Transkript
Mekan nedir?
Yer nedir? Çoklu mekan anlayışı Mekanın post-pozitivist yönüne ve gündelik kavramlara bilimsel bir bakış.
Yazar Ahmet Özkaya Editör Çağrı Mert Bakırcı TDK'nın tanımına göre mekan, yer, bulunan yer, ev, yurt ve uzay anlamlarına gelmektedir.
Yerin tanımı ise bir şeyin bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekan anlamlarına gelmektedir.
Bu tanımlamalar mekan ve yerin ne olduğu arasındaki ilişkinin varlığının mahiyeti konusunda kafaları daha da karıştırmaktadır.
Mekan yer anlamında, yerse mekan anlamında kullanılarak daha karmaşık bir hale gelmektedir.
Bu yazıda mekan ve yerin ilişkiselliği vurgulanacak olup, mekanın yerden farkı anlatılırken yeri daha tanıdık, kimliğimizin şekillendiği, aidiyetlik hissettiğimiz bir anlamda
mekandan farkı vurgulanacaktır.
Yerin mekandan farkı, mekanın daha tanıdık olan yere dönüşümüyle ifade edilecektir.
Bilim ve felsefede mekan algısının tarihi Zaman konusu felsefeciler ve fizikçiler tarafından varlığı, yokluğu ya da ne olduğu üzerinden çokça düşünülen ve kesin
bir sonuca ulaşılamayan en karmaşık konulardan bir tanesidir.
Antik Yunan'dan itibaren zaman konusu mekanın hep önüne geçmiş ve mekan ikincil plana itilmiştir.
Orta Çağ'da Antik Yunan'daki bu anlayışın devam ettiğini görmekteyiz.
20. yüzyıla kadar mekanın tanımlamasında mutlak ve hesaplanabilen bir anlayış benimselmiştir.
Mekan, Descartes'in geometrisiyle birlikte hesaplanabilen bir forma dönüşür.
Kendi zamanından önce aristocu mekan kavramı değişerek yeni bir boyut kazanır.
Aristo öncesi dönemde atomcular mekanı sabit, değişmeyen, hep aynı olan bir ontoloji olarak görmüşlerdir.
Aristoteles'e göre ise mekan ve madde birlikteliğinde bir özdeşlik yoktur.
Çünkü mekan madde ve form dışıdır.
Descartes, Aristocu mekan görüşü yerine daha anlaşılır bir form sunar.
Orta çağda Descartes, kartezyen mekan anlayışını getirir.
Yükseklik, genişlik ve derinlik olarak ele aldığı mekanı üç boyutla açıklar.
X, Y, Z koordinat sistemiyle de mekanı ölçebilme özelliği getirilir.
Bu anlayışa göre mekan insandan ayrı ve bağımsız olarak kabul edilmiştir.
Kant ise mekanı duygu organlarıyla algılayamayacağı için ancak sezgisel olarak anlaşılabileceğini savunur.
Dış sezgilerimiz ardında yatan a priori bir antoloji olarak kabul eder.
1950 ve 1960'lı yıllarda coğrafya içerisinde egemen olan pozitivist paradigma mekanı ve içerisinde ondan ayrı olarak var olan insanı sayılara indirgeyerek
mekanı tanımlamaya çalıştı.
Mekan sadece boşluk ve maddenin içerisinde konumlandığı bir form olarak sunuldu.
1960'lı yıllarda dünyada yaşanan sosyal hareketler sebebiyle mekanın çok yönlü vurgusu daha görünür bir forma doğru dönüşmeye başladı.
Henry Lefebvre, Mordin Hariger, David Harvey, Michael Fekold, Edward Ralph, Ann Patimer, David Sermon gibi önde gelen isimler yeni mekan anlayışının en önemli isimleri oldular.
Lefebvre, mekanın sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik yönlerini görmeyen felsefecileri şu şekilde eleştirir.
Filozoflar, soyut, metafizik mekan temsillerini, diğerlerinin yanı sıra kartezyen mekanı, mutlak, sonsuz, homojen olduğu için sadece sezgiyle kavranan tanrısal
öz nitelik olan res extinsa oluşturarak uçurumun derinleşmesine katkıda bulunmuşlardır.
Başlangıç dönemindeki felsefe gerçek mekanda Yunan sitesi sıkı ilişkiler kurmuş olduğundan ve sonra da bu bağ koptuğundan bu duruma üzüntü duyulabilir.
Bu saptama felsefeye, felsefi kavram ve anlayışlara başvurmayı engellemez.
Sadece felsefeden yola çıkmayı engeller.
Ortaçağ boyunca uzun bir dönem etkili olmuş olan sonsuz, mutlak ve izotrop mekan anlayışını eleştirerek şu soruları sorar.
Fiziksel, zihinsel, toplumsal, çeşitli mekanları uzakta birbirleri dışında tutan ayrımı nasıl adlandırmalıyız?
Uyumsuzluk, farklılık, kopma, kırılma olarak mı?
Önemli olan zihinsel kategorilerle alakalı bulunan ideal mekanı, toplumsal pratiğe ait olan gerçek mekandan ayıran mesafedir.
Bunların her biri diğerini içerir, ortaya koyar ve varsayar.
Varoluşumuzla birlikte zihinsel olgunluğa gelince tüm deneyimlerimiz, zihinsel aktivitelerimiz ölüme kadar olan süreçte mekandan bağımsız değildir.
Bu sebeple mekanı anlamak zamanla birlikte en karmaşık konulardan bir tanesidir.
Hiçliğin tersi olarak mekan algısı Hiçliğin ne olduğu hiçbir şekilde deneyimlenmedi.
Hiçlik denilince zihnimizde beliren simsiyah bir karanlık ya da farklı bir şekil belirse de bunların hiçbirisi hiçlik değildir.
Hiçlik siyah ya da beyaz değil, sadece hiçlik yokluk olarak sözsel bir anlatımla ifade edilebilir.
Bu açıdan bakıldığında Kant'ın mekan anlayışı olan sezgisel kavrama ve zihnin a priori formu ifadeleri varlığımızla birlikte mekanın bir şekilde zihninde olduğu ve onsuz
kavrayamadığıdır. Dünyaya gelişimizle birlikte mekanın tanıdık olan yere zihinlerde benzer anlamları çağrıştıran grupları, toplumları belirleyen o yer doğumla birlikte damgalanmıştır.
Bizden önce anlamlandırılan yer, gelişimsel süreçte öz benliğini oluşturarak bireyi oluşturulan kurallara göre yaşamını sürdürmesi, bu sayede yabancılık çekmeden hayatı boyunca taşıyacağı
etnik, kültürel normları sürdürmesi sürecidir.
Mekanın fiziksel boyutuyla birlikte somut olmayan süreçleri de vardır.
İnsan tarafından anlamlandırılan mekan, yer, kimlik, vatan ve yuvaya dönüşen, bireyi toplumsal kimliği oluşturan, içinde bulunduğu sürece yabancılık hissedilmeyen çok yönlü bir perspektiftir.
Mekanın yaratılması sürecinde mekan, sosyal, siyasal, ekonomik, güç ilişkileri ve psikolojik olgulardan bağımsız değildir.
Mekanın algılanmasında ve onun değiştirilmesinde başat rol bizzat insanın kendisidir.
Mekana farklı anlamlar yükleyerek onu tanınan kendisine aidiyetlik hissettiği bir yere dönüştürür.
Bu bir ev, yuva, vatan, kıta ve benzerleri olabilir.
Bu sebeple mekanın çok yönlü ve karmaşık yapısını kartezyen mekana indirgediğimizde diğer yönlerini anlamak olanaksızlaşacaktır.
Kendimizi mekandan bağımsız olarak anlamlandırabilir miyiz?
Bu mümkün değildir.
Realiteyi ilk kavramaya başladığımız andan itibaren zihnimizi çepeçevre kuşatan mekandır.
Bireyin, toplumun mekana anlam yüklemesi sayesinde mekan boş bir form olmaktan çıkıp bilişsel bir anlama dönüşmektedir.
Kartezyen mekan anlayışındaki gibi birey ve toplumdan bağımsız olsa bile bu ayrılma süreci bu gerçeği sadece gölgeleyecektir.
Çünkü zihinsel süreçle iç içedir.
Kant, mekanın ancak dış sezgilerimiz sayesinde kavranılacağını ve zihnin a priori olarak zorunlu bir formu olduğunu belirtmesi, bugünkü postmodern mekan anlayışıyla zıttır.
Kant, mekanı herkeste aynı anlamda beliren salt bir mekanla ele alır.
Edward Soja'ya göre mekan hem gerçek hem de sahtedir.
Bu söyleminin sebebi tıpkı zaman gibi göreceli ve varlıkla beliren mekan formu sayesinde insanın anlam ve anlamlandırılan bir ontolojisine dönüşmesidir.
Mekan, esnek, yönsüz ve görecelidir.
Toplumsal olarak hiç bitmeyen bir şekilde sürekli değiştirilen bir süreçtir.
Bu değiştirme süreci paradoksal bir biçimde toplumsal ve bireysel kimlik yaratarak yabancılaşmanın ötesinde anlam taşır.
Diğer bir ifadeyle biz mekanı yaratırız, mekan da bizi yaratır.
Mekan ve yer arası ilişkiler Mekanın ve yerin ilişkiselliğinin ne olduğu konusunda tartışmalar mevcuttur.
Örneğin John Creswell mekanın yerden farklı olduğunu, yerin kimlik ve ailiyet hissedilen, anıların depreştiği, kişiliğin ortaya çıktığı bir olgu olarak tanımlar.
Bu açıdan bakıldığında tüm yerler bir mekandır ama tüm mekanlar bir yer değildir.
Mekanın yer olma sürecinde birey için siyasal, etnik, dinsel ve benzeri oluşumlar var olmadan önce belirlendiği bu yer, Ancak birey ya da toplum için anlamlı olup yabancılar
için anlam ifade etmeyecektir.
Bir elma ağacı iki birey tarafından çok farklı algılanabilir.
X öznesi için o ağaç, küçüklüğünde arkadaşlarıyla oyun oynadığı, trafik kazasında hayatını kaybeden ailesini hatırlattığı bir yer olabilir.
Ye öznesi içinse, ağaç gölgelenmek için bir yer, elma yemek için bir neden veya ağacı keserek ihtiyaçlarını gidermek için bir nesneye dönüşebilmektedir.
Bu açıdan mekan görecelidir.
Farklı bir mekanda olunsa bile aidiyetlik hissedilen yer, kolektif bellekte hep var olacağı için fiziksellikten öte zihinsel olan bu olgu her yerde bireyle yaşanır.
Zihin tarafından içselleştirilmiş ve kolektif bellekte hazır olan yer, fiziksel değişim gerçekleşse bile yaşanan olaylar, orada bulunmanız ya da geçmişe ait sizin için
anlamlı olan düşüncelerinize tekrar geri getirir.
Bireyin ve toplumun örf, adet, kültür ve alışkanlığı yaşanılan ve güven duyulan tarih dokulu yerde, yabancılıktan uzak bir mekandır.
Mekanın yerelleşmesi bir tabula rasa değildir.
Kartezyen mekan anlayışının mekanı insandan bağımsız tabula rasa olarak ifade etmesi, hesaplanabilen mekana indirgeyerek ve yerin hiçbir şekilde ele alınmaması sonucunda
bu postmodern mekan okuması ancak 20.
yüzyıla kadar gecikmiştir.
Yukarıdaki anlatımlarda mekanın yere dönüşmesi anlatılarak yerin hep bağlılık, geçmişin hatırlanması olarak anlatılan yer bağlılığına karşı hep olumlu özelliklerin anlatıldığı bir portre
sunulmuştur. Fakat bu anlatımlar feminist coğrafyacılar tarafından tenkit edilmiştir.
Örneğin ev sürekli kadınla özdeşleştirilen ve kendilerini evle sınırlandırmaya zorlanan kadınlar açısından hep olumlu değil, aksine ciddi olumsuzlukların yaşandığı bir
yuvaya dönüşmektedir.
Ayrıca bu durum dezavantajlı tüm gruplar, çocuklar, gençler, yaşlılar, engelliler, göçmenler, azınlıklar, eski hükümlüler, kadınlar, tek ebeveynli aileler, yoksullar, romenler,
eşcinseller, gay ve travesti ve benzeri için de geçerli olabilmektedir.
Göreceli mekan içinde birey için anıların depreştiği ve hoşnutluk duyulan mekan, bir kadın için şiddet, istismar, taciz ve tecavüz gibi olayların yaşanmışlığına bağlı olarak depresif
bir ortamı çağrıştırmaktadır.
Bu açıdan feminist coğrafyacılara göre yer sanıldığı gibi masum değildir.
Korku, endişe, kaygı, depresyon, yabancılaşma gibi hislere dönüşen bu alanlar, hümanist coğrafyacıların iddia ettikleri şekilde yer sevgisiyle eşdeğer olamaz.
Ergenlik çağına gelmiş bireyin kendisini eşcinsel olarak tanımlamasıyla aile, okul ve sosyal yaşamını sağlıklı sürdürmesi çevresel baskı sebebiyle olanaksızlaşmakta ve
kendisini sürekli baskılayarak bu yaşananlar ileride birey için kaosu çağrıştırmaktadır.
Yaşadığı yeri değiştirip farklı mekana gitse bile o kökleşmiş yer her zaman gittiği yerde onunla yaşar.
Özellikle bebeklikten ergenliğe kadar geçen zamanın nasıl bir şekilde yaşandığı hayatımızın daha sonraki dönemleri için çok önemlidir.
Küçük bir kızın tecavüze uğraması o yaşanılan yere sürekli bir nefret kusabileceği gibi ailesini ergenlik çağında kaybetmiş bir bireyin küçüklüğünde ailesiyle geçildiği yer bambaşka
bir algı yaratır. Bu yer kavramını fiziksellikle birlikte zihinsel olarak belirttiğimizi hatırlatalım.
Avcı, toplayıcılık ve tarım toplumu ile birlikte insanlar çevresinden bağımsız değil, aksine karşılıklı ilişki içerisinde olmuşlardır.
Tekniğin henüz gelişmediği dönemlerde sadece önceliğin yemek ve benzeri temel ihtiyaçlarını karşılamak için doğayı kullanan insanlar, tekniğin gelişimi ile birlikte bulunduğu fiziki ortamı
ihtiyaçları çerçevesinde değiştirmektedir.
Fiziksel mekanın değişimi ve bu süreçte insanın yarattıklarının tümü olarak adlandırılan kültürde sürekli dönüştürülmüştür.
Fiziksel mekanın değişimiyle paralel olan soyut mekan algısı arasında ilişkisellik tüm mekan yaratımlarında geçerlidir.
Ancak burada hatırlanması gereken durum soyut mekanın fiziksel mekana göre daha kalıcı olmasıdır.
Fiziksel yaratımlar çok hızlı değişmesine rağmen soyut yaratılan mekan daha uzundur.
Kuşaklar boyunca aktarılma özelliği sayesinde kalıcılık ömrü uzamaktadır.
Ancak küreselleşme ile birlikte bu durumda daha fazla dinamikleşmektedir.
Bireyler kültürü oluşturur.
Kültür mekanı tanıdık olan yere dönüştürür.
Ardından gelecek olan kuşaklar da buna göre kimliklendirilir.
Bu hiç bitmeyen süreçtir.
Kültürün mekanla ilişkisi, mekanın kültürel özellikler sayesinde anlamlandırılması ve dolayısıyla mekanın bir kültürler toplamı olduğunu söylemekte fayda var.
Dünyanın hangi toplumunda var olunursa olunsun, neredeyim, kimim, milletim, inancım gibi çeşitli varoluşsal sorulara karşı oluşan o anlamlandırılan yer bize bunun cevabını bir şekilde
vermektedir. Bu soruların belirsiz olduğu bir toplum yeryüzünde hiç olmamıştır.
Afrika'dan herhangi bir ilkel olduğu iddia edilen bir kabile ile İngiliz ya da Fransız toplumuna kadar gelişmiş ve gelişmemiş toplumlarda kim olduğunuzun cevabı bir şekilde anlamlandırılır.
Kültürümüzün bu özelliği bize kimlik ve o yere aidiyetlik vermesiyle diğerlerinden ayrılarak bizi biz yapan bu özelliği kültür ve dolayısıyla oluşturulan mekan ilişkiselliğinin
oluşmasıyla ortaya çıkar.
Bu açıdan değerlendirildiğinde mekanın yere dönüşmesi zaruri olmaktadır.
Yaşamsal faaliyeti sürdürmek ve birlikteliğin oluşması bağlamında ortak kültür, ortak inanç, milliyet oluşturularak hem birey bununla tanımlanırken birliği de sağlamaktadır.
Hangi kişinin biyografisi olursa olsun onun kimliğini oluşturan değerle bir şekilde bulunurlar.
Bilim insanı, filozof ve diğerleri bundan bağımsız değildir.
Ancak buna mukabil ifade edilen ben dünya vatandaşıyım söylemi benimsense de biyografiye veya kendinizi sosyal bir ortamda tanıtırken yeterli olmayacaktır.
İlk defa yeni girilen bir sosyal ortamda kimsenin birbirini tanımamasıyla oluşan endişe ve yabancılık hissi oluşabilir.
İlk sorulan sorular genellikle kimliğe ilişkin sorular olacaktır.
Nerelisin, mesleğin nedir gibi kişinin kendisini tanıtmasını belirten sorular sorulur.
Bireyler yeni girilen ortamda kendisiyle benzer özelliklere, inançlara, ideolojik görüşlere yakın kişileri arayarak bir nebzede olsa ortamı benimseme hisseleri oluşur.
Bu sayede bireyler zamanla birbirlerini tanıdıkça ortak değerlere sahip kişiler birleşerek gruplaşma meydana gelecektir.
Yabancılık hissi ve bu durumun yarattığı benlik krizi, olumsuz süreçlere zorlayan olguya dönüşür.
Bu açıdan bizi biz yapan en temel özelliğimiz, yaşadığımız toplumun ortak özellikleri sonucunda oluşan kültür ve bunun mekana yansıması, o yere bağlanıp benliğimizi hissettiren bu
ontoloji zorunlu bir süreçtir.
20. yüzyıldan sonra büyük bir hızla gelişen bilimin gelişmesi bu sayede paralel olarak gelişen teknolojinin yararı yatsınamaz bir gerçektir.
Teknoloji özelde ise iletişim ve ulaşımda yaşanan gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkan küreselleşmenin olumsuzlukları da bulunmaktadır.
David Harvey zaman ve mekan sıkışması diyerek ifade ettiği bu durumun zamanın giderek görünürlüğü ve mekanın her yerde aynılaşması sonucu öneminin azaldığı ifade edilir.
Küreselleşmenin dünyanın her yeri birbirine benzeyen bir küresel köye dönüştürdüğü ve kültürel farklılığın giderek silikleştiği, yersizleştiği ortaya çıkmaktadır.
Mekanların giderek homojenleşmesi, sınırları aşarak birbirlerine benzemesine coğrafyanın öneminin azaldığı yönünde yorumlar da yapılmıştır.
Yerelliğin küreselleşme karşısında ortadan kalkması sonucu, evrenselliğe doğru bu süreci mekanın bir üretim aracına dönüştürülüp, Her şeyin metalaştırılmasıyla artık insanlar için yersizleşme
ortaya çıkmakta, kimliksizleştirme, sıradanlaşma, gündelik ve geçici bir yaşantı oluşmaktadır.
Hiçbir yere ait olmayan, bulunduğu yerlerin geçiciliği karşısında kimlik bulma sorunları yaşayan bireylerin kendilerine ve çevrelerine yabancılaşması artabilmektedir.
Yaşamın olağanca hızı karşısında bireyin çaresizliği, kimliksizleştirilmenin tahakkümünü daha hisseder hale getirebilir.
Tek tipleşme, kültürlerin evrenselleşme karşısında giderek silikleşmesi, ortak bir dil, evrensel kültürel öğeler, sürekli değişen mekanlar içinde bir karşıtlık ve sıradanlaşma
yaratımıdır. Küreselleşme ve kültürlerin çatışması bu süreçte karmaşık bir hale dönüşmektedir.
Toplumun ortak değerlerinin zayıflaması karşısında aidiyetlik duygusunu kaybetmemek için yere daha bağlayıcı bir özellik gösteren birey, toplumdan ayrı olarak zihinlerde yeri
kolektif bellekte daima muhafaza eder.
Bu çatışma karşısında bireysellik ön plana çıkarak toplumdan ayrı olarak birey kimliğini kendisine ait olarak oluşturabilir.
Küreselleşme ve yerellik çatışmasında yere yüklenen anlam savaşı küreselleşmenin dezavantajlarından bir tanesidir.
Mekana yüklenen anlamlar Tarih yüklü mekanlar, farklı toplumlar tarafından ve inançtan olanlar için çeşitli anlamlar ifade etmektedir.
Çanakkale Savaşı Türkler için büyük anlam olduğu gibi Avustralya, İngiltere ve savaşa katılan farklı milletlerden olanlar için de farklı anlamlar ihtiva edecektir.
Tarih yüklü mekana girildiğinde eski zamanlarda yaşanmışlık veya o dönemlerin çağrıştırılması bireyin yaşanmışlığı olmasa da çevresinin anlatımıyla o mekanda yaşanmışlık hissini oluşturacaktır.
Buna karşın modernizm, kapitalizm ve küreselleşmenin olanakları sayesinde yaygınlaşan ve tek tipleştiren AVM, havaalanları, yollar, gökdelenler, büyük marketler ve diğerlerinin
birey için aidiyetlik anlamında hiçbir etkisi yoktur.
Mekan ve yerselleştirme açısından adeta bireyler için geçiciliğin, ruhsuzluğun yaşandığı alanlardır.
Bir başka ifadeyle olmayan yerdir.
Burada geçirilen zaman bireysel ilişkiler sadece kısa süreli ve parasal öneme haiz alanlardır.
Bu durumda yerleşmeden çok yersizleşme olmakta ve birey için hiçlik ifade etmektedir.
Örneğin İstiklal Caddesi, Ayasofya, Taksim Meydanı ya da Anıtkabir gibi yerler, Halen canlı geçmiş yaşantıların, anlatımların, bireylerde oluşturulan özümsemesi belleklerde yaşatılmaktadır.
Ancak küreselleşme ve kapitalizm ilişkiselliğinde yaratılan mekanlar, geçiciliğin, yapaylığın ve yalnızlığın olduğu, birlikteliğin olmadığı, kullanım ömrünü tamamladığında fiziksel ve
zihinsel anlamda yıkılan yerlerdir.
Mekan Yorumları Mekanın çok yönlü anlamı onu anlamaya, mutlak anlamda çözmeye imkan vermese de, mekansızlaşmanın mümkün olmadığı bir yaşam içinde mekanın somut değerleri
gibi soyut değerleri de yaşam algımızın anlaşılması için önem arz etmektedir.
Mekan hem maddi, manevi, soyut ve somuttur.
Mekan, yaşamın tüm olanaklarını üreten soyut ve somut tüm değerlerdir.
Mekanın diğer bir özelliği nesnelerin tek başına anlamlarının olmamasıdır.
Nesneler ancak karşılıklı olduklarında bir anlam ve konumlandırmaya sahip olurlar.
Dünya Güneş'e göre, Güneş sistemi Samanyolu galaksisine göre konumlandırılır.
Samanyolu ise Andromeda'ya göre konumlandırılır.
Başı, sonu, kuzeyi, güneyi, doğusu, batısı olmayan ancak bunları insanların kendi ihtiyaçlarına göre belirlediği bir mekan ortaya çıkar.
Bu yüzden nesnelerin arasındaki ilişkisellik sayesinde mekan anlam kazanır.
Mekanlar da diğer mekanlardan bağımsız değildir.
Mekanlar arası ilişkisellik vardır.
Michel Foucault'un güç ve bilgi arasındaki ilişkiselliğine getirdiği tanımlamalar, mekanın güç, bilgi ve iktidar arasındaki ilişkiden kopuk olmadığını gösterir.
Mekanın oluşturulması güç ve bilgi arasındaki karşılıklı etkileşime göre mekana yansır.
Gücün merkezi tek bir yer değil, zamanla el değiştiren ve bu değişiminde etkisi mekana yansıyan bir süreçtir.
Güç, bilgi ve iktidar arasındaki dinamiklik mekanın dinamik olmasına katkı sağlamaktadır.
Pozitivizm, nomotetik paradigma ve postpozitivizm, hermenotik yorumlayıcı paradigma.
Modernizmle birlikte gelecek için hep ilerlemecilikten bahsedilir.
Objektif, nesnel bilim, büyük teoriler, evrensel kurallar ortaya sunularak zaman ilerledikçe insanlığın hep iyiye doğru gideceği varsayılıyordu.
Modernizmin bu iyimser yaklaşımı sosyal olaylar için de geçerlidir.
Bilim ve teknolojik gelişmeler sayesinde doğadan yararlanılarak onu dönüştürme ve bu sayede insanlık yararına kullanma eşitsizlikleri ortadan kaldıracaktı.
Bilimsel anlatımlar evrensel ve dünyanın her yerinde geçerli bir gerçeklik olarak resmedilir.
Tek gerçeklik olan bilim sayesinde onu kullanarak insanlar arası eşitsizlikler azaltılabilirdi.
Dünya rasyonel bir şekilde bilim sayesinde tekrar kurulabilir ve ilerleme kaçınılmaz olarak hep pozitif olarak sağlanabilirdi.
Modernizm, aydınlanma ve kapitalizmin gelecek için umutlu bu görüşü geçmiş tecrübeler çerçevesinde zıtlıklar ortaya çıkardı.
Bilimsel gelişmeler sayesinde insan yaşamının daha sağlıklı ve refah içinde yaşama olanı ortaya çıkarken, teknolojik gelişmelerle birlikte doğayı kullanarak ihtiyaçlar karşılanabiliyordu.
Ancak bu duruma paralel olarak bilimin iktidar tarafından kontrolü ve onun kötüye kullanılması gibi birçok olumsuz durum ortaya çıktı.
Gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki fark giderek büyürken doğanın olağanca hızlı bir şekilde sürdürülemez kullanımı insanlık için tehdit oluşturmaya başladı.
Bilgi ve güç ilişkisinin eşitsiz ve belirli merkezlerde iktidarlara hizmet etmesi bilimin ve teknolojinin tek başına insanlık yararına olmayıp, Askeri teknolojiler için milyarlarca
dolarlık harcamalar yapılması, nesnerlik, objektiflik gibi anlatıları daha karmaşık ve tartışılır hale getirmiştir.
19. yüzyıl sömürgeleştirme sonucu sömürgeleştirilen ülkelerin kaynaklarını kullanarak bilim ve teknolojik gelişmeler sayesinde güç açısından kullanılması, modernizmin olumlu öngörüsünün
ortaya çıktığını belirtmek zor görülmektedir.
Modernizmle ortaya çıkan süreçte en önemli araç ise bilim olmuştur.
Bilimin değişmez ve tek gerçeklik olan paradigması olarak benimsenen pozitivizm, bilimin egemen yöntemi olmuştur.
Bilgi olağanca hızıyla ilerlerken, bilimin içerisinde çağın gereklilikleri doğrultusunda paradigma değişimleri son derece olağandır.
En önemli amaç olan doğru bilgi eğer varsa onun peşinden giderek ona ulaşmaktır.
Sosyal bilimler açısından post-pozitivizmi değerlendirdiğimizde doğru bilgi olmadığını söylemez.
Aksine gerçeklik çokludur.
Bilimsel, felsefi, siyasi ve diğer tartışmalar bağlamında nesnel tek bir bilgi türü olsaydı yüzlerce alanda yaşanan bu kadar tartışma olur muydu sorusu postpozitivizmin
göreceli yorumunu yansıtır.
Aşağıda belirtilecek olan pozitivizm ve postpozitivizmin görüşleri sosyal bilimler bağlamında ele alınacaktır.
Hatırlatalım ki Thomas Kuhn'un ifade ettiği gibi bilimde sosyal yapılandırmalar kapsamındadır.
İki paradigma arasında yaşanan tartışmaları bu açıdan değerlendirmekte bir bakış açısı kazandırabilir.
Auguste Comte'un pozitivizmi sosyolojinin yöntemi olarak benimsemesiyle sosyolojinin alanı ancak gözlem ve deneye tabi olan maddeyle sınırlandırılmıştır.
Günümüz sosyal bilimlerinde pozitivizm etkisi geçmişe oranla azalmıştır.
Daha yeni bir paradigma olan pozitivizm artık güncelliğini ve önemini korumaktadır.
Mekan konusunda çalışan sosyal bilimcilerin pozitivist paradigma ile mekanın çok yönünü okuması imkansız gibidir.
Hümanizm, feminizm, post-yapısalcılık ve postmodernizm paradigmaları mekanı tek başına maddeye indirgemeyerek, kartezyen mekan anlayışında olduğu gibi geometrik
yöntemlerle kesin, mutlak anlamda açıklamayarak ilişkisellik ve göreceliği ön plana çıkartır.
Pozitivizmin günümüz mekan anlayışı açısından araştırma önerileri arkayık kalmaktadır.
Postpozitivizm, pozitivizmin devamı değil, aksine onun zıttıdır denilebilir.
Bu açıdan her iki paradigmanın metodolojisi mekanın araştırılmasında çok ayrı bir inceleme sunmaktadır.
Pozitivizm, mekanik bir dünya görüşünü esas almaktadır.
Bu sayede olgular, deney ve gözleme tabi tutulduğu gibi ölçüm de yapılabilir.
Çünkü evren bir makina gibi işleyen bir sistemdir.
Yasaların genelleştirilmesi de bu paradigma da mümkündür.
Bu genel yasalar güvenilir ve nesnel olarak görülürler.
Buna atfen yasaların evrenselliği de gerçekleşmiş olur.
Evrenin herhangi bir yerinde farklı yasalar yerine aynı yasalar olduğu için rasyonel bir şekilde olgular incelenebilir ve ortaya çıkarılırlar.
Nesnel kesin gerçeklik var olup bu gerçeklik kişiden kişiye göre değişmez.
Yasalar matematiksel modellemelerle önceden kestirilebilir.
Çünkü mekanik ve nedenselliğin olduğu bir evrende bu durum ön plana çıkar.
Dünyanın herhangi bir bölgesinde aynı nesnellik bulunmakla birlikte farklı özler yoktur.
Pozitivizmde gerçeklik tektir.
Birden fazla gerçeklik olamaz.
Ancak tek bir gerçeklik ve büyük anlatılar, teoriler vardır.
Nedensellik yoğun olarak kullanılır.
Evrende nesneler arası karşılıklı rasyonel bir ilişki vardır.
A'nın B'ye, B'nin C'ye doğru zincirleme şeklinde bir ilişkisi söz konusudur.
Yasaların anlaşılabilmesi için nijelleştirme kullanılır.
Bu sayede olaylar daha iyi açıklanarak daha iyi kavranılabilir.
Bilim ve bilim insanları objektif olup hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde nesnel bilgiler sunar.
Postpozitivizm ise 20.
yüzyıldan itibaren bilim çevrelerinden getirilen eleştirilerle ortaya çıkan bir paradigmadır.
Asıl nihai noktası ise 1960'lı yıllarda ortaya çıkmıştır.
Post-pozitivizmin ana eleştirisi, bilimin asıl yöntemi bir diğer ifadeyle, asıl bilimin sadece deney olduğu yönündeki iddialara karşı post-pozitivizm karşı çıkmıştır.
İki paradigma arasında yaşanan tartışmaların arkasında yatan sebeplerden bir tanesi ise, sosyal bilimlerin ancak pozitivizmin uykulanmasıyla bilim olarak adlandırılacağını iddia etmesidir.
Pozitif bilimlerde yaşanan büyük ilerlemenin sosyal bilimlerde bu yöntemle sosyal sorunlara ne kadar çare olduğu ayrı bir tartışma konusudur.
Postpozitivistler eleştirel realizmi benimserler.
Gerçek olduğu iddia edilen bilgiye şüpheci bir yaklaşım biçimidir.
Postpozitivizmde bilgi yorumlanır ve bu yorumlama sonucu farklı bilgi oluşturulur.
Nesnellik karşısında özne daima merkezdedir.
Pozitivizmde bilgi yorumlanamaz ancak keşfedilir ve ortaya çıkarılır.
Pozitivizmin deneyi ön plana çıkartmasına karşılık postpozitivizmdeki sosyal araştırmalarda katılım odaklı araştırma nesnesi ön plana çıkmaktadır.
İndirgemecilik yerine holistik bakış açısı öne çıkar.
Olayları tek bir olguya indirgemekten ziyade daha genel bakıp farklı olaylarla olan ilişki türleri ele alınır.
Evrensel yasa yerine duruma göre oluşan yerel bilgi, dünyanın farklı yerlerindeki sosyal süreçlerde oluşturulan ve oranın sosyal, siyasal ve ekonomik şartlarına göre oluşan bilgi
önemlidir. Diğer bir ifadeyle evrensellik yerine durumun kendisine ait bilgi öne çıkarılır.
Örneğin Avrupa'da ortaya çıkan feminizm, hümanizm ve diğer görüşler dünyanın her yerinde nesnel midir?
Avrupa'da başlayan feminizm hareketi Afrika'da yaşamını idame ettiren bir siyahi kadın için ne ifade etmektedir?
Avrupalı beyaz kadın sadece kadın olduğundan dolayı dışlanmaktadır.
Ancak bu dışlanma Afrika'da kadınlara oranla çok daha azdır.
Bu hareket Avrupalı kadınların oluşturduğu bir hareket olup, Avrupa'nın şartlarına özgü sosyal süreçlerde ortaya çıkmıştır.
Afrikalı kadınlar ise sadece kadın oldukları için değil, siyah oldukları için de dışlanırlar.
Yani hem ayrımcılığa hem de ırkçılığa fazlasıyla maruz kalırlar.
Bu ırkçılık ise bizzat beyaz insan tarafından gerçekleştirilir.
Bu durumda Afrikalı kadın için Avrupa'dan çıkan ve dünyanın her yerinde sorunları ortadan kaldıracağı iddia edilen feminizm, Afrikalı kadının o coğrafyanın sorunlarına, o yere özgü
olan sorunları postpozitivizmde yukarıda ifade ettiğimiz doğuma yere özgü ifadesi net bir şekilde açıklamaktadır.
Pozitivizmin tek gerçeklik, büyük anlatı yerine getirilen çoklu gerçeklik ve parçalı bilgi anlayışı bu sorunlara daha farklı perspektiften bakmaktadır.
Postpozitivizmde gerçeklik karmaşıktır.
Sürekli değişkenlik ve olaylar arasında etkileşimlilik bulunur.
Pozitivizmin hiyerarşisi basitten karmaşa, yani düzenli bir sıralama vardır.
Postpozitivizm ise bunun yerine heterarşiyi getirir.
Düzenlilik yerine karmaşıklık ve önceden kestirilemez olan kaotik düzen vardır.
Bu düzende belirsizlik doğanın bir koşulu kabul edilir.
Ancak olaylar önceden öngörülebilir ama yine de kesin bir hüküm çıkarılamaz.
Post-pozitivizmde A'nın B'ye neden olması yerine A ve B arasında ilişkisellik vardır.
Bunlar birbirlerine neden olmak yerine birbirleri arasında karşılıklı etkileşim bulunarak birlikte değişime uğrarlar.
Evren mekanik değil, holografik olarak görülür.
Soyut, somut, objektif ve subjektif her şey birbiriyle bağlantılı olup dışlanmamalıdır.
Var olan bilgiler kişinin çevresel şartlarından aldığı eğitime göre farklı ve kişiden kişiye göre farklı yorumlanır.
Bu araştırmacılar için de geçerlidir.
Örneğin Henry Lefebvre'ye ait olan Mekan'ın üretimi kitabını okuyan iki özne kitaptan aynı bilgi yerine kendi donanımları çerçevesinde anlarlar.
Bu anlama farklılığı sonucu yorumlama ön plana çıkar.
Sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik süreçlere tabi olan bilgi ancak yorumlanarak ortaya çıkarılır.
Yorumlamada yukarıda bahsettiğimiz gibi mutlak değil, öznenin kapasitesiyle ilişkilidir.
Araştırmacının bakış açısına göre sürekli değişen bilgiye göre olayları anlamak ve anlamlandırılmak postpozitivizmde kullanılır.
İki farklı paradigmanın mekansal analizi bu ölçüde farklılaşır.
Münir Bilgili, mekanın postmodern, postpozitivist, hümanist, feminist ve postyapısalcı çerçevede olduğunu şu şekilde ifade etmektedir.
Masi'ye göre fiziki coğrafyaya atıf yapılan mekanlar da değişim sürecinin dışında değillerdir.
Masi'nin mekanı sürekli yenilenen ve bir olma hali olarak tanımlamasının en önemli nedenlerinden biri, Yerlerin ve mekanların önceden belirli, açıklanmayı ve keşfedilmeyi bekleyen
anlamlarının olmamasıdır.
Çünkü mekan sürekli bir oluş durumuysa hali hazırda bitmiş ve kesin anlamları olan mekan bulunmamaktadır.
Bu nedenle mekanlar sürekli üretilmekte, bazı anlamlarını kaybederken yeni anlamlar yüklenmektedirler.
Bir başka deyişle mekanların keşfedilmeyi bekleyen önceden belirli özleri yoktur.
Bu anlamıyla mekan, Post yapısalcı çerçevedir, stabil anlamlarla yüklü değildir ve dolayısıyla anti-özcü bir özelliğe sahiptir.
Sanal Mekan TDK'nın tanımına göre sanal kelimesi, gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan, mevhum, farazi, tahmini anlamına gelir.
Sanal mekanın en önemli aracılarından olan sosyal medya platformları, insanlara fikirlerini, bilgilerini, çalışmalarını paylaşmayı sağlayan uygulamalar konumundadır.
Sosyal medya kullanıcı tabanlı olması ve sürekli güncellenmesi, bu sayede insanları bir araya getirmesi ve aralarındaki etkileşimi artırması bakımından büyük önem taşımaktadır.
Günümüz dijital çağında çeşitli verileri saniyeler içerisinde istenilen hedeflere göndermek mümkün hale gelmiş, böylece bilgiye erişim çok elverişli bir hal almıştır.
Dünyada her geçen zaman zarfında internet kullanımı artış eğilimindedir.
Günümüzde artık milyarlarla ifade edilen internet kullanıcısı bulunmaktadır.
Her kültürden, farklı meslek gruplarından, farklı yaş gruplarından, farklı statülerde insanlar interneti kullanmaktadır.
Bağımlılık derecesi giderek artmaktadır.
Kullanıcıların özgürce fikirlerini yazabilmesi, fotoğraf, video paylaşabilmesi, her geçen gün sürekli güncellenen uygulamaların varlığı, kitlelerin kullanımını hızla artırmaktadır.
Milyarlarca internet kullanıcısı sayesinde her çeşit kültürden, ırktan ve sosyal statüden olan insanlarla iletişime geçebilir, konferanslara ulaşabilir ya da mağazaya gitmeden alışveriş
yapabilirsiniz. Tek eksik olan fiziksel olarak orada olmamak ve tat, koku gibi eksiklerdir.
Gerçek hayatta çevrenizde tanımadığınız kişilere rağmen internet sayesinde dünyanın herhangi bir yerindeki kişiyle tanışabilir, Gruplara katılıp sizinle aynı fikirlere sahip kişilerle iletişim
gerçekleştirebilirsiniz. Gerçek hayattaki fiziksel kuralların olmadığı bu mekanlar zihinsel bir süreç ve istenilen yere anlık ulaşma durumudur.
Bu ortamlarda kimlik açığa çıkarılmadan anonim bir şekilde bulunabilir ve gerçek hayatta yapılamayan davranışlar sanal mekanda özgürce yapılabilir.
Farklı statülerden olan bireyler, fikirler, inançlardan olan herkesin birbirleriyle etkileşime geçebildiği bu sanal ortam, günlük yaşamda karşılaşılamayan yaşantıları sanal mekan birleştirmektedir.
Ufak bir çabayla dünyanın istenilen yeri hakkında bilgi alınabilme olanağını hem görsel hem de görüntü olarak ulaşmak artık çok kolaylaşmıştır.
Kamusal alanda olmayan bir şekilde mahremiyetin açığa çıkarılması da sanal mekanların bir durumudur.
Kamusal alan, mekan belirli kuralların olduğu, kanunlara uygun bir yaşam tarzının hüküm sürdüğü şekilde oluşturulurken sanal mekanlar için aynısını söylemek zordur.
Bu mekan biçimi sebebiyle özel hayat sanal mekanda daha görünür hale gelmiştir.
Sanal mekanların gerçeklik algısı sayesinde fizikselliğin sınırladığı olanakların zihinsel alanlarda olmayışı da yaşamımızın önemli bir kısmını bu mekanlarda geçirmemize sebep
olmaktadır. İnternet, bilgisayarlar zaman ve mekan algısını ters yüz etmiştir.
İletişimin anlık bir şekilde yapıldığı bu ortamlarda zamansal süreç kısalır.
Aynı şekilde mekanda yönsüz, sınırlı olmayan ve üç boyutlu bir şekilde vardır.
Fiziksel beden nerede bulunursa bulunsun, siz sanal mekanla birlikte gerçeklik algısıyla dünyanın herhangi bir yerine anında ulaşabilirsiniz.
Sanal mekanlarda zaman ve mekanın önemi azaldığı için anlık geçişlerle istenilen yere gidebilme süreci sebebiyle yersizleşme ya da bir diğer ifadeyle yok yerlere örnek
teşkil eder. Fiziksel yaşamda görülmeyecek bir şekilde kültürel çatışmalar internette yoğun olarak gözlemlenmektedir.
Diğer taraftan da farklı kültürel karşılaşmalar sayesinde kültürlerin giderek çatışması da internetin diğer bir olanığıdır.
Küreselleşme için önemli bir araç olan internet, tıpkı yok yerler hükmünde olan AVM, havaalanları, gökdelenler, süpermarketler gibi sürekli geçicilik egemen olmaktadır.
Sonuç Bu yazıda amacımız bizzat içinde yaşanılan mekanın farkındalığına sahip olunması ve algılatılmasıdır.
Mekan denilince günlük kullanımda aklımıza gelen bir kafe olarak değil, sizin aidiyetlik hissettiğiniz yer olduğu da hatırlatılabilir.
Bu yazıda mekan konusunda temel bir yazı yazılmış ve farkındalığın artırılması hedeflenmiştir.
Mekan sadece kimlik, iktidar, güç, aidiyetlik ve sanal mekandan daha geniş olup biz yazımızda bahsetmedik.
Cinsellik, maneviyat, söylemsel, duygusal, duyuşsal ve pisişiklik günlük yaşamımız içinde mekansallığın diğer yönleriyle ilişkili örüntüleridir.
Mekan konusunda literatür taraması yapılırken günlük dilden olağanca uzak çok fazla akademik terimlerin varlığı ve uzun karmaşık cümleler okumayı zorlaştırmaktadır.
Yine bu yazıda gereksiz akademik görünme kaygısından uzak ve okuyan herkesin anlayacağı bir şekilde ele almaya da özen gösterilmiştir.
Mekan önceleri coğrafyanın ilgi alanındayken, günümüzde disiplinler arası bir araştırma konusuna dönüşerek sosyal bilimlerinde ilgi alanına girmiştir.
Psikoloji, sosyoloji, iktisat, mimarlık ve ekonomi gibi farklı disiplinler tarafından disiplinin kendi perspektifi çerçevesinde ele alınmaktadır.
Artık mekan konusu incelenirken hangi metodoloji benimsenirse benimsensin, var olan gerçeklik mekanın çok yönlülüğüdür.
İnsanın yaşamına dair olan ve onun zihinsel süreçleri kavranabildiğinde artık kültürü ve onun yansımaları daha iyi okunacaktır.
Kültürel evrimin olağanca hızının daha iyi aydınlatılabilmesi ve sürekli düşüncelerin, hayallerin mekandan bağımsız olmadığı gibi olağanca hızı bitmek bilmeyen bir şekilde anlamlandırılması
mekanın çok katmanlı yönünü gösterir.
Pozitivistlerin sadece deneye, ölçülen olgulara odaklanmasıyla önemsizleştirilen anlam dünyaları tam tersine bugün insanların tüm yaratımları olan kültürleriyle şekillenmiştir.
Kültürün zihinlerde yaşayıp yüzyıllarca nesilden nesile aktarılması ve bizi biz yapan özelliklerimizin iddia edilenin aksine sadece deneye tabi olamayacağı gözükmektedir.
Bu sebeple fiziksel mekanda olduğu gibi fiziksel olmayan sanal mekanlarda algılanır, anlamlandırılır ve değiştirilirler.
Kent nüfusu her geçen zaman zarfında daha da artmaktadır.
Şehir yaşamının kır yaşamına oranla farklılıkları bizzat yaşayanların kendi deneyimlerinden elde edilebilmektedir.
Kent-mekan ilişkisi ise mekanın diğer yönlerine oranla kenetlenmiş gibidir.
Kentin hızlı yaşamı, olağanca fiziksel değişimler, kentin insan yaşamında mekana yansıtılması etkisi mekanın en önemli konularındandır.
Yazıyı David Harvey'in Postmoderniğin Durumu kitabındaki Kent ile ilgili bir yazısıyla bitiriyoruz.
İster beğenin, ister beğenmeyin, kent sizi kendisini yeniden yaratmaya, içinde yaşayabileceğiniz bir kalıba dökmeye davet eder.
Kendinizi de. Kim olduğunuza bir karar verin.
Kent çevrenizde yine sabit bir biçim alacaktır.
Onun ne olduğuna bir karar verin.
Bir nirengi noktasına göre çizilmiş bir harita gibi sizin kimliğiniz ortaya çıkacaktır.
Köylerden ve küçük kasabalardan farklı olarak yoğrulabilir olmak kentlerin doğasından gelir.
Onları kendi fikirlerimizle yoğururuz.
Biz onlara kendi kişisel biçimimizi dayattığımızda gösterdikleri dirençle onlar da bu kez bizi biçimlendirirler.
Bu anlamda bana öyle geliyor ki kentte yaşamak bir sanattır.
Kentsel yaşamın sürekli yaratıcı oyununda insanla madde arasındaki özel ilişkiyi betimlemek için de sanatın, üslubun sözlüğüne ihtiyaç vardır.
Hayal ettiğimiz biçimiyle kent, yanılsamadan, efsanelerin, özlemlerin, karabasandan yumuşak kenti, haritalarda ve istatistiklerde, kentsel sosyoloji, demografi ve mimari monografilerinde
var olan katı kent kadar, hatta belki daha da fazla gerçektir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
