Metafiziğe Giriş: Metafizik Nedir? Hangi Sorularla Uğraşır?
11 Kasım 2025 · 58 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Transkript
Metafiziye giriş.
Metafizik nedir?
Hangi sorularla uğraşır?
Metafiziksel tartışmalara yönelik bazı örnekler.
Metafizik günümüzde felsefedeki anlamından farklı imalara sahip olan bir terimdir.
Günlük hayatta metafizik denilince pek çok insanın aklına gelen ilk şeyin fizik ötesi, doğaüstü, mistik, okullist, uçuk kaçık şeyler olduğunu söyleyebiliriz.
Bu nedenle felsefeyle ilgilenen biri metafizik çalıştığını söylediği zaman birbirine zıt iki tür tepki geldiğini görüyoruz.
Ya bu kişinin saçma sapan şeylerle uğraştığı, bir tür bilim karşıtı olduğu ve uçuk bir takım inançlara sahip olduğu düşünülüyor ya da metafiziğin gündelik hayattaki anlamına sıcak bakan insanlar bu kişiyi kendilerinden biri olduğu düşünüyor.
Ancak felsefedeki anlamıyla metafizik böyle bir şey değil.
Burada metafizik teriminin gündelik kullanımının yanlış olduğunu ve felsefedeki kullanımının doğru olduğunu söylemek istemiyoruz.
Sadece bu yazıda kastettiğimiz anlamıyla metafiziğin farklı bir şey olduğunu söylüyoruz.
Ancak kastettiğimiz şey bir metafizikçinin doğaüstü inançlarını yapamayacağı değil ya da bilim karşılığı yapamayacağı değil.
Kastettiğimiz şey bunların felsefedeki anlamıyla metafiziğin aslı unsurları olmadıkları.
Peki felsefedeki anlamıyla metafizik nedir?
Metafizik felsefenin üç ana alt dalından biridir.
Bu üç ana alt dal etik ya da ahlak felsefesi, epistemoloji ya da bilgi felsefesi ve metafiziktir.
Birazdan göreceğiz ki...
Metafizi tanımlamak ve metafizi sınırlarını net bir şekilde çizmek etik ve epistemolojiye nazaran daha zordur.
Çünkü etik ve epistemoloji belli ilgi alanlarına sahipken, mesela epistemoloji bilgiyle ve etik ahlakla ilgilenirken, metafizin ilgi alanlarını belli bir kavramla sınırlamak mümkün değildir.
Metafizik tanımlanırken bu alanın varoluşun doğasına dair en genel ve en temel felsefi sorularla ilgilenen felsefe halkları olduğu gibi ifadeler kullanılır.
Ancak bunun oldukça muğlak olduğu ve alanın doğası hakkında pek bilgi vermediği aşikardır.
Dolayısıyla metafizi tanımlamak için daha net önerilere ihtiyacımız vardır.
Metafizi tanımlama gelişimleri Etik ve epistemolojiyi tanımlamaya kıyasla metafizi tanımlamanın çok daha zor olduğunu ve bunun metafizin kapsamına giren konuların çeşitliliği olduğunu söyledik.
Bu noktada genel olarak metafizin kapsamına girdiği düşünülen başlıklara neler olduğuna bakmamız, metafizin ne olduğunu anlamamız açısından faydalı olacaktır.
Metafiziye konu olan başlıkları gördükten sonra metafiziye en iyi şekilde nasıl tanımlayabileceğimiz konusunda daha iyi akıl yürütebilecek duruma geleceğiz.
Standart metafizik ders kitabında işlenen konulardan bazıları şunlardır.
Sayılar ve önermeler gibi soyut nesneler var mıdır?
Nedensellik gerçekliği bir parçası mıdır?
Bir şeyin diğerinin neden olması ne demektir?
Nedensellik varoluşun temelinde olan bir şey midir?
Yoksa ondan daha temel şeylerden dolayı ortaya çıkmış bir şey midir?
Zaman nedir? Gerçek midir?
Zaman akar mı? Geçmiş ve gelecek arasında gerçek bir fark var mıdır?
Tek tek varlıkların ötesinde kırmızılık, yuvarlaklık, sıcaklık, esneklik gibi varlıklar tarafından paylaşılmakta olan tümeller var mıdır?
Bir nesne diğeriyle birleştiğinde ne zaman yeni bir nesne oluşur?
Her zaman mı? Peki Eiffel Kulesi ve benim kafamı parça olarak içeren nesneler de var mıdır?
Yoksa sadece parçalar vardır ve bütünlerin var olduğundan bahsedemeyiz mi demeliyiz?
Dil ve gerçeklik arasındaki ilişki nedir?
Dil, gerçekliği tasvir mi eder yoksa bir anlamda gerçekliği oluşturucu rolü mü vardır?
Bir anlamda dilden bağımsız bir gerçekliğin olduğundan bahsedebilir miyiz?
Bir şeyin doğru olması demektir.
Doğruluk bir özellik midir?
Doğru olan nedir? Zorunluluk ve mümkünlülük gibi modal, kimsel özellikler gerçekliğin bir parçası mıdır?
Bunların doğası ve açıklaması nedir?
Özgür irade nedir?
İrade hangi koşullar altında özgürdür ya da özgür değildir?
Özgür iradeye sahip miyiz?
Eğer seçimlerimiz belirlenmişse yine de özgür iraden bahsedebilir miyiz?
Neden hiçbir şeyin yerinde bir şeyler var?
Var olmak ne demektir?
Bir şeyin varlığını kabul etmek ne anlama gelir?
Metafizi tanınmak için metafiziyle uğraştığı bu birbirinden oldukça farklı görünen problemlerin ortak bir noktası olduğunu iddia etmemiz gerektiği düşünülebilir.
Bütün bu metafiziksel olduğu söylenen soruların paylaştığı ortak bir nokta var mıdır peki?
Bazı filozoflar böyle bir noktanın bulunamayacağını düşünüp metafiziğin sistemli bir tanımını yapmaya çalışmamamızın gerektiğini ve metafizi gerçekliğe dair bir şeyler söylemeye çalışan diğer alanlardan net bir şekilde ayıramayacağımızı iddia etmiştir.
Bu filozoflar için yapılması gereken şey, metafizin birbirine şöyle ya da böyle benzeyen ve birbirleriyle kimi zaman sıkı sıkıya kimi zamansa zayıf bir şekilde ilişkili olan bir sorular yanı olduğunu kabul etmemizdir.
Ancak metafiziğin net bir tanımı olmasa bile onu tanımlamaya çalışmamız metafiziğin doğasını daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.
Metafiziğin ne olduğunu daha iyi anlamak adına 4 tanımlama girişimine değineceğiz.
1- Etimolojik tanım 2- İlk nedenlerin bilim tanımı 3- Büyük resim tanımı 4- Örneklerden yola çıkarak tanımlama Etimolojik tanım ve eleştirisi Metafiziği
tanımlamaya yönelik ilk girişim etimolojik tanımdır.
Etimoloji, kelimelerin nereden geldiğini ve kökenlerini inceleyen bilimdir.
Dolayısıyla metafizik kelimesinin etimolojik tanımı da, bu terimin kökeninden yola çıkarak anlamının ne olduğunu göstermeye çalışır.
Bu tanımlamaya göre metafizik kelimesi, eskiden İskenderiye kütüphanesinde bulunan bir takım Aristoteles yazmalarına verilenesinden geldiği için, terimi bunun yansıtan bir şekilde kullanmalıyız.
Aristoteles'in Fizik diye de bir kitabı var.
İskenderiye kütüphanesinde Aristoteles'in belli yazmaları isimlendirilirken, Aristoteles'in fiziğinden sonra gelen anlamına gelecek şekilde metafizik yani fizikten sonra gelen ifadesi kullanılmış.
Bu adlandırma ile ilgili tarihsel detaylar bizim için önemli değil.
Metafizik dediğimiz alan bu tanıma göre Aristoteles'in metafizik olarak gruplandırılmış yazmalarında işlenen konularla uğraşan alanına doğmalı.
Bu tanımın oldukça bariz iki problemi var.
İlk olarak bir kelimenin anlamının o kelimelerin etimolojisinde her zaman yansıtmayacağı söylenebilir.
Kelimeler tarih boyunca çeşitli anlam değişikliklerine uğrarlar ve dolayısıyla kelimenin etimolojik kökenleri onların bugünkü anlamı hakkında bize bilgi veremeyebilir.
Kelimenin şu anda ve belli bir bağlamda nasıl kullanıldığını incelememiz onun anlamını bize etimolojik kökenlerine kıyasla daha doğru bir şekilde öğretebilir.
Etimolojik tanımın ikinci problemi ise Aristoteles'in sadece metafizik kitabının değil, fizik kitabının da günümüzde metafiziğin kapsamında ele aldığımız problemlerle ilgilenmesidir.
Yani etimolojik tanım teriminin felsefedeki kullanımını yakalayabilmek açısından yeterince kapsayıcı görünmemesidir.
İlk nedenlerin bilimi tanımı ve eleştirisi Metafiziğin Aristoteles tarafından yapılan tanımlarından biri, metafizin ilk nedenlerle, ilk ilkelerle ve değişmeyen şeylerle uğraştığıydı.
Bu disiplinin bir diğer adı da ilk felsefeydi.
Aristoteles her ne kadar metafizik terimini bizzat kullanmamış olsa bile, ilk nedenlerin bilimi derken, kastettiği şeyin metafizin ilgi alanına girdiği aşikar görünüyor.
Metafizikçiler örneğin en temelde var olan şeylerin neler olduğu ile ilgilenirler.
Dahası en temeldeki şeylerle en temelde bulunmayan şeyler arasındaki ilişkinin nasıl olduğu ile de ilgilenirler.
En temeldeki şeylerin ilk neden ve ilk ilke gibi şekillerde adlandırılması ise son derece makul görünüyor.
Ancak buradaki bilim kelimesinin hangi anlamda kullanıldığını farkında olmakta fayda var.
Aristoteles'in bahsettiği anlamda bilim, günümüzde genel olarak gözleme dayalı sistematik bilgi edinimi olarak anlaşılan bilimden daha farklı.
Aristoteles sistematik bilgi edinme gelişimlerinin her birini bilim olarak adlandırıyor.
Dolayısıyla Aristoteles de bilim kavramı günümüzdeki bilim kavramından daha fazla şeyi kapsıyor.
Ancak bu tanımda ilk tanımda benzer problemlerden müzdarip.
İlk olarak ilk nedenlerin ve prensiplerin var olduğundan şüphe edilmesi mümkün.
Dahası değişmeyen şeylerin var olmadığı da en azından felsife açıdan savunabilecek bir pozisyon.
Metafizik teriminin günümüzdeki kullanımına göre ilk nedenlerin, ilk prensiplerin, temel varlıkların ve değişmeyen şeylerin var olmadıklarını iddia edilmesi durumunda da metafiziksel iddialarda bulunulmuş olur.
Yani metafizik yapmak için böyle şeylerin olduğunu söylememize gerek yok.
Bunların olmadığını söyleyen biri de metafizik yapabilir.
Bu nedenle metafiziğin ilk nedenlerin ve ilk ilkelerin bilimi olarak karakterize edilmesi, terimin günümüzdeki anlamını yakalamak açısından yeterli değildir.
Belki günümüzdeki bilim kavramına göre metafiziğe bilim diyemiyor olsak da, Aristoteles'i anlamda metafiziğin de bilim olduğunu söyleyebiliriz.
Çünkü metafizik varlığın doğasına dair gözleme dayanma oranı daha az olsa da sistematik bilgi edinmeye amaçlayan bir disiplin.
Büyük resim tanımı ve eleştirisi Metafizikle ilgili standart ders kitaplarının hemen hemen tamamında görülebilen bir tanım, metafiziğin varlığın doğasına dair en temel sorularla ilerleyen alan olduğunu belirtir.
Bu tanım muhtemelen metafiziğin sağduyuya en yakın olan tanımıdır.
Tanımın bir avantajı da metafiziye konu olan hemen hemen her şeyi kapsayabilecek kadar genel olmasıdır.
Ancak bu genellik tanımın en önemli kusurudur.
Büyük resim tanımlamasının muğlak olduğu aşikardır.
İlk olarak bu tanım metafiziği diğer felsefe alanlarından ayırmak konusunda bize pek yardımcı olmaz.
Mesela ahlak felsefesi ve epistemoloji gibi diğer felsefe alanları da varlığın doğasıyla ilgilenmiyor mu?
Bilgi nedir, iyi ve kötü nedir gibi nedir soruları varlığın bir bölümünün doğası hakkında sorular değil midir?
Dahası bilimler de varlığa dair en temel sorularla ilgilenmiyorlar mı?
Mesela fizikçiler evreni oluşturan en temel lipı taşlarının neler olduğu ile ilgilenmiyorlar mı?
Evrenin kökeni ve maddenin doğası ile ilgili sorularda en az metafiziğin sorduğu diğer sorular kadar varlığa dair en temel sorular arasında değil mi?
O halde büyük resim tanımı fazla genel olması ve metafizi diğer alanlardan ayıramaması nedeniyle problemli görünüyor.
Metafizi tanımlamanın bir yola daha baktıktan sonra bilim ve metafizin ilişkisinden bahsederken metafiziğin bu tanımının içerdiği muğlaklığın aslında söz konusu tanımın bir avantajı olduğunu iddia edeceğiz.
Örneklerden yola çıkarak tanımlama ve eleştirisi.
Günlük hayatta kullandığımız pek çok kavramı tam olarak tanımlayamıyoruz.
Diyelim ki masa kavramının uygulanabilir olduğu her nestede ortak olan niteliğin ne olduğunu tespit etmeye çalışıyoruz.
Bu durumda yapabileceğimiz hemen hemen her tanımın karşı renklerini bulabiliriz gibi görünüyor.
Hatta ne masa olduğunu ne de masa olmadığını söyleyebildiğimiz bazı sınır durumları da olabilir gibi görünüyor.
Belki metafiziğin de tam bir tanımını yapamıyor olsak da metafiziksel soruları tıpkı masalarda olduğu gibi gördüğümüz zaman tanıyabiliyoruzdur.
Bu durumda bazı soruların metafiziğin sorularına daha yakın olduğunu, bazı soruların nasıl metafiziksel soruları olmadıklarını metafiziğin istemli bir tanımına sahip olmamamıza rağmen söyleyebiliriz.
Yapabileceğimiz şeylerden birisi elimizdeki bariz metafiziksel soru örneklerine bakmak.
Standart metafizikler kitabında yaşanan konu başlıklarından bazılarını yukarıda sıraladık.
Sayılar var mıdır? Doğruluk nedir?
Özgür irade nedir?
Neden eşlik yerine bir şeyler var?
Özellikler var mıdır?
Neden sağlık nedir? Bu gibi sorular bariz bir şekilde metafiziksel olduğunu söyleyebileceğimiz sorulardan sadece bazıları.
Metafizin kapsamına giren bu sorulara önemli oranda benzeyen her sorunun metafizin kapsamına girdiğini ve bazı sorularınsa sınır durumu olmaları nedeniyle haklarında yargıda bulunamayacağını söyleyemez miyiz?
Örneklerden yola çıkan bu tanımlama girişimi mutfaat etse de metafizin doğasına dair daha derin bir kavrayışa sahip olmak isteyenlere alakalıklı uğratabilir.
Sonuçta bir alanla uğraşanların hiç değilse o alanın tanımını verebilmeleri beklenir değil mi?
Aslında buradaki tanımlama güçlüğünün neredeyse bütün alanlarda olduğu söylenebilir.
Örnek verecek olursak ahlak felsefesi ve epistemoloji gibi alanların bile tam olarak belli bir kategoriye tutamadığımız sınır bölgelerinde bulunan problemleri olabilir.
Benzer bir şekilde bilimde çok fazla uzmanlaşma olduğu için pek çok bilimsel problem tek bir alanın kapsamının dışına taşan bir hal almıştır.
Net bir şekilde sınıflandırma yapamamak bazen konunun doğasından kanaklanan bir şeydir.
Metafizik belki de diğer bütün alanlardan daha genel olduğu için metafizi sınırların çizmesinin diğer alanlara kıyasla daha zor olması bir anlamda kaçınılmaz olabilir.
Bilim ve metafiziğin ilişkisi Metafiziğin tanımını net bir şekilde yapmamızın mümkün olmadığını gördük.
Peki ama bilim ve metafizi birbirinden nasıl ayırabiliriz?
Bilim de varlığa dair en temel sorularla uğraşmıyor mu?
Bu durumda ne yapacağız?
Bilimi felsefeden özellikle de metafizikten ayıramamak bir problem değil mi?
Metafizik bilim dışı faaliyet sonuçta.
Bilim dışı bir faaliyetin bilime taşıması bilimsel açıdan bir problem değil midir?
Bilimin metafiziksel kavramlarla işi varsa bu bilimin gözlemin ötesine geçen bir takım iddialarda bulunmasını gerektiriyor.
Ama bilim sadece gözleme dayalıysa bunu yapmaması gerekmez mi?
Bunlar gibi sorular bazı bilim felsefeçilerini bilim metafizikten elden geldiğince aradırmak gerektiği süresini etmiştir.
Örneğin nedensellik gibi kavramlar bile bazı bilim felsefecileri tarafından metafiziksel bulunmuş, bu nedenle de bilimin bu tarz metafiziksel kabullere sahip olmadan yapılması gerektiği, bilimin amaçlaması gereken tek şey metafiziksel
anlamda gerçekliğe ulaşmak değil, deneye deneyime uygunluk olduğu öne sürülmüştür.
Bu yaklaşımın en meşhur savunucusu Amerikalı bilim felsefecisi Buzz Van...
Frasen olan inşaacı ampirizmdir.
Ancak çoğu bilim felsefecisi ve metafizikçi pasfen Frasen kadar ileri gitmez.
Bilimin gerçeklikle ilgilendiği, nelerin var olduğu gibi konularda bilgi verdiği genellikle kabul edilir.
Bu durumda bilim ve metafizik her anlamda aynı işle uğraşan disiplinler olarak görülebilir.
Her iki disiplin de bize varlığın ve var olan şeylerin doğasına dair bilgi vermeye çalışır.
Bu durumda bilim ve metafizik arasında sınır çizilecek ise bu sınırın iki disiplinin amaçları ve konular açısından çekilmesinde bazı problemler vardır.
Nihai anlamda bilimler de metafizikte gerçeklikle ilgilenir.
Ancak bu disiplinlerin aynı amaca ulaşmak için kullandıkları araçlar ve meselelere yaklaştıkları yönler birbirinden farklıdır.
Örnek verelim. Bir fizikçi en temel fiziksel parçacıkların neler olduklarını sorar.
Ancak öyle varlık soruları vardır ki bunlar en kuramsal fizik dalında dahi sorulmaya gerek duymayan kadar derin sorulardır.
Mesela hemen hemen hiçbir fizikçi matematiği kullanmasına rağmen sayılar bizden bağımsız bir şekilde var mıdır sorusunu fizik yaparken sormaz.
Hiçbir fizikçi fizik yaparken çeşitli fiziksel özelliklerden bahsetse bile özellikler var mıdır sorusu hakkında fizikçi olarak düşünmez.
Fizikçiler şeylerin birbirlerine neden almalarından bahsetmelerine rağmen pek çoğu nedenselliğin doğası hakkında kafa yormayı tercih etmez.
Hem metafizikçi hem de fizikçi gerçeklik hakkında çeşitli sonuçlara vermeye çalışsa da metafizikçi sorduğu kimi sorular nedeniyle fizikçinin ilgilendiği sorulardan daha farklı sorularla ilgilenir.
Bu metafizikçinin ilgilendiği soruların her zaman fizikçinin ilgilendiği tüm sorulardan daha temel olduğu anlamına gelmez.
Ancak metafizikçi bu sorularla da ilgilenmesi açısından fizikçiden ayrılır.
Metafiziğin bilimden ayrıldığı bir diğer nokta yöntemidir.
Kuşkusuz metafizikçiler de gözleme başvururlar.
Bu gözlem basit duyu gözlemi olabileceği gibi iç gözlem de olabilir.
Hatta metafizikçiler metafiziksel akıl yürütmelerinde bilimin verilerini de kullanabilirler ve çeşitli metafiziksel pozisyonların belli bilimsel veriler tarafından daha muhtemel kalındığını söyleyebilirler.
Ancak metafizikçiler neredeyse hiçbir zaman bizzat bilim insanlarının yaptığı türden çalışmalar yapmazlar.
Yaptıkları işin deneye ve deneyime dayanan bölümü bilime kıyasla daha sınırlıdır.
Öte yandan metafizikle bilim arasında kısmi bir ölçmenin olduğu da barizdir.
İki alanla gerçekliğin doğasıyla ilinir.
Metafiziğin büyük resim tanımı da metafizikle bilim arasındaki ayrımın keskin bir ayrım değil, dereceli bir ayrım olduğunu ima ediyordu.
Yani metafizikle bilimin arasında bir sürekliliğin olduğu görüşü kısmen daha makul denebilir.
Varlığın doğasına dair sorular gözlemle araştırılmaya ne kadar müsaitlerse o derece bilimsel sorular haline gelirler.
Öte yandan varlığın doğasıyla ilgili bu şekilde cevaplanmaya müsait olmayan problemler ise metafizin konusu olurlar.
Burada bir derecelilik söz konusudur.
Bazı sorular daha bariz bir şekilde bilimin konusu iken bazı sorularsa daha bariz bir şekilde metafizin konusudur.
Metafizin varlığa dair en temel sorularla ilgilenen disiplin olduğu şeklindeki tanım muğlak olması nedeniyle bilimle metafizin arasındaki bu sürekliliği daha doğru bir şekilde yakalar.
Şöyle düşünebiliriz.
Metafizikle kastettiğim şey aslında felsefi metafiziktir.
Yani felsefenin yönsel araçlarıyla yapılan metafiziktir.
Bilim ise ne tür şeylerin var olduğu, bu şeylerin aralarındaki ilişkilerin nasıl olduğu gibi problemlerle ilgilendiği nispetli ampirik ya da deneysel metafizik ile uğraşır.
Dolayısıyla ortada bilimsel metafizik ve felsefi metafizik olmak üzere iki tür metafiziğin olduğundan bahsetmemiz, bilimle metafizik arasındaki ayrımın bir tür değil de derece ayrımı olduğunu söylememiz daha doğru olur.
Metafiziksel soruların tasnifi Metafiziğin kapsamına giren pek çok farklı soru tipi vardır.
Bu yazı kapsamında elbette bu soru tiplerinin hepsine değinmek mümkün değildir.
Ayrıca bu soru tiplerinin sadece metafizikte karşımıza çıktığını söylemek de doğru olmaz.
Buradaki soru tiplerinin çoğu hem bilimde hem de felsefenin diğer alanlarında karşımıza çıkıyor.
Ancak yine de metafizikteki soruların genelinin birkaç kategoriye dair edebilecekleri söylenebilir.
Ontolojik sorular Ontolojik kelimenin tam anlamıyla varlık bilimi demektir.
Çağdaş metafizikte kullanıldığı anlamıyla ontolojinin, varlığın en temel kategorilerinin bir enlantayını çıkarmakla uğraştığını söyleyebiliriz.
Burada sorulan varlık soruları, felsefe açıdan öneme arz eden türden varlık sorularıdır ve günlük hayattaki varlık sorularından sorulma düzeyleri ve onların yanıtlamamızı sağlayan yöntemler arasında ayrılırlar.
Örnek verecek olursak hiçbir filozof, bu zorluğunda bir şesüt var mıdır, tür bir varlık sorusu ile ilgilenmez.
Çünkü bu sorunun cevabı duygusal gözlemle çok kolay bir şekilde verilebilir.
Buzdolabını açarsınız ve buzdolabında süt varsa onu orada bulursunuz.
Ancak metafiziğin ilgilendiği varlık sorularının yani ontolojik soruların bu kadar keyfi ve basit cevaplanmamadığı düşünülür.
Daha önce metafiziksel soruların örnekleri arasında saydığımız özellikler var mıdır, nedensellik var mıdır, matematiksel nesneler var mıdır gibi sorular ontolojik sorulardır.
Ontolojik soruları yanıtlamaya çalışırken sadece neyin var olduğunu söylemiş olmayız.
Aynı zamanda gerçekliğin en temelli yapı taşlarının veya gerçekliğin parçası olan kategorilerin neler olduklarını söylemeye başlarız.
Analitik felsefe tarihinde ontolojik soruların anlamlılığını ya da ontoloji ile uğraşan filozofların düşündükleri kadar önemli ve zor sorular sorduklarını reddeden filozoflar olmuştur.
Bu filozoflardan belki de en meşhuru Rudolf Carnap'tır.
Carnap'ın felsefecilerin sordukları türden metafiziksel, ontolojik soruların ya da anlamsız olduklarını, ya da cevaplarının sıradan ampirik yani deneysel yöntemlerle veya kavramsal analizle bulunabilecek sorular olduğunu düşünmüştür.
Ontolojik sorulara bu şekilde bakmak, bazı filozoflara bütün varlık sorularının, bazılarına ise hiç değilse bazı varlık sorularının aslında kolay cevaplara sahip olduklarını düşündürmüştür.
Carnap için bir şeyin var olduğunu söylemek, kabaca o kavramın uygulanma koşullarının karşılanması anlamına geliyordu.
Bazı metafizikçilerin gerçekten önemli bir ontolojik soru olduğunu düşündüğü gündelik nesnelerin, masa, sıra, sandalye gibi varlığı yokluğu sorusunu ele alalım.
Masalar var mıdır sorusunu nasıl yapmamız gerekiyor?
Carnap'a ve ontolojiye bu bakış açısını benimseyen Amy Thomason gibi kolay ontoloji savunucularına göre, masaların var olduğunu söylemek, masa teriminin uygulanma koşullarının karşılandığını söylemekten başka bir şey ifade etmiyor.
Dolayısıyla ben onu oluşturan parçacıkların ötesinde masalar var mıdır gibi burada cevabı verilen türden bir sorunun ötesinde ontolojiyle uğraşan filozofların sorduğu türden bir varlık sorusu sorduğum zaman aslında doğru soruyu sormamış
olurum. Masa teriminin uygulama koşullarının karşılanması durumunda ortada başka, daha derin bir soru kalmıyor.
Dolayısıyla bizler herhangi bir zor, felsefi akıl yürütmede bulunmadan direkt gözlemle bile varlık sorularını cevaplayabiliyoruz.
Belki masaların var olup olmadıkları sorusu sizin için de bari bir cevaba sahiptir.
O yüzden biraz daha zor görünebilecek bir ontolojik soruya bakalım.
Özellikler var mıdır sorusuna?
Bu soruyu Carnap ve Thomason gibi filozoflar şu argümanı kullanarak onunla yanıt verebilirler.
1. Elmanın rengi kırmızıdır.
2. Kırmızı bir renktir.
3. O halde renkler vardır.
4. Renkler nesnelerin özellikleridir.
5. O halde özellikler vardır.
Eğer Carnap ve Thomason gibi düşünen felsefeciler haklılarsa özelliklerin var olduğunu da yine herhangi bir zor felsefe akıl yürütmeye ya da argümana ihtiyaç duymadan söyleyebiliyoruz.
Bu durumda ontolojinin soruları derin felsefi sorular olmadıkları gibi aslında felsefenin araçlarına ihtiyaç duymadan yanıtlanabilecek türlüler sorular oluyorlar.
Elbette bütün filozofların hatta filozofların çoğunun...
Kolay ontolojistlerin meydan okuması tarafından ikna olmadıklarını anlamamız önemli.
Ayrıca bir filozofun bazı ontolojik sorular konusunda kolay ontolojistler gibi düşünüp, o soruların sığ olduklarını kabul edip, başka ontolojik soruların bu şekilde yanıtlanabileceği reddetmesi ve karma görüşler benimsemesi de
mümkün. Mesela gündelik nesnelerin varlığı konusunda kolay ontolojistlere benzer düşünüp, özelliklerin varlığı yokluğu tartışmasının anlamlılığı konusunda kolay ontolojistlerden ayrılmanız mümkündür.
X'in doğası nedir soruları?
Bu sorular x'in doğası nedir ya da basitçe x nedir şeklinde sorulabilirler.
Bu tür soruları sorduğumuzda ontolojik soruların bir adım ötesine geçeriz.
Bazen ontolojik soruların cevapları konusunda fikir birliğine varsak da doğası nedir soruları konusunda fikir haline düşebiliriz.
Bu noktayı daha iyi bir şekilde görebilmek için ontolojik sorular hakkında verdiğim örneklerden bazılarına bakalım.
Matematiksel nesneler var mıdır sorusunu evet demekle beraber bu nesnelerin doğaları hakkında fikir haline düşebiliriz.
Mesela matematiksel platonizm benimsiyorsanız, matematiksel nesnelerin bizlerin zihinlerinden bağımsız bir şekilde uzay zamanı aşan bir şekilde var olduklarını kabul etmiş olursunuz.
Öte yandan matematiksel nesneler konusunda bir kavramsalcı da olabilirsiniz.
Kavramsalcılar matematiksel nesnelerin var olduklarını ama zihinlerimize bağımlı olan soyutlamalar ya da kavramlar olduklarını kabul ederler.
Dolayısıyla bir kavramsalcı da bir matematiksel platonist de sayıların varlığını kabul eder ancak sayıların doğası hakkında fikir haline düşerler.
Bir başka örnek özgür irade konusu da söz konusudur.
Özgür irade tartışmasında özgür iradenin ve ahlaki sorumluluğun var olduğunu düşünülen ancak özgür iradenin doğası konusunda farklı düşünen iki kampın olduğunu söyleyebiliriz.
Bunlardan ilki seçimlerimizin belirlenmesiyle özgür iradenin bağdaşmadığını ve özgür irade sahibi olduğumuzu söyleyen bağdaşmazcılar, ikincisi ise özgür iradenin seçimlerimizin belirlenmesiyle bağdaşlığını iddia
eden bağdaşırcılardır.
Her iki grupta özgür iradenin olduğunu ve ahlakenin sorumlu tutabileceğimizi kabul etseler de, özgür iradenin tanımında ve hangi koşullarda sorumlu olduğumuz konusunda birbirlerinden ayrılırlar.
Yine başka örnek özelliklerin varlığı konusunda verilebilir.
Özelliklerin tümeller olduğunu düşünenler ve özelliklerin tikerler olduklarını kabul eden tropdominalistleri özelliklerin var olduklarını kabul ederler.
Burada özelliklerin tümeller olduklarını ve tikerler olduklarını iddia etmenin ne demek olduğunu kısaca açmak gerekir.
Herhangi bir özelliği ele alalım.
Mesela kırmızılık özelliğini düşünelim.
Kırmızılığın bir tümel olması demek en azından bunu anlamanın bir yoluna göre kırmızı olan bütün varlıkların aynı kırmızılık özelliğini paylaştıklarını söylemeye gerektirir.
Yani bir masa, sandalye ya da insan bedeni gibi sadece belli bir konumda bulunabilen ve bir kere örneklenebilen tüken nesnelerin yanı sıra birden fazla örneklenebilen ve aynı anda birden fazla yerde bulunabilen tümeller diye bir
kategori de vardır. Turok nominalistleri ise özelliklerin var olduğunu kabul ederler.
Ancak özelliklerin tümeller değil de tikel varlıklar olduklarını ve birden fazla yerde aynı anda öğretilemeyeceklerini söylerler.
Örneğin kırmızı bir arabanın da kırmızı bir elmanın da kırmızı olduğunu söylememiz doğrudur.
Ancak bu iki kırmızılık, trop nominalistleri için aynı kırmızılık değildir.
İki farklı kırmızılık tropudur.
Yani arabanın kırmızılığı ve elmanın kırmızılığı farklı kırmızılıklardır.
Bunlardan birine kırmızı bir, diğerine kırmızı iki diyebiliriz.
Araba ve elma arasında ortak olan bir şey yoktur.
Kısaca metafiziğin ilgilendiği X'in doğası nedir sorularının 3 farklı örneğine göz attık.
İki filozofun aynı varlıkları ontolojilerine dair etseler bile bu varlıkların doğaları hakkında birbirlerinden farklı düşünemeyeceklerini de görmüş olduk.
Aralarındaki ilişki nedir soruları?
Metafiziğin sorduğu bir başka soru aralarındaki ilişki nedir sorusudur.
Mesela zihin durumları ve beyin durumları arasında nasıl bir ilişki vardır?
Zihin durumları beyin durumları tarafından oluşturulan şeyler midir?
Yoksa birinin diğerinin neden olduğunu mu söylemeliyiz?
Belki de aradaki ilişkinin bir türlü neden olma ilişkisi olduğunu söylememiz, zihin durumlarının beyin durumlarından farklı bir şey olduğunu ima ettiği için yanlıştır ve aradaki ilişkinin daha çok özdeşik ilişkisi olarak düşünülmesi gerekir.
Yoksa aradaki ilişki zihin durumlarında fark edebilmek için beyin durumlarının değişmemizin gerekmesiyle yani art gelim ilişkisiyle mi anlamalıyız?
Bu ilişkilerden her biri ya da bu ilişkilerin belli bir kombinasyonu zihin-beyin ilişkisinin doğru tasavvuru olabilir.
Metafiziğin x ile y arasında nasıl bir ilişki vardır türlü sorulara cevap verebileceği çok sene cevap vardır.
Temellendirme, art gelim, beden olma, özdeşlik, bağımlılık, doğru kılma, oluşturma, kompozisyon, indirgeme, bağımlılık ve öncelik bunlardan bazılarıdır.
Bu ilişkilerin doğaları hakkında tartışmaları metafizçiler ciddi mesai harcalar.
Bazı metafizçiler buradaki ilişkilerin bir kısmının iyi bir şekilde tanımlanmadıklarını ya da gerçekliğe denk düşmediklerini düşünür.
Mesela bazı metafizikçiler temellendirme ilişkisinin aslında diğer metafiziksel ilişkilerin, art gelip neden olma ve indirgeme gibi ilişkilerin bir amalgama olup gerçek metafiziksel ilişki belirtmeyen, muğlak, sezgisel bir kavram olduğunu düşünmektir.
Yine bazı metafizikçiler oluşturma ilişkisinin özdeşlik ilişkisiyle aynı şey olduğunu düşünürler.
Özetle X ve Y'nin arasındaki ilişki nedir sorusuna cevap olarak, verilen metafiziksel ilişkiler hakkında da X'in doğası nedir tür metafiziksel sorular sorabiliriz.
Açıklaması nedir ve neden vardır soruları.
Açıklama kavramı ve nedensellik arasında ciddi bir ilişki olduğu aşikardır.
Diyelim ki evinizin bahçesinde zehirli mantarlar buldunuz.
Bu mantarların açıklamasını sunmak aynı zamanda onların orada var olma nedenlerini de sunmaya gerektirir.
Ya da onların nedenlerini sunmanız aynı zamanda onların varlıklarının açıklanmasını da sunar.
Mesela zehirli mantarların oradaki varlığını mantar sporlarının orada bulunması ve toprağın nemli olmasıyla açıklayabiliriz.
Bu aynı zamanda onların nedenini de verir.
Ancak her açıklamanın nedensel olması gerektiği genellikle kabul görmez.
Bazı açıklamalar nedensel olmayan açıklamalardır ve bunlara verilebilecek en bariz örneklerden birisi matematiksel ve mantıksal açıklamadır.
Bir teoremin neden geçerli olduğunun açıklanması, onun çeşitli aksiyonlardan nasıl çıkar sandığını göstermemiz yani ispatını sunmamız suretiyle gerçekleştirilir.
Burada aksiyonların ve çıkarım kurallarının teoreminin doğru olmasının neden olduğunu söylememiz doğru olur mu?
En azından günlük hayattaki nedensellik kavramı açısından düşünürsek neden ondan şeyin varlığa gelmesine zaman alması gerektiğini söyleyebiliriz.
Peki aksiyonların ve çıkarım kurallarının bir teoremi doğru kılmasının zaman aldığından bahsedebilir miyiz?
Elbette hayır bir teorem geçerli ise her zaman geçerlidir.
O halde en azından bazı açıklamaların neden sunamadıklarını söyleyebiliriz.
Burada kullandığımız neden kavramının daha çok gerekçe kavramıyla ifade edilmesi o yüzden daha doğru olabilir.
Çünkü ilk tür neden olma en azından ilk bakışta zamansal bir ilişkidir.
Ancak metafizsel açıklamanın zamansal olmaması söz konusu olabilir.
Mesela neden hiçbir şey yerine bir şeyler var sorusunu ele alalım.
Bu soruya verilebilecek herhangi bir cevabın nedensizliğe başlaması mümkün müdür?
Elbette hayır. Çünkü neden olabilmek için neden olan bir şeyin olması gerekir.
Ama biz neden herhangi bir şeyin olduğunu soruyoruz.
O halde sunulan açıklamanın nedensiz olmayan bir açıklama olması gerekiyor olabilir.
Örneğin bir şeyler var çünkü en azından bir şeyin var olmaması imkansız cevabını verdiğimiz zaman neden bir şeylerin olduğunun cevabını nedensiz olmayan bir şekilde vermiş oluyoruz.
Benzer bir şekilde metafizikçiler çiçekli çayların bu tür nedensiz ya da zamansal olmayan Metafiziksel açıklamaların ne olduğunu merak edebilirler.
Metafiziğin sorduğu başka soru tipleri de vardır.
Ancak bu yazılık amaçlarımız açısından bu dört soru tipinin metafiziğin sorduğu soruların önemli bir önemine kapsadığı söylenebilir.
Bazı metafiziksel tartışmalara ve argümanlara örnekler.
Özgür irade. Özgür irademiz var mı ve varsa özgür irade sahip olmak ne demektir?
Özgür iradeli olmak için karşılanması gereken koşullar nelerdir?
Bu soruya cevap verilirken genelde başka bir soru daha göz önünde bulundurulur.
Seçimlerimiz belirlenmişse özgür irademiz olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bu ikinci soruyu olumsuz yanıt verenlere bağdaşmazcı, olumsuz yanıt verenlere ise bağdaşmazcı denir.
Bağdaşmazcılar da kendi içlerinde ikiye ayrılırlar.
Katı bağdaşmazcılar özgür iradenin belirlenimle çeliştiğini ve seçimlerimizin belirlendiğini söylerler.
Yani özgür iradeli olduğumuzu reddederler.
Libertaryen bağdaşmazcılar denen bir diğer grup ise özgür iradenin determinizmle bağlaşmadığını ve özgür irade sahibi olduğumuzu iddia ederler.
Her bir pozisyonun farklı versiyonları vardır ve burada bir pozisyonlara detaylı bir şekilde değmemiz mümkün değildir.
Bu yazı kapsamında sadece bazı filozoflara bağdaşırıcılığın neden casip geldiğinden ve bağdaşırıcılığa karşı öne sürülmüş en önemli argümanlardan bazılarına bahsedeceğiz.
Bağdaşırıcılığı kabul etmek için iki temel motivasyon olduğunu söyleyebiliriz.
İlki doğanın bir parçası olarak insanın da doğadaki diğer şeylerle aynı türden nedense etkilenilere maruz kalmasıdır.
Bizlerin de fiziksel varlıkları oldukları ve eylemlerimizin de diğer fiziksel varlıklarla aynı şekilde fiziksel nedenlere sahip olduğunu düşünüyoruz.
En azından biyoloji ve nörobilimin bunu ima ettiğini kabul ediyoruz.
Dolayısıyla eylemlerimizin çeşitli nedenlerle belirlenmesiyle bağdaşan türden bir özgür iradeyi kabul etmemiz yönünde ciddi metafiziksel nedenlerimiz var.
Aksi takdirde insanın doğanın kalanından tamamen bağımsız nedensel zincirler başlayabilme yeteneğine sahip olduğunu söylememiz gerekebilir.
Bu da pek çok filozofun yapmayı istemediği bir şey.
Bu metafiziksel tezin dışında bağlaştırıcılığı cazip kılan şeylerden birisi, bazı sürüden kısıtlamaların özgür radyo için diğerlerine kıyasla daha az problem çıkardığı ya da çıkarmadığı yöndeki sezgimizdir.
Burada dışsal kısıtlamalarla içsel kısıtlamalar arasında bir ayrıma gidebiliriz.
Dışsal kısıtlamalarda kısıtlanan tecrübelerimiz özgür değildir.
Örneğin beni rızam dışında bir yere kapatır ve kapıyı üstüme kilitlerseniz dışarı çıkma yönünde özgür olmadığımı söylerim.
Ya da kafama silah dayanması durumunda bir hırsıza para verip vermek konusunda gerçekten özgür olmadığımı söylerim.
Öte yandan benim seçimlerimi kısıtlayan içsel kısıtlamalardan da bahsedebilirim.
Bunlar isteklerim, inançlarım, arzularım gibi şeylerden kaynaklanan kısıtlamalardır.
Eğer benim vanilyalı yerine kakao dondurmayı almaya seçmem dışsal faktörlerim benim kısıtlamasından değil de benim isteklerim, inançlarım ve arzularımdan kaynaklanıyorsa bu durumda tamamen aynı koşullar altında kakao dondurmayı seçmek zorunda olsam
bile özgürce bir seçim yaptığımdan bahsetmez miyim?
Beni kısıtlayan şey bana içsel olan faktörlerse Seçimlerimin belirlenmesinin özgür herhalde sahibi olmamla çelişmediğini söylemem haklı uygun değil midir?
Bu noktada bağdaştırıcılığa karşı alternatif imkanlar prensibine başvuran bir argüman öne sürülebilir.
Bu prensip şunu söyler.
Eğer tamamen aynı koşullar altında farklı opsiyonlar arasında seçim yapmam mümkün değilse özgür olamam.
Evrenin belli bir noktadaki bir durumunda sadece kakaolu onurlu seçebiliyorsam başka bir seçeneğim yok demektir.
Bu yüzden kakaolu onurlu seçmem özgür bir seçim olamaz.
Felsefeci Harry Frankfurt Özgür irade için AIP'nin gerekmediğini iddia eden meşhur Frankfurt karşı örneklerine öne sürer.
Bu karşı örneklerin her biri de alternatif seçeneklerin olmadığı ancak seçimlerin özgürce yapılmış gibi görüldüğü durumlardan bahseder.
Odaya kilitlenme örneğini geri dönelim.
Diyelim ki odaya zorla tıkılmadık ve kendi rızamıza girdik ancak biz bunu bilmesek de odanın kilitlendiğini düşünün.
Bu durumda odadan çıkma seçeneğine sahip değilim.
Peki odadan çıkmaya çalışmıyorsam yani odadan çıkmayı istemiyorsam ve bu yönde eylemde de bulunmuyorsam bu durumda oda özgürce kaldığımı söyleyemez miyiz?
Frankfurt'un orijinal örneklerinin formatına daha yakın başka örnek verelim.
Diyelim ki bir seçimde oy vereceksiniz.
Önünüzde sadece A ve B partileri var.
Siz A partisine oy vermek istiyorsunuz ancak bilmediğiniz şey çılgın ve bilim insanının sizin bilginiz olmadan belinize bir çip yerleştirdiği.
Bu çip siz B partisine oy vermek isterseniz aktive oluyor ve sizin A partinizi oy vermenizi sağlıyor.
Seçim günü geldi çattı ve siz cihaz aktive olmadan A partisine oy verdiniz diyelim.
Bu durumda oyunuzu özgüce vermiş olur muydunuz?
Kuşkusuz oyunuzu B partisine vermeniz mümkün değildi ama cihaz aktif olmadan A partisine oy verdiğiniz için içiminizi özgürce yaptığını söylememiz daha makul görünmüyor mu?
Bağdaşırcı özgür iradeye ciddi meydan okuma, özgür amalıklarını düşündüğümüz akıl hastalarının dahi özgür iradeye sahip olmalarını mümkün kıldığı şeklidir.
Uç bir örneği düşünelim.
Diyelim ki bir beyin tümörü nedeniyle X kişisi diğer insanları aç çektirmek ve cinayet işlemek yönünde karşı konulmaz bir istek duyuyor.
Bu isteğine karşı çıkması mümkün değil ve haliyle X...
Birilerini öldürüyor olsun. Bu durumda X'in avukatı mahkemede beyin tümöründen bahsederek müvekkilinin özgür olmadığını söyleseydi dememiz gerekirdi.
Bir bağdaşırıcı X'in özgür olmadığını neye dayanarak söyleyebilir?
X pekala kendi arzularına göre hareket etmiş gibi görünüyor.
Bu durumda bir bağdaşırıcının X'in işlediği cinayeti özgür işlediğini söylemesi gerekmiyor mu?
Ama bu bari bir şekilde yanlış görünüyor çünkü X'in cinayeti işlememesi mümkün değildi.
Bu meydan okumaya karşı bağdaşırıcıların yapabilecekleri kimalyadan bahsedelim.
İlki, Frankfurt'un savunduğu birinci derece arzular ve ikinci derece arzular ayrımı olabilir.
İkinci derece arzular, arzu etmeyi arzuladığımız şeyler ya da istemeyi istediğimiz şeyler olarak düşünebilir.
Bir uyuşturucu bağımlısını düşünelim.
Uyuşturucu bağımlıları uyuşturucuyu bırakmak isteler de bırakamazlar.
Birinci derece arzuları olan uyuşturucu kullanma arzusuna uygun hareket etseler de, ikinci derece arzuları olan uyuşturucuyu bırakma arzusuna uygun hareket edemezler.
Yani arzu etmeleri gerektiğini düşündükleri şey doğrultusunda eyleme geçemezler ya da geçmeleri çok zordur.
Bu yüzden bir bağdaşıcının da birinci il ikinci il arzuları ayağına başvurarak akıl hastalarının neden özgür olmadığını açıklayabilecekleri düşünülebilir.
İkinci manevra gerekçe duyarlılığı kavramına başvurur.
Bir kişi eylemde bulunma yönünde sahip olduğu gereçlere yanıt verebiliyorsa bu görüşe göre özgür iradeye sahiptir.
Ancak akıl hastaları ve bağımlılarla ilgili bildiğimiz bir şey onlara sahip oldukları gereçlere yanıt veremedikleridir.
Mesela uyuşturucu kullanan biri uyuşturucu kullanmasının zararlı olduğunu, ailesini üzdüğünü...
Bunun onun çıkarlığına aykırı olduğunu düşünmesine rağmen uyuşturucu kullanmayı bırakamayabilir.
Bu durumda uyuşturucu bağımlısının uyuşturucu kullanımı gerekçe duyarlı değildir.
Gerekçe duyarlılığı ya da gerekçe duyarlı cevap verilme görüşü seçimleriniz belirlenmiş de olsalar, gerekçe duyarlı bir şekilde yapılmaları durumunda özgür olacaklarını ve akıl hastalığıyla bağımlıların seçimlerinin gerekçe duyarlı olmamaları nedeniyle özgür
olmadığını söyleyerek bu meydana okumaya cevap verir.
Bağdaşırıcılığa karşı basmak istediğim son argümansa Peter Van Inwagen'ın savunuculuğunu yaptığı sonuç argümanı.
Sonuç argümanı oldukça sağduyul diyebileceğimiz öncülere dayanır.
İlk olarak bağdaşıcılığın iddiasına göre eylemlerimizin nedeninin doğumuzdan çok önce olan şeyler olduğu saptanır.
Ayrıca geçmişte olan şeyler üzerinde kontrolümüzün olmadığı belirtilir.
Eğer geçmişteki şeyler üzerinde kontrolümüz yoksa veya seçimlerimizin geçmişlik işaretinden oluyorsa seçimlerimiz bizim kontrol edemediğimiz şeylerden kaynaklanır.
Bir kişinin geçmişteki olayları değiştirememesi yüzünden onu sorumlusamayız.
Ancak gelecekle ilgili olarak insanları sorumlusabiliriz.
Peki determinizm yani olayların önceki şeyler tarafından tamamen belirlendiği görüşü bu durumda özgürlerdenin yokluğunu gerektirmez mi?
Neticede determinizm doğruysa seçimlerimiz bizlerden değil bizimle ilgisi olmayan geçmişten kaynaklanıyor.
Burada gözlemlememiz gereken ilk şey seçimlerimizin gelecekteki olaylarından oldukları ancak geçmişteki olaylarından olmadıkları.
Bizler bu yüzden geçmişi dert etmemekle beraber geleceğe dert ediyoruz.
Bu nedeni ise aslında geçmişin taşı yazılı olması değil.
evrenimizin ilk koşullarından kaynaklanan bir zamansal asimetrinin olması.
Eğer evrenimizde zamansal asimetri olmasaydı, sadece gelecekteki şeylere değil, geçmişteki şeylere neden olabilirdik.
Yani geçmişteki olaylara neden olmak da aslında çelişkili bir şey olmayabilir.
Peki bağdaşırıcılığı savunanlar determinizmin doğru olması durumunda daha farklılar olabilirdim derken neyi kastederler?
Basitçe söyleyecek olursak, seçimlerimizin bizim zihinsel durumlarımızdan kaynaklandıklarını, eğer farklı zihinsel durumlara ve seçim yaparken farklı gerekçelere sahip olsaydık, Bu durumda farklı şekilde davranabilirdik der bağdaştırıcılar.
Ben vanilyalı ondurma yerine çikolata ondurma isteseydim çikolata ondurma yemeği tercih edebilirdim.
Ama vanilyalıyı istiyorum. Bu yüzden vanilyalı ondurmayı seçiyorum.
Bunu dememizde tahminizmi reddetmemiz gerektirmiyor mu?
Gerektiriyor gibi görünmüyor.
Ancak bağdaştırıcılar için bu hatalı.
Çünkü buradaki anlamda yapabilmek özgür iradenin gerektirdiği türden yapabilmek değil onlar için.
Bağdaştırıcılar bizlerin doğumundan önce gerçekleşen şeylerin davranışımızın nedeni olması durumunda...
Davranışlarımızın bizden kaynaklanmayacağını, dolayısıyla davranışlarımız bizden kaynaklanmadığı için de özgür iradenin determinizmine bağdaşlamayacağını söyleyeceklerdir burada.
Sonuç argümanıyla ve bağdaşmazca yapabilirlik tanımlarıyla ilgili tartışma oldukça detaylı ve teknik bir tartışma olduğu için bunun detaylarına burada girmek istemiyorum.
Ancak sonuç argümanının ve bu argümanın farklı versiyonlarının bağdaşmazcılık lehindeki en güçlü argümanlardan biri olarak kabul edildiğini söyleyebilirim.
Doğa yasaları. Bir doğa yasasını tesadüfü biçimde doğru olan bir genellemeden ayırmak mümkün müdür?
Eğer mümkünse nasıl mümkündür?
Doğal yasası kavramı bilimlerde sürekli karşımıza çıksa da bu kavramın aslında hiç de düşündüğümüz kadar açık olmadığını görüyoruz.
İskoç filozof David Hume'un bu konudaki görüşü, çağdaş felsefede düzenlik teorisi olarak bilinen teorinin atasal versiyonlarından biri olarak adlandırılabilir.
Hume'un günümüzdeki anlamda düzenlik teorisinin savunduğu, tartışmada olsa da düzenlik teorisinin Hume'cu motivasyonlara sahip olduğu söylenebilir.
Önce geniş anlamda Hume'cu denebilecek ama Hume'un savunduğunu iddia etmediğimiz basit düzenlik teorisinin iddialarına bakalım.
Basit düzenlik teorisi doğa yasalarının istisnaslı genellemler olduklarını ve bunlardan ibaret olduklarını iddia eder.
Doğa yasası olmak için bunun ötesinde bir şeye gerek yoktur.
Doğa yasaları mantıksal ya da metafisal anlamda zorunlu taşımazlar.
Sadece doğayı tasvir eden istisnaslı genellemlerden ibarettirler.
Doğa yasaları hakkındaki bu görüşün bazı problemleri hemen göze çarpar.
İlk olarak bazı genellemeler istisnasız da olsalar doğa yasası gibi görünmezler.
Çünkü bazı genellemeler doğru olsalar da tesadüfen doğru gibi görünürler.
Örneğin 1 km yarı çapındaki bir altın kürenin olmadığı şeklinde genellemeyi düşünün.
Bu genelleme bildiğimiz kadarıyla doğrudur ancak böyle bir şeyin olmaması tesadüfidir.
1 km yarı çapında altın bir kürenin olmaması için hiçbir neden yoktur.
Mevcut doğa yasalarının böyle bir şeyin varlığını yasakladığı da söylenemez.
Öte yandan 1 km yarı çapında altından değil de uranyumdan bir kürenin olmadığı şekilde genellemeyi düşünün.
Bu genelleme doğru mudur?
Doğrudur ancak bu genellemenin doğruluğu ilk genellemeye kıyasla daha az tesadüfi görünür.
Neden? Çünkü uranyumun nükleer reaksiyon göstermeye başlayacağı kritik kütle 1 km yarı çapında bir uranyum küre oluşturmaya çalışırken açılacaktır ve böyle bir küre başlayan nükleer reaksiyon dolayı oluşmayacaktır.
Altından kürenin olmaması salt tesadüfi iken uranyumdan kürenin olmaması böyle değildir.
İlk önerme bir doğa yasası değilken ikinci gerçek bir doğa yasasıdır.
Bu durumda basit düzenlik teorisi sıkıntıya giriyor gibi görünüyor.
Bu problemi çözmeye çalışan izleri John Stuart Mill'de görülen ve David Lewis tarafından savunulan bir görüş en iyi sistemler görüşüdür.
En iyi sistemler görüşü bize şunu der.
Bir doğa yasası olmak, basitlik ve açıklayıcılık dengesini en iyi şekilde tutturan ve tümden gelimsel sistemin parçası olmak demektir.
Tünden gelimsel sistemlerin aksiyonları vardır.
Basitlik ve açıklayıcılık dengesini en iyi şekilde tutturan tünden gelimsel sistemin en azından bizim evrenimizde kuantum mekaniğinin ve görürlük teorisinin yasalarının içerdiği söylenebilir mesela.
Bu yasalardan da 1 km yarı çapında uranyum bir kürenin var olmayacağı çıkar sanabilir.
Ancak 1 km yarı çapındaki altından kürenin var olamayacağı, basitlik ve açıklayıcılık dengesini en iyi tutturan tümden gelimsel sistemin aksiyonlarından, mesela kuantum mekaniği ve görevlilik teorisinin yasalarından çıkar sanamaz.
Bu yüzden uranyum kürenin olamayacağı bir doğa yasası iken, altınan kürenin olamayacağı bir doğa yasası değildir.
En iyi sistemler teorisi, basit düzenlik teorisinin problemlerinin büyük bir bölümüne çözüm getirebilir.
Ancak bu teorinin de bazı sıkıntıları vardır.
Mesela bazıları doğa yasalarının dışarıda olan şeyler olduklarını ve en iyi sistemler teorisinin basitlik ve açıklayıcılık gibi epistemik krizlere sahip olması ve kriterlerinin metafiziksel kriterler olmaması gibi nedenlerle
yasaları bizlerin zihinlerine bağımlı kıldığını iddia etmiştir.
Ayrıca bu yaklaşımın yasalar ve ön koşullar arasında ayrım yapamadığı da iddia edilmiştir.
Evrenimizin bir zaman okuna sahip olduğu doğrudur ve muhtemelen evrenimizi en iyi açıklayan tünden gelimsel sisteminin bir parçasıdır.
Ancak bu evrenimizin zaman okunun düşün entropili bir ilk duruma sahip olmasından kaynaklanır ve bir doğa yasası değildir.
En iyi sistemler görüşü bu farkı yakalayamaz.
Zaman. Zamanın metafizi konusundaki ana tartışma zamanın akışının gerçek olup olmadığı tartışmasıdır.
Bu tartışmada kabaca iki konumun bulunduğu söylenebilir.
Zamanın A teorisi zamanın akışının gerçek olduğunu iddia eder.
A teorisinin en yaygın versiyonu olan şimdilik ise sadece şimdiki zamanın olduğunu, geçmişin yok olduğunu ve geleceğin henüz var olmadığını iddia eder.
Bu görüşün karşısında zamanın B teorisi bulunur.
B teorisinin en yaygın versiyonu olan B teorisinde ise Bütün zamanlar bir arada vardır ve bir zamanın diğerinden daha gerçek olduğu söylenemez.
Örneğin bu yazının yazıldığı şu anda 9 Şubat 2020 günündeyiz.
Şimdiciliği savunanlar için şu anda tarih 8 Şubat 2020 ise bundan önceki ve sonraki zamanların olduğunu söyleyemeyiz.
Ayrıcalıklı bir şimdiki zaman vardır ve sadece onun gerçek olduğunu söyleriz.
Ancak B teorisi ayrıcalıklı bir şimdiki zamanın olduğunu reddeder.
Şimdiki zaman B teorisinin savunucusuna göre burası gibi dizinseldir.
Nasıl ki objektif bir burası yoktur çünkü burasının gönderimde bulunduğu konum söyleyene bağlıdır.
Şimdi de dört boyutlu uzay zamanı neresinde bulunduğuna göre değişir.
Bu zamansal konumların biri diğerinden daha az gerçek değildir.
Örneğin Diyanetizorların olduğu zamanlar B teorisi çerçevesinde 2020 yılıyla eşit derecede gerçektir.
Bazıları bir şekilde ölümümüzden sonraki zamanlarda diyelim ki 2200 yılı En az 2020 yılı kadar gerçektir bu teoride.
Bütün zamanlar dört boyutlu bir uzay-zaman blokunun bir boyutundaki konumlardan ibaret.
B teorisinde zaman akışından ve zamansal oluştan bahsedilemez.
A teorisini B teorisini tercih etmemiz için ne gibi nedenlerimiz vardır?
İlk olarak A teorisinin deneyimlerimizde en paralel zaman teorisi olduğunu söylenebilir.
Bu deneyim son derece güçlü bir şekilde A teorisini desteklediği için de A teorisini reddetmemiz için de ciddi gereklilere ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz.
Burada B teorisinin savunucuları zamanın akışı deneyiminin bir yanılsama olduğunu gösteren nedenlerin daha güçlü olduğunu söylemeye ve zamanın geçiş tecrübesini zamanın gerçekten aktığını ima etmeyen bir şekilde açıklamaya çalışabilir.
Mesela fizikçi Paul Davies'in dediği gibi aslında tecrübe ettiğimiz şeyin zaman akışı değil, bizim tecrübe ettiğimiz durumlarla hatırladığımız durumların birbirlerinden farklı olması olduğu iddia edilebilir.
A teorisini benimsemek için ikinci bir neden de dilin kipli yapısının A teorisi tarafından daha iyi açıklanması.
Eğer kipli ifadeleri, kipsiz ifadeleri anlam kaybolmadan çeviremezsek, gündelik dilin önemli bir boyutunun B teorisini savunanlar tarafından açıklanamayacağı iddia edilebilir.
Ancak bu noktada B teorisini savunanlar, kipli cümlelerin kolayca kipsiz cümlelere çevrileceğini söyleyebilirler.
Mesela şu anda evrim ağacı için metafiziye giriş yazısını yazıyorum demek yerine, 9 Şubat 2022 tarihinde saat 6.30'da yatmaktayım diyebilirim.
Geçmiş ve gelecek gibi kipleri kullanmama gerek yok.
Peki B teorisini savunmamız için nasıl nedenlerimiz vardır?
Beato'ya resimliğinde iki argümenden bahsedeceğiz.
İlk argüman doğru kılıcılardan yola çıkıyor.
Doğru kılıcılar isimlerinden anlaşılabileceği üzere önermeleri doğru kılarlar.
Her doğru önermenin en az bir doğru kılıcısı olduğu en azından makul bir ülke gibi görünüyor.
Peki bu durumda geçmişe dair doğru önermelerin doğru kılıcıları nerededir?
Mesela 65 milyon yıl önce dinozorlar vardı önermesinin doğru kalan şey nedir?
Eğer sadece şimdiki zamanın var olduğunu kabul ediyorsak geçmişe dair önermelerin doğru kılıcıları olamazmış gibi görünür.
Ancak B teorisinde doğruluk kılıcılar hali hazırda mevcuttur çünkü 65 milyon yıl önce yaşamakta olan dinozorlar uzay zamanının belli bir konumunda bulunmaktadır.
Bu durumda özellikle geçmişe dair önermelerin doğrulukları B teorisi tarafından daha iyi bir şekilde açıklanabilir.
B teorisi lehindeki ikinci argümansa görevlilik teorisinin B teorisinin eserini idare eder.
Bu argüman ya da bu argümanın bir türü çoğu fizikçinin ve zaman felsefecilerinin en üstte hatır sayılır bir bölümünün B teorisine sempat uyması nedenidir.
Görevlilik teorisinin en bariz yorumu B teorisini ima eder görünür.
Ancak görevlilik teorisinin nasıl anlaşılması gerektiği tartışması burada ele alınamayacak kadar karmış bir tartışma olduğu için ana pozisyonları özetlemekle yetineceğiz.
A teorisini savunan bazı felsefeciler görevlilik teorisinin neolorentisi yorumunu belirseler.
Neolorentsci yorum, görünenin aksine mutlak bir referans düzeninin olduğundan, görünenin aksine mutlak aynı andalığın olduğundan ve yine görünenin aksine zaman yavaşlaması ve uzay daralması gibi görevli insanlard yorumlarının
açıklayabildiği gözlemlerin öyleymiş gibi göründüğünü iddia etmek zorunda olduğundan cazip seçenek değildir.
Öte yandan relativistik A teorisi denen bir görüş, mutlak aynı andalık olmadan da A teorisinin savunulabileceğini iddia eder.
En azından görevlilik teorisinin B teorisini ciddi şekilde cazip kıldığını söyleyebiliriz.
Neden içlik yerine bir şeyler var?
Kimileri için metafiziğin en temel sorusu bir şeylerin neden var olduğudur.
Bu soru sorulabilecek belki de en genel metafiziksel soru olması bir yana herhangi bir şekilde cevaplanmasının mümkün olmadığı da düşünülebilir.
Sonuçta herhangi bir şeyin varlığını açıklamanın tek yolunun bir şeylerin ona neden olması olduğu düşünülebilir.
Ama bu türden bir açıklama başka bir şeyin varlığını varsaydığı için neden bir şeylerin var olduğunu açıklayamaz gibi görünür.
Bu yüzden bir şeylerin varoluşunu başka şeylerle açıklamak soruyu sadece bir adım geriye iter.
O halde bu soruyu sormak saçma mı?
Bu soruya ne türden yanıtlar verilebilir?
Diyelim ki her olayın bir nedeni var ve bu nedenler zinciri sonsuza kadar geriye gidiyor.
Bunun olamayacağını iddia eden çok sayıda felsefeci olsa da şimdilik olabileceğini varsayalım.
Bu durumda örneğin David Hume gibi bazı filozoflar her şeyin açıklanmış olacağını ve dolayısıyla açılmamız gereken başka bir şeyin kalmayacağını iddia ederler.
Ama bu cevap pek çok kişiyi tatmin etmez.
Hala merhum felsefeci Derek Parfit'in de dediği gibi, yanıtını veremediğimiz iki soru kalır bu durumda bile.
Neden sonsuz bir nedenler zinciri var ki?
Dahası neden bu spesifik sonsuz nedenler zinciri vardır?
Bu sorunun cevabının fizikte yaptığı düşünülebilir.
Bazı fizikçiler neden hiçlik yerine bir şeyler olduğunu, hiçliğin istikrarsız olmasıyla açıklarlar.
Ancak bu son derece tuhaf görünür.
İstikrarsız olmak için bir şeylerin olması, o şeyin çeşitli potansiyellere sahip olması gerekmez mi?
Bir fizikçinin gözündeki hiçlik temelde boş uzaydır.
Boş uzay ise aslında tam anlamıyla boş değildir.
İçinde çeşitli fiziksel alanların bulunduğu oldukça aktif bir şeydir boş uzay bu resimde.
Burada bazı itirazlar yükselebilir.
Hiçlik derken en azından günlük dilde boş uzayı kastetmiyor muyuz?
Dahası hiçliği neden filozofların tanımladığı felsefi kavramla özdeşleştirelim ki?
Fizikçilerin hiçliğin ne olduğunu filozoflardan daha iyi bildiğini söyleyemez miyiz?
Bu iki eleştiri de pek yerinde değil.
Filozofların sorduğu sorun neden herhangi bir şeyin olduğu sorusu.
Soru sorulurken hiçliğin bu şekilde tanımlandığı yani herhangi bir şeyin yokluğu şeklinde tanımlandığı özellikle belirtilir.
Ayrıca fizikçilerin hiçlik kavramlarını filozoflarının hiçliğinden daha doğru olduğunu söylemekte oldukça tuhaftır.
Her ne kadar fizikçiler hiçlik kelimesini kullansalar da kastettikleri şeyin bu sorudaki hiçlikten farklı olduğu barizdir.
Fizikçiler ve bu soruyu soran felsefeciler Birbirlerinden farklı soruların yanıtlarını aramaktadırlar.
Boş uzayın varlığının bir evrenin var olması için yeterli olması gerçekten de pek çok insanın sağduyusuna hala yatmayan bir şeydir ve bir anlamda kavramın günlük kullanımıyla sorulan neden eşlik yerine bir şeyler var sorusunun fizikçiler
tarafından cevaplanabileceği belki doğrudur.
Ama sorulan sorunun felsefecilerin yanıtını aradığı soruyla alakası olmadığı için sorumuz hala ortada duruyor.
Bu soruya vermemiz gereken cevabın başka bir varlığa dayanmaması gerektiğini söylemiştik.
Ancak bu koşulun estirilmesi gerektiğini düşünen bazı filozoflar da vardır.
Bunlara göre olumsal varlıklar yani var olmamaları mümkün olan varlıklar ve zorunlu varlıklar yani var olmaları zorunda olan varlıklar arasında bir ayrıma gitmeliyiz.
Zorunlu varlıkların var olmamaları mümkün olmadığına göre bir zorunlu varlığın olduğunu gösterebilirsek neden hiçlik yerine bir şeylerin olması gerektiğini gösterebiliriz.
Zorunlu bir varlık ya da zorunlu varlıklar olduğu için hiçlik imkansızdır.
Bu açıklamada insanı tatminsiz bırakan bir taraf var.
Özellikle ampirist filozoflar, David Hume gibi herhangi bir varlığın zorunlu olabileceğinden şüphe ederler.
Var olduğunu tasavvur edebildiğimiz her şeyin var olmadığını tasavvur edebiliriz.
Dolayısıyla bir varlığın yokluğu hiçbir zaman çelişki oluşturmaz.
Ama bir şeyin imkansız olmasını çelişki oluşturması şeklinde anlamayacaksak, o şeyin imkansız olmasını anlam vermemiz oldukça zordur.
Mesela bir zorunlu varlığın olmaması çelişki oluşturmuyorsa ne anlamda var olmamasının imkansız olduğunu söylemeliyiz?
Buradaki zorunluluk mantıksal zorunluluk değilse çok tuhaf değil midir?
Eğer zorunlu varlık diye bir şeyin olabilmesi size tuhaf geliyorsa bu alternatif seçmeyi istemeyebilirsiniz.
Bazıları hiçlik yerine bir şeylerin olmasının nedeninin varlığın hiçlikten daha muhtemel olması olduğunu iddia eder.
Hiçliğin olasılığının varlığın olasılığına kıyasla çok daha düşük olması gerektiği şu akıl yürütmeyle öne sürülür.
Varlığın alabileceği biçimlerin sayısı sonsuzdur.
Hiçliğin ise alabileceği farklı biçimler yoktur.
Yani mümkün olan hiçliklerin sayısı bir tanedir.
Bu yüzden olasılık hesabı yaparsak bir şeylerin var olacağı neredeyse kesindir.
Bu argümanın fazla aceleci olduğu düşünülebilir.
Şöyle ki bir şeylerin olmaması açıklama gerektiren bir şey değilmiş gibi görünür.
Ancak bir şeylerin olması açıklama gerektirir.
Bu yüzden hiçliğin bir anlamda varsayılan durum olmasını beklememiz gerekmez mi?
Ancak hiçliğin olmaması neden olan bir şey varsa bir şeyler olabilir.
Bu yetersebep ilkesi denen bir ilkenin versiyonudur.
YSI, olumsal şeylerin bir açıklamalarının olması gerektiğini iddia eder.
Bu ilke bir şeylerin var olmamasının değil de var olmasının açılma gerektirdiğini ima eder.
Bu durumda yetersebep ilkesini kabul edenler bir nevi hiçliğin normalliği varsayımını kabul etmiş olmazlar mı?
Bu ilkeyi kabul edenler eğer zorunlu bir varlık yoksa...
Hiçbir şey var olamaz türlü bir görüşü kabul etmeliler.
Dolayısıyla zorunlu bir varlığın olmaması durumunda normal durumun hiçlik olacağı öne sürülebilir.
Ancak Adolf Grünbaum gibi bazı filozoflar buna karşı çıkar.
Grünbaum, hiçliğin normal durum olarak görülmesinin hiç de makul olmadığını iddia eder.
Neden hiçlik yerine bir şeylerin var olduğu şeklindeki sorunun da hiçliğin normal bir durum olduğunu varsayması nedeniyle cevabı hak etmediğini söyler.
Problem'e cevap vermemizin son bir yolu ise herhangi bir zorunlu varlığa başvurmadan hiçliğin imkansız olduğunu iddia etmektir.
İlk argüman hiçliğin çelişkili olduğunu, çünkü hiçbir şeyin olmaması durumunda hiçbir şeyin olmaması olgusunun olduğunu öne sürer.
Bu durumda en az bir tane olgu vardır, bu yüzden de en az bir tane olumsal şey vardır.
Dolayısıyla hiçbir şeyin olmaması mümkün değildir.
Kuşkusuz bu cevap çoğu kişiye fazla kolay görünür.
Bir şeylerin olmamasının bir olgu olduğunu söylemekte, felsefecileri kötü şöhret kazandıran türden bir el çabukluğu ya da dil oyunu var gibidir.
Herhalde bu kadar filozofun kaba patlattığı bir sorunun cevabı böyle bir el çapıklığına dayanmamalıdır.
Hiçliğin olamayacağına dair bir diğer argümansa hiçliği hayal edemeyeceğimizden yola çıkar.
Hiçliği hayal etmeye çalıştığımda aklıma hiçbir şey değil de siyah bir boşluk geliyor gibidir.
O siyah boşluğun var olmadığını ise hayal edemem.
Eğer bunun var olmadığını hayal edemiyorsan bunun var olmaması mümkün değildir der bu son argüman.
Bu argüman da sorumludur.
Bir kere bizler 3'den fazla boyutta kafamıza canlandıramıyoruz ama hem fizikçiler hem de matematikçiler 3'den fazla boyutun olduğu varsayımına dayanan işlemler yapabiliyorlar.
3'den fazla boyut olmasında herhangi bir çelişki yoktur.
Dahası bir şeylerin hayal edilememesinin tek başına bir şeyin imkansız olduğunu gösterdiğini iddia etmek insanın hayal gücüne gereğinden fazla güvenmek değil midir?
Son olarak pek çok kozmolog uzay zamanında varlığa başladığından bahsetmektedirler.
Yani yokluğunu hayal edemediğimiz boşluk da sonradan ortaya çıkmış olabilir.
Bu nedenle uzayın olmadığını hayal edemememiz, onun varlığını zorunlu kılmamaktadır.
Neden eşlik yerine bir şeylerin olduğu sorusuna verilmeye çalışılan çeşitli cevapları görmüş olduk.
Kuşkusuz bu verilen cevapların hepsinde çeşitli problemleri vardır ve hala alternatiflerin büyük bir bölümünden bahsetmedik.
Yine de bahsettiğimiz cevapların iyi bir örnekleme olduğunu düşünüyoruz.
Türkçe okuma önerileri A.
Kadir Çüçen, Metafizik, Filozofları Metafizik Sistemleri A.
Kadir Çüçen, Metafizik, Kavram ve Problemleriyle Bağlılık Felsefesi.
Adrian Bardun, Zaman Felsefesinin Kısa Tarihi.
Ahmet Ayhan Çitil, Matematik ve Metafizik Birinci Kitap, Sayı ve Nesne.
Arda Denkel, Nesne ve Özellik.
David Armstrong, Tümeller, Bakış Açımı, Değiştirmediğim Bir Giriş.
Enis Toko, Metafiziğin Temelleri, Analitik Metafizeye Giriş.
Stefan Manford, Metafizik.
Theo Grünberg, Metafizik Açık Öğretim Ders Kitabı.
İngilizce giriş seviyesinde okuma önerileri.
İngilizce orta ve ileri seviye dokumu önerileri.
Klasik metinler içeren derlemeler.
Specific tartışmalar hakkındaki derlemeler.
A. Bottani, Mesmiliano Carrara, P.
Gioretta, Individuals, Essence and Identity, Teams of Analytic Metaphysics, Antonello Corradini, Sergio Galvan, E.G.
Lowe, Analytic Philosophy Without Naturalism, Bob Hale, A.
Wave Hoffman, Modality, Metaphysics, Logic and Epistemology, Daniel D.
Novotna, Lucas Novak, Neo-Aristotelian Perspectives in Metaphysics, David Chalmers, Metametafizm, Thomas Tahko, Contemporary Aristotelian
Metaphysics, William M.R.
Simpson, Robert C. Koons, Nicholas G.
Teh, Neo-Aristotelian Perspectives on Contemporary Science, Ernest Sosa, Michael Tooley, Causation, Fabrice Correria, Metaphysical Grounding, Understanding the Structure of Reality, Frank
Jackson, Grand Priest, Levision Teams, Helen Beebe, Christopher Hitchcock, Hugh Price, Altyazı
M.K. Benjamin
Schneider, Alex Steinberg, Varieties of Dependence, Ontological Dependence, Grounding, Supervenience, Response Dependence, Ricky Bliss, Graham Priest, Reality and
Its Structure, Essays in Fundamentality, Stephen Blatty and Sandra Lapointe, Ontology After Carnap, Theodore Sider, John Hawthorne, Dean W.
Ziberman, Contemporary Debates in Metaphysics, alanında ses getirilmiş bazı kitaplar.
Alvin Plantinga, The Nature of Necessity, Amy Thomason, Easy Anthology, Bob Hale, Necessary Beings, D.M.
Armstrong, A World of States of Affairs, D.M.
Armstrong, Truth and Truthmakers, Daniel Stolyar, Physicalism, David K.
Lewis, On the Plutary of Worlds, David Oderberg, Real Essentialism, David Papineau, Philosophical Naturalism, E.G.
Lowe, İzlediğiniz için teşekkür ederim.
John Martin Fisher, Microvisa, Responsibility and Control, Kadri V.
Velen, Causes, Laws and Free Will, Why Determinism Doesn't Matter, Catherine Kosliki, The Structure of Objects, Lynn Ruder Baker, Persons and Bodies, A Constitution View,
Michael Tooley, Causation, A Realist Approach, Penelope Makey, Second Philosophy, Peter Van Inwagen, Existence, Essays and Ontology, Peter Van Inwagen, Material Beings,
Peter Van Inwagen, Ontology, Identity and Modality, Robert Kuhn's Timothy Pickleman's Atlas of Reality, Robin Le Poitvin, Change, Cause and Contradiction, A Defense of the Tenseless Story of
Time, Stephen Mumford, Powers, Ted Sider, Four Dimensionalism, Ted Sider, Writing the Book of the World, Thomas Hofweber, Ontology and the Ambitions of Metaphysics, Tim Button, The Limits
of Realism, Tim Maudlin, The Metaphysics Within Physics, Bir
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
