Karar Yorgunluğu: Gün Boyunca Almak Zorunda Olduğunuz Kararlar, İradenizi Nasıl Zayıflatıyor?
14 Mart 2023 · 37 dk
PlatformlardaSpotify
Transkript
Bu içerik Biyomuk seslendirmelerinden İbrahim Uzun tarafından seslendirilmiştir.
Yazar John Tierney, çeviren Merve Kaftancıoğlu.
Editör Çağrı Mert Bakırcı, ikinci çevirmen Ceren Vuruşkan.
İsrail'deki hapishanelerde cezalarını çeken üç adam, bir yargıç, bir kriminolog ve bir sosyal hizmetler görevlisinden oluşan Şartlı Tahliye Kurulu'nun önüne çıktı.
Üç mahkum da cezalarının en az üçte ikisini tamamlamıştı.
Ancak Şartlı Tahliye Kurulu bu mahkumlardan sadece bir tanesini serbest bıraktı.
Şimdi paylaşacağımız bilgiler ışığında serbest bırakılanın hangisi olduğunu tahmin etmeye çalışın.
Dava 1. Saat 8.50'de görüldü.
Sanık, dolandırıcılıktan 30 ay hapis cezasına çarptırılmış, Arap kökenli bir İsrailli'ydi.
Dava 2. Saat 15.10'da görüldü.
Sanık, saldırıdan 16 ay hapis cezasına çarptırılmış, Yahudi bir İsrailli'ydi.
Dava 3. Saat 16.25'de görüldü.
Sanık, dolandırıcılıktan 30 ay hapis cezasına çarptırılmış, Arap kökenli bir İsrailli'ydi.
Şartlı tahliye kurulunun kararlarında belirli bir örüntü vardı.
Ancak bu örüntü adamların etnik kökenleri, suçları veya cezaları ile ilgili değildi.
Araştırmacıların bir yıl boyunca bin yüzden fazla kararı analiz ederek keşfettiği üzere her şey davanın zamanı ile ilgiliydi.
Mahkumların itirazlarını dinleyip diğer kuru duyelerinden de tavsiye alan karar vericiler davaların yaklaşık üçte birinde şartlı tahliyeyi onaylamışlardı.
Ancak şartlı tahliye edilme olasılığı gün boyunca ilginç bir değişiklik gösteriyordu.
Sabahın erken saatlerinde dinlenen mahkumların yaklaşık %70'i şartlı tahliye kararı almışlardı.
%70'i şartlı tahliye almışlardı.
Ancak günün geç saatlerinde kararı bağlananların %10'undan daha hızlı tahliye edilmişti.
Bu üç mahkum arasından sabah jüri karşısına saat 8.50'de çıkan daha şanslıydı.
Ve gerçekten de bu mahkumlar arasında şartlı tahliye olan tek kişi oydu.
Diğer Arap kökenli İsrailli mahkumda birebir aynı suçtan, dolandırıcılık, içeride olsa da öğleden sonra 16.25'te jüri karşısına çıktığı için şansı daha düşüktü ve gerçekten de şartlı tahliye alamadı.
Serbest bırakılan mahkuma göre daha kısa ceza almış olan, ancak jüri karşısına saat 15.10'da çıkan Yahudi İsrailli de şartlı tahliye edilmedi.
Bu kişilerin tek bir hatası vardı, sadece günün yanlış saatlerinde şartlı tahliye istiyorlardı.
Her kararın bir bedeli var.
Stanford'dan Jonathan Levev ve Ben Gurion Üniversitesi'nden Shai Danzinger tarafından yapılan çalışmaya göre, karar veren jürinin davranışlarında herhangi bir art niyet, hatta olağan dışı bir şey bile yoktu.
Karar verenlerin bu yargıları, George W.
Bush'un bir zamanlar dediği, karar merci yolmanın getirdiği mesleki bir tehlikeden kaynaklanmaktaydı.
Bireylerin keşiliği nasıl olursa olsun, bir vaka üzerine karar vermenin gerektirdiği zihinsel çaba onları yıpratmıştı.
Bu türden bir karar yorgunluğu, maçın ilerleyen saatlerinde oyun kurucuları daha şüpheli kararlar almaya veya bir yöneticiyi, örneğin bir CFO'yu, gecenin geç vakitlerinde yanlış maddi ilişkiler kurmaya eğilimli hale getirebilir.
Karar yorgunluğu, yönetici pozisyonunda olan, olmayan, zengin ve fakir, herkesin yargılarını rutin olarak çarpıtabilir.
Hele hele yoksulların daha büyük bedeller ödemelerine bile neden olabilir.
Yine de çok az insan bunun farkındadır.
Araştırmacılarda bunun neden olduğunu, nasıl önleneceğini daha yeni anlamaya başlamaktalar.
Karar yorgunluğu normalde oldukça makul olan insanların meslektaşlarına ve ailelerine neden öfkelendiklerini, kıyafet konusunda neden savurganlaştıklarını, süpermarkette neden abur cubur satın aldıklarını ya
da yeni arabalarını aldıkları satıcının paslanmaya karşı koruyan cila sürme teklifini neden karşı koyamadıklarını açıklamaya yardımcı olur.
Durum şu ki ne kadar mantıklı ve ileri görüşlü biri olmaya çalışırsanız çalışın, biyolojik bir bedel ödemeksizin karar üstüne karar vermeye devam edemezsiniz.
Bu yorgunluk sıradan bir fiziksel yorgunluktan farklıdır.
Çünkü yorgun olduğunuzun bilincinde değilsinizdir.
Sadece zihinsel enerjiniz düşüktür.
Gün boyunca ne kadar çok seçim yaparsanız, bunların her biri için de beyniniz de bir o kadar zorlanmaya başlar ve günün sonunda genellikle iki farklı şekilde kısa yollar arar.
Kısa yollardan bir tanesi pervasız olmaktır.
Yani öncelikle bir eğilimi sonuçlarını düşünmeye enerji harcamak yerine içgüdüsel olarak hareket etmek.
Tabii ki o fotoğrafı tweetleyebilirim, ne olacak ki?
Diğer kısa yol ise mutlak bir enerji tasarrufuna yol açar.
Hiçbir şey yapmamak.
Kararlar yüzünden ıstırap çekmek yerine herhangi bir seçim yapmaktan kaçınırsınız.
Genellikle bir karara boyun eğmek uzun vadede daha büyük sorunlar yaratır.
Ancak o anki zihinsel yorgunluğu azaltır.
Herhangi bir değişikliğe veya potansiyel bir riske karşı harekete geçmek için direnmeye başlarsınız.
Yukarıdaki örneğimiz de olduğu gibi suç işleyebilecek bir mahkumu serbest bırakmak veya adil olmayan kararlar vermek gibi.
Bu yüzden şartlı tahliye kurulumundaki yorgun karar vericiler kolay yolu seçerler ve mahkum da kalan cezasını yatmaya devam eder.
Karar yorgunluğu nedir?
Karar yorgunluğu, sosyal psikolog Roy F.
Baumeister tarafından Freudiyen bir hipoteze saygı duruşunun iteliğinde üretilmiş bir terim olan ego tükenmesi adlı bir fenomeni de bünyesine katan görece yeni bir keşiftir.
Aslında Freud, benliğin veya egonun enerji transferini içeren zihinsel faaliyetlere bağlı olduğunu öne sürmüştür.
Ancak bu fikrin detayları oldukça belirsizdir.
Ayrıca Freud, bazı konularda da oldukça hatalıydı.
Örneğin Freud, sanatçıların cinsel enerjilerini eserlerine yüklediklerini düşünür.
Ki bu, sanat çevrelerinde eğililik dışı ilişkilerin daha nadir görülmesi gerektiğini ima eder.
Freud'un benliği ilişkin enerji modeli, Baumeister'ın önce Keyes Western'da, ardından da Florida Eyalet Üniversitesi'nde yürüttüğü bir dizi deneyle zihinsel disiplini incelemeye başladığı zamana kadar göz ardı edilmişti.
Bu deneyler, bireyin kendisini kontrol etme konusunda sınırlı bir zihnin enerji rezervine sahip olduğunu gösterdi.
Örneğin yapılan bir çalışmada katılımcılar, M&M şekerlemelerinin veya taze pişmiş çikolata parçacıklı kurabiyelerin çekiciliğine dayanmayı başarabilirlerse, yani önlerine konmuş bu çekici yiyecekleri yemeden durabilirlerse,
kendilerine bu başarılı direnişten hemen sonra sunulan diğer cazibelere karşı çok daha az direniş gösterebilmektedirler.
Bir diğer çalışmada ise deneye katılanlar son derece acıklı bir film esnasında kendilerini metin olmaya zorladıktan sonra bir geometri sorusu üzerinde çalışmak veya herhangi bir elle kavrama egzersizi yapmak gibi
özünde disiplin gerektiren deney görevlerinde daha çabuk havlu attılar.
Bu çalışmalar sayesinde iradenin halk arasında anlaşıldığından veya bir metafordan çok daha fazlası ortaya çıkmıştır.
İrade hakikaten de tükenebilecek bir zihni enerji biçimidir.
Deneyler, 19. yüzyıldaki irade kavramının, aşırı kullanımdan yorulan bir kas gibi, cazibenin görmezden gelinmesiyle korunabilecek bir güç olduğunu doğrulamıştır.
Ego tükenmesi sürecini incelemek için araştırmacılar, ilk olarak bir kutu dondurmaya direnme gibi iradenin genel olarak öz kontrole ilişkilendirildiği eylemlere odaklandılar.
Aslında araştırmacılar çikolatalı veya vanilyalı dondurma arasında seçim yapmak gibi daha farklı ve çok daha az yorucu olduğunu varsaydıkları rutin bir karar mekanizması ile ilgilenmiyorlardı.
Gerçekten de sezgisel olarak çikolata yahut vanilya arasında seçim yapmak pek bir irade gerektirmezmiş gibi görünüyor.
Ama sonra doktora sonrası araştırmacılardan Jean Tvench kendi düğününü planladıktan hemen sonra Baumeister'ın laboratuvarında çalışmaya başladı.
Tivenç, laboratuvarın ego tükenmesi deneylerinin sonuçlarını incelerken bir önceki akşam nişanlısıyla birlikte bir Amerikan düğünü geleneği olarak ne tür hediyelerin gelmesini istediklerini bir kenara yazarken kendisini ne
kadar bitkin hissettiğini hatırladı.
Düz beyaz çinili mi yoksa desenli bir porselen takımı mı istediler?
Bıçaklar hangi marka olmalıydı?
Kaç abdu gerekirdi? Ne tür çarşaflar lazımdı?
Çarşaf kumaşının dokumasında santimetre başına tam olarak kaç düğüm olmalıydı?
Tivenç, yeni iş arkadaşlarına şunu söylemişti.
O noktada artık beni herhangi bir şeye ikna edebilirdiniz.
Bu belirtiler iş arkadaşlarına da tanıdık gelmişti.
Bu da onlara bir fikir verdi.
Yakınlarındaki büyük bir mağaza tahliye nedeniyle indirimdeydi.
Araştırmacılar arabalarının bagajlarını basit ürünlerle doldurmaya gittiler.
Tabii bunlar bir düğün hediyesi kalitesinde şeyler değildi.
Ama üniversite öğrencisinin ilgisini çekmeye yetebilecek objelerdi.
Laboratuvara geldiklerinde öğrencilere deneyin sonunda sadece tek bir hediye alabilecekleri söylendi.
Ancak bunun öncesinde bir dizi seçim yapmaları gerekiyordu.
Kalem mi yoksa mum mu tercih edeceklerdi?
Mumsa vanilya kokulusunu mu yoksa badem kokulusunu mu istediler?
Acaba mum yerine tişört mü almalıydılar?
Peki siyah tişört mü yoksa kırmızı tişört mü seçmeliydiler?
Bu arada bir kontrol grubu, onlara karar vermeyenler diyelim, aynı süreyi aynı ürünler hakkında herhangi bir seçim yapmaksızın düşünmekle geçirdi.
Onlardan yalnızca her bir ürünle ilgili görüşlerini bildirmelerini ve son 6 ayda böyle bir ürünün ne sıklıkla kullandıklarını söylemelerini istediler.
Daha sonra tüm katılımcılara klasik otokontrol testlerinden biri verildi.
Elleri buzlu suda olabildiğince uzun süre tutmak.
Burada dürtü elleri dışarı çekmektir.
Bu nedenle eli suyun altında tutmak öz disiplin gerektirir.
Deney sonucunda karar verenler 28 saniye gibi bir sürede pes ederken, karar vermeyenler iki katın ötesinde bir süreye ulaşarak ortalama 67 saniye dayandı.
Görünüşe göre tüm bu seçimleri yapmak katılımcıların iradelerini zayıflatmıştı.
Ve bu izole bir etki değildi.
Üniversite katalogundan ders seçme gibi alıştırmalardan geçtikten sonra, öğrencilerin test edildiği diğer benzer deneylerde bunu doğruladı.
Teorilerinin gerçek dünyada test edilmesi için laboratuvar araştırmacıları modern karar verme arenası olarak tabir edebileceğimiz alışveriş merkezine gittiler.
Alışveriş yapanlarla o gün mağazalarda yaşadıkları deneyimler hakkında konuştular ve daha sonra bu kişilerden basit aritmetik problemlerini çözmelerini istediler.
Araştırmacılar katılımcılardan olabildiği kadar çok problem çözmelerini ve istedikleri zaman problem çözmeyi bırakabileceklerini söylediler.
Mağazalarda en fazla sayıda karar vermiş kişiler, matematik problemlerini çözmeyi en kısa sürede bırakan kişilerdi.
Bitkin düşene dek alışveriş yaparsanız iradeniz de zayıflar.
İster pantolon alınacak olsun, ister bir savaş başlatılacak olsun, herhangi bir karar, psikologların İtalya'yı bir Roma eyaleti olan Galya'dan ayıran nehrin onuruna Rubicon eylem araştırmaları
modeli adını verdikleri biçimlere bölünebilir.
Önce biraz tarih.
Sezar, M.Ö.
49'da Galya'yı fethettikten sonra eve dönerken o bölgeye ulaştığında Roma'nın işgali olarak anlaşılmaması için geri dönen bir generalin lejyonlarını kendisiyle birlikte getirmesinin yasak olduğunu biliyordu.
Nehrin Galya tarafında beklerken bir iç savaş başlatmanın risklerini ve avantajlarını düşünürken karar öncesi aşamadaydı.
Sonra düşünüp tartışmayı bir yana bırakıp Rubicon'u geçince çok isabetli bir şekilde tanımladığı gibi karar sonrası aşamaya ulaştı.
Zarlar atıldı. veya Türkçe tabiriyle ok yaydan çıktı.
Seçme süreci herhangi birinin iradesiyle tüketilebilir.
Ama karar verme etapının hangi aşaması acaba en yorucu olanıydı?
Bo Meister'ın şu anda Minnesota Üniversitesi'nde çalışan eski bir meslektaşı olan Kathleen Walsh, bunu öğrenmek için Dell Computers'ın Self Service web sitesini kullanarak bir deney yaptı.
Deneydeki bir grup, bir bilgisayardaki çeşitli özelliklerin ekran tipi, sabit diskin boyutu ve benzeri, avantaj ve dezavantajlarını dikkatlice inceledi, bu şekilde hangisini seçeceklerine dair nihai
bir karara varmaları gerekiyordu.
İkinci gruba önceden belirlenmiş özelliklerin bir listesi verildi ve burada belirtilen özellikleri seçenekler arasında bulmak, sonra da doğru olanlara tıklamak gibi zahmetli, adım adım izlenecek bir süreçle bilgisayarlarını
yapılandırmaları söylendi.
Bunun amacı, seçim yapıldığında bir kararın sonrasındaki aşamada olan her şeyi kopyalamaktı.
Üçüncü grup, bilgisayarlarda hangi özellikleri istediklerini kendileri bulmalı ve bunları seçme sürecinden kendi kendilerine geçmeliydiler.
Yani sadece seçenekler üzerinde düşünmediler, birinci grup gibi.
Veya başkalarının seçimlerini uygulamadılar, ikinci grup gibi.
Kelimenin tam anlamıyla zara atmak veya oku yaydan çıkarmak zorundaydılar.
En sonunda üçüncüsünün en yorucu işi olduğu ortaya çıktı.
Öz disiplinler ölçüldüğünde açık ara en çok tükenenler üçüncü gruptakiler olmuştu.
Bu deneyler gösteriyordu ki Rubicon'u geçmek, her iki kıyıdan birinde durmaktan, yani Galya tarafında oturup zihinsel olarak seçeneklerinizi düşünmek veya nehri geçtikten sonra Roma'ya yürümekten kesinlikle daha yorucuydu.
Sonuç olarak Sezar'ın iradesine sahip olmayan biri, olduğu yerde kalmaya mahkumdur.
Yorgun bir karar verici için şartlı tahliyeyi reddetmek, yalnızca statükoyu koruduğu ve şartlı tahliye edilinin tekrar suça bulaşma riskini ortadan kaldırdığı için değil, aynı zamanda daha fazla seçeneği açık bıraktığı için
daha kolay bir çözüm gibi görünüyor.
Böylece mahkumu şu anda güvenli bir şekilde cezaevinde tutma seçeneğinden ödün vermeden, ileri bir tarihte şartlı tahliye etme opsiyonu da elinizdedir.
Karar vermeye karşı direncin bir kısmı, seçeneklerden vazgeçme korkumuzdan gelir.
Karar kelimesi hem kesmek hem de öldürmek anlamına gelen Latince keridere kelimesinden gelir.
Bu kelime cinayet ile aynı etimolojik kökenden gelir.
Vazgeçme ile birlikte gelen bu kayıp karar yorgunluğu ile baş gösterdiğinde özellikle daha büyük görünür.
Bilinçsel cimrilik ve deneyler Zihinsel olarak tükendikten sonra özellikle ileri seviyede ve zorlayıcı bir karar verme biçimini içeren düşünceye dayalı takaslar yapmak konusunda oldukça isteksiz
hale gelirsiniz. Hayvanlar aleminin geri kalanında yırtıcılar ve av arasında çok uzun süreli müzakereler yoktur.
Uzlaşı karmaşık bir insan yeteneğidir ve bu nedenle irade tükendiğinde ilk azalanlardan biri de uzlaşıdır.
Araştırmacıların bilişsel cimri dediği şeye dönüşürsünüz.
Yani enerjinizi biriktirirsiniz.
Alışveriş yapıyorsanız fiyat gibi yalnızca bir boyuta bakmakla yükümlüsünüz.
Bana en ucuzunu verin veya kaliteye bakarak kendinizi şımartmayın.
En iyisini istiyorum. Özellikle başkası ödüyorsa bu çok kolay bir stratejidir.
Stanford profesörü Jonathan Levev'in özel dikim takımlar ve yeni arabalarla ilgili deneylerinde gösterdiği gibi karar yorgunluğu sizi, satışlarını nasıl zamanlaması gerektiğini bilen pazarlamacılara karşı savunmasız
bırakır. Terzide Kıyafet Tercihi Deneyi Bu deneyin fikri Cehennem Haftası olarak bilinen, Amerika'da asker alımlarının dayanıklılığa dayalı seçim sürecinin oluşturduğu, karar yorgunluğunun
eşdeğeri bir ritüel olan düğün hazırlıklarında da ortaya çıkar.
Levev, nişanlısının önerisiyle terziyi ziyaret ederek ısmarlama bir takım elbise diktirdi ve kumaş, astar tipi, düğmek, klapa, manşet ve benzeri şeyler için seçimler yapmaya başladı.
Levev durumu şu şekilde hatırlıyor.
Üçüncü kumaş örneği yığınını da geçtiğimde kendimi öldürmek istedim.
Ancak seçenekleri birbirinden ayıramıyordum.
Bir süre sonra Terzi'ye tek cevabım, ne önerirsiniz oldu?
Çünkü dayanamadım.
Lebev sonunda herhangi bir ısmarlama takımı elbise satın almadı.
2000 dolarlık fiyat etiketi de bu kararı yeterince kolaylaştırmıştı.
Ancak deneyimini o zamanlar Almanya'daki Christian Albrechts Üniversitesi'nde Mark Heitman'la birlikte yürütülen iki deneyde kullandı.
Arabam ödeli seçimi deneyi.
Bu deneylerden birisi İsviçre'deki Sengallen Üniversitesi'nden Andreas Herrmann ile, diğeri ise Kolombiya'dan Şena Ayengar ile yapılmıştı.
İlkinde İsviçre'deki NBA ürencilerinden ısmarlama bir takım elbise seçmeleri istenecekti.
Diğeri ise müşterilerin yeni sedanları için farklı opsiyonlar sipariş ettiği Alman Otomobil Galerilerinde yapıldı.
Araba alıcıları, ki bunlar kendi paralarını harcayan gerçek müşterilerdi, örneğin 4 farklı vites topuzu stili, 13 çeşit tekerlek jantı, 25 değişik motor ve şanzıman konfigürasyonu, ayrıca iç mekan için 56
renkten oluşan bir paleti de içeren bir dizi seçimler yapmak zorunda bırakıldılar.
Müşteriler bu özellikleri seçmeye başladıklarında önceleri seçenekleri dikkatle tartıyorlardı.
Ancak karar yorgunluğu başlayınca varsayılan seçenek ne olursa olsun buna razı olmaya başlayacaklardı.
Sürecin başlarında karşılaştıklarından daha zor seçimler, örneğin gri ve kahverenginin keskin bir tonu için 56 rengin arasından seçim yapmak gibi karar aşamasında insanları daha çabuk gördü.
Ve en sonunda müşteriler varsayılan fabrika üretiminin modelini seçerek en az dirençli yolu tercih ettiler.
Araştırmacılar bu kez araba alıcılarının tercihlerinin sırasını değiştirerek müşterilerin farklı seçeneklere razı olacaklarını ve ortalama farkın araba başına 1500 eurodan fazla olacağını fark ettiler.
O zamanlar yaklaşık 2000 dolar.
Müşterilerin süslü jantlar için mi yoksa daha güçlü bir motor için mi daha çok fazla ödediği seçeneğin ne zaman sunulduğuna ve müşteride ne kadar irade kaldığına bağlıydı.
Ismarlama takımlarla yapılan deneyde de benzer sonuçlar vardı.
Karar yorgunluğu bir kez başladığında insanlar önerilen seçeneğe razı olma eğilimindeydiler.
Müşteriler bir takım elbise için yüz farklı kumaş gibi en fazla seçeneğe sahip olan en zor kararlarla erkenden karşı karşıya kaldıklarında daha çabuk yoruldular ve alışveriş deneyiminden daha az keyif aldıklarını bildirdiler.
Karar yorgunluğu insanları fakirliğe itebilir.
Alışveriş sürekli olarak düşünsel takaslarla mücadele etmek zorunda olan yoksullar için özellikle yorucu olabilir.
Amerika'da çoğu kişi sabun satın almaya gücünün yetip yetmeyeceği konusunda ıstırap çekerek çok fazla zaman harcamaz.
Ancak bu Hindistan'ın kırsal kesimlerindeki tüketiciler için ciddi bir seçim konusu olabilir.
Princeton'da ekonomist olan Dean Spears, Hindistan'ın kuzeybatısındaki Rajasthan'dan 20 köyde insanlara 20 centten daha az bir fiyata birkaç kalıp marka sabun satın alma şansı verdi.
Bu normal fiyatın çok üstünde bir indirimdi.
Ancak bu miktar bile en yoksul 10 köydeki insanlar için büyük bir maliye yüktü.
Sabunu satın alıp almadıklarına bakılmaksızın bu karar verme eylemi daha sonra bir el sıkışmayı ne kadar süre sürdürebileceklerine dair bir testte ölçüldüğü gibi onlar da daha az irade bırakmıştı.
Biraz daha varlıklı köylerde ise insanların iradesi önemli ölçüde etkilenmedi.
Daha çok paraları olduğu için sabunun yararlarına örneğin yiyecek veya ilaçla tartmak gibi fazla çaba harcamak zorunda kalmadılar.
Spears ve diğer araştırmacılar, bu türden bir karar yorgunluğunun insanların yoksulluğa mahkum olmasında şimdiye kadar göz ardı edilen önemli bir faktör olduğunu savunuyorlar.
Mali durumları onları daha çok ödün vermeye zorladığı için kendilerini orta sınıfa sokabilecek bir okulda, işe veya diğer faaliyetleri kanalize etmeleri için daha az iradeleri vardır.
Bu faktörün tam olarak ne kadar önemli olduğunu bilmek zor.
Ancak iradenin fakir insanlar için özel bir sorun olduğuna şüphe yok.
Ardı ardına yapılan araştırmalar, düşük öz kontrolün, düşük gelirli ve aynı zamanda okulda başarısızlık, boşanma, suç, alkolizm ve kötü sağlık durumu gibi bir dizi başka sorunla da ilişkili olduğunu göstermiştir.
Kendi kendini kontrol etmedeki aksaklıklar, hak etmeyen yoksullar gibi, sosyal yardımla geçinen bir annenin, abur cubur satın almak için yiyecek kuponları kullanması imajıyla da özdeşleşen bir kavrama yol açtı.
Ancak Spears, bizleri dar bir bütçe ile bütün gün kritik kararlar veren birine sempati duymaya çağırırmaktı.
Bu çalışmada fakirler ve zenginler alışverişe gittiğinde, fakirlerin alışveriş sırasında yemek yeme olasılığının daha yüksek olduğunu buldu.
Bu, zayıf karakterin bir teyidi gibi algılanabilir.
Sonuçta muhtemelen yoksullar arasında daha yüksek obezite oranına katkıda bulunan sinabons gibi hazır atıştırmalıkların satın alınması yerine, evde yemek yiyerek paradan tasarruf etme alışkanlığına dönülebilirse beslenme
biçimlerini de iyileştirebilirler.
Ancak süpermarkette atılan bir tur, fakirlerde zenginlerden daha fazla karar yorgunluğuna sebep oluyorsa, çünkü her satın alış daha fazla zihinsel takas gerektirir, kasaya ulaştıklarında Mars çikolatalarına ve
Skittles'a direnmek için daha az iradeleri kalır.
Bu türden alışverişlerin anlık satın alma olarak adlandırılması boşuna değildir.
Firmaların karar yorgunluğu manipülasyonu.
Ve bu, alışveriş yapanların yiyecek reyonlarında verdikleri tüm kararlardan sonra tükendikleri bir sırada kasada tatlı atıştırmalıkların öne çıkmasının tek nedeni değil, azalmış iradeyle her türlü ayartmaya
daha yatkın olabilirler. Ancak özellikle şekerleme, gazoz veya hızlı bir şeker alımı sunan her şeye karşı savunmasızdırlar.
Süpermarketler bunu uzun zaman önce çözmüş olsa da araştırmacılar nedenini ancak son zamanlarda keşfettiler.
Mardi Gras teorisi ve glikoz yüklemesi.
Bu keşif Baumeister'ın laboratuvarında başarısız bir deneyden kaynaklanan bir kaza ile olmuştu.
Araştırmacılar Mardi Gras festivallerinin Hristiyan perhizylentin zorluklarından hemen önce yapılmasından ilham alarak kendinizi önceden zevkleşim artarak iradenizi geliştirebileceğiniz fikir olarak tanımlanan Mardi Gras teorisini
test etmek için yola çıktılar.
Florida eyaletinde laboratuvardaki şefler, epey irade gerektiren iki laboratuvar görevi arasında dinlenen bir grup denek için yağlı salı kahvaltısı yerine tatlı kıvamında milkshake'ler hazırladılar.
Tabii ki lezzetli milkshake'ler, insanların bir sonraki görevde beklenenden daha iyi performans göstermelerine yardımcı olmak üzere iradeyi güçlendiriyor gibiydi.
Her şey buraya kadar iyi gitti.
Ancak deney, tatsız ve az yağlı süt tozu içeren bir karışımla beslenen bir kontrol grubunu da içeriyordu.
Bu içecek onlara hiçbir zevk vermese de öz denetim konusunda benzer gelişmeler sağladı.
Mardi Gras teorisi yanlış görünüyordu.
Bu New Orleans sokaklarında dolaşmak için bir bahaneyi trajik bir şekilde ortadan kaldırmanın yanında sonuç olarak da araştırmacılar için utanç vericiydi.
Çalışmayı yürüten yüksek stansiyonelsi Matthew Galliou, Baumeister'a fiyaskosunu anlatırken ayakkabılarına bakıp durmuştu.
Glikoz neden önemli?
Baumeister alınan bu sonuçlardan sonra iyimser kalmaya çalıştı.
Belki de bu çalışma bir başarısızlık değildi.
Sonuçta bir şey olmuştu.
Tatsız, tuzsuz, çamurumsu bir karışım bile işe yaramıştı.
Ama nasıl? Burada faktör zevk değilse kalori alımı olabilir miydi?
İlk başta fikir biraz aptalca görünüyordu.
O yıllardır psikologlar süt ürünlerinin tüketimleriyle alınan sonuçlar hakkında fazla endişe duymadan zihinsel görevler üzerindeki performanslarını inceliyorlardı.
İnsanların bilgisayar çipleri ve devreleriyle eşdeğer olduğunu gösterme hevesindeki psikologların çoğunun ciddiye almadıkları ancak makinenin önemli bir parçasını göz ardı ettiler.
Bu da güç kaynağıydı.
Beyin, vücudun geri kalanı gibi her türlü gıdadan üretilebilen ve basit çeker olan glikozdan enerji elde eder.
Neden sonuç ilişkisi korumak için Baumeister'ın laboratuvarındaki araştırmacılar, şekerle veya diyet tatlandırıcıyla karıştırılmış limonatayı içeren bir dizi deneyde beyine yakıt ikmali yapmayı denediler.
Şekerli limonata etkileri hemen laboratuvarda gözlemlenebilen bir glikoz patlaması sağladı.
Şekersiz çeşit ani glikoz patlamasını sağlamadan oldukça benzer bir tada sahipti.
Şeker tekrar tekrar iradeyi geri kazandırdı.
Ancak yapay tatlandırıcının hiçbir etkisi olmadı.
Glikoz en azından ego tükenmesini hafifletir ve bazen mekanizmayı tamamen tersine çevirir.
Geri dönen irade göçü insanların karar kalitesinin yanı sıra öz denetimini de iyileştirmişti.
Bu kez seçimler yaparken mantıksız önyargılara direndiler ve finansal kararlar almaları istendiğinde hızlı bir ödeme yerine daha iyi ve uzun vadeli stratejiyi seçme olasılıkları yükselmişti.
Kentucky Üniversitesi'nde Holly Miller ve Nathan DeWall tarafından yapılan iki çalışmada ego tükenmesi etkisi köpeklerle bile gösterildi.
10 dakika boyunca otur ve kal komutlarına uyduktan sonra köpekler öz kontrol testlerinde daha kötü performans gösterdiler.
Ayrıca durum böyleyken başka bir köpeğin bölgesinde ona meydan okumak gibi tehlikeli bir karar verme olasılıkları daha yüksek olmuştu.
Ancak bir doz glikoz bile onlara iradelerini geri kazandırmaya yetiyordu.
Bu bulgular dizisine rağmen beyin araştırmacılarının bunun glikoza bağlantısı hakkında hala bazı çekinceleri vardı.
Şüpheciler kişinin ne yaptığından bağımsız olarak beynin genel enerji kullanımının aşağı yukarı aynı kaldığına dikkat çekti.
Bu, irade gücünü etkileyen tükenmiş enerji kavramıyla kolayca örtüşmez.
Bu durumdan şüphe edenler arasında kariyerinin başlarında Baumeister'la çalışmış, sonra da Dartmouth'ta görev yaparken beyin süreçleri ve sosyal davranış arasındaki bağlantıların incelenmesini çalışarak sosyal sinir
bilim denilen alanın lideri haline gelen Todd Hederton vardı.
Ego tükenmesine inanıyordu.
Ancak bunun nöral süreçlerde nasıl sadece glikoz seviyesindeki değişikliklere dayanabileceğini anlayamıyordu.
Süreci gözlemlemek ve bunun glikoz tarafından tersine çevirebileceğini görmek için meslektaşlarıyla birlikte diyet yapan 45 kadınla çalışarak onların yemek resimlerine tepki vermesi esnasındaki beyin görüntülerini kaydetti.
Daha sonra diyet yapanlara kahkahalarını bastırmakta zorlanacakları komik bir video izlettiler.
Bu zihinsel enerji boşaltmanın ve ego tükenmesine yol açmanın biraz acımasız da olsa standart bir yoludur.
Sonra bu kadınlara tekrar yemek resimleri gösterildi ve yeni beyin imajları ego tükenmesinin etkilerini ortaya çıkardı.
Nükleus akambens de yani beynin ölür merkezinde daha fazla aktivite vardı.
Buna karşılık normalde dürtüleri kontrol etmeye yardımcı olan amigdaladaki hareketlerde bir azalma görülmüştü.
Zayıflarken dürtü kontrolünün yemeğin çekiciliğini güçlendirdiği kaydedildi.
Bu da diyet yapanlar için hiç de iyi bir kombinasyon değildir.
Ama bu egosu tükenmiş durumdaki insanların bir doz daha hızlı glikoz aldığını varsayarsak bu durumda beyinlerinin görüntüleri neyi ortaya çıkarır?
Deneyin sonuçları Ocak ayında Hederton'ın dünyanın en büyük sosyal psikoloji organizasyonu olan Kişilik ve Sosyal Psikoloji Derneği'nin başkanlığını kabul ettiği konuşması sırasında açıklandı.
Hederton, San Antonio'daki yıllık toplantısındaki ilk başkanlık konuşmasında bu tür bir glikoz alımının tükenmenin neden olduğu beyin değişikliklerini tamamen tersine çevirdiğini bildirdi ve bu bulgunun kendisini
oldukça şaşırttığını söyledi.
Heatherton'un sonuçları, glikozun irade için hayati bir öğe olduğuna dair ek bir doğrulamanın çok ötesindeydi.
Bu deney, beynin toplam enerji kullanımında genel değişiklikler olmadan glikozun nasıl etki edebileceği konusundaki bulmacanın çözülmesine de yardımcı olmuştu.
Görünüşe göre ego tükenmesi, beynin bazı bölümlerinde aktivitenin artması, diğer kısımlarında da azalmasına neden oluyor.
Glikoz düşük olduğunda beyniniz çalışmayı bırakmaz, bazı şeyleri yapmayı bırakır, başka şeyleri yapmaya başlar.
Böylelikle anlık ödüllere daha güçlü tepki verir ve uzun vadeli beklentilere daha az dikkat eder.
Glikoz ve diyet direnci Glikozla ilgili keşifler, diyet yapmanın neden benzersiz bir öz kontrol testi olduğunu, Ve normalde ulağanüstü güçte bir iradeye sahip insanların bile neden kilo vermekte
bu kadar zorlandığını açıklamaya yardımcı oluyor.
Sabah kahvaltısında kurvasana, öğle yemeğinde tatlıya direnerek güne yüksek bir motivasyonla devam eden insanların her direniş eylemi aslında iradelerini daha da düşürmüştür.
İradenin gücü günün ilerleyen saatlerini zayıfladığından onu yenilemek gerekir.
Ancak bunu sağlamak için de vücuda glikoz verilmesi lazımdır.
Bu da onların besinsel bir Keç 22'ye hapsolmaları demektir.
İngilizce'de sorunlu bir duruma tek çözümün, sorunun özünde olan bir durum ya da kural tarafından engellenmesi anlamına gelen Keç 22 deyimi tam da bu durumu özetler mahiyettedir.
Diyet yapanın yemek yememesi için iradeye ihtiyaç vardır.
Daha çok iradeye sahip olması için yemek yemesi gerekir.
Vücut glikozu kullandıkça bu yakıtı yenilemenin hızlı bir yolunu arar.
Bu da onun şeker için can atmasına neden olur.
Kendi kendini kontrol etmeyi gerektiren bir laboratuvar görevi yaptıktan sonra insanlar daha fazla şeker yemeye eğilimlidir.
Ancak tuzlu yağlı patates cipsi gibi diğer atıştırmalıkları yemezler.
Kendi kendini kontrol etme beklentisi insanları tatlılara yönlendirir.
Benzer bir etki birçok kadının adet görmeden hemen önce canlarının neden çikolata ve şekerli içecekleri çektiğini açıklamada da yardımcı olur.
Vücutta glikoz seviyeleri dalgalandıkça bunun hızlı bir şekilde ikame edilmesi gerekir.
Şeker dolu bir atıştırmalık veya içecek, insanın kendi kontrol mekanizmasında hızlı bir yükseliş sağlayacaktır.
Bu yüzden deneylerde kullanılması uygundur.
Ancak bu sadece geçici bir çözümdür.
Esas sorun, şeker olarak tanımladığımız şeyin, gün boyunca proteinleri ve diğer besleyici gıdaları yiyerek elde edeceğimiz, daha istikrarlı glikoz kaynakları kadar yardımcı olmamasıdır.
İsrail'deki şartlı tahliye kurulu ile ilgili çalışmada glikozun faydaları açıktı.
Sabahın biraz ilerleyen saatlerinde ama genellikle 10.30'dan önce şartlı tahliye kurulu bir ara verir ve karar vericilere bir sandviç ve bir parça meyve ikram edilirdi.
Moladan önce mahkumların şartlı tahliye olma kararı verildiğinde çıkma şansları sadece %20 idi.
Ancak hemen sonra verilen kararlar ile bu şans %65'e yükseliyordu.
Vakit ilerledikçe ihtimaller tekrar düşüyor ve mahkumlar gerçekten öğle yemeğinden hemen önce onların karşına çıkmak istemiyorlardı.
Çünkü o zaman şartlı tahliye şansları sadece %10'du.
Öğle yemeğinden sonra tekrar %60'lara kadar yükseldi ancak sadece kısa bir süre için.
Saat 15.10'da karşılarına gelen Yahudi asıllı tutuklayı hatırlayın.
Saldırı cezasından şartlı tahliyesi reddedilmemiş miydi?
Burada aslında öğle yemeğinden epey sonra görülen 6.
vaka olma talihsizliğini yaşamıştı.
Ancak aynı suçtan aynı cezayı çeken başka bir Yahudi asıllı İsrail'in mahkûmun öğle yemeğinden sonraki ilk görüşmede saat 13.27'de karşılarına çıkmış olma talihi onun şartlı tahliye ile ödüllendirilmesine
neden olmuştu. Belki bu karar mahkûm için mevcut adalet sistemindeki düzgün işleyişin bir örneği gibi görülmüş olabilir.
Ama muhtemelen karar vericilerin glikoz seviyeleri bu sonucun alınmasında daha baskındı.
Daha sağlıklı kararları için ne yapmalıyız?
İsrail'deki şartlı tahliye kurulu için reformlar hayal etmek yeterince basit.
Örneğin, her karar vericinin mesaisini yarım gününe, tercihiyen sabahıyla sınırlamak, sık sık yemek ve dinlenme molaları almalarına izin vermek gibi.
Ancak toplumun geri kalanını etkileyen karar yorgunluğu ile ilgili ne yapılması gerektiği çok da açık değil.
Baumeister ve meslektaşlarının Orta Almanya'daki Würzburg'da yaptıkları bir çalışmanın sonuçları gibi hepimiz yarım gün çalışmayı göze alabilsek bile gün boyunca irademizi tüketirdik.
Psikologlar bir hafta boyunca günlük rutinlerini sürdüren 200'den fazla kişiye önceden programlanmış bilek belirler verdi.
Telefonlar rastgele alarm verince deneklerin o anda bir şeye yönelik herhangi bir istek duyup duymadıklarını veya yakın bir zamanda bir arzu hissi yaşayıp yaşamadıklarını bildirmeleri isteniyordu.
Daha sonra Üstbük Üniversitesi'nden William Hoffman tarafından yürütülen özenli çalışma sayesinde sabahtan gece yarısına kadar verilmiş 10 binden fazla anlık rapor toplandı.
Bunun sonucunda arzular artık istisna değil, birer norm haline gelmişti.
İnsanların yarısı telefonları alarm verdiğinde bir şeyler atıştırmak, konuşup saçmalamak, patronlarına gerçek duygularını ifade etmek gibi bazı istekler duyuyorlardı.
Katılımcılar diğer bir çeyreği ise son yarım saat içinde herhangi bir şeye dair bir arzu hissettiklerini söyledi.
Bu arzuların çoğu hem erkeklerin hem kadınların direnmeye çalıştıkları arzulardı.
Ve bu insanlar ne kadar çok irade harcarlarsa gelen bir sonraki ayartmaya o kadar çok boyun eğmişlerdi.
Gerçekten de bunu istiyorum ama yapmamalıyım şeklinde bir tür çatışma yaratan bir işgülüyle karşı karşıya kalıp bu ayartmayı savuşturduktan sonra ortaya çıkan yeni bir cazibe sonucunda hele de bu cazibe odalı en son
bildirilen arzudan hemen sonra gelmişse daha kolay pes ediyorlar.
Sonuçlar insanların günde 3-4 saatlerini arzuya direnmek için harcadıklarını gösterdi.
Başka bir deyişle, rastgele olarak günün herhangi bir anında 4-5 kişiyle karşılaşsanız, içlerinden biri büyük bir ihtimalle bir arzuya direnmek için irade gücünü kullanmaktaydı.
Telefonla yapılan çalışmada en çok direnilen istekler yemek yeme, uyuma dürtüsü, notlar yazmak yerine ya poz yaparak ya da oyun oynayarak işe ara vermek gibi boş zamana dair dürtülerdi.
En çok direnilen arzular listesinde cinsel dürtüler, Facebook'u kontrol etmek gibi diğer etkileşim türlerine yönelik dürtülerin biraz ilerisindeydi.
İnsanlar ayartmayı önlemek için çeşitli stratejiler kullandıklarını bildirdiler.
En popüleri dikkati dağıtacak bir şey aramak ya da yeni bir faaliyete girişmekti.
Ancak bazıları bunları doğrudan bastırmayı ya da sadece isteğe boyun eğip geçmeyi seçtiler.
Başarı oranları kesinlikle karışıktı.
İnsanlar uykudan, seksten ve para harcama dörtüsünden kaçınmakta oldukça başarılıydılar.
Ancak televizyonun veya internetin cazibesine ya da iş yapmak yerine dinlenmenin genel çağrısına direnmekte pek de iyi değillerdi.
Günümüzdeki karar yorgunluğu furyası.
Blackberry'den ve sosyal psikologlardan önceki günlerde atalarımızın ne kadar otokontrol uyguladıklarını bilmemizin hiçbir yolu yok.
Ancak birçoğunun daha az eko tüketen bir baskı altında olması muhtemel görünüyor.
Daha az karar alındığında...
Daha az karar yorgunluğu olur.
Bugün bunalmış hissediyoruz.
Çünkü çok fazla seçenek var.
Vücudunuz görev gereği zamanında çalıştığını gösterebilir.
Ancak zihniniz her an bir yerlere kaçabilir.
Tebrik bir bilgisayar kullanıcısı günde 3 düzineden fazla web sitesine bakar.
Ama bir proje üzerinde çalışmaya devam etmek, magazin sayfalarına göz atmak, YouTube'da bir video izlemek veya Amazon'da bir şey satın almak gibi şeyler için sürekli karar vermekten yorulur.
10 dakikalık çevrim içi bir alışveriş çılgınlandı.
Yılın geri kalanı için bütçenizi mahvetmeye varabilecek kadar finansal bir zarara yol açabilirsiniz.
Bu ayartmaların ve kararların kümülatif etkisi sezgisel olarak açık değildir.
Neredeyse hiç kimse karar vermenin ne kadar yorucu olduğuna dair içgüdüsel bir sezgiye sahip değildir.
Büyük kararlar, küçük kararlar hepsi bir arada toplanır.
Kahvaltıda ne yiyeceğinizi, tatile nereye gideceğinizi, kimi tutacağınızı, ne kadar harcayacağınızı seçmek.
Bunların hepsi iradeyi tüketir ve bu iradenin ne zaman düştüğüne dair kesin bir belirti yoktur.
Yani bir maraton sırasında duvara çarpmak gibi değildir.
Ego tükenmesi kendini tek bir duygu olarak değil, her şeyi daha yoğun bir şekilde deneyimleme eğilimi olarak gösterir.
Beynin düzenleyici güçleri zayıfladığında hayal kırıklıkları normalden daha rahatsız edici biçimde görünür.
Yeme, içme, harcama ve aptalca şeyler söyleme dürtüleri daha güçlü olmaya başlar.
Özellikle alkol, otokontrolün daha da azalmasına neden olur.
Egosu tükenmiş insanların, DNA'deki köpekler gibi bir parça çim için gereksiz kavgalara girme olasılığı daha yüksektir.
Karar verirken mantıksız kestirme yollar kullanırlar.
Kısa vadeli kazançları ve gecikmiş maliyetleri tercih etme eğilimindedirler.
Egosal olarak tükenmiş şartta tahliye karar vericileri gibi, bu seçenek bir başkasını incittiği zaman bile daha güvenli ve daha kolay olan opsiyona meyleder.
İyi kararlar vermek kişinin bir özelliği değildir.
Bu dalgalanan bir durumdur.
Çalışmalar en iyi öz denetime sahip kişilerin, hayatlarını, iradelerini korumak için yapılandıran kişiler olduğunu göstermekte.
Arka arkaya binen sayısız toplantılar bile anlamazlar.
Ancak büfe gibi cezbedici şeylerden kaçınırlar.
Ve zihinsel seçim yapma çabasını ortadan kaldıran alışkanlıklar kurarlar.
Her sabah kendilerini egzersiz yapmaya zorlayıp zorlamamaya karar vermek yerine, Bir arkadaşlarıyla çalışmak için düzenli randevular alırlar.
İrade gücünün tüm gün sağlam kalacağına güvenmek yerine, acil durumlar ve önemli kararlar için kullanılabilir olması için onu korurlar.
Baumeister şöyle diyor, en bilgi insanlar bile dinlenmedikleri ve şekerleri düştüğü zaman iyi seçimler yapamazlar.
İşte bu yüzden gerçekten akıllı insanlar şirketleri saat 16'da yeniden yapılandırmazlar.
Kokteyl saatinde büyük taahhütlerde bulunmazlar.
ve günün en geç saatlerinde bir karar verilmesi gerekiyorsa bunu aç karnına yapmamaları gerektiğini bilirler.
En iyi karar vericiler kendilerine ne zaman güvenmeleri gerektiğini bilenlerdir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
