Transkript
Senin kırmızı dediğinle benim kırmızı dediğim aynı mı?
Bu, herkesin hayatının bir evresinde mutlaka keşfettiği, kendisine sorduğu veya birilerinden duyduğu bir sorudur.
Bütün renkleri hepimiz aynı mı görüyoruz?
Ben ve sen, aynı kırmızıyı mı görüyoruz?
Yani bizim, bakın bu araba kırmızıdır dediğimiz arabaya baktığınızda, siz de birebir bizim gördüğümüz rengi mi görüyorsunuz?
Yoksa siz? Aslında bizim size göre yeşil olarak tanınacağınız şeyi görüyorsunuz da doğuştan beri o renk size kırmızı olarak isimlendirildiği için o şekilde mi kullanıyorsunuz?
Elbette renk körlüğü gibi bazı hastalıklar nedeniyle insanların renk ve görüş algısı değişiyor.
Bu bilinen bir şey.
Ancak genetik ve fizyolojik nedenleri gayet iyi bilinen bu tür hastalıkları bir kenara bırakacak olursak geriye kalan normal popülasyon, Aynı renkleri mi görüyor?
Aynı şeyi görüp görmediğimizden emin olabilir miyiz?
Açıkçası bunun tam olarak gösterebilmesinin bir yolu yok.
Küçüklükten itibaren renkleri, renkleri yaratan dalga boyları veya renklerin diğer içsel nitelikleri temelinde değil, cisimler temelinde öğreniyoruz.
Yani ebeveynlerimiz bize kırmızı renge sahip olan dalga boyunu bir şekilde gösterip de bu dalga boylarındaki ışık ışınlarına kırmızı diyeceğimizi söylemiyor.
Evlerin çatılarının, bazı spor arabaların, itfaiye araçlarının kırmızı olduğunu öğreniyoruz.
Bu cisimler herkese aynı mı gözüküyor?
Bilmek zor. Ancak küçüklükten itibaren kırmızı kelimesi altında öğrendiğimiz renk hangisiyse, onu her gördüğümüzde ona kırmızı diyoruz.
Herkes aynısını yaptığı için, bireysel farklılıklar varsa bile, görünmez hale geliyor.
Fizik ve sinir bilim.
Renk algısının temeli.
Buna rağmen renk algımızı ilerlememiz mümkün.
İlk olarak şunu anlamamız gerekiyor.
Renk dediğimiz olgu aslında fiziksel dünyada bulunan bir olgu değildir.
Örneğin kütle çekimi ya da proton bizden bağımsız olarak evren içerisinde var olan fiziksel olgulardır.
Renkler ise beynimizin içerisinde yaratılan bir olgudur.
Elbette bu demek değildir ki renkler doğaüstü veya fizik ötesi olgulardır.
Evren içerisindeki istisnasız her şey gibi renkler de tamamen fizikseldir.
Sadece onları algılayış biçimimiz alışageldiğimizden birazcık farklıdır.
Basitçe olan ışığın farklı dalga boylarına göre zihnimizdeki algısının değişiyor olmasıdır.
Elektromanyetik spektrumun farklı bölgelerindeki frekans ve dalga boylarına sahip dalgalar sürekli olarak gelir.
Beynimiz bu farklı frekans ve dalga boylarını farklı renkler olarak değerlendirir.
Bu sayede etrafımızı renkli görürüz.
Yoksa örneğin önünüzdeki masadan, elinizdeki kahve fincanından, klavyenizden, gidiniz kıyafetten yayılan dalgaların renkleri, aslan o cisimlerin özünde bulunan renkler değildir.
Sadece o cisimlerin etrafına saçtıkları, daha doğrusu üzerine düşen beyaz ışıktan soğurduklarından sonra arta kalanları, geriye yansıttıkları dalga boylarıdır.
İşte bu dalgaların fiziksel tüm özelliklerini tamamıyla ölçebiliriz.
Ancak birbirimizin beynine girip de o dalga boyunu tam olarak nasıl algıladığınızı şimdilik tam olarak bilmemizin herhangi bir yolu yok.
Örneğin 700, 635 nanometrelik dalga boyuna sahip ışığın rengine kırmızı deriz.
Bu böyle kabul edilmektedir.
Ve cisimlerden yansıyan ışığın dalga boyu bu ise rengi tartışmasız olarak kırmızıdır.
Diğer her isimlendirmede olduğu gibi bu da bir genel kabuldür.
Örneğin ağaca neden ağaç dediğimizi ama sapaç demediğimizi bilmiyoruz.
Buna linguistikte yani dil bilimde nedensellik ilkesi denilmektedir.
Sinir bilim çalışmaları ve renk algısı 2009 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir makalede Dr.
J. Nett insanları arası renk algısının birebir aynı olmadığı görüşüldü.
Normalde dikromatik yani çift renk görüşlü olan sincap maymunları sadece mavi ve yeşil renkleri görebilir.
Ancak ekip genetik olarak kendilerinin yarattıkları bir virüsle Bir maymunun gözünde yeşile duyarlı koni hücrelerini değiştirebilmektedir.
Bu virüsün DNA'sı yeşil koni hücrelerini enfekte ettiğinde bu hücrelerin DNA'larını değiştirerek onları kırmızı koni hücreleri yani
kırmızıya duyarlı hücreler haline getirmektedir.
Dolayısıyla aslında kırmızı göremeyen bir canlının beynine ki beyni de buna adapte olacak şekilde evrimleşmemiştir.
gözlerinden kırmızı renge dair bilgiler gitmeye başlamıştır.
Kısa bir süre sonra beyin plastikitesi yani değişebilirliği sebebiyle bu marmunlar kırmızı renge ayırt edebilmeye ve algılamaya başlamışlardır.
Yani gri noktalarının içerisinde kırmızı noktaları ayırt edip seçebilmeye başlamışlardır.
Bu renk körlüğü için bir tedavi umudu doğuruyor olsa da daha önemli bir diğer sonucu vardır.
Dediğimiz gibi. Her ne kadar maymunun beynindeki renk algılayıcı nöronlar yeşil rengi algılamak üzere evrimleşmiş olsalar da, kısa bir süre içerisinde kırmızıyı da algılayabilmeye başlamışlardır.
Burada Dr. Nets'in sorduğu soru şudur.
Peki bir maymun kırmızıyı ilk kez algıladığında ne gördüğünü düşünmüştür?
Bu soru üzerine biraz düşünecek olursanız, renklerin her birimiz tarafından aynı algılanamayacağını fark edebilirsiniz.
Çünkü genetik yapımızdaki bireysel farklılıklar, yani varyasonlar, bu kadar kolay, bu kadar devasa bir renk değişkenliğini bile sağlayabilen beyinlerimizin renkleri farklı algılamasına
neden olabilecektir. Dolayısıyla beynimizdeki bu nöronlar, bireysel farklılıklarımıza göre renkleri bireysel olarak algılayacaklardır.
Belki bu farklılıklar devasa değildir, tür içerisinde birçok varyasonun devasa olmadığı gibi.
Ancak... yine de doğal süreç içerisinde seçilim baskısı altında evrime sebep olabilecek kadar fazladır.
Renkleri algılamamıza sebep olan nöronlar doğuşumuzdan itibaren özelleşmiş değillerdir ki beynimizin oksipital lobunda en arka kısmında renkler algılanmamaktadır.
Dolayısıyla bireysel farklılıklar renkleri farklı algılıyor olmamıza neden olabilecektir.
Yani biz sizin mavi olarak isimlendirdiğiniz rengi Sizin kırmızı olarak isimlendireceğiniz renk şeklinde görmenize rağmen evrensel olarak mavi ve kırmızı tanımları bebeklikten
itibaren yapıldığı için sorunsuz olarak iletişim kurabiliriz.
Ancak aynı renkleri aynı şekilde görüyor olsak da aynı şekilde algılamıyor olabiliriz.
Unutmamalı ki göz sadece bilgiyi iletir, yören ise beyindir.
Koalya, cisimlerin zihinlerimizdeki yansıması.
Bu durumda...
İkimiz de aynı çileye bakıp da aynı kırmızıyı gördüğümüzden nasıl emin olabiliriz?
Ben gerçek kırmızıyı, sen ise bana göre yeşil olan rengi görüyor olabilirsin.
Bana göre gerçek kırmızı, bir başkasına göre gerçek mavi olabilir.
Ancak her birimiz içine doğduğumuz dilin tanımlarına uyduğumuz için renklerin halkın kullandığı isimlerle öğreniriz.
Bu, onları gerçekte ne renk gördüğümüzden tamamen bağımsızdır.
Her bir rengin ismi normalize olur ve halk arasında birebir aynı şekilde isimlendirilir.
Halbuki teorik olarak her birimiz tamamen farklı renkleri görüyor olabiliriz.
İsimlendirme sadece iletişimi kolaylaştıran bir araçtır.
İşte her birimizin cisimlerin özellikleriyle ilişkilendirerek değerlendirdiği bu öznel, bilinçli algı ve deneyimlere felsefede ve bilimde koalya adını vermekteyiz.
Resimlerin koalya denen bu özelliklerinin var olması, her birimizin zihinlerimizin içerisinde tamamen yalnız olduğumuzun göstergesidir.
Çünkü koalya şimdilik herhangi bir şekilde ölçülebilir bir olgu değildir.
Bu durum, fizik gibi bilimler ile metafizik gibi felsefi akımların sıkça çatışmasına neden olmaksadır.
Renk, resimlerin veya olguların sahip olduğu tek koalya değildir.
Diyelim ki bir uzaylı ile tanıştınız.
Uzaylı bildiğimiz insanın neredeyse birebir kopyası.
Ancak tek bir farkı var.
Uzaylı hiçbir şekilde acı denen şeyi hissedemiyor.
Dünyamıza gelen uzaylı dostumuz bizim acı dediğimiz şeyle ilgili istisnansız her şeyi öğrenebilir.
Acıyla ilişkilendirilen nöronları, bu sinir hücrelerinin çalışma biçimini, reseptör elektro kimyasını, beynin hangi bölgelerinin acıyı algıladığını, acının neden evrimleştiğini,
acının insanlar tarafından genellikle kötü bir deneyim olarak algılandığını ve daha nicesini.
Öyle ki bu uzaylı dostumuz inşa edebileceğimiz en zorlu acı biyolojisi sınavını tam puana geçecek kadar her şeyi bilebilir, öğrenebilir, bilgilerini sıfırdan inşa edebilir.
Ancak acıyla ilgili ne kadar bilgiye sahip olursa olsun hiçbir zaman bu olguyu hissedemeyecektir.
Dolayısıyla acının gerçekten nasıl bir deneyim olduğunu asla algılayamayacaktır.
İşte bu koalyanın bir diğer örneğidir.
Fark edebileceğiniz gibi...
Bir olgunun bireyle bağlantısını fiziksel, biyolojik, kimyasal olarak izah etmek ile o olgunun bireyin kendi deneyimleme biçimini izah edebilmek arasında bir uyumsuzluk, bir
sorun bulunmaktadır. Filozoflar bu uyumsuzluğa açıklama ya da izah boşluğu adını verirler.
Bu boşluğu en güzel örnekleyen soru yine klişeleşmiş sorudur.
Doğuştan görme engelli bir insana beyaz rengini nasıl anlatırsın?
Beyazın sende hissettirdiklerini, beyazın elektromanyetik spektrumdaki karşılığını, beyaz gördüğünde yüzünde neler hissettiğini ve daha nicesini bireye anlatabilirsiniz.
Kırmızı sıcaktır diyebilirsiniz mesela, mavi soğuktur.
Birey bunları öğrenip senin kabaca neler yaşadığını anlayabilir.
Ancak doğuştan görme engelli bir birey hiçbir şekilde beyaz, kırmızı veya mavi rengi deneyimleyemez.
Ona bunları anlatmak...
Onun bunları deneyimleyebilmesi için yeterli değildir.
Ne kadar anlatırsanız anlatın, hiçbir noktada izah etmeye çalıştığınız kişi ''Ah, evet, tamamdır, şimdi bu rengi deneyimledim.'' diyemeyecektir.
İzah boşluğu tam olarak da budur.
Belki dilimiz yetersizdir.
Koalya'nın varlığı, dillerimizin deneyimleri izah etmek için yetersiz olmasından kaynaklanıyor olabilir mi?
Yani belki de hiçbir zaman kendi deneyimlerimizi anlatmaya çalışmadığımız ancak bunun yerine olguların neler ve nasıl olduklarını izah edilecek şekilde bir dil geliştirdiğimiz için kendi
iç deneyimlerimizi anlatmakta güçlük çekiyoruzdur.
Belki de ileride bunları anlatmanın bir yolunu bulacağız.
Böylelikle bireyler de daha önce deneyimleyemedikleri şeyleri sözel anlatım sonucunda aha tamamdır şimdi anladım ve deneyimleyebildim.
Diyebileceklerdir mesela. Bunun için öyle bir anlatım gereklidir ki, fiziksel olarak ışık gözümüzün retinasına düşmüyor olmasına rağmen, seçilen kelimeler beynimizde
o rengi oluşmasını tetikleyebilmelidir.
Bir diğer deyişle, insan dillerindeki milyonlarca ve milyarlarca kelime, öylesine spesifik bir sıra ve biçimde kullanmalıdır ki, beyinde söz konusu rengi oluşturabilmelidir.
Bunun yapılıp yapılamayacağı şu anda bilinememektedir.
Bu en azından teorik anlamda sinir bilimsel olarak olası gözükmektedir.
Çünkü her bir elektromanyetik dalganın beyinde yarattığı spesifik bir elektrokimyasal tetikleme mevcuttur.
Gözden bu renge ait dalga gelmeden söz konusu sinir yolu adı tetiklenemez.
Dolayısıyla beyinde bu algı yaratılamaz.
Ancak... Eğer ki beyni daha iyi anlar ve onu nasıl tetikleyebileceğimizi daha iyi öğrenirsek, söz konusu yolakları bizzat tetikleyerek birey o rengi hiçbir zaman deneyimleyememiş
olmasına rağmen bireyin o rengi görmesini sağlayabiliriz.
İşte bunu yapmaksızın tüm insanların birebir aynı rengi gördüğümüzden emin olmamız mümkün değildir.
Belki de bir gün dilimiz renkleri değil de renk deneyimlerimizi yani koalyeyi birbirimize anlatabileceğimiz kadar gelişecektir.
Belki de asla gelişmeyecektir ve zihinlerimizde hapis yaşamayı sürdüreceğizdir.
Belki teknolojinin gelişimi ve beynin sırlarının çözülmesi şu anda aklımıza dahi gelmeyen yepyeni bilgileri açığa çıkaracaktır.
Bu sayede an itibariyle izah bile etmekle zorlandığımız şeyleri çocuk oyuncağı diyebileceğimiz kadar basit bir şekilde günlük dilimizi kullanılarak birbirimize aktarabileceğiz.
Kapalı kutu, beyin.
Beynin halen büyük oranda bir kapalı kutu olması ve bilimin çoğu zaman yaptığının aksine parçalardan bütüne gitmek yerine beyin konusunda bütünden parçalara ulaşma zorluğu beyinle
ilgili bu tür soru işaretlerini gidermekte zorlanmamıza neden olmaktadır.
Beyni her geçen gün çok daha iyi anlıyoruz ve daha önceden izah edemediğimiz birçok şeyin mekanik altyapısını öğrenebiliyoruz.
Koalya konusu da geleceğin sıradan bir fiziksel mekanizmasının günümüzde açıklayamadığımız için geliştirdiğimiz bir Joker sözlük olabilir.
Ancak umut var, onu söyleyebiliriz.
İlginç gelecek belki ama, insan olduğumuz için umut var.
Genellikle insanlık yıkım ve umutsuzluk geçirmiştir.
Fakat kendimizi tanımak, evreni anlamak, bu tür uç kavramları açıklayabilmek gibi beceriler söz konusu olduğunda, insanı insan yapan nitelikler umut vadetmektedir.
Neden mi?
Çünkü bizler en yüksek öz farkındalığa sahip hayvan türüyüz.
Kendi kendimizin farkındayız.
Düşünebildiğimizin farkındayız.
Benliğimizin farkındayız.
Koalya dediğimiz deneyimlerin farkında olmamız ve her birimizin birbirinden farklı koalyaları olabileceğini algılayabiliyor olmamız, beynimizin diğer tüm kuzenlerimizin çok etincisinde olduğunu göstermektedir.
Diğer hayvanlar, özellikle şempanzeler, yunuslar, köpekler ve kargalar, sıra dışı zeka emareleri gösterebilirler.
Bazı konularda bizim ötemize bile geçebilirler.
Örneğin, yakın dönem hafıza konusunda şempanzeler insanların çok ötesindedir.
İnsanlar, hayvanlar aleminde zeka konusunda en fazla özelliğin evrimleştiği canlıdır.
en karmaşık niteliklere ve en yüksek kapasiteye sahip hayvandır.
Bugüne kadar hayvanlar iş birliği, duyguları deneyimleme, hafıza, alet kullanımı, iletişim gibi zeka gerektiren sayısız farklı konuda hayret verici beceriler sergilemiştir.
Bazı maymunlar bizimle işaret dili kullanarak iletişim kurabilmeyi bile öğrenmiştir.
Ancak hiçbir hayvan türünün ve insan haricindeki hiçbir kuyruksuz maymunun yapamadığı, En azından bugüne kadar görmediğimiz tek bir şey vardır.
Soru sormak.
Bugüne kadar hiçbir maymun soru sormamıştır.
İşaret diliyle cümleler inşa etmiş, isteklerini belirtmiş, duygularını davranışları aracılığıyla sergilemiştir.
Ancak soru soran hiçbir canlıya rastlamadık.
Bu, yüksek bir öz farkındalığı ve çevre algısını gerektirmektedir.
Bu da, şimdilik sadece insan türünün erişebildiği bir evrim düzeyi olarak görülebilir.
Dolayısıyla siz bizimle aynı rengi görüyor musunuz şu anda bilemiyoruz.
Ancak bunu sorabiliyor olmamız, bunun üzerine kafa yorabiliyor olmamız, hatta böyle bir soru işaretinin var olduğundan haberdar olmamız, o bilinmezin de üzerine giderek bilim
ve felsefe sayesinde nihai olarak çözebilmemiz konusunda umut veriyor.
Belki bir yıl, belki yüz yıl sonra.
Belki hiçbir zaman. Ancak yine de modumuz var.
Sinir sistemini, beyni, bunların çalışma prensiplerini, etraftan gelen sinyallerin nasıl algı dediğimiz olguya dönüştürdüğümüzü ve benzeri bilinmezleri çözdükçe ister
istemez renk sorunu gibi sorunları da çözebileceğimizi umut ediyoruz.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
