Transkript
Postmodern felsefe, postmodernizm nedir?
20. yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan...
Postmodernizme getirilen eleştirilere bir bakış.
Yazar Ahmet Özkaya Editör Çağrı Mert Bakırcı Seslendiren Muhammed Acar Toplumun ayakları altında sağlam bir zemin yok.
Bundan böyle hiçbir şey açık değil.
Belli demokrasilerde görülen kaosun, sürekli akış ve istikrarsızlığın kaynağı bu.
Burada birdenbire ortaya çıkan, düzensiz, duraksamalı ve insanı tüketen kasırgalara maruz bir varoluşla karşılaşıyoruz.
Emily Durkheim Sık sık karşılaştığımız ancak bir türlü ne olduğunu tam olarak belirleyemediğimiz postmodernizmin bu yazıda belirli söylemlerden
yola çıkarak ve açık bir anlatımla anlatmaya çalışacağız.
Amacımız postmodernizmi eleştirmek ya da olumsuzlaştırmak değil, onun ne olduğunu daha anlaşılır bir perspektiften anlatarak internette ne olduğu ile
ilgili karmaşanın bir ölçüde giderilmesi olacaktır.
Bu yapılırken postmodernizme getirilen eleştirilere ve postmodernizmin getirdiği eleştirilere yer verilecektir.
Postmodernizmin çok geniş kapsamlı bir teori anlayışı olduğu için bu kısa yazıda onu tüm yönleriyle anlatmak mümkün olmayacaktır.
sadece temel söylemler ve küçük bir kısmı örnekler verilerek anlatılacaktır.
Burada anlatılacak olan postmodernizm, sanat ve edebiyatla ilgili olmayıp daha çok felsefi bir yönden ele alınacaktır.
1. Postmodern tarihin karmaşası ve bazı eleştiriler Postmodernizmin tarihini net bir şekilde ortaya koymak, postmodernizmin yapısı gereği
şimdilik mümkün değildir.
Mutlak gerçekliği reddeden postmodernizm, yapısı gereği tarihinin mutlak anlamda belirlenmesini de mümkün kılmamaktadır.
Çünkü kesin sınırlar, mutlak gerçekler, evrensel anlatılara olan kuşkuları doğal olarak tarihini ve ne olduğunu da belirlemeyi muğlaklaştırmaktadır.
Amerikalı teorisyen Ihab Hasan, postmodernizmin karmaşık yapısıyla ilgili şunları söylemektedir.
Günümüzde postmodernizm hakkında 30 yıl önce bu konuda yazmaya başladığımdan daha az şey biliyorum.
Postmodernizmin gerçekte ne anlama geldiğine dair hiçbir fikir birliği yoktur.
Agnes Heller ve French Faire postmodernizmi şu şekilde eleştirmektedir.
Postmodernite ne bir tarihsel dönem ne de iyi tanımlanmış karakteristik özellikleri olan politik ya da kültürel bir eğilimdir.
Tersine postmodernite dış çizgilerini modernite ile ve moderniteye havale edilmiş sorularla problemi olanların, moderniteyi suçlamak isteyenlerin ve gerek
modernitenin başarılarının gerekse çözümsüz açmazlarının bir dökümünü çıkaranların çizdiği modernitenin daha geniş kapsamlı zaman ve mekanı içerisindeki bir
özel kolektif zaman ve mekan olarak anlaşılabilir.
Klasik tanımlamalarda postmodernizmin modernizme karşı olarak ortaya çıktığı belirtilir.
20. yüzyıla damgasını vuran bu felsefi ekol bazı düşünürlere göre modernizmin devamı iken, Bazı düşünürlere göre ondan sonrasını kapsamaktadır.
Postmodernizmin görünür olduğu zaman dilimi 2.
Dünya Savaşı sonrasına tekabül etmektedir.
Postmodernizmin düşünce tarihi Friedrich Nietzsche ile başlatılır.
Önemli postmodern düşünürlerin dayanakları Nietzsche ve Heidegger.
20. yüzyılda kıta felsefesinin en önemli düşünürü olarak görülen Heidegger'in çalışmaları Postmodernizmin temelini teşkil eder.
Örneğin yapı bozumu, derida, egzistansiyalizmse, Sartre ile daha çok anılsa da 20.
yüzyılda bu iki felsefenin kurucu ismi Heidegger'dir.
Postmodernizm terimini en belirgin anlamda kullanan kişi İngiliz tarihçi Arnold Twainby.
Bir tarih çalışması kitabında artık Birinci Dünya Savaşı'nın sona erdiğini ve bu dönemden sonra postmodern döneme girildiğini iddia etmiştir.
Tabi 6 ciltlik Tuan Bi'nin bu çalışmasını tek bir ciltte toplayan Summerwell, postmodern terimini bu ciltte kullanmış ardından Tuan Bi bunu benimseyerek bir
tarih çalışması eserinin 8.
ve 9. cildinde kullanmıştır.
Arnold Toynbee 1957 yılında yazdığı kitabında şunları belirtir.
Son 20 yılın belirsiz bir noktasında modern çağdan pek farkına varmaksızın çıkıp yeni ama henüz adı konulmamış bir çağa doğru hamle yaptık.
1959'da Wright Mills, sosyolojik hayal gücü çalışmasında Toynbee gibi yeni bir çağa girildiğini iddia eder.
tıpkı antik çağdan sonra batılıların bölgesel olarak karanlık çağlar dediği birkaç yüzyıl boyunca doğunun yükselişe geçmesi gibi, şimdi de bir postmodern
çağ, modern çağın ardından gelmektedir.
Mills'e göre bu dönemin özelliği, modernizmle belirginleşen rasyonel düşünceyle hakikate ulaşılabileceği düşüncesinden, postmodernizmle ortaya çıkan karmaşıklık
ve gerçekliğin nihai olarak bilinemeyeceği görüşünün baskın olduğunu söylemiştir.
John Watkins Chapman, 1870 yılında Fransa'da resim çiziminin modernist ve avantgard olduğunu ve önceki sanat akımından ayırmak için postmodern
resimden bahseder. 1917 yılında Rudolf Pennewitz, Avrupa kültürünün krizi çalışmasında Avrupa'nın içinde bulunduğu kültürün nihilist bir yöne ve
bu yüzden değerlerin, anlamların amaçsızlığa doğru seyrini belirtmek için bu terimi kullanmıştır.
Michel Foucault, 1967 yılında verdiği bir röportajda modernizmin bitişiyle ilgili şunları söyler.
Tekilli içerisinde modern çağı ancak bir yandan 17.
yüzyılla, öbür yandan içinde bulunduğumuz çağla karşıtlık içerisinde tanımlayabilirim.
Bundan dolayı bu ayrımı sürekli oluşturabilmek için bizi onlardan ayıran farklılığın cümlelerimizin her birinden koparıp taşımasını sağlamak zorunlu.
Daha sonra modern çağ 1780-1810 civarında başlar ve 1950 civarına dek sürer.
Postmodernizmin dayanaklarının olduğu başlıca isimler Martin Heidegger, Nietzsche, Sarn Kierkegaard, Max Stirner, Jack LeCun, Edmund Husserl, Wittgenstein
gibi filozof ve düşünürlerdir.
Postmodernizme katkı sağlayan düşünürler ise Michel Foucault, Derrida, Kuhn, Zizek, Paul Feyerabend, Lyotard, Gilles Dulles, Jean Baudillard ve diğer düşünürlerdir.
Fakat bu düşünürler kendilerini postmodern olarak tanımlamaz.
Buradaki düşünürlerin bir kısmı, örneğin Ludwig Wittestein'in kendisi postmodern değildir.
Ancak dille ilgili çalışmaları postmodernistler tarafından kullanılmıştır.
Bu örnek Michel Foucault için de verilebilir.
Foucault, postmodern ve postyapısalcı gibi herhangi bir terimi veya etiketi kullanmaktan kaçınır.
Fakat kendisi postyapısalcıdır.
Foucault verdiği bir röportajda şöyle söyler.
Gerçekten biz neye postmodern demekteyiz?
Güncel olayları pek takip edemiyorum da.
Postmodern ya da post yapısalcı dediğimiz insanların ne türden bir ortak sorunu olduğunu anlamıyorum.
Postmodernizme birçok düşünür tarafından sert eleştiriler de getirilmiştir.
Dil bilimci ve filozof Noam Chomsky postmodernizmin getirdiklerinin anlamsız olduğunu savunur.
Postmodernizm, analitik veya ampirik bilgiye hiçbir şey katmadığı gibi onu yıkmaya çalıştığını savunmuştur.
Hristiyan din felsefecisi William Lane Gregg de postmodernistleri sert biçimde eleştirmiştir.
Postmodern bir kültürde yaşadığımız fikri bir efsanedir.
Aslında postmodern bir kültür imkansızdır.
Bu tamamen yaşanmaz olacaktır.
Bilim, teknoloji ve mühendislik konularında insanlar göreli değildir.
Daha ziyade din ve ahlak konularında göreli ve çoğulcudur.
Ama elbette bu postmodernizm değil, modernizm.
Modernizme Başkaldırı Postmodernizmin Genel Söylemleri Sıklıkla duyduğumuz modern kelimesinin ilk kullanım amacı, Hristiyanlık öncesi ve sonrası
dönemi belirtmek için kullanılmıştır.
daha sonra aydınlanma sonrası dönemi belirtmek için kullanılmaya başlar.
Postmodernizmi belli bir ölçüde anlayabilmek için modernizmin anlaşılması gereklidir.
Postmodernizm ister modernizmin devamı olsun, isterse onun karşıtı her halükarda modernizmin getirdiklerini yapı bozumuna uğratır.
Diğer bir deyişle sorunsallaştırır.
Aydınlanma sonucunda ortaya çıkmış olan modernizmin en önemli dayanağı, Akılcılık olmuştur.
Bilim, teoloji, felsefe, sanat ve diğer alanlar ayrılarak uzmanlaşmalar ortaya çıkmıştır.
Modernizmde tek bir gerçeklik vardır ve o gerçekliğe ulaşabilmek için tek aday bilimdir.
İster doğa bilimleri isterse sosyal bilimler olsun evrensel olarak dünya kurulabilir.
Bu söyleme göre akıl sayesinde her sorunun cevabı verilir ve zaman ilerledikçe gerçeğe daha da ulaşılır.
Hukuk, ahlak ve etik evrensel olarak kurulabilir.
Dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın evrensel ve tek tip bir ahlaka ulaşılacağına olan iyimserlik vardır.
Bu durumun sonucuna göre insanların değişmez olan özleri vardır.
Rasyonellik bu özün ortaya çıkarılmasında Modernizmde evrensellik iddiası olduğu için doğrudan ya da dolaylı olarak ve iyimser
yaklaşımlarıyla birlikte insanlığın akıl sayesinde eşitlikçi, özgürlükçü, ilerici olarak sürekli bir sıçrama şeklinde gideceğini belirtir.
Bu sayede ortaya büyük anlatılar çıkarak sosyal yapıyı dönüştürme görevini üstlenir.
Örneğin Karl Marx'ın bugüne kadar ki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir söylemi bir büyük anlatıdır.
Burada söylenen bütün toplumların ifadesi, evrensel, genelleyici ve her şeyi sınıf ilişkisine indirgeme, modernizm ve dolaylı olarak evrensellik iddiasında olan Marksizm,
Feminizm, Hümanizm ve diğer anlatıları kapsamaktadır.
Modernizmin geçmiş dönemlerden ayrılmasının belli başlık kriterleri vardır.
Hızlı değişim, ilerlemecilik, geçmişe olumsuz bakma, kendine özgü kurumsal ve büyük yapılar, ulus devletçilik, partiler, milliyetçilik, kültürel homojenik,
determinizm, metalaşma, modernizmin belirgin unsurlarıdır.
Modernizmin insanın özünü rasyonalites sayesinde bulma söylemi çelişkili olduğundan eleştirilir.
Modernizm ve ortaya çıkan mantıksal pozitivizmin metafiziği dışlamasına karşılık, metafizik bir söylem olan özü bulma iddiasına Nietzsche bunun metafizik olduğunu mitostan
öteye geçemeyeceğini söyleyerek modernizmin bu yönünü eleştirir.
Modernizmde homojenlik ön plandadır.
Farklılıklar ve çoğulculuk önemsizdir.
Ulus devleti temsil eden modernizmde milliyetçilik ve belirgin sınırlar ön plandadır.
Hiyerarşi yani düzenin belli bir merkezden kontrolü sağlanır.
Büyük anlatılar, kurumlar ve partiler sosyal olanı dizginleyerek kontrol altına alır ve bu sayede belli merkezlerde hiyerarşi kurulmuş olur.
Modernizm, skolastik düşünceye ve dine karşıt bir pozisyonda durmuştur.
Ancak toplumların dini terk ettikten sonra onun bir olguyla doldurulması gerekir.
Dinlerdeki hakikate ulaşma amacını modernizmde bilim almıştır.
Bilimle birlikte milli kimliğin vurgulanmasıyla ve milliyetçilik gibi dinin yerini alması gereken olgular güçlü bir şekilde etkisini göstermiştir.
Birleşmiş kimlik anlayışı sayesinde insanları bir arada tutma hedeflenir.
Modernizmde benlik özne merkezdir.
Parçalı değildir çünkü bu durum dağılmayı ve karmaşaya sebep olabilir.
Buradaki öznenin merkez olması ve birleştirici unsuru yaşamın içerisindeki çoklu renklere diğer bir deyişle farklılıkların silikleşmesine neden olur.
Dualizmle birlikte ortaya çıkan ikili yapılar, örneğin kadın-erkek, iyi-kötü, güzel-çirkin, ahlaklı-ahlaksız, bilgili-bilgisiz, ilerici-gerici,
saygılı-saygısız gibi ikili yapılar mekana yansıtılarak bu ikili durumun dışında kalan olgular dışlanır.
Erkek-kadın dışında kimlik reddedilir.
Görünüş itibariyle erkek ve kadına benzetilemeyen bireyler her yerde dışlanırlar.
Bu sebeple çoğulculuk modernizm ve onun yansıması olan ulus devletler için tehlikelidir.
Modernizmde determinist yasalar yaygındır.
Evren, canlılar ve insan deterministik yasalar tarafından belirlenmiştir.
Deterministik yasalar nedensellik ilişkisiyle birlikte yoğun olarak kullanılır.
birçok deterministik kuramlar ortaya çıkmıştır.
Sosyal Darwinizm, çevresel determinizm, sosyolojizm, biyolojizm, tarihselcilik ve bunlara ilaveten fizikte ortaya çıkan determinist evren modeli yaygın
görüş olmuştur. Determinist evren modelini ortaya çıkaran büyük dahi Sir Isaac Newton belki istemeden de olsa Hristiyanlığa büyük darbe vurmuştur.
Çünkü Hristiyanlık anlayışında irade Tanrı'nın inisiyatifinde olduğu için evren makine gibi işleyen bir sistem olamaz.
Ancak yaygın kanının aksine Newton tam anlamıyla makine gibi çalışan bir evren modeli sunmamıştır.
Modernizmin ortaya sunduğu bilimin dayanakları, günümüzdeki bilimi tam anlamıyla ortaya çıkaran ve kendi yaşadığı çağda yaygın olan sihircilik, büyücülük gibi yaygın
görüşlerden bilimle sıyırmış Newton'ın attığı temelin üzerine inşa edilmiştir.
Determinizm sebebiyle postmodern düşünce, determinist modelin karşısında sosyal olanla ilgili determinist olmayanı getirir.
Doğa bilimlerinde determinist yasaların ortaya çıkarılmasıyla özellikle 19.
yüzyılda sosyal yapıyla ilgili birçok determinist belirlenimci kuramlar ortaya çıkmıştır.
Postmodernizm ve Bilim İlişkisi Modernizm sanayi devrimi ve makinelerle temsil edilir.
Sanayi devrimiyle ortaya çıkan teknoloji sayesinde daha refah bir yaşam alanı ortaya çıkmıştır.
Maddiyat daha ön planda olup, maneviyat daha ikinci planda kalır.
Teknoloji sayesinde kolaylaşan yaşam, sosyal yaşamda başlayan büyük dönüşüm insanı da değiştirmiştir.
Bu sebeple Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger bilime ve teknolojiye kuşkuyla bakar.
Heidegger ise teknolojinin insanı robotlaştırdığını söyleyerek sanatı yüceltir.
Büyük düşünür Friedrich Nietzsche de aynı şekilde sanatı yücelterek onun iyi ve kötü gibi kavramları aşabileceğine inanır.
Bilimle ilgili şunları söyler.
Bilimin nihai gayelere uygun izanı yoktur.
Nietzsche yine şu sözlerde din, bilim ve felsefe ile ilgili şunları ifade eder.
Metafizikçiler olsun, dinsel inancı olanlar olsun, bilim insanları olsun, Bunların hepsi de tanrı, töz, yerçekimi ve buna benzer konulardaki iddialarını
şeylerin objektif durumlarının ifadesi olarak aldıklarında dilin tabiatını yanlış anlama suçu işlerler.
Mantığın ve matematiğin önermeleri bile doğrular değil, hayatla başa çıkma konusunda son derece yararlı araçlardır.
Ayrıca metafiziğin, dinin ve bilimin arkasında gizli bir ajanda güç hedefi vardır.
Bilim insanları da hepimiz gibi zorunlu olarak bir güç istenciyle motive oldukları için, ki bu dünya üzerinde, diğer insanlar üzerinde ve kendileri üzerinde bir güç isteğidir,
kendilerini nötral, objektif yargılar verebilen bağlantısız, rasyonel izleyiciler olarak görmeleri samimiyetsizlik olur.
Nietzsche'ye göre bilim nasıl sorusuna cevap verebilmektedir ancak nedeni açıklayamamaktadır.
Bilimin sınırı olduğu söylenen Nietzsche, dinin yerine bilimin getirilmeye çalışıldığını ancak bilimin neden sorusuna cevap veremediği için bu konuda eksik kaldığını söyler.
Kıta felsefecileri ve bazı postmodernistlerin pozitif bilime sert muhalefetleri vardır.
Ancak muhalefet edilirken bilim değil, Bilimcilik üzerinden eleştiri getirirler.
Bilimcilik, bilimden farklıdır.
Bilimin gerçeğe ulaşabilecek tek görüş olduğunu ve bilimin de paradigması olan pozitivizm sayesinde kanıtlanamayan her şeyi reddedip sadece gözlem ve
deneye ait olanları kabul etme anlayışıdır.
19. yüzyılda yaygınlaşmaya başlayan felsefi bir akımdır.
Postmodernistlerin kullandığı bilimcilik sözü aşağılama anlamında kullanılır.
Martin Heidegger'in şu sözleri bir anlamda bilimciliği de hedefe almaktadır.
Örneğin komünist olan insanlarında bir dini vardır.
Bir diğer ifadeyle onlar bilime inanmaktadırlar.
Onlar koşulsuz ve şartsız bir şekilde modern bilime güvenirler.
Ve bu koşulsuz inanç yani bilimsel sonuçların kesinliğine duyulan güven de bir inançtır.
Ve diğer inançlar gibi belirli anlamda tekil insanı aşan ve onun ötesinde olan bir şeydir.
O halde bilime duyulan inanç da bir dindir.
Bu anlamda diyebilirim ki hiç kimse dinsiz değildir ve herkes belirli bakımlardan kendisinin ötesindedir.
Yani delidir. Peki postmodernistler bilim düşmanı mıdır?
Bu soruya net bir cevap vermek mümkün değildir.
Çünkü tüm postmodernistler bilim karşıtıdır söylemi genelleme hatasına düşmek için bir neden olacaktır.
Postmodernizm eleştirilirken bu hatalar sık sık yapılmaktadır.
Bu durumun sebeplerinden bir tanesi ise postmodernistlerin dilinin ağır olması ve anlatımlarının kapalı olmasıdır.
Postmodern anlayış bir ideoloji değildir.
Böyle bir iddiası olmadığı gibi ideoloji karşıtıdır.
Postmodern anlayışı modernizm üzerinden temellendirdiğimizde, modernizmde olduğu gibi postmodernizmde bilime olan karşılık sorunlu olacaktır.
Ayrıca pozitivist bilim anlayışını reddedip görecelik hakimdir.
Postmodern düşünce yapısı bilime değil, modernizmin bilime verdiği rolün aşırılığını eleştirdiğini söyler.
Buradan hareketle bilimin de bir ideoloji olduğunu ve politikayla iç içe olduğunu savunur.
Ayrıca bilimin toplumlarda güçlü bir etkisi olduğu için güç merkezlerinin bilimi kullanarak bilimsel söylemlerle olgularını kabul ettirmesini eleştirirler.
Çünkü bilim insanlarına getirilen mutlak objektif söylemi, bilimi diğer tüm insanın bilgiye ulaşmadaki aracılarından ayırıp, bilimi içinden sıyırdığını ve gücü elinde tutanlar
için harika bir söylem olduğunu düşünürler.
Postmodernizmin pozitivist bilim anlayışına olan kuşkusu, bilim düşmanı gibi kolayca hedef gösterilmiştir.
Ancak bu söylemleri bir nebzede olsa anlayabilmek için 20.
yüzyıldan başlayarak ilk yarısına kadar olan süreçte yaşanan birçok felaketler, modernizmin tüm getirdiklerine ve dolaylı olarak da bu bilim anlayışına yansımıştır.
Nazilerin bilimi kötüye kullanarak yarattığı felaket ve zorla ötenazi, öjeni gibi bilimle iç içe geçirilen uygulamalar ve birçok politik akımın bilimden beslenmesi düşünüldüğünde,
Postmodernist anlayışın tepkisini anlayabiliriz.
Postmodern anlayışa, bilim doğadaki fenomenlere karşılık gelmektedir ve ideolojilerden bağımsızdır şeklinde bir karşılık verilirse, postmodern düşüncenin buna bir itirazı
olmayacaktır. Ancak bu durum bilimin kullanılmasının engellenemeyeceğini, nasıl sorusuna cevap verse de bilime neden sorusunun da cevap verdirilmeye çalışıldığı eleştirilerini sunarlar.
Bu yüzden tarihi ve çıkış noktası karışık olduğu gibi kapalı anlatımları olan postmodern düşünürleri tam anlamadan bir iki örnek getirilerek tüm postmodernistler bilim düşmanı söylemi
hatalı olabilir. Bu hatalar yukarıda belirttiğimiz gibi postmodernizmi ideolojiye indirgeme hatasıdır.
Modernizmle karşılıklı değerlendirildiğinde modernizmin bilim, felsefe, sanat, edebiyata biçtiği role göre değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.
Postmodernistlerin bilime karşıtlığını savunabilmek için iki düşünür örnek getirilir.
Bunlar Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger'dir.
Postmodern düşüncenin bu iki düşünürden önemli oranda yararlandığı yatsınamaz.
Fakat her iki düşünürün bilimle ilgili görüşlerini her postmodern düşünürün benimsediğini söylemek hata olacaktır.
Ancak her halükarda genelleme yapmak istemesek de en azından bazı postmodernistlerin pozitif bilimlere olan uzaklığı bazı düşünürlerin söylemlerine yansımaktadır.
David Cooper modern Avrupa felsefesi çalışmasında şunlardan bahseder.
20. yüzyılın başında Avrupa'da bilimciliğe karşı popüler bir felsefi tepki tamamen bilimin çalışma alanına giriyor görünebilecek konularda bile zamanın, uzayın, ve nedenselliğin
incelenmesi gibi bilimin doğruları ortaya çıkarma iddialarına karşı direkt cepheden hücumda bulunmak biçimini almıştı.
Bilimin doğruları olsa olsa kısmi ve göreceydi ve daha mutlak bilgi istiyorsak sezgi veya hissetme gibi rasyonellik dışı bir melekeyi harekete geçirmeliydik.
Erlinç Sayan tarafından yapılan bu alıntıda Cooper, analitik felsefecisi olup kıta felsefesinin bazı isimlerinin bilime karşı tutumlarını incelemektedir.
Kıta felsefesi ve postmodernizm arasındaki ilişkinin yakınlığı sebebiyle paylaşılmıştır.
Postmodernizm, kıta felsefesinin bir alt basamağı gibi düşünülebilir.
Postmodernistlerin bilimciliğe sert eleştirileri ve postmodernistleri eleştirenlerin bilim karşılıkları söylemleri uzun zamandır çatışma konusu olmuştur.
Postmodernizm ve egzistansiyalizm arasındaki ilişki Postmodern düşünce yapısı karmaşık ve birçok felsefi akımı bünyesinde barındıran bir teori anlayışıdır.
20. yüzyılda önemli olan egzistansiyalizm yani varoluşçuluk, Postmodernizmi etkilemiştir.
Egzistansiyalizmde önemli iki kavram vardır.
Bunlar varlık ve mahiyettir.
Varlık herhangi bir nesneyi tanımlar.
Örneğin inek bir varlıktır.
Ancak mahiyeti varlıktan farklıdır.
Mahiyeti ise ineğin verdiği bir süt olabilir.
İnek önce varlığa gelmiş ve sonra süt verme mahiyetini kazanmıştır.
Varlık, olgunun yokluktan varlığa geldiğini tarif ederken mahiyet ise nasıllığı sorusunu sormaktadır.
Egzistansiyalizmde insan hariç tüm nesnelerin önce mahiyetleri oluşur ardından varlıkları buna göre oluşur.
İnsan için önce varlık meydana gelir ve mahiyeti insan kendisi oluşturur.
İnsan zihninde tanımlama yapar ardından bu düşünceyi mahiyete geçirir.
Buradan hareketle var olan tüm sosyal olaylar, ideolojiler, bilim, sanat, felsefe ve benzeri hepsi insan üretimidir.
Diğer bir deyişle mahiyettir.
Bu mahiyetleri oluşturan bizzat insanlardır.
Diğer bir anlatımla hakikat denilen şeyi insanlar oluştururlar.
Bu oluşturma süreci modernizmde olduğu gibi tek bir tanım değil, parçalı ve çokludur.
Amazon ormanlarında yaşayan insanlarda, Fransa'da yaşayan insanlarda bir hakikate ulaşma çabasındadır.
Hakikate gidilen yol bir tane olmadığı gibi parçalı ve değişkendir.
Antik Yunan medeniyetinde hakikat, Perslerde hakikat, Skolastik dönemde hakikat ve modernizmin getirdiği hakikatler farklıdır.
Yani insan üretimidir.
Değişen çağa, kültüre, olay ve olgulara göre hakikatler oluşacak ve sürekli değişecektir.
İşte buradaki mahiyeti zihinde tasarlayan insanlar bu anlayışa göre diğer canlılardan mahiyet olarak öncedir.
Postmodernizm, egzistansiyalizmden bunu alarak insanı özgürleştirme çabasına girer.
Ancak bunu ikili tanımlamaları yıkarak yapar.
Çünkü oluşturulan tüm mahiyetler ikili tanıma uymak zorunda değildir.
İyi-kötü gibi kavramların doğada olmayan karşılıklarını biz dualizmin etkisiyle oluşturarak mekanı bu şekilde kuruyoruz ve bu durum tek tipçi mekan
oluşumunu destekliyor.
Örneğin modernizmin evrensel ahlak iddiasına karşı postmodern düşünce bunu sert şekilde reddeder.
Bu anlayışa göre evrensel ahlak diye bir şey yoktur.
Farklı toplum yapılarına göre farklı ahlak anlayışları vardır.
Avrupa kültüründen çıkan ahlakın hangi kriterlere göre evrensel olup diğer toplumlara dayatıldığı sorusu önem addeder.
Bu yüzden ahlak kurallarını insanlar kültürel yapılarına ve ihtiyaçlarına göre oluştururlar.
Postmodernizmin evrensel olan tüm söylemlere sert reaksiyonları bu söylemlerin belirli bir kültürden çıkıp dayatılması ve güce hizmet etmesi nedeniyledir.
Evrensel olarak sunulan tüm öğretilerin Dogmatikleşip baskıcı bir yöne doğru gitme kuşkusu bulunur.
Evrensel anlatılar yerine her toplumun kendi perspektifleriyle ve ihtiyaçlarına göre oluşturduğu lokal söylemler vardır.
Lokal söylem belli bir bölgeye ait olan ve oranın sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel şartlarında ortaya çıkan yapıdır.
Postmodernistlerin evrensel karşıtı ve göreceliliği öne çıkartması tüm ideolojileri kendi hedefine çekerek büyük bir tepki almıştır.
Bu perspektiften gidersek şunları söyleyebiliriz.
Bilim, felsefe, sanat, edebiyat ve diğer oluşumların birbirine üstünlüğü var mıdır?
Modernizmin vereceği cevap bilimin üstünlüğü olacaktır.
Modernizm diğerlerini reddetmeyecek olup sadece bilime daha fazla öncelik verecektir.
Postmodern düşünce ise hepsinin eşit olduğunu ve var olan hakikatlere farklı yollardan ulaşacağını söyler.
Onlara göre herhangi bir insan faaliyetini öncelemek güç istenci oluşturacak ve tahakküm aracına dönüşecektir.
Postmodernizmin İdeolojilere Bakışı Postmodern düşünceyle ilgili yanlış anlaşılanlardan birisi de tüm ideolojileri reddettiğiyle ilgili son derece yanlış
çıkarımdır. Postmodernizmi bir çatı olarak değerlendirdiğimizde izimler yerine postlar bu yapıyı alacaktır.
Örneğin postmodernizm Marksizmi reddetmez.
Sadece post kelimesini ekleyerek modern yapıdan çıkararak sorumsallaştırır ve evrensel yerine lokal yapıya sürükler.
İlerleme, nesnellik, mutlaklık, özgürlük gibi modernizmden aldığı söylemleri yapı bozumuyla yıkar.
Aynısı feminizm, hümanizm ve diğer ideolojiler içinde geçerlidir.
Hepsinin bir gerçekliği vardır ancak olguların belirli basamaklarını yansıtan perspektivist yönlerini oluşturan parçalı bir gerçeklik.
Not. Önemli postmodern düşünürlerin tamamı Marksizmi reddedip tabiri caizse savaş açarlar.
Ancak şahısların düşüncelerinden ziyade daha genel bir felsefi açıdan ele aldığımızda postmodernizm Marksizmi reddetmemektedir.
Tüm kültürler ve ekoller eşitse Marksizm de buna dahildir.
Bu söylemlerden çıkan diğer bir sonuç ise evrensellik iddiasında olan tüm yapıları hedef almış olmaktadır.
Postmodernizme göre bütün dinler eşit değerdedir.
Din, inanan kişiler için bir gerçekliktir.
İnançla ilgili diğer felsefi akımlar olan deizm, panteizm, agnostizm, Ateizm gibi görüşlerde diğer dinlerde olduğu gibi birbirine üstünlüğü olmadığı
için eşit değerdedir.
Evrensellik iddiası olmamak kaydıyla.
Büyük tepki çekecek bu söylemlerin mantığını anlayabilmek için insana verdiği rolün anlaşılması elzemdir.
Porotogoras'ın ünlü olan her şeyin ölçüsü insandır söylemi anlaşıldığında postmodern söylemin insana dair bakışı da bir ölçüde anlaşılacaktır.
Eğer her şeyin ölçüsü insansa, üretilen tüm sosyal yapılandırmalar doğada karşılığı olmayan ve insanın oluşturduğu anlamlar kümesidir.
Bu perspektiften gittiğimizde amacı oluşturan insanların diğerlerine sosyal yapılandırmalarla öncülük edip tahakküm altına almasına kabul edilemez.
Çok kısa olarak özetlersek şunu ifade edebiliriz.
Gerçekliği insan yaratır ve onu yıkar ve tekrar yapar.
Postmodernizmin sosyal bilimlere getirdiği bakış açıları Modernizmin indirgemecilik özelliğinin karşılığı postmodernizmde perspektif olmaktadır.
İndirgemecilik, var olan olguların tek bir nedene indirgenerek açıklanma çabasıdır.
Örneğin tüm sosyal yaşamı sınıf ilişkilerine, ekonomiye, topluma, psikolojiye indirgeyerek açıklama olanı bulunmaktadır.
Ancak diğer görünen kısımlar bu durumda silikleşeceği için sorunsallaşır.
Perspektif ise olguların her bir özelliğinin bir yönüne odaklanarak açıklanma çabasıdır.
Var olan durumun içerisinde bakılabildiği gibi tüm perspektif yöntemlerini inceleyip bütüncül de bakma olanığı bulunur.
Postmodernizmde determinizm yerine indeterminizm getirilir.
Tüm belirlenimci yasaları reddeder.
Eksistansiyalizm de olduğu gibi insana verdiği değerden dolayı mahiyetini önemser.
20. yüzyılda gelişen bilimsel bilgide evrenin tam anlamıyla determinist olmadığı anlaşılınca indeterminizm yavaş yavaş dillendirilmeye başlanmıştır.
Hem makro evrenin deterministik yasaları olduğu gibi önceden belirlenemeyen yapılarına ilaveten mikro evren olan kuantum teorisindeki farklılıkların makro evrenden
farklılığı ve indeterminizmin olanağı postmodernizmi de kendisine çekmiştir.
Einstein'ın mutlak zaman anlayışı yerine göreceliliği getirmesi sebebiyle zaman algımız ters yüz olmuştur.
Mekansa Kartezyen bir şekilde zamanda olduğu gibi mutlak, nesnel ve insandan ayrı olarak ele alınırken, 1960'lı yıllardan itibaren zaman gibi göreceli,
mutlak olmayan, insanla var olan ve insanla anlamı yitirilen bir çizgiye kaymıştır.
Modernizmde sınırlar belirgindir.
Ulus devletlerinde belirginleşen sınırlara ilaveten kamusal mekandaki sınırlar netleştiridir.
Modernizmde var olan hiyerarşi sayesinde bir düzen amaçlandığı için sınırlar belirgin olarak gözükür.
Postmodernizm ise sınırları kaldırmaktan ziyade iç içe olduğunu söyler.
Devlet sınırlarından bilimdeki sınırlara kadar tüm sınırlar ve sosyal yaşamı oluşturan kültür ve mekana yansımaları iç içe geçmiş olarak sunulur.
Bu avantaj sunabilir.
Sınırların iç içe geçirilmesi tek tipçi mekana özgürleştirici bir yapı sunar.
Mekanda dışlanan kimlikler getirilmeye çalışılan çoğulcu kimlikler sayesinde görünür.
Bu sınırlar bilim için de geçerli olacaktır.
Disiplinler arası ve disiplinler ötesi kavramları postmodernizmin sınırlara getirdiği yönelimin bir sonucudur.
19. yüzyılda bilimlerde ortaya çıkan uzmanlaşma her bir bilim dalını diğerinden uzaklaştırırken doğa ve sosyal bilimler birbirinden giderek uzaklaşmış ve
her iki bilim alanının terimleri birbirini anlamayacak seviyeye gelmiştir.
Sınıra getirilen bu esneklik sayesinde diğer disiplinlerle ortaklaşa çalışılması ve bu sayede perspektif yaklaşımlarına binaen bütüncül bakma olanı ortaya çıkarılmıştır.
Coğrafya bilimi gibi sınırları muğlak olan ve belirli kategoride tam anlamıyla tanımlanamayan bu disiplin modernizmden çıkıp postmodernizmin çatısı altına girdiğinde
sınır çizmek gereksiz olacaktır.
Modernleşme ile ortaya çıkan uzmanlaşmada bilim dalları kendi alt dallarını ortaya çıkararak ilerlemiş ancak coğrafya, doğa ve sosyal bilimleri kapsamasıyla uzmanlaşmaya bir
türlü geçememiştir.
1950 yılında fiziki ve beşeri coğrafya arasındaki ayrımın belirginleşmesi sonucu ortaya çıkan tartışmalar fiziki coğrafyacıların doğa bilimlerine, beşeri coğrafyacıların
sosyal bilimlere yakınlaşmasına neden olmuştur.
Postmodernizmde disiplinler arası ve disiplinler ötesi yakınlaşarak sınırlar ortadan kaldırılarak iletişimin kolaylaşması amaçlanır.
Özellikle sosyal bilimlerde postmodernizm çok güçlü bir şekilde etki etmiştir.
Sosyal bilimlere sunduğu esneklik doğası gereği deterministik olmayan ve kaotik olan sosyal yapıyı geniş örüntülerden araştırma yöntemleri sunmaktadır.
Örneğin sosyal bilimlerde kendisine yer etmiş olan feminizmle ilgili iki akımın örneklerini şu şekilde verebiliriz.
Modernist Feminizm Kadınlar ataerkilliğe karşı baskı altındadır ve hem bağımsızlığı elde etmek hem de özgün benliklerini yeniden kazanmak için aklı
kullanabilirler. Akıl evrensel olarak birleştirici bir unsur olacaktır.
Postmodernist Feminizm Erkeksi-kadınsı kategorileri kültürel olarak inşa edilmiş ideolojidir.
Toplumsal cinsiyet rolleri tüm kültürlerde ve bağlamlarda kültürel olarak görecelidir.
Bu sebeple yere özgü olarak oranın şartlarına göre incelenmeli ve sistem yapı bozumuna uğratılarak deşifre edilmelidir.
Akıl her iki akımda da önemlidir.
Ancak modernizmde akıl ana unsurdur.
Şöyle ki akıl göreceliliği, kültürü, siyaseti, ideolojiyi aşacak bir unsurdur.
Modernizmin akla verdiği rol en üstün değerde olmaktadır.
Postmodernizm aklı, siyaset, kültür, ideoloji gibi anlamlardan çıkarmayıp onunla birlikte değerlendirir.
Örneğin modernizm, akıl, varoluşsal, Tarihsel, kültürel ve ideolojik bağlamlarımızdan bağımsız olarak bunları aşar ve var olur.
Akıl evrensel ve gerçektir.
Postmodernizm, kültürel görelilik, aklın kendisi, inanç ve diğer kültürel bilme araçları gibi diğer geleneklerle rekabet eden özel bir batı geleneğidir.
Her iki akım arasında benlik kavramı farklı şekilde ele alınır.
Modernizmde özne kalıtsal olarak oluşturulurken, postmodernizmde kimlik değişken ve oluşturulandır.
Modernizm Kültür ve toplumdan bağımsız, istikrarlı, tutarlı benliğin varlığı vardır.
Kimlik durağandır.
Biri ya ırksal, etnik, ulusal ya da cinsiyet kimliğidir.
ya da kişinin sosyal etkilerden ayrılması gereken doğuştan gelen bir kimliği vardır.
Postmodernizm Benlik bir efsanedir ve kişinin sosyal deneyimlerinin ve kültürel bağlamlarının bir bileşiminden ibarettir.
Kimlik akışkan ve uygulayıcıdır.
Kendinin ve hatta cinsiyetin gerçek bir tanımı yoktur.
Kimlikleri maske olarak koyarız ya da sahnede aktörler gibi benliklerimizi gerçekleştirir.
Kimlik bizden bağımsız değildir.
Çünkü kimlikleri biz üretiriz.
Bilimsel objektiflikle ilgili her iki akımın görüşlerini şu şekilde yazabiliriz.
Modernizm, bilimsel tarafsızlık.
Bilim insanlarının nesnel gözlemci olmaları gerekir.
Doğayı doğrudan gözlemle.
dolaylı gözlemle veya önyargıları dışlamayı amaçlayan kontrollü deneylerle incelerler.
Postmodernizm, bilimsel taraflılık Doğadaki gözlemler kendilerini yorumlamaz.
Bir zihin ve deneyi yürüten herhangi bir kişi veya grubun önyargısıyla yorumlanılır.
Ayrıca insan aklının, kültürlerin ve dillerin, şeylerin, olguların gerçek doğası bilinmeyebilir.
Postmodernizmin bilime olan bakışı hakkında yazar olan Scotty Hendricks, Postmodernizm anti-bilim midir yazısında şunları söylemektedir.
Postmodernizm çoğu zaman gerçeği, batıyı, filmleri ve sevdiğimiz her şeyi yok etmek için entelektüel bir öcü olarak sunulur.
Gerçekte yaklaşık 50 yıl önceki Fransız düşünürlerin çalışmalarından kaynaklanan bir sistemdir.
Çeşitli fikirlere dayanır ancak genel olarak kapsayıcı anlatıların ya da dünyanın evrenselleştirilmiş yorumlarının reddedildiği belirtilir.
Bu postmodernizmin sevdiğimiz her şeye karşıt olduğu iddialarına yol açtı.
Ancak öyle mi?
Genel anlamda öyle değil.
Hiçbir postmodernist akıllı telefonunuzun çalışmaması gerektiğini veya yalnızca belirli bir sosyal yapının içinde çalışacağını söylemez.
Postmodernizm insanların söylediği canavar değildir.
Bununla birlikte bu durumun modern bilimi eleştirmeye çalıştığı söylemi bir antibilimsel önyargı ortaya çıkardığı fikri çok abartılıyor.
Postmodernizm ve nihilizm ilişkisi Postmodernizmin nihilist yönü bulunmamaktadır.
Postmodernizme getirilen eleştirilerden bazıları postmodernizmin, modernizmin temellerini yapı bozumuna uğratıp, yerine hiçbir şey getirmediğidir.
Modernizm, dinden devraldığı dünyayı tıpkı dinlerde olduğu gibi yine hakikati sunmuş ve bu yolda gidilirken bilimi öne çıkarmıştır.
Ayrıca Hristiyanlık'ta olduğu gibi tarih düz bir çizgi şeklinde daima iyiye ve mutlaklığa doğru gidecek öngörüsünü getirerek bir amaç sunmuştur.
Modernizm ortaçağ düşüncesine karşı olarak birçok yenilik getirirken Hristiyanlığın tarihsel anlayışını bozmamış ve olduğu gibi almıştır.
Postmodernizmin amaçsızlığa doğru görünen yönelimi insanın amaca olan yönelimini nasıl telafi edecektir sorusu halen yanıtlanmayı beklemektedir.
Modernizm ve postmodernizmin ortaya çıkmasında Fransa Fransız devrimiyle birlikte aydınlanma dönemi ve gelen modernizmin Fransa'da ortaya çıkmasına ilave eden postmodernizm
dayanaklarını Fransız düşünürlerden alması tesadüf müdür?
Fransız devrimine karşılık gelen 1968 gençlik ayaklanmalarının başını çektiği Fransa, başta Michel Foucault olmak üzere Paul Sartre gibi düşünürleri büyük oranda etkilemiştir.
İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı yıkımla birlikte bozulan ahlaki sistem ve modernizmin çözümsüzlüğü, devlet yönetimine olan hoşnutsuzluk ve farklı kesimlerine olan ayrımcılık
ayaklanmaların başlıca sebeplerindendir.
Stephen Best ve Douglas Keltner, Postmodern Teori, Eleştirel Soruşturmalar kitabında şunları ifade eder.
Fransa'da 2. Dünya Savaşı sonrasındaki modernleşme süreçlerinin hızlı bir değişim yaşadığı ve yeni bir toplumun ortaya çıkmakta olduğu duygusunu üretti.
2. Dünya Savaşı'nın sonunda Fransa hala büyük ölçüde bir tarım ülkesiydi ve devrini tamamlamış bir ekonomiden ve politik ekonomiden mustaripti.
John Ardach, 1950 yıllarının başlarıyla 1970'li yılların ortası arasında Fransa'nın göz kamaştırıcı bir yeniliğe geçtiğini iddia eder.
Fransa'nın 2. Dünya Savaşı sonrası modernizme hızla geçip yaşanan siyasal sorunların ayaklanmalara olan sebebiyle postmodernizmin bu sebeple burada güçlendiği
söylemler arasındadır.
İlk zamanlarda sanattan başlayarak sosyal bilimlere yayılmıştır.
Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm İlişkisi Postmodernizm gücünü önemli oranda post-yapısalcılıktan alır.
Post-yapısalcılık, yapısalcılık sonrası döneme tekabül etmektedir.
Modernizmin söylemlerini yıkar ve yeni bir felsefi düşünceye kapı aralar.
Ayrıca modernizm öncesi felsefe düşüncesini de sorumsallaştırır.
Post-yapısalcılığın en önemli temsilcisi Deria'dır.
1967 yılında peş peşe çıkan yazı bilimine dair konuşma ve görüngü yazı ve ayrım kitapları büyük etki uyandırmış ve çokça tartışılmış ve
halen tartışılmaktadır.
Derrida'nın bu kitaplardaki eleştirileri başlıca Hasroll'ın görüngü bilimi, Sassour'in dil bilimi, Lacan'ın psikanalizi ve Levi-Starrs'ın yapısalcılığına karşı eleştirilerini
kapsamaktadır. Post yapısalcılar derinlemesine metin okumaları yaparken söküme alma yöntemini geliştirmişlerdir.
Bu yöntem şu şekilde yapılır.
Var olan bir metinde bir sözcüğü söküme alır ve üstünü çizeriz.
Sonra hem sözcüğü hem de üzeri çizilmiş halini baskıya veririz.
Buradaki asıl amaç sözcüğe dikkati çekmektir.
Peki tam anlamıyla post yapısalcılar niçin bu şekilde yapmaktadırlar?
Çünkü sözcük yetersizdir.
Ancak onu tam anlamıyla silemeyiz.
Çünkü ondan da tam anlamıyla vazgeçemeyiz.
Bu yöntemi ilk uygulayan kişi Martin Heidegger'dir.
Heidegger, Varlık ve Zaman kitabında varlık kavramının üstünü çizerek yetersizliğini vurgulamıştır.
Varlık, Heidegger'e göre asla tüketilemeyen sonsuz bir uğraştır.
Varlık her zaman anlamlanmaya muhtaçtır.
Yani sonul değildir.
Varlık sürekli ve sonsuz bir biçimde düşünülmeye aittir.
Varlık ona göre göstereni sürekli gösteren ve aşkın olan bir gösterilendir.
Bir diğer ifadeyle, varlık sözcüğünün altı kaygandır ve sürekli çeşitli anlamlandırmalara kapı açar.
Çünkü potansiyeli bu şekildedir.
Derida, Heidegger'den bu söküm yöntemini alarak onu geliştirir.
Derida, gösterenle gösterilen arasında ayrım yapar.
Ancak yapısalcılıkla postyapısalcılıkta burada yani gösterenle gösterilen arasındaki farklılıktan ayrılırlar.
Yapısalcılığa göre gösterenle gösterilen arasında daha stabil bir zemin bulunmaktadır.
Gösterilen elma, gösteren tarafından belirli bir göstergeyi işaret eder.
Gösterilen belirlidir ve dayanağı bulunmaktadır.
Acaba gösterilen kavramlar bu şekilde midir?
Günlük dilde sürekli kullandığımız birçok kavramların sağlam bir temeli var mıdır?
İşte post yapısalcılık burada yapısalcılıktan ayrılmaktadır.
Gösterenle gösterilen arasında doğrudan bir bağlantı yoktur.
Diğer bir ifadeyle gösterenle gösterilen arasında birebir bağlantı yoktur.
Arada başka faktörler de vardır.
Niçin? Çünkü sözcükle şeyler ya da sözcükle düşünce arasında birebir karşılama post yapısalcılara göre yoktur.
Gösterenler sıra sıra dizilen halkalar dizisidir.
Burada sözcüklerin ilişkisellikleri bulunur.
Sözcükler başka sözcüklerle birbirini tanımlarlar ama dayanaksız, kuralsız, karmaşık ilişkiler ağı olarak.
Sürekli kombinasyonlar birbirini sonsuzca başka bir gösterilene havale eder.
Bununla birlikte gösterenler gösterilenlerin içinde karşılıklı olarak dönüşürler.
Kendisinde olmayan herhangi göstergenin bulunmadığı ve göstergeler arası bir türlü varış yerinin olmadığı görülür.
Diğer bir ifadeyle metinde bir bitiş yeri bir son nokta yoktur.
Buradan çıkan sonuç ise post yapısalcıların da ifade ettiği gibi anlamın saf duru bir tanımı yoktur.
En nihayetinde göstergeler gittiği yerde bizlere yokluğu gösterirler.
Anlamlar sürekli devinim içindedirler.
Yani sabit bir temel veya bir lokasyon bulunmaz.
Onlar hep hareket halinde tıpkı bir buzlu yolda ayakların kayması gibi kayarlar.
Öyleyse buradan çıkan sonuç yapısalcıların iddia ettikleri gibi dil bu kadar net bir aracı değildir.
Dil oynaktır.
Dilin bizi yanıltma ihtimali bulunmaktadır.
Söylediğimiz veya yazmış olduğumuz bir metinde tamamen onda bulunabileceğimize dair bir inancımız sorunludur.
Diğer bir tanımla metinlerin anlamlarının bizi tam yansıttığı sadece hayaldir.
Post yapısalcılara göre bireyler ister farkında olsun, isterse olmasınlar, onlar sonsuzca olan bu dil oyununda sürekli yapılanmaktadırlar.
Buradan çıkan diğer bir sonuç ise öznenin yani ben'in paramparça edilmesidir.
Derrida geliştirdiği yapı söküm yöntemiyle metnin anlamının tam olarak neye gönderdiğinin belirsizliğini gösterir.
Özellikle metinlerde ikircilik kullanımları yapı sökümüyle paramparça edilir.
Filozofların ikili tanımlamalarının üzerine yapıları veya söylemleri inşa etmesi bunun dayanaksız ve kolayca eleştirilebilir olduğunu gösterir.
Özellikle Derrida'ya göre metafiziksel söylemler karşıtlıklarla birbirlerini tanımlarlar.
Bu karşıt ikiliklerin başlıcaları varlık-yokluk, gösteren-gösterilen, Konuşma, yazı, söz, dil, duyulma, düşünülme, art zamanlı,
eş zamanlı, uzam, zaman vs.
söylenebilir. Birbirine zıt bu ikili yapılar çok kolay olarak yapı sökümle dayanaksızlığı ortaya çıkarılabilir.
Derida bize bu kavramların üzerinde yeterince düşünmeden yapıları bunları üzerine inşa ettiğimizi belirtir.
İdeolojiler bu söylemler üzerine bina edilir.
Doğru, yanlış, iyi, kötü, güzel, çirkin, anlamlı, anlamsız, usallık ve delilik gibi dikatomiler buna örnektir.
Yine Derrida'ya göre sürekli bu şekilde dilimizde kullandığımız ve bizi de böyle düşünmeye sürükleyen söylemleri sorgulamamızı ister bizden.
Örneğin ses merkezcilik, söz merkezcilik, beden, ruh, madde, tin, özne, nesne, yanlışlık, doğruluk, İçsel, dışsal örnekleri
verilebilir. Bu karşıtlıklar ancak diğer karşıtlıklar sayesinde ortaya çıkar ve var olmasını karşıt kavrama borçludur.
İkili dikatomiler sürekli diğer bir karşıtlık yoluyla anlam kazanır.
Bu kavramlar diğerinin içinde var olarak yapı söküme hazır hale gelirler.
Şimdi bu ikili kavramlar üzerinde derin bir şekilde düşündüğümüzde bunların hiç de dilimizden çıktıkları olmadığı, gerçekliği sorunlu olan ve arasında da her zaman farklı
bir olgunun bulunabileceği şeylerdir.
Post yapısalcılar dilin söylemleri oluşturduğunu söylerler.
Bu söylemlerde özneyi parçalar ve bizi oluştururlar.
Bu sebeple tüm söylemler bu ikili tanımlara yaslanırlar.
Ayrıca gösteren ve gösterilen arasındaki dayanaksızlık bize söylemlerin kusurluluğunu gösterir.
Buradan yola çıkıldığında postmodernizmin kültürel eşitliği ve göreceliliği niçin savunduğu daha iyi anlaşılabilir.
Modernizm, ideolojiler ve benzeri gibi söylemleri bu şekilde eleştirerek çelişkilerini gösterirler.
Derida'ya göre her metin yapı sökümüne uğratılabilir.
Hatta kendisinin kitabı da buna dahildir.
Post yapısalcılar metafiziğin üzerinde dururlar.
Çünkü metafiziğin anlaşılması gerekir.
Zaten yaşamımız içerisinde birçok metafiziksel dayanaklarımız bulunmaktadır.
Bunlar din, bilim, felsefe, ideolojiler ve benzeri hepsi için geçerlidir.
İşte bunları aşmak isteyen post yapısalcılar ancak bu sayede gelişim gösterileceğini düşünürler.
Örneğin Heidegger, İnsanın yurtsuzluktan kurtulması ancak metafizik düşüncenin aşılmasıyla mümkün olabilir sözünü söyleyerek düşüncesini dile getirir.
Tabi burada metafiziği aşmakla mantıksal pozitivistlerin ve bilimcilerin metafiziği dışlayıp her şeyi bilime indirgemesi arasında uçurum vardır.
Post yapısalcılar metafiziğin zorunlu olduğunu bize söylerler ve bunu mutlak aşmak ancak hayalden ibarettir.
Örneğin Derrida için metafiziği aşmak, ikili tanımları yıkmak ve en azından bunların bilincinde olmaktır.
Anlaşıldığı üzere Nietzsche'in postmodernizmin her şeye karşı gibi gösterilmesi de burada yatar.
Söylemlerle kurulan dünyayı sorunsallaştıracak yöntemleri bulması ve bir oyun gibi oynayarak yapıları darmadağın etmesi postyapısalcılık ve postmodernizmin karşıtlarını
çoğaltmaktadır. Sonuç Bu yazıdaki postmodernizm, sosyal bilimlerde önemi giderek artan eleştirel teori perspektifinden ele alınmıştır.
Post yapısalcıların özellikle Foucault ve Derrida'nın modernizmi sorunsallaştırdığı ancak bir çözüm önerisi getiremediği sıkça eleştirilir.
Bu yazıda postmodernizm Foucault ve Derrida ile sınırlı kalmamış eleştirel teori perspektifinden bakılarak Foucault ve Derrida'dan bir anlamda ayrılmıştır.
Örneğin Foucault, iktidar, güç her yerdedir.
Hapishanede, tımarhanede, hastanede, okulda, bilgide, bilimde ve iş yerindedir iktidar söylemini kullanır.
Bundan nasıl kurtulabiliriz sorusuna karşı cevap vermekten kaçmış ya da üstü kapalı cevaplar vermiştir.
Foucault, deliliğin tarihi kitabında söylemiş olduğu şu sözü de yaşama bakışına bir örnek teşkil eder.
Eğer iyi bakacak olursa hayatımızın tümü bir masaldan, bilgimiz bir aptallıktan, emin olduğumuz şeyler hikayelerden başka bir şey değillerdir.
Kısacası bu dünyanın tümü bir oyundan ve sürekli bir komediden başka bir şey değildir.
Foucault'un bahsetmiş olduğu hikayeler tüm sosyal yapılandırmalardır.
Postmodernizmin üzerinden belirli bir süre geçmiş olmasına rağmen yoğun tartışmalar olmuş ve olmaya da devam etmektedir.
Modernizm gibi belirli aşamaları geçerek ortaya çıkmadığı gibi var olan karşıtlıklar ve kapalı anlatımlar karmaşayı iyice artırmaktadır.
Tabi bu postmodernizm hakkında hiçbir çıkarım yapılamayacağı anlamına gelmemektedir.
Postmodernistlerin anlatımlarının kapalı olması yoğun olarak eleştirilirken düşünürler arasında farklılıklar vardır.
Derrida ile Foucault'un anlatımını kıyasladığımızda Derrida çok daha zor ve kapalı anlatıma sahiptir.
Her ne kadar yoğun tartışmalar olsa da Postmodernizm 20.
yüzyılda büyük bir etki ortaya çıkararak gelişmeye devam etmektedir.
Sadece Foucault'un bugüne kadar aldığı atıf sayısı 782.097 sayısıyla bugüne kadar gelmiş en fazla atıf şampiyonudur.
Sadece bu rekor sayı bize sosyal bilimlerde postmodern anlayışın etkisini göstermektedir.
1968 hareketinin de etkisiyle söylem alanını geliştiren postmodern düşünce bir yandan modernizmin zamanla baskıcı unsurlarından bireyi kurtarırken onu
kendi tarafına çekerek nihilizme sıkıştırma olanağı da bulunmaktadır.
Hepimiz doğamız gereği bir gerçekliğe ulaşma amacı içerisindeyiz.
Amaçsız bir yaşamın olanağı olmadığı düşünüldüğünde, modernizm ve postmodernizm arasındaki çatışmada gelinen noktada benliğiniz hangisine daha uygun olduğunu seçme özgürlüğü
sizin kararınıza kalmaktadır.
Yaşamımız içerisinde modernizmin ve postmodernizmin bireye sunduğu olanaklar içerisinde makul olunan tarafları vazgeçilmez bir gerçekken, asıl sorun birbirine
zıt olan yapıların ne şekilde uzlaşılacağı sorunudur.
Makro evrenle mikro evreni birleştirecek bir teoriyi ortaya çıkarmak kadar zor, belki de imkansız olan bu sorunun cevabını zaman geçtikçe bulmanın yollarını arayacağız.
Ancak şu an için bir cevabı bulunmamaktadır.
Heidegger, insanın dünyaya gönderilmediğini ancak atıldığını söyler.
Yazımızı Martin Heidegger'in şu ünlü sözüyle bitiriyoruz.
Varoluşun özü tasadır.
Tasa, insanın dünyaya terk edilmiş bir varlık olmasından kaynaklanır.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
