ve kuantum fiziği dahilinde bildiklerimiz sayesinde keşfedilmiştir ve onların üzerine eklenerek geliştirilmektedir.
Bunların karanlık enerji gibi havalı isimleri olsa da Bağımsız araştırmacılar tarafından her seferinde aynı sonucu verecek şekilde etkileri ölçülebilmekte, hesaplanabilmekte, test edilebilmektedir.
Çakralarda ise böyle bir durum söz konusu değildir.
Dolayısıyla çakra gibi bir iddianın öncelikle klasik fizik veya en azından kuantum fiziği ile açıklanması gerekmektedir.
Ne var ki çakraların fiziksel etkisine veya beden üzerindeki doğrudan etkisine hiçbir bilimsel araştırmada rastlanmamış, bu iddiaları ileri sürenlerin çalışmaları tekrarlandığında aynı sonuçlara varılamamıştır.
Dolayısıyla çakraların ispatını gelecekteki bilime yüklemek, var olmayan fiziksel kuvvetler uydurmaktan farksızdır.
Özetlemek gerekirse, fiziksel bedenimize bağlı olan ve fiziksel etkilerini gösterebildiği söylenen çakraların Sırf görünmez veya henüz açıklanmamış oldukları için gerçek olmadıklarını iddia edemeyiz.
Sonuçta radyo dalgalarını da göremediğimiz halde var olduğunu biliyoruz.
Ancak çakraların görünmezliği onların yegane özelliği gibi gözükmekte ve bu bilimsel anlamda bir problem.
Herhangi bir şekilde doğrudan ispatı bulunmayan bir iddiayı sırf görünmezlik ve henüz açıklanamamış olma iddiasıyla gerçek sınıfına sokmak, ve bunun üzerinden çalışmalar yürüterek para kazanma temelli uygulamaları yürürlüğe
sokmak bilimsel açıdan kabul edilemezdir.
Görünmez bir şeyin varlığını ortaya koyabilmesi için etkilerini görebilmemiz gerekmektedir.
Mesela 21 Aralık 2012 tarihinde beklenen gizemli X gezegeni gerçekte var olsaydı fakat gözle tespit edilmesi zor olsaydı diğer gezegenler üzerinde oluşturduğu çekim kuvvetindeki değişikliklere
bakarak belki varlığı konusunda daha net bilgiler elde edebilirdik.
Gökbilimci Carl Sagan'ın söz ettiği gibi muhteşem bir şey bir yerde keşfedilmeyi bekliyor olabilir.
Hiçbir zaman bu ihtimali tamamen yok saymıyoruz.
Her olağanüstü iddia gibi.
Ancak bu tarz bir olağanüstülüğün varlığını gösteren olağanüstü düzeyde deliller olmaksızın o şey ya da şeylerin varlığından kesin gerçeklermiş gibi bahsedemeyiz.
Bunlardan yola çıkarak metotlar, teknikler geliştiremez, eğitimler düzenleyemeyiz.
Çakralar ve bunun üzerine kurulu sistemler kısmen psikolojik rahatlık ve fayda sağlıyor olabilir.
Bunun sebebi gizemli enerjileri değil, yapılan meditatif çalışmaların psikoloji dolayısıyla da beden üzerindeki olumlu etkisidir.
Psikolojik telkin mekanizmalarının bedeni ve bireyi rahatlatıyor ve daha iyi hissettiriyor olmasıdır.
Bunun haricinde çakraların beden ve fizik ötesi bir boyutuna hiç rastlanmamıştır ve bu iddianın sahipleri tarafından hiçbir bilimsel yöntem kullanılarak ispatlanamamıştır.
R2 uzun oyunun bir halüsinasyonu mu?
Alternatif tıp türlerinden biri olan ve ruhsal çalışmalarda yer alan ve bir şifa tekniği olarak bilinen reiki, her yerde olan rei, ruhsal yaşam enerjisi ki olarak tanımlanmaktadır.
Bu bahsedilen enerji Japonlardaki ve Çinlilerde qi olarak bilinmektedir ve tükenmeyen, iyileştirici gücü olan ve olumsuz bir etkisi olmayan bir enerji türü olarak tanımlanmaktadır.
Bu tarz enerjiler daha çok New Age yani yeni çağ akımı ile uğraşanlar tarafından dile getirilmektedir.
Ancak bu konuda bilimsel veriler bulunmamaktadır.
Reiki uygulamalarında aynı zamanda nefes teknikleri, kristaller, aura, tapping yani tıklama, hafifçe vurma, bakma, dokunma ve üfleme yer almaktadır.
Ancak bunların her zaman ya da hep beraber kullanıldığı da söylenemez.
Söylenenlere göre Reiki'deki teknik aslında yeni olmaktan çok 2500 sene evvel Tibet'te yer alan yazılı öğretilerde görülmektedir.
Günümüzde ise popülerleşmesini sağlayan ve Reiki'yi yeniden keşfettiği söylenen kişi 19.
yüzyılda yaşamış olan Dr.
Mikao Uzui'dir.
Ancak burada önemli bir ayrım bulunmaktadır.
O da Reiki'nin iki çeşidi olduğudur.
Geleneksel Japon Reiki'nin türleri Uzui Reiki Ryaho Gekai, Reidor Reiki Gekai, Kamyo Reiki Kai, Jikiden Reiki.
Batı Reiki'nin türleri Uzui Reiki Shiki Ryaho, Uzui Tibetan Reiki, Gendai Reiki Ho.
Bu iki türde de toplamda üç derece bulunmaktadır.
Birinci, ikinci ve master dereceleri.
1. derece Shudden yani giriş öğretileri.
Basit teorileri ve talimatları öğretir.
Hoca öğrenciye birkaç uyumlama verir.
Öğrenciler vücudun nerelerine el konulması gerektiğini öğrenir.
Bu kurs bittiğinde öğrenciler hem kendilerini hem başkalarını iyileştirme tekniklerini öğrenmiş olur.
Kursun süreçleri Reiki masterına bağlı olarak değişir.
2. derece Okudun yani içsel öğretiler.
Öğrenciler birkaç sembol öğrenir.
Bu sembollerin gücüyle R2 gücü arttırılır ve sonraki aşamalarda uzaktan uyumlama öğrenilir.
Yani özetle iyileştiren ve iyileştirilenin aynı yerde bulunmasına gerek yoktur.
Uzaya döneminde öğrencilerin birçoğu bu derece için 10 bazen de 20 sene çalışmışlardır ve birçoğu 3.
dereceye katılmamıştır.
Master derece yani mistik öğretiler.
Bu master usta antrenmanıdır.
Buradaki usta sözcüğü ruhsal bir ilahlaştırma anlamında değildir.
Sadece öğretebilecek konuma geldiğini belirtir.
Reiki masterları ikiye ayrılır.
Biri Reiki başkalarını öğretir, diğeri de Reiki'nin ustası olup bol çalışma yapar.
Öğretim süreci öğretene bağlıdır.
Bu onların felsefesine dayanır.
Gördüğünüz gibi Reiki'yi öğrenmek ve özümsemek aslında senelerce süren çalışmaları gerektirmektedir.
Günümüzde ise daha çok Batı Reikisi ile uğraşanların birkaç kurs ile kendilerini şifacı olarak tanımlamaya başladıklarını görebiliriz.
Bu tıpkı karete dersleri almaya gidip birkaç hafta sonra dövüş sanatlarını iyice öğrendiğini sanmaya benzemektedir.
Bir de önemli bir eleştiri daha yapmak isteriz.
O da uzaktan uyumlama hakkındadır.
Bir insana gerçekten yardım etmek istiyorsanız olumlu düşünmek ya da pozitif enerji göndermek yerine bir şey yapınız.
Niyetiniz iyi bile olsa seni umursuyorum mesajını verseniz bile manevi destek kadar fiziksel bir yardımlaşma da şarttır.
Dr. Mikawa Uzui 1865 yılında Japonya'da doğdu.
Hayatında birçok ülke gezmiş ve tarih, tıp, psikoloji, Hristiyanlık, Taoizm, Budizm gibi alanlarda çalışmalar yapmıştır.
19. yüzyılın sonlarına doğru Mikao, Kyoto'da Doshisha Üniversitesi'nde bir baş öğretmendi.
Bir gün bazı öğrenciler ona gelip öğretilerine inanıp inanmadıklarını sordular.
Özellikle İncil'deki İsa peygamberin şifa verme özelliği konusunu merak ettiler.
Kanıt isteyen öğrencilere bakarak Mikao, bu şifanın nasıl yapıldığını bilmediğini ve araştırıp öğrenmeye çalışacağını söyledi.
Bunun üzerine Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti ve orada Şikago Üniversitesi'nde teolojiyi araştırdı.
Fakat araştırmalarında istediklerini bulamadı.
Buda'nın şifa özelliğine de sahip olduğunu bilerek bu sefer Budizm inancını araştırmaya başladı.
Amerika'da 7 yıl kaldıktan sonra Kiyo...
Kyoto'ya geri döndü. Çünkü Kyoto'da Budist tapınaklar ve metinler bulunuyor.
Birçok Budiste bu soruları sorduğunda Budist rahipler bu sorularla pek ilgilenmediler.
Fakat daha sonra bir zenbaş rahibiyle tanıştı ve ona yardım etmek istediğini söyleyip Kyoto dışındaki manastırında kalma teklifinde bulundu.
Mikawa burada kalıp araştırmalarına devam etti.
Budizm Çin'den Japonya'ya geldiği için bazı yazıtları anlayabilmek adına Çince öğrendi.
Ardından Sanskritçeyi öğrendi.
Sonunda Buda'nın şifa özelliğini incelerken aradığını buldu.
Fakat bulduğu sembolleri nasıl kullanacağını bilmiyordu.
Bunun üzerine 1922 yılında Kurama Dağı'na çıktı ve orada 21 gün boyunca içinde oruç ve zekirin de bulunduğu bir meditasyon yaptı.
Kaç günün geçtiğini anlamak için önüne 21 tane taş dizdi ve geçen her gün bir tanesini attı.
Söylenenlere göre son günün sabahında kendisine doğru yaklaşan bir ışık gördü.
Işık gözlerine yansıdı ve birden onu yere devirdi.
Uyandıktan sonra Mikau gökyüzüne baktı ve gökkuşağının renklerini gördü.
Daha sonra beyaz bir perde görmeye başladı ve bu perdenin üzerinde altın renkte Sanskritçe sembollerini görmeye başladı.
Ve mistik bir vahiy ile başın üzerindeki taç çakrası yoluyla vücuduna bu sembollerin anlamları, bilgileri ve ruhsal gücü aktarıldı.
Ve sanki kendisine şu sözler söyleniyordu.
Hatırla, hatırla, hatırla.
Hoş bir hikayeye benzese de bu kişisel bir deneyim olduğundan dolayı bunun doğrulanabilmesi mümkün değildir.
Ayrıca oruç ve meditasyonun insan bedeni ve zihni üzerinde etkileri de bilinmektedir.
Meditasyon ile bir şekilde rahatlama sağlansa bile aynı zamanda beden içi ve beden dışı türünden deneyimlere de yol açmaktadır.
Ve oruç tutmak da bu etkiyi arttırabilmiş olabilir.
Kısacası Mikao'nun yaşadığı deneyim bir halüsinasyondan da ibaret olabilir.
Mikao'nun yaşadığı bu deneyimden sonra hikayenin devamında 4 tane mucizenin yaşanıldığı anlatılmaktadır.
İlk mucize 3 hafta boyunca oruç tutmasına rağmen Mikao bu deneyimden sonra kendini yeniden canlanmış gibi hissetti.
İkinci mucize heyecanla dağdan aşağı doğru koşan Mikao'nun ayağı bir yere takıldı ve ayak parmağı kanamaya başladı.
Elini kanayan yerin üzerine koydu ve kanama durdu.
Üçüncü mucize dağdan indikten sonra dışarıda bir yemek dükkanı gördü.
Uzun süredir doğru dürüst yemek yemiyordu.
Yemek servisi yapan yaşlı adamın kız sorunu geldi.
Ve Mikao ona bakınca ağladığını fark etti.
Neyi olduğunu sorunca dişinin ağrıdığını öğrendi.
Elini ağzına koydu ve ağrı birden geçti.
Dördüncü mucize onca süredir oruç tutup aç kaldıktan sonra bol yemek yemesine rağmen karnı hiç ağrımadı ve bedeni besinleri doğru düzgün bir şekilde sindirdi.
Sözde mucizelerin ardından Mikaho daha sonra manastıra döndü ve baş rahibi olanları anlattı.
Baş rahibin rahatsızlığını fark etti ve onu da şifa etti.
Ne yapacaklarını düşünürken gidip fakir ve hasta olan insanlara yardım ettiler.
Orada 7 yıl boyunca kaldı.
Fakat şifalandırdığı kişiler tekrar geliyordu.
Bunun üzerine Mikaho şunu anladı ki insanların hayatlarını düzeltmeleri ve şifa almaya hazır olmaları gerekiyordu.
Çünkü şifa istemeyen insanlara şifa aktarımı olamazdı.
Ve böylece Mikao Nisan 1922'de Tokyo'ya taşındı.
Ve Reiki ile iyileştirmek ve öğretmek adına Uzui Reiki Ryaho Geka'yı kurdu.
Geleneksel mandalinde Uzui'nin ruhsal enerji terapi metot toplumu anlamına gelmektedir.
Uzui hayatı boyunca yaklaşık 2000 kişiye Reiki'yi öğretti.
Ve bu öğrencilerden 16 tanesi master derecesine gelene kadar çalışmalarına devam etti.
Fukuyama da 9 Mart 1926 yılında 60 yaşında eğitim verirken beynine giden kanın engellenip tıkanmasıyla yaşamını yitirdi Uzui.
Kao hayatını kaybetmeden önce 5 prensip oluşturdu.
Bu öğretilerin kökenlerinin Japon İmparatoru Meiji'ye dayandığı söylenmektedir.
Bu prensipler şöyledir.
Birincisi, bugün.
Sadece bugün kızma hiçbir şeye.
İkincisi, bugün. Sadece bugün endişelenme.
Üçüncüsü, bugün. Sadece bugün sahip oldukların için müteşekkir ol.
Dördüncüsü, bugün. Sadece bugün kendini işine ada.
Beşincisi, bugün. Sadece bugün insanlara karşı nazik ol ve iyi davran.
Gekai toplumun başına gelir.
Mikao'nun 16 mahsır olan öğrencileri arasında Toshihiro Eguchi, Jusoburo Gida, Ilichi Taketomi, Tayochi Manami, Yoshihiro Fadanabi, Keizo
Agowa, Ji Ushit ve Tujiro Hayashi vardı.
Mikawa hala hayattayken Chujiro Hayashi, Reiki'nin daha basit bir şeklini oluşturmak hakkında konuşmuştu.
Ve Mikawa öldükten sonra Chujiro bulunduğu Gekai toplumunu bıraktı ve kendi kliniğini açarak Reiki'nin daha basit teknikleriyle şifacılık yaptı ve öğretti.
Öğrenenlerin arasında Havoya Tokata isimli biri bulunuyordu.
Birçok seanstan sonra Chujiro, Tokato'yu eğitti ve onu 1938 yılında master derecesine getirtti.
Tokato, Hawaii'de bir sürü Reiki kliniği açtı ve daha sonra Amerika'ya giderek ilk iki dereceyi öğretmeye başladı.
Master derecelerini 1970 yılından sonra ilan etmeye başladı ve 1980 yılında öldü.
Toplamda 22 tane Reiki masterı yetiştirmeyi başardı.
Böylece Reiki doğu dünyasından batı dünyasına da yayılarak dünyaca tanınmış bir alternatif tedavi haline geldi.
Master derecesine gelip Reiki'yi başkalarına öğretmeye başlayanlar kendilerinden önceki eğitmenleri bir soy ağacı şeklinde kaydederler ve bu ağacın ilk başında Mikau Uzui yer almaktadır.
Bazı eleştiriler, Reiki'nin gelişimi ve yayılışı konusundaki hikaye hoş olsa bile ve oluşturulan beş prensip faydalı olsa bile işin bilimsel tarafını da ele almamız gerekir.
Bu yöntem ile maalesef AIDS ya da kanser gibi insan sağlığına ciddi tehditleri oluşturan hastalıklar tedavi edilemez ki her iki reykim hastalığı da böyle bir iddiada bulunmamaktadır ve modern tıbın
gerekliliğinin farkındadır.
Bunların yerine ağrı, stres ve uykusuzluk gibi küçük sorunlar da etkili olabilir ve yaşadığınız sıkıntılarınızda iş hayatı, ilişkiler, ailesel durumlar vs.
bir tür terapi görevi görebilmektedir.
Ancak aynı etkiyi hoşunuza giden şarkılar dinleyerek sizi umursayanların yanlarında bulunarak ya da hoş bir ortamda bulunarak da yaşayabilmeniz mümkündür diyebiliriz.
Bazı insanlar hastanede gördükleri tedavi ile çıkışta reiki uygulamasına giderek iyileşmeye başladığında ise bu iyileşme sürecinde reikinin de bir etkiye sahip olduğunu iddia edebilecektir.
Yine de alternatif tedavilerin uygulanmasında.
Bazı sağlıkçılar bir sorun görmese de hastaların normal tedavilerine devam etmeleri uyarısında bulunmaktadırlar.
Mikau Zui'nin dağda tam olarak neler yaptığını ve neler deneyimlediğini bilemeyiz ve doğrulayamayız.
Kişisel tecrübeler bu sebeple bilim camiasında bir şey kanıtlamak açısından kanıtlama yöntemlerinin en zayıf olanlarındandır.
21 günlük meditasyon ve orucun olduğunu düşünürsek uzayının bir çeşit halüsinasyon yaşadığını düşünebiliriz.
Ancak yaşadığı deneyim gerçek olsaydı bile bu yine de Reiki'de bahsedilen enerjinin doğruluğunu göstermemektedir.
Uzaya gönderdiğimiz uydulardan sinyal alabilirken bahsedilen ki enerjisine dair hiçbir ölçüm elde edemedik.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
