İnsanlar Arası Şiddetin Kökenleri Genetik mi, Yoksa Kültürel mi?
19 Mart 2022 · 22 dk
PlatformlardaSpotify
Transkript
Bu içerik Bionluk seslendirmenlerinden İbrahim Uzun tarafından seslendirilmiştir.
Çeviren Tuğçem Mügegür.
Editör Çağrı Mert Bakırcı.
İkinci editör Duru Özeren.
Biyolojik antropolog David Carrier ve ekibi yürüttükleri deneyde bir kadavranın kesilmiş kolunu aldı ve kol kaslarını büyük bir dikkatle keserek tendonlarına kadar ayırdı.
Sonra da açığa çıkarmış oldukları tendonları misinalara, misinaları da bir gitarın ayar topuzuna bağladılar.
Bu sayede eliyle parmakları istedikleri gibi hareket ettirebilmelerine olanak veren ürkütücü etten bir düzenek kurmuş oldular.
Deneyde eli hem farklı pozisyonlara sokup hem de üzerine bir keçe parçası yapıştırdıkları ağırlıkları çarptırarak el kemiklerinin bu durumlardaki farklı gerilmelerini inceleyebildiler.
Utah Üniversitesi'nde Evrimsel Biyomekanik Laboratuvarının başı olan Carrier, Bu önemli araştırmayı doğru yapmak istediğinden acele etmedi ve dolayısıyla her uzvun hazırlanması bir hafta aldı.
Carrier'ın bu deneydeki amacı ise hipotezini kanıtlamaktı.
Ona göre insanlık şiddet için evrimleşmişti.
Bu araştırmaya dayanarak 2015'te yazılan teze göre, birine güçlü bir yumruk atmanın en güvenli yolu, baş parmağın işaret ve orta parmaklara karşı kapanmasıyla ekstra desteklenmiş bir yumruk
kullanmaktı. Bu tarz bir yumruk yapabilme yeteneğinin primat kuzenlerimizin hiçbirinde bulunmadığını da göz önüne alınca, Carrier ve yardımcı yazarları el ölçülerimizin ellerimizi daha etkili silahlara dönüştürmek
için özel olarak evrimleşmiş olabileceğini ileri sürdü.
Aslında bu araştırma, amacı biz insanların bazı bakımlardan saldırganlık için özelleştiği fikriyle tutarlı olacak, ayırt edici niteliklerin tanımlanması olan, hepsi Carrier tarafından yürütülen bir dizi araştırmanın
son kısmı. Araştırmalar sırasında Carrier ve ekip arkadaşları, kadavra kollarının yanı sıra canlı dövüşçülerle de çalışarak, yüz ve el yapılarımız ile dik duruşumuzu birbirimizle dövüşmek için evrimleşen özellikler olarak
yeniden tasavvur ettiler.
Carrier'ın ulaştığı sonuçlar, antropoloji dünyasında epey tartışma yarattı.
Eleştirmenler nasıl ki burunlar gözlük tutmak için evrimleşmiş denemeyecekse sırf yumruklarımızın desteklenmiş olması ve bu yapının yumruk atıldığında eli koruyor olması sebebiyle elinde yumruk atmak için böyle evrimleştiğinin
söylenemeyeceğini savunuyor.
Ama insanların Carrier'in hipotezine karşı duydukları huzursuzluk bu eleştirinin ötesine de geçiyor.
Bunun nedeni bu araştırmanın oldukça tartışmalı bir soruyu ele alıyor olması.
İnsanlar biyolojik olarak şiddet için mi tasarlandılar yoksa şiddet ve savaş gibi olgular sadece kültürel fenomenler mi?
Antropoloji literatüründen alınabilecek önemli bir ana fikir insanların vahşi olabilme potansiyeline sahip olduğudur eğilimine değil.
Ama 17. yüzyıl filozofu Thomas Hobbes meşhur bir şekilde sivil toplumun gelişiminden önce insanların doğal hallerindeki hayatlarını iğrenç, hayvancı ve kısa olarak tanımladığından beri Şiddetin türümüzü biçimlendirdiğini,
hatta bedenlerimize ve zihinlerimize işlendiğini öneren Carrier gibi bilim insanları olmuştur.
Teoriler tabii ki de hem biyolojik hem de kültürel bakış açılarını kapsayabilir.
Ama bu tartışmada farklı perspektiflerin arasındaki çatışma, bazı zamanlarda Carrier'ın araştırmalarındaki yumruklaşmalar kadar ateşli hale geldi.
Bu tartışma oldukça ince nüanslar barındırıyor.
ve insanın kendini algılayışının yanı sıra dünya barışı için ortak tutkumuzun da tam içine işlemeyi başarıyor.
Sosyobioloji, Evrimsel Biyoloji ve İnsan Şiddeti Şiddete yönelmenin biyolojimiz nedeniyle kaçınılmaz bir durum olabileceği düşüncesi, 1970'lerde yeni bir bilim dalı olan sosyobiolojinin ortaya
çıkışıyla şöhret kazandı.
Şiddetin insanın doğasının özünde olduğu Habas'ın zamanından beri konuşulan bir görüş ama sosyobiyologlar ya da daha sonra adlandırılacakları şekilde evrimsel psikologlar buna ek olarak sadece fiziksel
özelliklerin değil davranış biçimlerinin de doğal seçilim ile şekillenebileceğini savunuyor.
Yani sonuç olarak bu örneğin agresiflik gibi yaygın gözlenen davranışların genetik tarafından belirlenebileceği anlamına geliyor.
Ancak bu görüşün ünlenmesi bazılarının Amerika'nın en tartışmalı antropoloğu ismini verdiği Napoleon Chagnon ile gerçekleşmiştir.
Chagnon'ın 1968 yılında yayımladığı gözlemlerinde Venezuela ve Brezilya'nın yerli Yanomami halkını bitmek bilmez bir savaş halinde bulunan vahşi insanlar olarak tanımlaması ile büyük bir tartışma
patlak verdi. Chagnon birbirlerini öldüren Yanomami erkeklerinin daha fazla işinin dolayısıyla da daha fazla çocuğunun olduğunu iddia etti.
Bu şekilde şiddete daha yatkın olan erkeklerin soyunun daha çok devam ediyor olması da şiddet için seçilimin göze görülür bir kanıtı değil miydi?
Oysa bu, çoğunluk tarafından kabul gören antropolojik görüşle çok büyük bir uyumsuzluk gösteriyordu.
Bu yüzden de antropologlar, Chagnon'ın çalışmasını kullanılan metodlardan elde edilen sonuçlara kadar hemen hemen her yönünü eleştirdi.
Ancak sosyobiyologlara göre bu, teorilerini destekleyen mükemmel bir örnekti.
Tüm bunların gerçekleştiği sıralarda Wesley'in üniversitesinde bir nörofizyolog ve psikolog olan David Adams da saldırganlığın altında yatan beyin mekanizmalarını araştırma kararı aldı.
Onlarca yılını beynin çeşitli kısımlarının kişi saldırganlık durumundayken nasıl tepki verdiğini anlamaya adadı.
Adams, beynin belirli bölgelerini elektrik ile uyarma ya da memeli beyinlerinde çeşitli doku bozuklukları yaratma gibi yollarla farklı düşmanca davranışların kökenlerini bulmaya çalıştı.
Ama sonradan toplumun çalışmasına verdiği tepkiyi abartılı bularak ana akım medya çalışmamızı alıp sanki savaşın temelini bulmuşuz gibi bir anlam çıkardı dedi.
En sonunda da çalışmasının hem medya hem de toplum tarafından böyle yanlış yorumlanmasından bakınca tavrını tamamen değiştirmeye karar verdi.
1986 yılında Adams, biyologlar, psikologlar ve nörologların da dahil olduğu 20 bilim insanından oluşan bir grubu bir araya getirip, bundan sonraki yıllarda Saldırganlığa Karşı Seviyye Beyanı adıyla
tanınacak olan bir beyanname yayınladı.
Diğer birkaç yayın yanı sıra bildiride şunlar yer alıyordu.
Savaş ya da herhangi bir saldırgan hareketin insan doğasına genetik olarak işlenmiş olduğunu söylemek bilimsel olarak yanlıştır.
Sonradan uluslararası işbirliği ve barışı destekleyen bir Birleşmiş Milletler Ajansı olan UNESCO'nun da bünyesine aldığı bu beyan, topluma kök salan biyolojik karamsarlıktan kurtulmak ve barışın gerçekçi bir hedef olduğunu göstermek
amacıyla yapılan bir girişimdi.
Lakin basının Adams'ın yeni yaklaşımından pek etkilendiği söylenemezdi.
Öyle ki önemli bir haber ağının Sevilla beyanı üzerine bir haber yapıp yapmayacakları sorulduğunda verdiği cevap, Bu bizim için hiç de ilgi çekici değil ama savaş genini bulursanız bize de haber verin oldu.
Peki Sevilla beyanı bu akademik tartışmaya bir son verebildi mi?
Cevap basitçe hayır. Yayınlanmasından bu yana çeşitli alanlarda önde gelen araştırmacılar, doğuştan gelen şiddete yönelik yatkınlığımızı savunan, sonuç olarak da hem beyanla hem de birçok kültürel antropoloğun görüşüyle
tezatlaşan biyoloji kökenli savlar geliştirmeye devam etti.
1996 yılında Harvard Üniversitesi'nden biyolojik antropolog ve primatolog Richard Wrangham, bilim yazarı Dale Peterson'ın yardımcı yazarlık yaptığı popüler kitabı Şeytani Erkekleri, İngilizce Dominic
Males, yayımlayarak insanların kesintisiz devam eden 5 milyon yıllık bir ölümcül saldırganlığın sersemleşmiş kaza zedeleri olduğunu iddia etti.
Bu savun merkezinde yer alan görüşe göre erkekler ya da kitaba göre şeytani erkekler şiddet için seçilmişti.
Çünkü bu onlara bir avantaj sağlıyordu.
Wrangham bu görüşü şempanzelere dayanarak açıklıyor.
Erkek şempanze gruplarının komşu topluluklar üzerindeki egemenliklerinin küçük gruplara yönelttikleri ölüm saçan saldırılar ile artması onların besin ve dişilere ulaşabilmelerini arttırıp bu vahşi şempanzelerin soylarını
devam ettirmelerini sağlamıştır.
O zaman belki bizim erkek atalarımız da aynı bu şempanzeler gibi başka gruplardan rakiplerini öldürerek egemenliklerini sağlamak için dövüşmüşler, bunun sonucu olarak da daha fazla üreme başarısı elde etmiş olabilirlerdi.
Wrangham'ın bakış açısına göre şiddete yönelik bir arzu ile donatılmış erkeklerde gözlenen bu davranışların seçilimi şu koşullar sağlandığında gerçekleşiyordu.
Zafer heyecanının deneyimi, kovalamacının hazzı, kolayca insanlıktan çıkma, şempanzelikten çıkma eğilimi.
Rangham şöyle diyor. Bence doğuştan bir şiddete yönelik yatkınlığa işaret eden, hatta sayısı gittikçe artan kanıtların varlığı, seviye beyanının bayağı ve olsa olsa abartılmış olduğunu açıkça
gösteriyor. Şiddeti biyolojiyle bağdaştıran bu görüşün önemli bir taraftarı da Harvard'dan başka bir araştırmacı olan psikolog Steven Pinker.
Yazıları özellikle de 2011 tarihli Doğamızın İyilik Melekleri.
Şiddet neden azaldı?
İngilizce The Better Angels of Our Nature isimli kitabı geçmiş yıllarda insanlarda şiddetin kökeni konulu tartışmaları büyük bir ölçüde biçimlendirmiştir.
2002 tarihli kitabı boş sayfa insan doğasının modern inkarında.
İngilizce The Blank Slate.
özellikle de erkeklerin erkek erkeğe şiddetli rekabetin evrimsel tarihinin izlerini taşıdığını açıklayarak kitabına insan vücudu ve beynine bakınca saldırganlığı destekleyen tasarılara dair daha da anlaşılır
belirtiler buluyoruz ifadesini eklemiştir.
Pinker'ın sıkça alıntılanan bir tahminine göre arkeolojik kalıntılara bakılırsa devlet dışı topluluklarda ölümcül şiddetten kaynaklanan ölümlerin oranı şaşırtıcı bir biçimde toplumun %15
'idir. Bazı fiziksel indikatörler, örneğin Carrier'ın tendon araştırmasındakiler, hayatımızda şiddeti kolaylaştıran belli özelliklerin seçilim sayesinde var olduğunun bir kanıtı olarak görülebilir.
Carrier'a göre insan vücudunun her bir parçası saldırganlığa yönelik özel tasarımlar içeriyor.
Hatta Zivanzi Üniversitesi'nden biyolog Christopher Canningham ile birlikte yazdığı yeni bir tezde, ayak duruşumuzun dövüş performansının gelişmesi için adapte olduğunu iddia ediyor.
Dahası da var. Carrier, yumruk dövüşü hipotezinin bir parçası olarak erkeklerin kadınlara kıyasla daha dirençli yüz özelliklerine sahip olmasının, yüzlerin bir yumruğa daha iyi dayanabilmek için evrimleştiği
olduğunu bile öne sürüyor.
Avustralya'da bulunan Graffiti Üniversitesi'nde insan erkeklerinin dövüşe dönük tasarımını inceleyen bir evrimsel psikolog olan Aaron Sell, saldırganlığın insan evrimini şekillendirdiği gerçeğinin tartışılabilir
bir iddia olduğunu hiç sanmıyorum diyerek, diğerleriyle aynı fikirde olduğunu belirtiyor.
Sel, insan erkeklerinde dövüş için kolaylık sağlayan adaptasyonların olduğunu öne süren bir cinsiyetler arası farklılık listesi derledi.
Bu listenin içinde üst gövdede daha fazla kuvvetten tutun da daha fazla ter kapasitesine kadar toplam 26 tane farklılık yer almakta ve Sel, listenin henüz tamamlanmadığını belirtiyor.
Derin bir biyolojik açıklamanın yattığını öne sürenler olsa da bu hipoteze hala katılmayan birçok antropolog da var.
Örneğin Birmingham'daki Alabama Üniversitesi'nden savaş ile barış çalışmalarında uzmanlaşan antropolog Douglas Frye şöyle diyor.
Bu insanlar büyük bir yanılgıya düşmüşler.
Biz tam tersine ölümcül sonuçlanabilecek anlaşmazlıklara girmemizi önleyerek gerçek bir fiziksel yüzleşmeden kaçınmak için tasarlanmışız.
Douglas, doğuştan şiddete yatkın olduğumuz fikrini düpedüz yanlış olan bir kültürel inanç olarak tanımlıyor.
Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesinde bir paleoantropolog olan Kelly Orr şunları söylüyor.
David Carrier, biyomekanik alanında dikkatli ve zekice deneyler yürüten müthiş bir bilim insanı.
Anatominin bazı kısımlarının meydana getirdiği biyomekanik sonuçlardan bahsederken de büyük ihtimalle haklıdır.
Ama bahsettiğimiz anatomi kısımlığını şekillendiren, evrimsel seçici baskı etkenlerinin ne olduğunu çözmekle bu sonuçlardan bahsetmek aynı şey değil.
Papua Yenigini'nin dağlık arazilerinde bulunan Enga halkında, savaş durumu ve uzlaşmanın yanı sıra Kalahari çölünün Kunk halkında risk azaltımı için sosyal ağlar üzerine çalışan, Arizona Eyalet
Üniversitesi'nde bir antropolog olan Polly Wiesner, Carrier'ın hipotezindeki başka bir muhtemel soruna şöyle dikkat çekiyor.
geleneksel toplumların hiçbirinde de yumruk dövüşüne girişen biriyle karşılaşmadım.
İnsanlar yumruklaşmazlar, güreşirler.
Wiesner ayrıca bu tarz toplumlardaki insanların, eğer gerçekten de birbirinin işini bitirmek isterlerse, basitçe silah kullandığını da eklemeyi unutmuyor.
Eğer yumrukları kullanmak bu toplumlarda yaygın değilse, bu tarz bir dövüş şeklinin evrimimizde kilit bir unsur olmadığını varsaymak da mantıklı olmaz mı?
Bunu biraz daha açarsak, Eğer şiddet ve savaş geleneksel toplumlar boyunca her zaman her yerde bulunmuyorsa bu da demektir ki bu tarz insan davranışları doğuştan gelmemekte ve
aslında kültürden kaynaklanmaktadır.
Fry hem arkeolojik hem de modern kanıtları kapsamlı olarak inceleyip hiç savaş yapmayan hatta kan davası ile savaş hali için Hiçbir sözcükleri bile olmayan Avustralya'nın martutularından
tutun da bir anlaşmazlıkla yüzleştiklerinde direk ormana kaçan Malezya'nın semailerine kadar 70'ten fazla toplum belgelemiştir.
Fry aynı zamanda uzak geçmişimize gerçekleşmiş olan gruplar arası anlaşmazlıklara dair arkeolojik kanıtların oldukça az olduğunu ve böylece Pinker'ın sonuçlarının aksine savaşın yalnızca yaklaşık
12 bin yıl önce daha geniş ve yerleşik uygarlıkların doğuşuyla yaygınlaştığını öne sürüyor.
Primatlar savaşıyor mu?
Peki ya primat kuzenlerimizde durum nasıl?
Emory Üniversitesi'nden primatolog Franz Devolun dediğine göre primatların davranış biçimlerine ait verilerin hepsi kullanılmak yerine aralarından sadece bazıları isteğe göre seçilip kullanılıyor ki insanlığın kökeni
daha vahşi bir hikayeye uyabilsin.
Şempanzelerin davranışları insan erkeklerinin şiddet eğilimini açıklayabilecek olsa da Devol, en yakın 3 akrabamızdan diğer ikisi olan Bonobo ve Gorillerin ise bizden daha az şiddet kullandıklarına dikkat
çekiyor. Tabi kuşkusuz ki en barışçıl insan toplumlarında bile şiddetin herhangi bir biçimde gözlenebilir olması bahsettiğimiz barışçıl kuyruksuz maymun türleri için de geçerlidir.
Yine de bizim soyumuzun şempanzemsi atalarınki yerine aynı bonobolar gibi nispeten barışçı sayılan dişilerin baskın olduğu bir kuyruksuz maymun soyundan geliyor olması oldukça mantıklı.
Şempanzeler primatlar arasında aşırı vahşi bir uç örnek bile olabilir.
Indiana'dan Notre Dame Üniversitesi'nin antropoloji bölüm başı olan biyolojik antropolog Agustin Funtes şunları söylüyor.
Evrimsel başarımızın büyük bir kısmının şiddet eğilimli olabilme kabiliyetimize dayandığını düşünmek mi?
Bu açıkça yanlış. Genetikten davranış bilimine, fosillerden arkeolojiye kadar uzanan alanlardan edindiğimiz verinin genel toplamı da zaten bunun doğru olmadığına işaret ediyor.
Tartışmanın kökeni Antropologlar, şiddetin kökeni araştırmasında iki zıt kutba ayrılmış olabilirler.
Ama hepsinin ortak bir amacı var.
Çalışmalarının daha huzurlu toplumlara ulaşılması için kullanılması.
Hatta taraf fark etmeksizin antropologların büyük bir çoğunluğu insanların hem yüksek derecede vahşilik hem de yüksek derecede kibarlık gösterebilecekleri görüşü üzerinde anlaşıyordu.
Ama bu ortak noktalara rağmen Kennington'dan beri zıtlaşan bakış açılarına sahip kişiler arasında öyle bir gerginlik oluştu ki elle tutulur gözle görülür diyebiliriz.
Öyle ki 2005'te Devol'a gönderilen bir açık mektupta Groningen Üniversitesi antropoloğu Johan van der Denen barış ve uyum mafyası tarafından aşağılanmış gibi hissettiğinden şikayet etti.
Kültürel antropologlara göre şiddetin biyolojiyle açıklanmasındaki asıl sorun, bu ifadenin şiddetin kaçınılmaz olduğunu ileri sürmesinde.
Füntes şöyle diyor, eğer şiddetin içsel bir niteliğimiz olduğunu kabul edersek, hoş olmayan davranışların kaçınılmaz, hatta ve hatta bizde ve çevremizdeki diğer herkeste bulunmasının doğal olduğunu kabul
etmeye başlarız. Amerikan Antropoloji Derneği Başkanı Watterson şöyle söylüyor, Şiddet şiddeti doğurur diyen eski özdeyiş doğru demiş.
Şiddeti benimseyip ona adapte olmuş bir toplum, şiddeti tekrarlama eğilimindedir.
Hatta bunu başarmak için yeni kaynaklar bulup onları güçlendirir bile.
The End of War'un Türkçe Savaşın Sonu yazarı ve bilim muhabiri John Organ, uzun yıllar öğrencileriyle gayri resmi anketler yaptı ve katılımcıların %90'ından fazlasının savaşların asla
durmayacağını düşündüğünü bildirmesi üzerine, Adams ve taraftarları öğrenci tavırları üzerine kendi çalışmalarını yürütünce endişe yaratan bir etkiyi gözlemledi.
Şiddetin doğuştan olduğu inancı ile barış hareketlerine katılım arasında ters orantılı bir ilişki vardı.
Aktif olarak barış için mücadele eden öğrencilerin bile %29'unun önceden insanların doğaları itibariyle şiddet eğilimli olduklarını belirten pesimist görüşler tarafından heveslerinin kırıldığı keşfedildi.
Adams, eylemcilikten tamamen çekinenlerde ise şiddete kayıtsız kalmanın çok daha fazla olabileceğini öngörüp bunu şu şekilde açıklıyor.
Savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyorsan neden karşı koyasın ki?
Bu kaderci tavırların özellikle de toplum üzerinde güç sahibi olanlar tarafından benimsenmesinin endişe verici olduğu öne sürülüyor.
DeWalt, kaderci şiddet kaçınılmazdır görüşünün alternatif çözümler aramak yerine askeri bütçeyi savunmada kullanabileceğini iddia ediyor.
Görünüşe bakılırsa...
Nobel Barış Ödüllü eski ABD Başkanı Barack Obama bile şiddetin insanlığın köküne işlendiğine katılmakta.
Hatta Obama Nobel Ödülü konuşmasında savaş öyle ya da böyle ilk insanla ortaya çıktı demişti.
Obama'nın görev süresinin topluma kendisinden önce gelen bir başkandan kalmış olsa da bir savaşta rehberlik etmesiyle geçmesinden dolayı Horgan, eski başkanın savaşın köklere işleme teorisini olan kişisel inancının daha
aktif bir biçimde barışın aranmasının önüne geçip geçmediğini sorguluyor.
Ama aynı Hobbes ve Pinker gibi Obama da toplumun şiddete yönelik sözüm onu biyolojik zorunluluğuna karşı koyabileceğini savunuyor.
Sonuçta empati ve mantığa sahip olma kapasitemizi kullanarak şiddet eylemlerini kısıtlamak amacıyla sayısı gittikçe de artan kanun ve felsefeler oluşturduk.
Duamızın iyilik melekleri şiddet neden azaldı kitabında Pinker, Devlet dışı topluluklardaki korkutucu bir %15 oranındaki şiddet kaynaklı ölümlerden, 2.
Dünya Savaşı içeren 20.
yüzyıldaki savaş, soykırım ve diğer insan yapımı felaketlerden kaynaklı %3 oranına düştüğünü gösteriyor.
Şiddetin insan doğasından kaynaklandığına dair eskimiş olan varsayımdan bıkan Watterson'a göre sorulacak asıl soru, hayatımızda daha az şiddet olması için ne gibi durumların gerektiği olmalı?
Ama biyolojik bir açıklama arayanlar zaten kendilerini bu sorunun cevabını edinebilmek için problemin köküne iniyor olarak görüyor.
Carrier bu konu ile alkoliklik arasında şöyle bir benzerlik kuruyor.
Aşırı miktarda alkol tüketmeye dair bir eğiliminiz varsa eğer, bu eğilimler ve sebeplerin farkında olmalısınız ki buna karşı savaşabilirsiniz.
Carrier şöyle diyor, gelecekte gerçekleşebilecek şiddeti önlemek istiyoruz.
Ama eğer sırf benliğimizi reddettiğimiz için aynı hataları tekrar ve tekrar yapmaya devam edersek bu hedefe ulaşamayız.
Örneğin şempanze araştırması gruplar arasında dengelenmiş bir gücün şiddeti nasıl da kısıtladığını göstermekte.
Wrangham şöyle diyor.
Aynasının insanlar içinde geçerli olduğu epey barizdir.
Bütün karmaşıklıklarıyla birlikte bu basit formülü irdelemek bana zahmete değer bir uğraş gibi geliyor.
Toplumsal barış ve huzurun nasıl başarılacağı konusunda uyuşmazlıklar olabilir.
Ancak dahil olan herkes aynı nihai hedefe erişmek için çabalıyor.
Rangham ise şöyle bir açıklama yapıyor.
Evrimsel bir analizin amacı tabii ki de insanları şiddete mahkum etmek değil.
Bu analizin asıl başardığı şey oldukça olağan dışı barış durumuna neyin katkı sağladığının çok daha iyi anlaşılması.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
